Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART Sıcak Haber Programı – Ekonomik Kriz, AB İlişkileri, Türbanlı Kadınların CHP’ye Katılımı ve Türk-Ermeni İlişkileri Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ART “Sıcak Haber” Programına Verdiği Mülakat
26 Kasım 2008
Sunucu: “Sıcak Haber”den mutlu günler sevgili izleyenler. Bugün iç siyasette yaşanan gelişmeleri ele alıp, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik durumunu konuşacağız. Stüdyo konuğumuz CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen. Sayın Öymen yayınımıza hoş geldiniz.
Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: İsterseniz küresel mali krizin Türkiye’ye etkilerine ilişkin konuşalım. Cari açığımız ve dış borcumuz çok yüksek bir miktardayken bu krize girmiş bulunmaktaydık. Hükümetten gelen açıklamalar krizin Türkiye’yi teğet geçeceği yönünde oldu. Sizce bu kriz Hükümet tarafından tam olarak algılandı mı ve Hükümetten, kriz için alınacak önlem paketleri konusunda somut bir karar çıkmasını bekliyor musunuz?
Onur Öymen: Bu kriz gelmeden daha evvel de ekonomi çok kötü durumdaydı. Yapılan uluslararası mukayeselerde o zamanlar da görüyorduk ki Türkiye kendine benzer gelişmekte olan piyasa ekonomileri arasında cari açığı, dış ticaret açığı, faiz hadlerinin yüksekliği gibi alanlarda en kötü durumdaydı. Bu bakımdan krizden önce sanki çok iyiydik de kriz nedeniyle Türkiye’nin ekonomisinin kötüleştiği görüşü doğru değildir. Bütün objektif kıyaslamalar, rakamlar ve değerlendirmeler de bunu doğruluyor.
Sunucu: Zaten kötü olan bir ekonomi daha da kötüye gitti diyorsunuz, öyle mi?
Onur Öymen: Tabii ki, gelişmekte olan piyasa ekonomileri arasında faiz hadlerinin bizim kadar yüksek olduğu başka bir ülke yok. Aynı şekilde diğer göstergelerde de durum aynıydı, işsizlik hızla artıyordu. Son kriz sırasında Türk borsasının değeri dolar bazında geçen senenin sonuna nazaran yüzde 60 düşüş gösterdi. Düşünün ki krizin kökeni olan ABD’de düşüşün oranı yüzde 31, Türkiye’de ise yüzde 60 tır.
İşin daha vahim tarafı, Hükümet krizin farkına varamadı ve hala da varamamış gibi gözüküyor. Başbakanın açıklamalarına bakınız; “Kriz bizi vurmaz, bizim ekonomimiz sağlamdır, düşük kalkınma hızını hiçbir şekilde kabul edemeyiz, IMF’ye muhtaç değiliz, ümüğümüzü sıktırmayız” gibi beyanlarda bulunuyor.
Sunucu: Peki IMF ile görüşmeler şu anda neden bu noktaya geldi?
Onur Öymen: Çünkü öyle anlaşılıyor ki ekonomi, sandıkları kadar sağlam değilmiş. Yalnızca krize giren ekonomiler, IMF ile anlaşma yapar. Dünyadaki bütün ülkeler krizden etkilenmesine rağmen, IMF ile anlaşma yoluna giden ülkeler İzlanda, Macaristan, Sırbistan ve Türkiye’dir. Neden Arjantin, Rusya, Brezilya veya Yunanistan IMF ile anlaşmaya gitmiyor da Türkiye gidiyor?
Sunucu: IMF ile yapılan anlaşmanın başka etkileri de olacaktır, öyle değil mi?
Onur Öymen: Elbette olacaktır. IMF ile anlaşmaya vardığınız zaman herkes IMF’den gelecek paralara bakıyor ama IMF’nin koyacağı kurallara kimse dikkat etmiyor. IMF’nin koyduğu kurallar daima makro ekonomik dengelerin sağlanması, enflasyonun düşürülmesi gibi hedeflere yöneliktir.
Sunucu: Son olarak Sosyal Güvenlik Yasası’nda da gördük ki, özellikle sağlık konusunda, yasada halkı perişan eden maddeler de yer alıyordu.
Onur Öymen: Öyle tabii çünkü IMF’nin sosyal boyutu yoktur. IMF hiçbir zaman, ne yapsak da bir ülkede sosyal dengeleri düzeltsek, ne yapsak da fakirleri bu fakirlikten kurtarsak diye bir politika izlemez. Clinton’ın Ekonomi Eski Başdanışmanı Nobel ödülü sahibi dünyaca ünlü ekonomist Stiglitz kitabında “IMF gittiği her yerde sosyal dengeleri, gelir dağılımını ve bölgeler arasındaki eşitsizliği bozmuştur” der. Yani kendileri de IMF’yi eleştiriyorlar. Şimdi biz bu IMF’ye muhtaç olduk. Madem ekonomi sağlamdı neden IMF ile anlaşma yapmak zorunda kaldık?
Sunucu: Sizce daha önce IMF ile yapılan anlaşmaların sonuçları başarılı bulundu da mı şimdi yeni bir anlaşma yapılmak isteniyor?
Onur Öymen: Bu sonuçlar başarılı olsaydı, Türkiye gelişmekte olan piyasa ekonomileri arasında en sonda yer alır mıydı? Bu ülkelerin hepsi bizden iyi durumdadır.
Sunucu: Peki Hükümet neden böyle bir anlaşma yapmayı düşünüyor?
Onur Öymen: Çünkü muhtaç oldular ve anlaşma yapmaya mecbur kaldılar. Bildiğim kadarıyla Aralık ayında 9 milyar dolarlık borç ve faiz ödemesi var. Nasıl ödeyeceksiniz bu tutarı? Belli ki bir yerde tıkandılar ve sonuçta IMF’ye muhtaç oldular.
Unakıtan’ın söylediklerine gelince, bence Unakıtan dünyanın farkında değil. Yani bir ülkenin Maliye Bakanı diğer ülkelerin ne yaptığının farkında değil. Onlar tüketimi arttırmaya çalışıyorlar. Tüketimi artırmak için de vergileri indiriyorlar. İnsanların tüketim eğilimini arttırmak için malların fiyatlarını düşürmeye çalışıyorlar.
Daha dün İngiltere’nin vergilerde KDV oranlarını düşürdüğü açıklandı. İngiltere bu vergi indirimini krize karşı bir tedbir olsun diye yapıyor. Sayın Unakıtan ise “Ben vergilerime dokundurmam” diyor. Yarın, bugün söylediklerinin tam tersini söylerse hiç şaşırmayın , çünkü bir gün dedikleri diğer gün söylediklerini tutmuyor. “Kriz bize teğet geçecek” dediler, kriz bizi delip de geçti.
Kriz zamanında hem bizim açımızdan hem de diğer ülkeler açısından, tüm bu sıkıntıların en kötüsü işsizliktir. Ekonomik durum biraz düzelir, biraz bozulur, inişler ve çıkışlar gösterir, bunu anlarız ama bu yaygın bir işsizliğe yol açarsa işte bunun sonucu felaket olur. Bu durumun sosyal patlamalara yol açma ihtimali olur.
Bursa’ya gittiğimde oradaki sanayici ve iş adamlarıyla görüştüm. Bu sene çok sayıda insanın işten çıkarıldığını ve bu yıl içinde işten çıkarılanların sayısının resmi rakamlara göre 60.000’e yaklaştığını, fakat gerçek krizin gelecek senenin başında görüleceğini söylediler. Birçok firma işten çıkarılacaklarının listesini hazırlamış. İnsani bir düşünceden hareketle bayramdan önce çıkartmıyorlar ama bayramdan sonra bugünü aratabilecek daha kötü bir durumun ortaya çıkabileceğini söylediler. Bazı firmaların gelecek yıl yüzde 30 ila yüzde 75 arasında küçülme planladığı belirtiliyor. Bu ne demektir? Bunun ekonomiye, ihracata, işsizliğe etkileri neler olacaktır?
Sunucu: İşsiz olanlardan ziyade çalışanlara baktığımızda aslında çalışanların durumu da iyi değil. Son bir yıl içerisinde elektriğe ve doğalgaza yapılan zamlar ortada, enflasyonda da çift haneler söz konusu. Dünyaya baktığımızda da birçok ülke şu anda resesyon, yani durgunluk tehlikesi ile karşı karşıya. Avrupa’nın en güçlü ekonomisi olan Almanya resesyona resmen girdi, Japonya’ya baktığımızda durgunluk içinde olduğunu görüyoruz. İngiltere 16 yıl sonra ilk kez ekonomide bir küçülme yaşadı. Sizce dünyadaki bu durgunluk karşısında Türkiye hangi noktada?
Onur Öymen: Türkiye şu anda bu durgunluk karşısında tam anlamıyla şaşkınlık noktasında ve ne yapacağını bilemez bir haldedir. Sayın Başbakan bir gün TÜSİAD’a saldırıyor, bir gün bankaları suçluyor, diğer gün işadamlarına “Zuladan paralarınızı çıkarın” diye telkinde bulunuyor. Bankalara “Bunun yarını da var” diyerek açıkça tehdit ediyor.Yani çeşitli kesimleri tehdit ederek çözümler bulmaya çalışıyor.
Amerika’da dahi mali ve reel sektörün bütün hataları ortada iken seçilmiş olan Başkan Obama kalkıp da kendi firmalarına hakaret ediyor mu, bankalarını suçluyor mu? Krizden çıkış yolu arayıp, onları kurtarmaya çalışıyor. Başbakan ise sanki bir düşmanla savaşıyormuşçasına “Kimseye bu krizi fırsat haline getirmem, kimse bundan yararlanamaz” diyor. Bu ülkenin firmaları ve bankaları bu ülkenin düşmanları mıdır? Onlara bu kadar katı ve sert davranmanızın sebebi nedir? Ekonomideki sıkıntıların sebebi de yine sizin hatalarınızdır. Ekonominin yürütülmesinden sorumlu olan sizsiniz.
Başbakan şimdi de devlet bankalarını devreye sokacağını söylüyor. Daha önceleri devlet bankalarının hepsini özelleştireceğini, Ziraat Bankası’nı, Halkbank’ı satacağını söyleyen siz değil miydiniz? Şimdi de “Devlet bankasını devreye sokacağım” diyorsunuz. Hangi güçle? Devlet bankalarının kaynaklarını ATV ve Sabah ihalesinde harcadınız. Kendi yakınınız olan bir firma ihaleyi kazansın diye usullere aykırı bir biçimde 750 milyon dolarlık kredi verdirdiniz. Şimdi hangi kaynakla devlet bankalarını devreye sokacaksınız? Bu kadar büyük bir krizin altından nasıl kalkacaksınız? Üstelik en yapılması gerek işi yapmıyorsunuz. Tüketimi arttırmak için maaşlara zam yapmanız gerekiyor. Devlet memurlarının maaşına bakın. Basından duyduğumuza göre sadece Milli Eğitim Bakanlığı’nda 140 bin memur açığı varmış. Eğer bu doğruysa, bir taraftan insanlar evinde işsiz oturacak, bir taraftan devletin açık kadroları olacak. Bu kadrolara objektif, tarafsız sınavlarla insan alacaksınız. Mevcut işsizliği gidermek için yatırım yapacaksınız.
Sunucu: Sayın Öymen, çok doğru noktalara değiniyorsunuz ama acaba Hükümetin özellikle ekonomiye ayıracak fazla zamanı mı yok? Çünkü bakıyoruz ki Hükümet Deniz Feneri davası, Dengir Mir Mehmet Fırat, Şaban Dişli olaylarıyla bir hayli meşgul olduğundan sanırım ekonomiye fazlaca mesai harcayamıyor. Bu noktada Deniz Fener’i olayını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Bu çok ciddi bir davadır. Almanya’da savaştan sonraki dönemde bu kadar büyük bir yolsuzluk davasının görülmediği belirtiliyor. Sanıklar, parayı verenler, kurye olarak parayı gayri meşru bir biçimde Türkiye’ye taşıyanlar Türk’tür. Ayrıca esas faillerin Türkiye’de olduğu söyleniyor. Adalet Bakanı ise tüm bunlara karşı “bana ne” diyor.
Alman Büyükelçisi, Başbakan ve Adalet Bakanı nezdinde, Ankara’da tutuklu olan Alman bir gençle ilgili bir girişim yapıyor. İkisi birden Deniz Feneri Davası ile ilgili Almanya’da tutuklu olanlarla ilgili mukabil görüş ileri sürüyorlar. Bu ne demektir? “Bizim sizin adamınızla ilgilenmemizi istiyorsanız siz de bizim oradaki arkadaşlarımızla ilgilenin” demektir.
Almanya’da her şey ayyuka çıkmışken, Deniz Feneri Türkiye’nin her tarafında hala serbestçe faaliyet gösteriyor ama hakkında bir tane bile dava açılamadı. Dava dosyasını istediklerini söylüyorlar. Nasıl bir yermiş ki burası hala dava dosyası gelmiyor? Dava dosyası Fiji adalarından istense bu zamana kadar çoktan gelmişti. Dava dosyası gelse bile tercüme safhası var, birkaç ay da onu bekleyeceğiz. Dava açılana kadar Türkiye’nin gündeminde pek çok şey değişecek. AKP bu yüzden davayı zamana yayarak unutturmak istiyor. RTÜK Başkanı Almanya’ya adımını atsa tutuklanacak ama Hükümet hala onu himaye ediyor ve hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Bir televizyon kanalının patronu hakkındaki iddialar ayyuka çıkmış ama hakkında ne bir dava, ne bir soruşturma, ne de adli bir işlem var.
Yalnız şunu kimse unutmasın ki Türkiye’de hâkimler var. Gerek Ergenekon Davası gerekse başka davalar eninde sonunda A tipi hâkimler tarafından görüşülecektir. Bazıları F tipi savcılardan ve hâkimlerden bahsediyor. Biz o yakıştırmada bulunmak istemiyoruz. Herkes bilsin ki, Türkiye’de A tipi hâkimler ve savcılar vardır. A tipi demek Atatürk tipi demektir. Adil, tarafsız, hiçbir etki altında kalmayan, Hükümetin dümen suyundan gitmeyen, başka çevrelerin etkisi altında kalmayan, tarikatların ve aşiretlerin peşinden gitmeyen, sadece hukukun üstünlüğüne inanan ve görevini namusuyla ve şerefiyle yapan insanlar vardır. Türkiye’de vicdanı ve cüzdanı arasında sıkışmayan hâkimler çoğunluktadır. Biz inanıyoruz ki Türkiye’de yargı en sonunda doğruyu bulacaktır. Bu arada birtakım insanlar sıkıntı ve ızdırap çekeceklerdir ve çekiyorlar. Bir kısmı bunun bedelini maalesef hayatıyla ödedi ama sonunda adalet hâkim kılınacaktır. Biz buna inanıyoruz. Zaten yargı elden gitmişse Türkiye de elden gitmiş demektir. Yargısı güvenilir olmayan bir demokrasi olamaz. Demokrasinin yaşaması yargıya bağlıdır.
Sunucu: Yaşanan son olaylara ilişkin Altemur Kılıç’ın değerlendirmeleri vardı. Kendisinin şu anda içinde bulunduğu duruma ilişkin olarak “Yargıya güveniyorum ve uluslararası bir mahkemede hakkımı aramak istemiyorum” şeklinde bir açıklamada bulundu. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Onur Öymen: Bazı haberlere göre Sayın Başbakanın açtığı bir dava dolayısıyla 93 yaşındaki bu çok değerli ve en kıdemli yazarımızın maaşına haciz konulmuş. Kendisine geçmiş olsun diyoruz. Sonunda hak ve adalet galip gelecektir. Gerek Altemur Kılıç’ın gerekse bütün vatandaşlarımızın içi rahat olsun. Hiç kuşkunuz olmasın ki Türkiye’de yargı bitmişse demokrasi de bitmiştir. Bu yüzden hâkimlere her zamankinden daha büyük bir görev düşüyor. Hiçbir etki altında kalmadan görevlerini yerine getiren hâkimler, Türkiye’de demokrasiyi de, Cumhuriyeti de kurtaracak olan insanlardır.
Sunucu: İsterseniz diğer konulara da biraz değinelim. Kıbrıs konusu biraz arka planda kalmasına rağmen görüşmeler de devam ediyor. Kıbrıs’ta gelinen son nokta nedir?
Onur Öymen: Kıbrıs konusunda şu anda çok tehlikeli bir noktadayız. Kamuoyunun dikkatinden biraz kaçırılıyor ve görüşmeler gizlilik perdesi arkasında yürütülüyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak orada ne görüşüldüğünden hiçbir haberimiz yoktur. Ana Muhalefet Partisine kimse bilgi vermiş değildir. Bildiğimiz tek şey, Rumların, eksikleri dolayısıyla daha önceden eleştirdiğimiz Kofi Annan Planı’nın ölmüş olduğunu söyledikleridir. Yani Kofi Annan Planı’na nazaran kendileri için çok daha avantajlı bir çözümün peşindeler. Kıbrıs Türkleri de Kofi Annan Planı’nın ölmüş olduğunu söyleyen Rumlara karşı “ O zaman bizim bu masada yerimiz yoktur” diyemiyorlar. Türk tarafının en büyük kaygısı, Türkiye’nin de telkiniyle tabi, “Aman masadan kalkan taraf biz olmayalım”. Diplomaside böyle bir şey yok. Eğer konuşacak bir şeyiniz varsa, masada oturursunuz, yoksa “masadan kalkarsam bize baskı yaparlar” diye düşünerek oturmazsınız. Sizin de kabul edebileceğiniz bir çözüm ihtimali varsa masaya oturursunuz yoksa niye oturasınız? Ama belli ki bizimkiler masada oturmayı bir fikri sabit haline getirmişler. Karşı taraf da Hükümetin bu zaafını gördüğünden her gün biraz daha istiyor, her gün bir şey daha istiyor.
Aynı zamanda Türkiye’ye hakaret edici demeçler veriyorlar. Türkiye de gerçekten onlara karşı çok sessiz kalıyor. Hristofyas’ın son zamanlarda Türkiye hakkında söylediklerini alt alta yazarsanız yüzünüz kızarır. Bu söylediklerine karşı tepki gösterilmediği için yüzünüz kızarır. Türkiye Cumhuriyeti üç paralık insanların hakaretine maruz kalacak bir ülke midir? Bunlara karşı sessiz kalacak bir ülke midir?
Sunucu: Bu bağlamda AB sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Kıbrıs konusunun Türkiye-AB ilişkilerine bağlanması ve Hükümetin bunu kabul etmesi büyük bir hata oldu. Bunun sonucunda da Hükümet AB baskılarına direnemeyerek 29 Temmuz 2005 tarihinde Ek Protokolü imzaladı fakat halkın ve kendi partisinin tepkisini gördüğü için bunu onay için Meclise getiremedi. Getiremeyince de AB 8 başlığa ambargo koydu, yani 8 başlığın müzakeresini başlatmadılar. Ayrıca Fransa tek başına 5 başlığa ambargo koydu. Fransa istemediği için de bu 5 başlık görüşülemiyor. Bu iki grup içinde bir konu üst üste geldiği için toplam 12 başlık, Türkiye ağzıyla kuş tutsa bile görüşülemeyecek durumdadır. Geri kalan 15 başlıkta Türkiye’nin hazır olmadığı Avrupa Birliği tarafından ilan edildi.
Biz Türk makamlarından brifing alırken bize hazırlıklarını bitiremediklerini söylediler. 11 başlıkta Türkiye’nin eksikliği, yavaşlığı ve kusuru yüzünden görüşemiyoruz, 9 başlık ise AB Konseyi’nden bir türlü geçemediği için müzakereye hazır hale gelemiyor. Bu dönemde Fransa’nın başkanlığında Aralık ayı sonuna kadar iki başlığı açabilirsek açarız. Böylece 35 başlık içerisinden açılan başlık sayısı 10’a çıkabilir. Gerisinde ise ya biz hazır değiliz ya Avrupa Birliği hazır değil veya ambargo var. İşte bu süreç içerisinde AB ilişkilerini sürdürüyoruz.
Öyle anlaşılıyor ki Sayın Başbakan bütün ümidini kesmiş ve Avrupa Birliği’ni gündeminden çıkarmış. Yaptığı tek şey ise Avrupalılarla aynı masaya oturarak Medeniyetler İttifakını müzakere etmeyi önermektir. Hangi medeniyeti temsil ediyorsunuz siz Sayın Başbakan? Mesela siz İspanya Başbakanı ile aynı masada medeniyetler ittifakı müzakeresi yaparken belli ki İspanya Başbakanı Batı medeniyetini temsil ediyor, peki siz hangi medeniyeti temsil ediyorsunuz? Biz Batı medeniyetinin mensubu değil miyiz? Cumhuriyetin kurulmasından bu yana Atatürk “Kültürler farklıdır, medeniyet tektir, Türkiye de o medeniyet içerisinde yerini almalıdır” demedi mi? Peki siz kendi kendinize “Biz Batı medeniyetine mensup değiliz” diyorsunuz, bir yandan da masaya oturup medeniyetler ittifakı görüşüyorsunuz. Siz hangi medeniyeti temsil ediyorsunuz, İslam medeniyetini mi?
Sunucu: Sayın Öymen, sizinle bugün yaptığımız bu sohbette AKP’ye yönelik eleştirileriniz de oldu. Fakat AKP’ye baktığımızda onlardan size destek geldiğini görüyoruz. Bu desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: AKP ile CHP arasında geceyle gündüz kadar fark vardır. Onlar örtünmeyi siyasi simge haline getirdiler ve insanların bir takım dini duygularını ve geleneklerini oy deposu haline tahvil etmek için bunları siyasi amaçla istismar ediyorlar. AKP’nin yaptığı şey, dini siyasi amaçla istismar etmektir. CHP’nin yapmaya çalıştığı ise AKP’nin tahakküm altına aldığı kadınları, bu tahakkümden kurtarmaya çalışmaktır.
Sunucu: Başbakandan “Sonunda anladılar” şeklinde bir açıklama geldi. Bu sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: O sözü tabii ki bir taktik olarak söylüyor. Sayın Başbakan bizim ne yaptığımızı ve kendilerinin ne yaptığını bilmeyecek durumda değildir. Size bir örnek vereyim; dün Meclis koridorlarında dolaşırken türbanlı 5-6 tane genç kız gördük. Onlara CHP’li olup olmadıklarını sordum ve CHP’li olmadıklarını söylediler. “Nasılsınız” dedim ve elimi uzattım. Bir tanesi parmağının ucuyla elimi sıktı, diğeri ise elimi bile sıkmadı. Bu İktidarın aşıladığı ve sofu kesimlere telkin ettirdiği, genç kızlara erkeklerin elini sıkmayı günah sayan ve gencecik kızlarımızı zehirleyen bir zihniyettir. Türkiye’yi bu hale getirdiler. Şimdi bakıldığında CHP’nin tutumuyla bu tutumun bir alakası var mıdır? İnancın gereği buysa erkeklerin elini sıkan AKP’li bütün bayanlar günah işliyor. Yani bunların hepsi cehennemlik mi? Dinin gereği bu mu?
Sunucu: Cumhurbaşkanının verdiği resepsiyonlara baktığımızda Cumhurbaşkanı ve eşinin el sıkıştığını görüyoruz.
Onur Öymen: Gayet tabii. Gerçi onların daha evvel el sıkışıp sıkışmadığı ayrı bir tartışma konusu ama bugün sıkıyorlar. Peki dinin gereği erkeklerin elini sıkmamaksa, demek ki her gün günah işliyorlar. Ama dinin gereğinin bu olmadığını birçok din adamı kitaplarında yazar. Hatta örtünmenin İslamiyette zorunlu kılınan bir durum olmadığını yazan İlahiyat profesörleri var.
İktidarla aramızdaki fark şudur ki; siz bu insanlarımızı özgürlük diyerek çağdışı bir dünya görüşüne doğru sürüklemek istiyorsunuz. Dini siyasete alet etmek istiyorsunuz ve bu insanları bir oy deposu olarak kullanmak istiyorsunuz. Bizim yaptığımız ise bu kadınlarımızı sizin tahakkümünüzden kurtarmak ve Atatürk’ün yaptığı gibi onları çağdaş, dünyaya açık insanlar haline getirmektir. Atatürk Samsun’a çıkar çıkmaz Mazhar Müfit Kansu’ya açıkladığı beş temel hedefinden bir tanesi de tesettürü kaldırmaktır. Atatürk’ün hedefi zorlayarak ya da kanunla kaldırarak değil ama telkinle zaman içerisinde insanları çağdaşlaştırarak tesettürü kaldırmaktır.
Biz Atatürk’ün partisi olarak Atatürk’ün o sözlerini yok farz edebilir ya da Atatürk’ün hedefini yok sayabilir miyiz? Bizim yapmaya çalıştığımız İktidarın mahalle baskısıyla tetiklediği, gelenekleriyle görenekleriyle örtünmek zorunda kalan insanların AKP’ye tepki gösterdikleri ve bize iltihak edip CHP’nin ilkelerini, değerlerini benimseyerek bize katılmak istedikleri durumlarda onlara sahip çıkmak ve onları İktidarın esiri haline getirmemektir. Bu kadınlara “Geldiğiniz yere gidin, biz sizi tanımıyoruz, gidin AKP’nin kucağına düşün” mü deseydik? Yoksa onları topluma, çağdaş bir dünya görüşüne kazandırmak için mi çaba sarf edelim?
Sunucu: Bunu yerel seçimlere ilişkin bir politika olarak değerlendiren bir kesim de var. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Bu konunun iç politika ile hiçbir alakası yoktur. Bu konu önceden planlanmış bir konu değildir. Merkez Yönetim Kurulun’da “biz ne yapsak da örtülü kadınları kazansak” diye bir strateji belirlemiş değiliz. Kendiliğinden bizim partimize gelmek isteyen insanlar var. Bu kişilere diyeceğiniz iki şey var; Ya “gediğiniz yere gidin, AKP’nin tahakkümünde kalın” diyerek onları elimizin tersiyle iteceğiz ya da onları, eğer hakkaten giyimlerini siyasi bir simge haline getirenlerden değillerse, kendi yaşam tarzını, örtünmesini etrafındakilere veya partiye telkin etmek için gelenlerden değilse ve iktidarın izinden gitmeye devam edenlerden değilse, tabii ki onları kazanmaya çalışırız.
Örtünmeyi siyasi simge haline getirenlere CHP’nin kapısı sıkı sıkıya kapalıdır. Herkes bunu bilsin. Bizim çizgimizde en ufak bir kırılma yoktur. Biz her tür düşünceye saygı gösteririz ama herkes bilsin ki Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atatürk’ün izinde yürüyen yolundan, çağdaşlık ve laiklik düşüncesinden bir milimetre sapma yoktur. Bu insanlar, biz taviz verdiğimiz için bize geliyor değildir. Biz İktidarın zulmündeki kadınları kurtarmaya çalışıyoruz.
Dünyada 130 ülke arasında yapılan araştırmaya göre Türkiye kadın erkek eşitliğinde 123’üncü sıradadır. Bu bir utanç vesilesidir. Biz kadınlarımızı bu durumdan çıkarıp eşit insanlar haline getireceğiz. Nasıl getireceğiz? Onlara sırtımızı dönerek mi yoksa onları kazanmaya çalışarak mı?
Sunucu: Peki CHP, kendi tabanından oy kaybetme endişesi taşıyor mu?
Onur Öymen: Bizim tabanımızın, mesajı anladığı kanısındayız. Tabii ki farklı düşünen arkadaşlarımız da var ve biz onlara saygı gösteriyoruz. Çünkü bütün görüşler bizce saygıya değerdir. Bizim ne yapmak istediğimizi herkesin çok iyi anlaması gerekir. Yani biz kadınları, bugün Türkiye’de içine düşürüldükleri ikinci sınıf insan statüsünden kurtarıp, onları çağdaş insanlar haline getirmek istiyoruz. Bunu başarmak için de , bu insanları dışlamadan bir yaklaşım sergilememiz gerekmektedir. Herkes bilsin ki, biz örtülü kadınları partiye çekmek için partinin politikalarından, çizgisinden, laiklik ve çağdaşlık anlayışından bir milimetre sapmış değiliz. Bizim temennimiz, kadınlarımızın her açıdan dünyanın çağdaş kadınlarıyla aynı düzeye gelmeleridir. Atatürk’ün yapmaya çalıştığı da buydu. O baloları keyif olsun diye düzenlemedi. Kadınlara seçme ve seçilme hakkını Fransa’dan bile 11 yıl önce, keyif olsun diye tanımadı. Atatürk devrinde kadınların dünyaya açılması özgürlük ve çağdaşlıktı, AKP ise kadınların dünyaya kapanmasını özgürlük olarak anlatmaya çalışıyor. Biz bu oyuna gelmeyeceğiz.
Sunucu: Türban konusu gündeme geldiğinde CHP’nin tutumu belliydi. Baş örtüsü takan insanlarımıza baktığımızda CHP’nin yerine AKP’ye alternatif olarak belki MHP’ye oy verdiklerini görebiliriz Çünkü MHP türban konusunda AKP’ye destek vermişti, CHP’nin bu konudaki tutumu da çok netti. Sizce partinizin bu net tutumundan beri ne değişti?
Onur Öymen: Şunu çok iyi tespit etek gerekir ki, başörtüsü takan kadınların yüzde kaçı kendiliğinden bunu istiyorlar? Düzce Üniversitesi’nde bir araştırma yapılmış ve orada başını örtmeyen kızların %49’u üniversitede türban yasağının kaldırılmaması, aksi takdirde ailelerinin kendilerine baskı yapacağı ve istemedikleri halde türban takmak zorunda kalabilecekleri yönünde açıklamada bulunmuşlardır. Bugün başını kapatan insanların yüzde kaçının başını gönüllü olarak ve bu eylemi inanarak yaptığına inanıyorsunuz?
Dünkü Meclis Grup Toplantısında Genel Başkanımızın da açıkladığı gibi öyle insanlar var ki kendi semtinde başını örtüyor, şehrin başka bir semtine gittiğinde başını açıyor. Neden? Çünkü kendi mahallesinde çevre baskısı var, aile baskısı var, iktidarın tetiklediği sosyal baskılar var. Kendi mahallesinde başını örtmeden evinin balkonuna bile çıkamazken şehrin farklı bir semtine gidince başını açıyor. Çünkü belli ki türbanı istemeden takıyor. Acaba kaç kadının gönlünde başını açarak sokağa çıkmak var da bu baskılar yüzünden çıkamıyorlar? İşte kadınlarımızı bu hale getirdiler. Kadınlarımızı gerçekten kendi iradelerine rağmen bu baskılara maruz kalan ikinci sınıf birer insan haline getirdiler ve bunun sonucunda kadın erkek eşitliği konusunda dünyada 130 ülke arasında Türkiye’yi 123’üncü sıraya düşürdüler. Buna hakları var mı?
Sunucu: Sayın Öymen, yerel seçimlere ilişkin de görüşlerinizi almak istiyoruz. Bu bağlamda Sayın Başbakanın “Seçimlerde ikinci parti olursak, görevi bırakırım” şeklindeki sözleri dikkat çekiyor. Siz bu sözleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Bu sözlere vereceğimiz cevap kısaca “uğurlar olsun”dur. Belli ki kendi kesimlerine, AKP’ye oy vermekte tereddüt eden insanlara bir mesaj göndererek “Beni Hükümetin başında görmek istiyorsanız yerel seçimde bana oy verirsiniz yoksa beni göremezsiniz” mesajı veriyor. Böylelikle dolaylı bir yoldan belli bir kesimi tehdit ederek onları AKP’ye oy vermeye yönlendirmeye çalışıyor. Fakat bu çabaların bir başarı şansı yoktur.
Son günlerde ben 10-15 şehri dolaştım ve her gittiğimiz yerde vatandaş bu Hükümetten son derece şikâyetçidir. Sokakta yolumuzu çevirip” Bizi bunlardan kurtarın” diyorlar. Belli ki vatandaş artık bu İktidarın izlediği politikalara ve onun doğurduğu ekonomik sıkıntılara tahammül edemiyor. Yolsuzluklar çok etkili olmuş. Anadolu’nun neresine gitsek bize yolsuzluklardan bahsediyorlar. Türkiye’de belki ismi Başbakandan daha çok telaffuz edilen kişi Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Onun bu yolsuzlukları ortaya çıkarması gerçekten halkın üzerinde çok önemli bir etki yapmış.
Ayrıca sadece o değil, Avrupa Birliği Konseyi Yolsuzluklarla Mücadele Komitesi’nin yayınladığı raporda, yolsuzluk konusunda Türkiye yerin dibine batırılıyor. Raporda özetle “Türkiye, Avrupa’da yolsuzlukların en yoğun bir biçimde yaşandığı ülkelerden biridir” deniliyor. İşte bu hale düştük. Komite tavsiyelerde bulunuyor ama Hükümet o tavsiyelerin çoğunu yerine getirmiyor. Yani yolsuzluklar yerel seçimlerde Hükümetin belini bükecektir.
Sunucu: Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun gündeme getirdiği belgeler neticesinde özellikle o kişilerin istifaları dikkatleri çekti.
Onur Öymen: Sayın Kılıçdaroğlu’nun gündeme getirdiği konular, buz dağının suyun üstünde kalan kısmı gibidir. Hangi şehre gitsek vatandaşlar çok büyük yolsuzluk olayları anlatıyorlar. Bunların sadece onda biri bile doğru olsa bile durum gerçekten felakettir. Gerçekten her tarafa öyle bulaşmışlar ki, Türkiye’de baştan sona dürüstçe yapılan, hak edenin kazandığı ve bu kazancın da Hükümetle veya İktidar partisiyle ya da tarikatlarla paylaşılmadığı ihale bulmak zor. Türkiye’de hemen hemen tek bir ihale yok ki içine bir şekilde siyasi nüfuz karıştırılmamış olsun.
Sunucu: Peki sizce sandıkta bunun sonucunu görecek miyiz?
Onur Öymen: Tahmin ederim ki göreceğiz. Vatandaş gerçekleri artık bu kadar gördükten sonra hala bunlara oy vermeye devam ediyorsa demek ki bu durumda bir tuhaflık vardır.
Sunucu: Gerçi aynı durum 22 Temmuz seçimlerinde de vardı.
Onur Öymen: Evet, bu yüzden o seçimlere seçmen yaşında olan 5,5 milyon vatandaşımızı sokmadılar. 42,5 milyon insanımız 18 yaşından büyüktür, seçmen yaşındadır diye resmen ilan ettiler. Seçimleri ona göre yaptılar, üç ay sonra yapılan sayımda gerçek seçmen sayısının 48 milyon 287 bin olduğu resmi rakamlarla ortaya çıktı. Peki bu 5,5 milyon insan nereye kayboldu?
Sunucu: Yerel seçimlerde 22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarına benzer bir tablo ortaya çıkmaz mı diyorsunuz?
Onur Öymen: Çıkmaması için hepimizin çok dikkatli olması ve seçmen listelerini çok iyi incelemesi gerekir. İktidarın oy potansiyelinin zayıf olduğu yerlerdeki vatandaşlarımızı seçmen yapmama doğrultusundaki çabalarına karşı çok uyak olmamamız gerekir.
Sunucu: Sayın Öymen isterseniz kısaca Türkiye -Ermenistan ilişkilerini de konuşalım. Sizce önümüzdeki dönemde Türk- Ermeni ilişkileri nasıl şekillenecektir?
Onur Öymen: Öyle anlaşılıyor ki Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın isminden de belli olduğu üzere atalarının eski meslekleri nalbantlıkmış. Bizim Ermenistan’la olan ilişkilerimizde nal toplamamamız gerekir. Bir taraftan bize güler yüz gösteriyor, hiçbir şey vermeden bizden hangi tavizleri alabilirler diye çalışıyor, bundan bir hafta önce de Yukarı Karabağ’ın bağımsızlığını ilan edebileceklerine dair demeç veriyorlar. Böyle bir demeç verdikten sonra samimiyetlerine nasıl inanacağız? Bütün dünyanın Azeri toprağı saydığı Yukarı Karabağ’ın kendi toprakları olduğunu söyleyip orada Cumhuriyet ilan edeceklerini açıklıyorlar. Buna rağmen Türkiye’de ne Başbakandan ne de Dışişleri Bakanından bir tepki gelmiyor. Bunlar tepki göstermemeyi politika haline getirdiler.
Dünyanın her tarafında Türkiye’nin aleyhindeki soykırım söylemine devam ediyorlar, Azeri topraklarının yüzde 20sini işgal etmeye devam ediyorlar, Yukarı Karabağ dışındaki Azeri topraklarını da işgal etmiş ve 1 milyon Azeri kardeşimiz göçmen durumunda, dünyanın her yerinde Türkiye aleyhinde faaliyetlerini yürütmeye devam ediyorlar, bizse bunlar hiç gerçekleşmiyormuş gibi hangi tavizi versek de Ermenistan’ın kalbini kazansak diye düşünüyoruz. Böyle bir devlet politikası olabilir mi? Karşılığını alırsanız, Ermenistan Azeri topraklarını terk etmeye başlarsa ancak o zaman buna karşılık bir jest yapmayı düşünürsünüz.
Belli ki Ermenistan’ın ve diğer devletlerin de baskısıyla Türkiye yakında karşılıksız olarak Ermeni sınırını açacaktır. Hiçbir şey almadan veriyorsunuz. Bu İktidarın anlayacağı dilden söyleyeyim; “Almadan vermek Allah’a mahsustur” derler. Siz hiçbir şey almadan taviz veriyorsunuz. Diplomaside bunun örneği yoktur. En küçük, en zayıf, en zavallı devlet bile bunu yapmaz.
Sunucu: Yani dış politikada da iç politikada olduğu gibi olumsuz bir tablo ortaya çıkıyor diyorsunuz, değil mi?
Onur Öymen: Maalesef öyle. Keşke aksi olsa da biz herkesten önce alkışlasak. Keşke “Türkiye’nin çabaları sonucunda Ermeniler bir köyden çekildi” şeklinde bir haber gelse de biz de Hükümeti alkışlasak. Ermenistan tek bir küçük adım bile atmıyor, Azeri toprağının bir santimetre karesini bile terk etmiyor ama siz onlara mantığını kaybetmiş de gönlüyle hareket eden bir biçimde yaklaşıyorsunuz. Dış politika bunu kaldırmaz.
Sunucu: Sayın Öymen, sohbetimizin sonuna geldik. İsterseniz son olarak söylemek istediklerinizi alalım.
Onur Öymen: Bu gidiş iyi bir gidiş değil. Türkiye hem dış politikada hem ekonomide hem de işsizlik gibi sosyal konularda maalesef sürekli olarak irtifa kaybediyor. Bu İktidar Türkiye’yi taşıyamıyor. Türkiye de bu İktidarı taşıyamayacaktır. Türkiye bu İktidarla bir yere gidemez. Artık halk bunu anlamaktadır ve bunun anahtarı halkın elindedir. Halk bu İktidarı artık tarihin karanlık bir sayfasına göndermenin hazırlığı içersindedir. Biz bunu böyle görüyoruz.
Sunucu: Sayın Öymen, yayınımıza katıldığınız için çok teşekkür ediyoruz.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.