TBMM Genel Kurulu, TC Hükümeti ile Avrupa Toplulukları Arasında Katılım Öncesi Yardım Aracı (IPA) ile İlgili Çerçeve Anlaşması

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN TBMM GENEL KURULUNDA YAPTIĞI KONUŞMA – 3 ARALIK 2008

Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Avrupa Toplulukları Arasında Katılım Öncesi Yardım Aracı (IPA) ile ilgili olarak önerilen çerçeve anlaşması hakkında Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu anlaşmanın amacı Avrupa Birliğinin Türkiye’ye verdiği fonların, kaynakların Türkiye’de nasıl kullanılacağının düzenlenmesiyle ilgilidir. Biz bu anlaşmayı Dışişleri Komisyonunda kapsamlı olarak inceledik ve değerlendirdik ve anlaşmanın özüne, esasına bir itirazımız yok. Gerçekten diğer aday ülkeler de Avrupa Birliğiyle zamanında benzeri anlaşmalar imzalamışlar. Avrupa Birliğinin yerleşik kuralı Avrupa Birliğinin verdiği fonların ilgili ülkelerde kullanılmasının belli kurallara bağlanması. Bunun özü itibarıyla itiraz edilecek bir tarafı yok.

Yalnız itiraz edilecek önemli bir noktası var, o da şudur, Avrupa Birliğinin bir kuralı var; diyor ki: Benim verdiğim yardımlardan vergi alınamaz. Genel kural bu. Onun için diyor ki: Eğer bir Avrupa Birliği ülkesi bu fonlardan yararlanarak Türkiye’de bir iş yapacaksa, bir ihaleye katılacaksa onlardan vergi almayayım. Genel kural bu. Şimdi, biz ne yapmışız? Biz buna bir hüküm ilave etmişiz Türkiye olarak, Avrupa Birliğinin bizden böyle bir şey talep ettiği yok. Türkiye olarak bir hüküm ilave etmişiz. Bu 26’ncı maddenin (c) fıkrası, orada diyor ki: Eğer bu ihalelerden, bu fonlar yararlanacak firma merkezi Türkiye’de olmayan bir yabancı firma ise, bir AB firmasıysa bu firma Türkiye’de yaptığı işlerden dolayı gelir vergisi ödemeyecektir. Eğer Türkiye’de merkezi olan bir firmaysa o ödeyecek. Türk firmasıysa Türk firması da ödeyecek. Yani Türkiye’de yerleşik bir Türk firmasıyla mesela Almanya’da yerleşik bir Alman firması bu fonlardan yararlanarak düzenlenen bir ihaleye katılacaklarsa Türk firması vergi ödeyecek, Alman firması vergi ödemeyecek. Bu, bir haksız rekabet. Bunu dile getirdik. Devletin ilgili yetkilileriyle, bürokratlarıyla Dışişleri Komisyonunda ayrıntılı olarak görüştük; diğer ülkelerin imzaladıkları benzeri anlaşmaların metinlerini getirdik, gördük ki genel kural şu: Başka ülkelerin millî firmaları da bu fonlardan yararlanarak ihale aldıkları zaman vergi ödemiyorlar veya Hükûmet bunlardan vergi almama hakkını mahfuz tutuyor.

Mesela, en son olarak Hırvatistan’la imzalanan anlaşmaya baktığımız zaman Hırvatistan Hükûmeti diyor ki: “Ben bu fonlardan yararlanacak Hırvat firmalarının da vergi ödememe hakkını tanıyabilirim.” Bir tek tanımayan ülke Türkiye. Yani dünyanın bu kadar büyük bir krize girdiği, bizim firmalarımızı desteklemek için bu kadar büyük ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde kalkıp da biz bizim ülkemizde düzenlenecek bir ihalede Türk firmalarının aleyhine bir düzenlemeyi kabul edebilir miyiz? Bunda bir mantık var mı?

Şimdi, Avrupa Birliği yetkililerine sorduk, dedik ki: Siz mi bunu bizden istediniz? Siz mi zorladınız? Siz mi dayadınız? “Hayır, bu bizim talebimiz değil.” dediler. “Türk Maliyesi, Türk bürokrasisi, Türk tarafı, Türk Hükûmeti bunu dayatıyor.” Bu, olacak iş değil yani akla aykırı, mantığa aykırı, örneği yok. Dedik ki, aynen Hırvatistan’ın imzaladığı gibi bir anlaşmayı getirin, biz de sonuna kadar destekliyoruz. Yapmadılar. Yani siz Avrupa Birliğine uyum için Anayasa’nızı değiştireceksiniz, ilgili bütün yasalarınızı değiştireceksiniz ama Maliye Bakanlığı bir mevzuatın bir maddesinde esneklik getirmeyi reddedecek, siz böyle Avrupa Birliğine gireceksiniz. Olacak iş değil. Yani hiçbir ülke bu dönemde kendi firmalarının aleyhine haksız rekabet yaratacak bir düzenlemeyi kabul etmez. Biz kabul ediyoruz. Niçin? Maliye Bakanlığı en küçük bir esneklik göstermeyi reddettiği için. Hırvatistan’da Maliye Bakanlığı yok mu? Onlar nasıl gösteriyor bu esnekliği? Polonya Maliye Bakanlığı, Çek Maliye Bakanlığı nasıl göstermiş bu esnekliği? “Hayır, onlar gösterir, biz göstermeyiz.” İşte, bu katı tutumla Avrupa Birliğine gireceksiniz. Olacak iş değil. Onun için, biz defalarca uyardık. Bize diyorlar ki: “Efendim, merak etmeyin, bu yabancı firmalar var ya Türkiye’de merkezi olmayan, yabancı ülkelerde merkezi olan, onlar da nasıl olsa kendi ülkelerinde vergi öderler çünkü çifte vergilendirme anlaşması var.”

Madde 1) Bütün AB ülkelerinin hepsinde imzalanmış, onaylanmış çifte vergilendirme anlaşmamız yok.
Madde 2) Bize kendileri bir brifing verdiler Brüksel’de. Yurt dışında bu gibi ihaleleri alan firmaların ne gibi teşvik tedbirlerinden yararlandıklarını anlattılar. Yani Türkiye’de bir Avrupa firması ihale alırsa özel teşviklerden yararlanacak. Düşünebiliyor musunuz bu kadar açık bir haksızlık var ve bunu düzeltmek için bu kadar çaba sarf ettik, başarıya ulaşamadık. Yalnız en son olarak aldığımız haber şu; Avrupa Birliği Genel Sekreterliğimiz dedi ki: “Biz de anladık bu durumu. Türk firmalarının böyle bir haksızlığa uğramaması için biz de birtakım çareler arıyoruz, tedbirler geliştiriyoruz ve bu tedbirleri yürürlüğe koyduğumuz zaman Türk firmalarının böyle sıkıntılara düşmeyeceğini ümit ediyoruz.” Biz de temenni ediyoruz. Yani bunu yaparlarsa ve Türk firmalarının haksızlığa uğramamasını sağlarlarsa, biz de memnun oluruz.

Ama değerli arkadaşlar, işin daha ciddi bir tarafı var, bütün bu anlattıklarımdan daha ciddi bir tarafı var. Maalesef, huzurunuzda büyük bir üzüntüyle söylüyorum, iktidar partisi karşılaştığı her güçlükte muhalefeti Avrupa’ya şikâyet etmeyi adet hâline getirmiştir. Daha bugün Avrupa yetkilileri, Avrupa Birliği yetkilileri bana diyorlar ki: “Efendim, bu kadar önemli bir anlaşma Meclisten geçecek, Türkiye’ye de şu kadar milyon euro avantaj sağlayacak, ana muhalefet partisi, Cumhuriyet Halk Partisi bu anlaşmayı engelliyormuş.” Şu işe bakın siz? Bizi Avrupalılara şikâyet ediyorsunuz ve tamamen gerçek dışı bir iddiayla şikâyet ediyorsunuz.
Bir, biz hangi çoğunlukla sizi engelleyecekmişiz? Bizim, iktidarın çıkaracağı bir yasayı engelleyecek çoğunluğumuz var mı? Yani biraz utanç duyuyoruz sizin hesabınıza. Bir ülke, kendi ülkesinin muhalefetini yabancılara şikâyet eder mi? Her konuda bunu yapıyorsunuz. Gidiyorsunuz, Amerika’da şikâyet ediyorsunuz. “Türk-Amerikan ilişkilerinde, efendim, gelişmeler sağlanmasını engelleyen Cumhuriyet Halk Partisidir.” Gidiyorsunuz, efendim, olmadık ülkelere, kuruluşlara şikâyet ediyorsunuz. Biraz ayıp oluyor. Yani kendiniz sorumluluğunuzu taşıyınız, gereğini yapınız. Getiriniz Avrupa Birliğiyle ilgili bütün anlaşmaları, yasaları, Meclisten geçiriniz ve bizi de her vesileyle “Avrupa karşıtı” olarak ilan etmekten vazgeçiniz.

Avrupa Birliğiyle tam üyeliği öngören ilk anlaşmayı imzalayan insan, Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanıdır. 1963 Ankara Anlaşması’nın 20’nci maddesi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğini öngörüyor. Biz imzaladık ve o tarihten bu yana partimizin bu konudaki çizgisinde en küçük bir kırılma olmadı. Siz, şimdi, hangi hakla bizi Avrupa düşmanı olarak ilan ediyorsunuz? Ha, şunu yapmıyoruz, doğrudur: Avrupa Birliğinden gelen bir haksızlık olursa, bir sorun olursa, Türkiye’ye bir kötülük yapılırsa gayet tabii ki buna sessiz kalmıyoruz, gayet tabii ki sessiz kalmayacağız. Bu, bizim hem hakkımız hem görevimiz. Ama biz bir haksızlığa karşı çıktığımız zaman, siz, bizi “Avrupa karşıtı” olarak ilan ediyorsunuz. Neye dayanarak? Biz, bu konuda 630 sayfalık kitap yayınladık Cumhuriyet Halk Partisi olarak. Cumhuriyet Halk Partisinin Avrupa Birliğiyle ilgili görüşlerini anlattık. İçinde bir kelime bulamazsınız bizim Avrupa Birliğine karşı olduğumuza dair. Peki, nasıl böyle tezvirat yapılabilir? Nasıl Cumhuriyet Halk Partisi böyle haksız yere suçlanabilir? Biz ona itiraz ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, şunu da size söyleyeyim: Şimdi, Türkiye’nin ekonomik alanda karşılaştığı bu kadar büyük sıkıntılar varken, çok önemli avantajları, çok önemli ticari imkânları, gerekli girişimleri zamanında yapamadığımız için heder ediyoruz. Siz, Avrupa Birliğinin finanse ettiği kaç tane projenin, Türkiye’nin yeterli çabayı göstermediği için sonuçsuz kaldığını biliyor musunuz; o projelerden yararlanamadığımızı biliyor musunuz? Onu da bırakın bir tarafa, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle imzaladığı Gümrük Birliği anlaşması var ve orada bir hüküm var: Biz, Avrupa Birliğinin serbest ticaret anlaşması imzalamadığı ülkelerle serbest ticaret anlaşması yapamıyoruz. Niye? Çünkü o ülkeden biz gümrüksüz olarak bir malı ithal edersek o ülkenin malını Türk malı gibi, Türkiye üzerinden Avrupa’ya satma imkânı olacak. “Bu haksızlıktır.” diyorlar. Bunu anlıyoruz. Peki,  ya serbest ticaret anlaşması yapmışsa Avrupa Birliği ne olacak? İşte orada da çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü, Avrupa Birliğinin serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkelerin pek çoğuyla biz serbest ticaret anlaşması yapamıyoruz. Avrupa Birliğinin de kusuru var, gerekli önlemleri zamanında almamışlar; Türkiye’nin de kusuru var, peşinden gidemiyoruz.
Örnek, Meksika. Meksika Avrupa Birliğiyle serbest ticaret anlaşması yapmış Türkiye’yle yapmıyor. Meksika malları Avrupa Birliği üzerinden Türkiye’ye gümrüksüz giriyor, hiç engel olamıyorsunuz. Bir yılda -geçen yıl- Meksika’dan Avrupa Birliği üzerinden Türkiye’ye gümrüksüz giren malların toplamı 100 milyon dolar. Bu malların gümrüksüz girmesi dolayısıyla Türkiye’de sanayici kaybediyor, Türkiye’de işçiler işlerini kaybediyor.
İkinci örnek Cezayir. Cezayir’le de yapamıyorsunuz anlaşma. Üçüncü örnek Güney Afrika Birliği, onunla da yapamıyorsunuz. Dördüncü örnek Kore, Kore’yle de yapamıyorsunuz. Bu kadar gayriciddi bir durum olabilir mi? Hükûmet her Allah’ın günü bir ülkeyi ziyaret ediyor. Bütün bunların devlet adamlarıyla konuşuyorsunuz, bunları ikna edemiyor musunuz? Türkiye’ye bu kadar büyük bir haksızlık yapılmasına nasıl razı oluyorsunuz? Güney Kore mallarını Avrupa’ya satacak, Avrupa’dan Türkiye’ye bu mallar gümrüksüz gelecek ve biz hiçbir şey yapamayacağız. Buna karşılık bizim mallarımız Güney Kore’ye gümrüksüz giremeyecek. Bu kadar haksızlık olur mu? Şimdi devletin buna mutlaka çare bulması lazım, bunun mücadelesini yapması lazım, bunun müzakeresini yapması lazım. Biz Karma Parlamento Komisyonunda bunu dile getiriyoruz, her görüştüğümüzde dile getiriyoruz. Ama sonuç? Sonuç yok.

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğiyle ilişkileri bütün boyutlarıyla değerlendirmemiz gerekiyor. Bakınız, bizim yedide 1’imiz olan ülke bizim gibi aday ülkeyken, Avrupa Birliğinin onlara maddi katkısı Türkiye’ye verilenin 3 katıydı. Bir rakam vereyim size –şaşacaksınız- bize Avrupa Birliğinin kırk yıldan beri verdiği yardımların toplamı bizim bir aylık ihracatımızın beşte 1’i kadardır. Bu olacak şey mi? Peki biz bunu mu hak ediyoruz? Hayır. Biz şimdi, bugün Avrupa Birliğine üye olsaydık, zamanında yeterince mücadele ederek engelleri aşıp üye olsaydık, bugün Avrupa Birliğinden yılda 11,5 milyar euro net kazanç sağlayacaktık ve bu paranın 8,5 milyar euro’su doğrudan doğruya Türk çiftçisine gidecekti. İşte zamanında Türkiye’nin gerekli girişimleri kararlılıkla yapmamasının, üyeliğimizin sürekli olarak gecikmesinin sadece maddi açıdan maliyeti budur.

Şimdi, Türk Hükûmetinin 2004 yılında büyük bir bayram ilan ederek kabul ettiği 2004 yılı zirve anlaşmasında hüküm var, diyor ki: “2014 yılına kadar Türkiye hiçbir zaman üye olamaz.” Niçin? Çünkü 2014 yılına kadar olan bütçede size pay ayırmamışlar. Ondan sonraki yedi yıllık bütçede de pay ayıracaklarının bir garantisi yok. Bazıları kalkıyor “Efendim, yirmi yıldan önce, otuz yıldan önce Türkiye üye olamaz…” Siyasi sebepleri var, biliyoruz; dinî, kültürel sebepleri var, biliyoruz; iş gücünün serbest dolaşımından kaynaklanan sebepleri var, bunların hepsini biliyoruz ama bir de mali sebepleri var. İşte onun için biz diyoruz ki: “Bu parasal konularda, mali iş birliği konularında çok dikkatli olalım. Çok dikkatli olalım, Türkiye’nin haklarını el birliğiyle iktidar olarak, muhalefet olarak koruyalım.” Biz size bunu söylüyoruz.

Şimdi bir şey daha söyleyeyim: Üyeliği nasıl hızlandıracağız? Bir taraftan Avrupa’ya Avrupa’yı şikâyet ediyoruz “Üyeliğimizi yavaşlatıyorsunuz…” Otuz beş tane başlığı müzakere edeceğiz, üç senede topu topu sekiz başlık açabildik. Bizimle aynı gün müzakereye başlayan Hırvatistan on sekiz başlık açtı ve açıkça ifade ediyorlar, 2009 yılında Hırvatistan bütün başlıkların müzakeresini bitirecek. Türkiye ne yapacak? Türkiye en iyi ihtimalle -olursa o da- iki başlığı daha müzakere edebilecek. Niçin? Çünkü Avrupa Birliğinin son İlerleme Raporu’nda var, diyorlar ki: “Türkiye on bir başlığın müzakereye açılması için gerekli ön hazırlıkları bitirememiştir.” Çok değerli arkadaşlarım, üç sene oldu müzakereye başlayalı, üç sene oldu. Niçin bu başlıkların müzakeresini bitiremediniz? Nedir eksiğiniz?
Avrupa Uyum Komisyonunda ilgili kuruluşlardan bilgi aldık, onlara sorduk, dedik ki: “Bu bilgi herhâlde doğru değildir, doğrusu nedir?”, “Efendim doğrudur, maalesef ilgili teknik kuruluşlarımız, bakanlıklarımız çalışmalarını tamamlayamadılar.” dediler. Böyle şey olur mu? Şimdi, biz o zaman Avrupa Birliğini nasıl eleştireceğiz, siz geciktiriyorsunuz diye nasıl eleştireceğiz?

Bu on bir başlığın iki tanesi Kıbrıs’la ilgili. Ona da itiraz ediyoruz, Kıbrıs’la ilgili olarak sekiz başlığı engelliyorsunuz, buna hakkınız yok diyoruz. Ayrıca beş başlığı Fransa engellemiş, ona itiraz ediyoruz, kuvvetle mücadele ediyoruz. Sekiz başlıkla beş başlığın bir tanesi örtüşüyor, toplam on iki başlığı Avrupa Birliği engelliyor. Tamam ama geri kalan başlıklardan belli ki on bir tanesini sadece Türk hükûmetinin zamanında gerekli ön hazırlıkları yapamadığı için müzakereye açamıyoruz. Şimdi, bu doğru mudur? Doğru mudur?
Ondan sonra hem görevinizi yapmayacaksınız hem bize dışarıdan, Avrupa’dan haksızlık geldiği zaman mücadele etmeyeceksiniz, ondan sonra da gideceksiniz Avrupalılara, bütün bu olumsuzluklar dolayısıyla muhalefeti şikâyet edeceksiniz. Bu, yakışıyor mu size? Bu, yakışıyor mu? Bizim geleneğimizde bu var mı? Cumhuriyet geleneğimizde birbirimizi yurt dışında şikâyet etmek var mı?

Biz yıllardan beri yurt dışında omuz omuza çalışmadık mı; Avrupa Birliği için olsun, Türkiye’nin menfaatini ilgilendiren Kıbrıs konusunda, Ermenistan konusunda olsun beraber çalışmadık mı? Şimdi kalkıyorsunuz… Biz çünkü diyoruz ki: “Siz ana muhalefet partisini bütün ilişkilerdeki olumsuzlukların sorumlusu olarak ilan ediyorsunuz.” Biz bunu söylüyoruz. Bizim şikâyet ettiğimiz ne olacak, bizim şikâyet ettiğimiz konu ne olabilir? Bizim şikâyet ettiğimiz konu işte sizin bu yaptıklarınızdır.

Amerika’ya gidiyorsunuz, aynı şeyi yapıyorsunuz. Bize Amerikalılar söyledi. Gidiyoruz Washington’a, bize diyorlar ki: “Efendim, her gün AKP’liler geliyor, Cumhuriyet Halk Partisini şikâyet ediyorlar. ‘Türk-Amerikan ilişkilerindeki bütün sıkıntıların sorumlusu CHP’dir.’ diyorlar.” Bizim aleyhimizde Washington’da her gün tezvirat yapılıyor. Her işin sorumlusu bizmişiz! Türk halkının Amerika’ya desteği yüzde 53’ten yüzde 13’e indiyse, biz mi yaptık bunu, bizim politikamızın sonucu mu bu? Değerli arkadaşlar, size tavsiye ediyorum, bu yoldan vazgeçiniz, bu, çıkmaz sokaktır. Bu, çıkmaz sokaktır.

Avrupa Birliğiyle ilişkilerde Avrupa Birliğinin haklı talepleri var, yerine getirmiyorsunuz. En son İlerleme Raporunda diyor ki: “Milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırın.” Biz de aynı şeyi söylüyoruz, niye kaldırmıyorsunuz? Niye kaldırmıyorsunuz? Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmamasından da muhalefet mi sorumludur? Diyor ki raporda: “Adalet Bakanını ve Müsteşarını Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan çıkarın. Yargı bağımsızlığını sağlamanın başka yolu yoktur.”
ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Avrupa’da hepsi kurulda.
ONUR ÖYMEN (Devamla) -  “Bunların sekretaryasını Adalet Bakanından bağımsız hâle getirin, bütçesini bağımsız hâle getirin.” En son İlerleme Raporunda var, daha 5 Kasımda yayınlanan raporu açın okuyun Sayın Bakan. Orada görüyorsunuz, Adalet Bakanı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Başkanı, Müsteşarı üyesi. “Bu, yargı bağımsızlığına müdahaledir.” diyorlar. Avrupa Birliğinin resmî talebi bu. Şimdi işinize gelen Avrupa Birliği taleplerine “Olur.” diyorsunuz, işinize gelmeyince ağzınızı açmıyorsunuz. Plan ve Bütçe Komisyonunda bunları görüştük. Dışişleri bütçesi görüşülürken bunları Dışişleri Bakanına anlattık, yüzüne söyledik. Ne cevap verdi dersiniz? Hiç, sıfır, sanki biz hiçbir şey söylememişiz gibi, hiçbir şey sormamışız gibi. Bir cevabınız olsun, buyurun kürsü burada, çıkın deyin ki: “Bütün dünyada böyledir.” Biz de Avrupalılara diyelim ki: “Yahu siz bizi kandırıyor musunuz? Bütün dünyada böyleymiş, bakın, bizim Adalet Bakanımız doğrusunu biliyor.”
ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Aynen.
ONUR ÖYMEN (Devamla) -  “Siz niye bize öyle haksızlık yapıyorsunuz” diyelim. Gelin söyleyin. Çıkın kürsü burada. Biz de diyelim ki, Avrupa Birliğine: “Hükûmetin bunu yapmaya niyeti yok, çünkü siz haksız talepte bulunuyormuşsunuz.” Diyelim mi?
ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Diyelim.
ONUR ÖYMEN (Devamla) -  Diyelim. Buyurun çıkın kürsüye, söyleyin.
ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Söylüyoruz.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Çıkın söyleyin. Milletvekili dokunulmazlıkları bizdeki gibi hiçbir Avrupa ülkesinde yok. “O da yalandır.” diyorsanız, onu da söyleyin buyurun, onu da söyleyelim. Haksızlık yapmayın. Haksızlık yapmayın. Çıkıyorsunuz Ulusal Program hazırlıyorsunuz, size randevu veriyoruz, “Buyurun tartışalım.” diyoruz, Bakanınız tenezzül buyurmuyor gelmeye…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Gidiyorsunuz sonra Brüksel’de, Reuters’in muhabirine diyorsunuz ki “Bize randevu vermediler.” Ne kadar ayıp! Randevuyu veren benim. Saati belli, günü belli. Gelmeyeceğinizi söylememişiniz. Gelmiyorsunuz, sonra da gidiyorsunuz Brüksel’e “Bize randevu vermiyor.” diyorsunuz. Bunlar biraz ayıp oluyor değerli arkadaşlar. Çağdaş demokrasilerde böyle şeyler olmaz. Yaptığınız işin sorumluluğunu üstleneceksiniz; hata yapıyorsanız hatanızı üstleneceksiniz, düzelteceksiniz. Ama hatayı siz yapacaksınız, sorumluluğu başkasına yükleyeceksiniz, yanlış. Ne diyorsunuz Ulusal Program’da: “Türkiye’de Müslümanların din hürriyeti yoktur. Dinî özgürlüklerin önünde engeller var.” Doğru mu? Hangi dinî özgürlüğünüzü engelliyor insanlar sizin? Bunu Ulusal Program’a yazmışız: Millî politika. Kıbrıs politikanızı değiştiriyorsunuz. Sizin 2003 yılında yazdığınız raporda -Türkiye’nin Kıbrıs politikası- “Tarafların egemen eşitliğine dayanacaktır.” diyorsunuz. Son raporda çıkartmışınız bunu, metinden çıkartmışınız. Tek taraflı taviz veriyorsunuz. Ne hakkınız var, kime danıştınız?
Değerli arkadaşlar, Avrupa Birliğiyle ilişkileri…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Öymen, lütfen tamamlayınız.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – … çok ciddi ele almak lazım ve biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu konuda elimizden gelen her türlü gayreti göstereceğiz ama Cumhuriyet Halk Partisinin de bir günah keçisi hâline getirilmesine hiçbir zaman izin vermeyeceğiz.
Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.