Bursa Basın Toplantısı – Küresel Mali Krizin Türkiye’ye Etkileri, Hükümetin Ekonomi Politikaları ve CHP’nin Türban Açılımı Hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Bursa Basın Toplantısı
22 Kasım 2008

Onur Öymen: Çok değerli arkadaşlar, Parti Meclisi üyesi değerli arkadaşlarımız Berhan Şimşek ve Ali Nihat Irkörücü, milletvekillerimiz Kemal Demirel , Abdullah Özer ve değerli İl Başkanımız Gürhan Akdoğan’la birlikte bugün bazı görüşlerimizi sizlerle paylaşacağız. Öncelikle önümüzdeki Pazartesi günü kutlayacağımız Öğretmenler Gününü şimdiden içtenlikle kutluyoruz. Zira içinde bulunduğumuz dönemde Öğretmenler Gününün çok özel bir anlamı ve önemi var. Çağdaş Türkiye’nin yaratılması için şimdi öğretmenlerimizin çabalarına her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyoruz.

Değerli arkadaşlar, öncelikle biraz geciktiğimiz için özür diliyoruz. Bursa’da etkili olan lodostan dolayı geciktik. Öyle anlaşılıyor ki lodos her şeyi etkiliyor. Ekonominin bugünkü durumuna baktığımız zaman da Hükümetin lodos balığına benzediğini görüyoruz. Ne yaptığını bilemiyor ve biraz şaşkınlık içinde birbiriyle çelişkili demeçler veriyor. Uluslararası ekonomik krizin Türkiye’yi etkilemeyeceğini ve bize teğet geçeceğini söylüyorlardı. Fakat son veriler gösteriyor ki teğet geçmek şöyle dursun maalesef kriz Türkiye’yi delip de geçmiştir. Bu çok üzüntü verici bir tablodur.

Hükümet bu konuda da suçlayacak bir yer veya makam arıyor. Önceleri, zuladaki paralarını çıkararak sıkıntılarını bu şekilde atlatmaları konusunda şirketlere yüklendiler. Şimdi de özel sektörle yeterince işbirliği yapmadıkları için bankaları suçluyorlar. IMF Türkiye’nin ümüğünü sıkacak diye onunla işbirliği yapmayacaklarını söylediler, sonra ise Başbakan IMF ile anlaşmaya hazır olduklarına dair açıklama yaptı. Bu çelişkili tablo, Hükümetin önceden düşünülmüş ve planlanmış bir kriz önleme yönteminin olmadığını ortaya koyuyor. Bu yüzden de her devlet kriz konusunda tedbirini alırken Türkiye sonunda yine IMF’ye muhtaç olmuştur.

Değerli arkadaşlarım, kriz sadece Türkiye’yi etkilemiyor. Dünyada pek çok ülke bu krizden etkilenmiştir. Bu ülkeler arasında IMF ile anlaşma yapmak zorunda kalan ülkeler Türkiye dışında İzlanda, Macaristan ve Sırbistan’dır. Bunların dışındaki ülkeler şimdiye kadar IMF’ye muhtaç olmadan ayakta kalmayı başardılar.

Türkiye’nin bugün ekonomide çektiği sıkıntıları sadece bu son küresel krizle izah etmek mümkün değildir. Geçen yıl dünyada kriz yokken Bursa’da 40 bin işçi işini kaybetti. Bu, ekonominin yapısal bozukluğunu ve bu Hükümet zamanında ekonomide birtakım temel sıkıntılar olduğunu gösteriyor. Geçen yıl Türkiye 40 milyar dolar civarında cari açık verdi. Bu da aynı şekilde benzeri ülkelerde örneği görülmemiş bir açıktır. Bu yılki göstergeler ise maalesef çok daha kötüdür. Şimdiye kadar aldığımız bilgilere bakınca Bursa ile ilgili kaygımız şudur ki yıl sonuna kadar Bursa’da işini kaybeden işçilerimizin sayısı 60 bine yaklaşacaktır. Size bir örnek vereyim; 2500 işçi çalıştıran bir firma daha şimdiden kademeli olarak iki kademede 2000’e yakın işçi çıkartmak zorunda kalmış ve 500 işçi ile üretimini sürdürmektedir. Bazı firmalarımız işçilerine mecburi izin verdiler, bazı firmalarımızın ise fabrikalarını yurt dışına taşıma eğiliminde olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin içinde bulunduğu bu tablo gerçekten son derece üzüntü verici bir tablodur.

Kötü yönetimin sonuçlarını şimdi alıyoruz. Bu kötü yönetim dolayısıyla Türkiye büyük bir zarara uğramıştır ve zarara uğramaya da devam ediyor. Bugün öğleden sonra Bursalı bazı sanayicilerle görüşeceğiz , ülkemizin ve Bursa sanayisinin durumunu hep birlikte ele alacağız.

Değerli arkadaşlarım, karşı karşıya olduğumuz sorunlar sadece küresel krizden ibaret değildir. Diğer alanlarda da maalesef çok sıkıntılı bir durumla karşı karşıyayız. Avrupa Birliği Komisyonunun Türkiye ile ilgili İlerleme Raporu yayınlandı. Türkiye ile müzakere etmiyorlar, işi yokuşa sürmeye çalışıyorlar diye sürekli Avrupa’yı eleştiriyorduk ama bu raporda gördük ki Türkiye henüz üyeliğe hazır değildir. Raporda Türkiye’nin müzakere başlıklarını ele almaya hazır olmadığı ve 11 başlıkta Türkiye hazırlıklarını tamamlamadığından bu başlıkların müzakereye açılmadığı belirtiliyor.

Geçtiğimiz hafta içinde Mecliste, bu konuda ilgili Bakanlıkların, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlıklarının ve diğer yetkililerin katılımıyla brifingler aldık ve gördük ki Avrupa Birliği’nin tespiti doğrudur ve bu 11 başlıkta Türkiye müzakerelere hazır değildir. Peki biz müzakerelere başlayalı üç yıl olmasına rağmen, üç yıldan beri neden bürokrasiyi çalıştırıp hazırlıklarınızı bitiremediniz? Bu yılın sonunda beklendiği gibi Fransa Dönem Başkanlığında iki başlığın müzakeresi açılırsa sonra yeni başlık açacak durumda bile değiliz. Başlıkların bir kısmı zaten Avrupa Birliği tarafından bloke edilmiştir, bir kısmı da öyle anlaşılıyor ki Türkiye’nin gerekli hazırlıkları zamanında yapmamasından dolayı hala açılamamıştır.

Dün Mecliste Plan ve Bütçe Komisyonunda dışişleri bütçesi görüşüldü. Orada ben bizzat Dışişleri Bakanına hem bu konudaki eksiklikleri olduğunu, hazırlıkları tamamlayamadıklarını hem de Avrupa Birliği ile ilişkilerdeki gecikmeler dolayısıyla yurt dışında Muhalefeti suçladıklarını söyledim. Avrupa’da bazı uluslararası ajanslara, mesela Reuters muhabirine Muhalefeti şikayet etmişler. Biz bir hafta sonra orada basın toplantısı düzenlediğimizde aynı muhabir bize Dışişleri Bakanının, Avrupa Birliği ile olan ilişkiler Muhalefet yüzünden ilerleyemiyor diye Muhalefeti eleştirdiğini söyledi. Bu çok yanlış bir şeydir. Böylesine “hem suçlu hem güçlü” derler. Hem kusurunuz var hem de bu kusurunuzu örtmek için Muhalefeti suçlayacaksınız. Bunlar çok yanlış işlerdir.

Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde gerçekten ciddi sıkıntılarla karşı karşıyayız. Belli ki Hükümet bazı konularda ayak sürüyor. Avrupa Birliği’nin son raporunda milletvekilliği dokunulmazlıklarının kaldırılması, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan Adalet Bakanı ve Müsteşarının çıkarılması gerektiğinden bahsediliyor. Ulusal Programa baktığımızda bu konuların bahsi bile olmadığından belli ki her iki konuda da Hükümetin hiçbir adım atmaya niyeti yoktur. Yani Hükümet bu konularda hiçbir hazırlık içinde değildir. Hani Avrupa Birliği üyeliği için yeni bir hamle yapacaktık, yeni bir reform süreci başlatacaktık? Bütün ilgileri ayrıntılı veya tali konularda, birtakım ufak tefek teknik yasalarla ilgili çalışmalardadır ancak öze ilişkin konularda maalesef adım atmıyorlar.

Yolsuzluklar konusunu da dile getirdik. İlerleme Raporunda yedi paragraf halinde Türkiye’deki ve İktidarın üst kademesindeki yolsuzluklardan, ihalelerde özelleştirmelerdeki yolsuzluklardan bahsediliyor. Buna rağmen Dışişleri Bakanı bu raporun dengeli bir rapor olduğunu söylüyor. Böyle bir şey olabilir mi? Rapor sizin Hükümetinizi çok açık bir şekilde, sadece bu saydığım konulurda değil, birçok konuda tüm ayrıntılarını vererek ağır biçimde eleştiriyor, siz de raporun makul ve dengeli olduğunu söylüyorsunuz. Olacak şey değil.

Raporda askerlerin Türkiye’yi neredeyse idare ettiği yönünde ifadeler yer alıyor. Sanki Türkiye’de siyasi makamlar Meclis ve Hükümet değil de askerler Türkiye’yi idare ediyormuş gibi ifadeler yer alıyor. Buna rağmen de rapordan memnun olduklarını söylüyorlar. Bu yaklaşımlar bizi oldukça rahatsız ediyor. Çünkü Türkiye itibar ve zemin kaybediyor.

Değerli arkadaşlarım, bunların yanı sıra başka konularda da çok ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Bunlardan biri Ermeni meselesidir. Sayın Dışişleri Bakanı gazetecilere Ermenistan’la ilişkilerin çok iyi gittiğini övünçle anlatıyor, Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın yakında Türkiye’yi ziyaret edeceğini, Cumhurbaşkanı Sarkisyan başkanlığındaki Ermeni yönetiminin çok daha ılımı ve yapıcı bir tutum içinde olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanının bu sözleri daha unutulmadan bakıyoruz ki iki üç gün sonra Ermenistan Dışişleri Bakanı verdiği bir demeçte Yukarı Karabağ’ın bağımsızlığını dünyaya ilan edeceklerini söylüyor. Bu olacak iş değildir. Yukarı Karabağ Ermeni toprağı değil, Azeri toprağıdır. Sizin ne haddinize düşmüştür Azeri toprağında bağımsız devlet kurmak? BM, AGİT, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi birçok uluslararası kuruluş Yukarı Karabağ’ı Azeri toprağı olarak kabul ederken ve aksi yönde karar almış tek bir uluslararası kuruluş yokken, başkasının toprağını işgal edecekler ve orada bağımsız bir devlet ilan edecekler, olacak iş değil. Komisyon toplantısında işte tüm bunları Hükümet temsilcilerine söyledik. Hiç cevap yok. Sizin göreviniz Muhalefetin eleştirilerine cevap vermektir. Bu yüzden böyle toplantılar yapılıyor. Tüm bu eleştirileri söyledik ama hiçbirine cevap vermiyorlar.

Geçen gün İzmir’de bir anıt açılışındaydık. Türkiye’de ilk defa Ermeni teröristlerin şehit ettiği Türk diplomatları için bir anıt yapıldı. CHP’li Karşıyaka Belediyesi muhteşem bir anıt yapmış. Komisyon toplantısında bundan da bahsettik ve bizim diplomatlarımızı şehit eden Ermeni teröristlerin gidip Ermenistan’a yerleştiklerini ve orada himaye gördüklerini anlattık. Madem ki Ermenistan Dışişleri Bakanı ile bu kadar muhabbet içindeler, her konuda işbirliği yapıyorlar bu konuları onlara açıp açmadıklarını sorduk. Cevap yok. Bunu niçin söylemiyorsunuz? Yine cevap yok.

Öyle anlaşılıyor ki, az önce de söylediğim gibi Hükümet lodos balığı görünümü sergiliyor. Şaşkına dönmüş bir vaziyette ne diyeceklerini bilemiyorlar ve bu eleştiriler karşısında biraz kroşe olmuş görüntüsü sergiliyorlar. Şimdiye kadar Kuzey Irak’ta Amerikan yönetimi ile çok yakın bir işbirliği içinde olduklarını, PKK ile mücadelede stratejik işbirliği içinde oldukları Amerika’nın desteğinden çok memnun olduklarını söylüyorlardı. Şimdi ise yeni Başkan seçilen Obama ile de yakın ilişkiler kurmaya çalışıyorlar ancak ortada şöyle bir güçlük var; Obama verdiği demeçte son zamanlarda PKK’nın saldırılarını ve faaliyetlerini arttırmasının sebebinin Bush yönetiminin PKK konusunda izlediği yanlış politikalardan kaynaklandığını söyledi. Bu konuda da Hükümete, şimdiye kadar yaptıkları gibi Bush yönetiminin politikalarını mı desteklediklerini yoksa Obama’nın bu eleştirilerini mi haklı bulduklarını sorduk. İkisi birden doğru olamaz. Buna da cevap yok. Düşünebiliyor musunuz ki, bir tarafa kaderlerini bağlamışlar, Amerika ne derse onu yapıyorlar, Bush yönetiminden memnun olduklarını söylüyorlar. Bu dönemde bir tane terörist bile yakalanıp Türkiye’ye iade edilmiş değil ama yine de Bush yönetiminden memnun olduklarını söylüyorlar. Ama Amerika’da seçilen Başkan bundan memnun değil. Bakalım şimdi ne yapacağız. Sayın Başbakan Obama ile görüşmek üzere Amerika’ya gitti ama yeni yönetimden kimse ile görüşemedi.

Değerli arkadaşlar bu konular Türkiye’de çok ciddi sıkıntılar yaratmaktadır. Hükümetlerin tutarlı olma mecburiyetleri vardır. Kendinizle tutarlı olacaksınız, bir gün önce söylediğiniz şeyin bir gün sonra tam tersini yapmayacaksınız. Ekonomide de durum böyledir, Ermenistan meselesinde de böyledir, Kıbrıs konusunda da böyledir. Kıbrıs konusunda müzakere ettiklerini söylüyorlar ama ne görüşüldüğü hakkında hiçbir fikrimiz yok. Kıbrıs Rum Kesimi Devlet Başkanı Hristofyas her gün demeç üzerine demeç veriyor ve Türkiye’yi suçluyor ama Hükümetten hiçbir cevap gelmiyor. Hristofyas Kofi Annan Planı’nın ölmüş olduğunu söylüyor ve siz masada oturup müzakere ediyorsunuz. Neyi müzakere ediyorsunuz acaba? Meclise ve Muhalefete neden bu müzakereler hakkında bilgi vermiyorsunuz? Buna da cevap yok. Kıbrıs görüşmelerini karanlıkta izliyoruz. Bu gidişle Kıbrıs yarın Girit gibi elimizden gidecek.

Hükümet ne yapıyor diye Hükümetin özelliğini sorarsanız, işte Hükümet derin bir sessizlik içindedir ve tüm bu eleştirilerimize karşı cevap veremeyecek durumdadır. Sayın Başbakan 6 ay boyunca Muhalefete cevap vermeyeceğini söyledi. “Vermeyeceğim” kelimesinde bir harf eksiktir. Onun aslı “vermeyeceğim” değil “veremeyeceğim”dir. Çünkü cevap verecek durumda değiller. Bu eleştirilerin altında kalıyorlar.

Geçenlerde bazı aşırı grupların tepkilerine cevap olarak “bizim koşullarımızı beğenmezseniz bu ülkeden gidersiniz” dedi. Bir Başbakan böyle bir şey söyler mi? O insanlar suç işliyorsa yakalarsın, yargılarsın, cezalandırırsın ama “bu memleketten git” diyemezsin. İnsanları bu memleketten ihraç etmek, Başbakanın yetkisi içinde olan bir iş değildir. Bunun yasaları, kuralları, kanunları vardır. Yani gerçekten her söyledikleri söz kendilerini biraz daha batırıyor ve çırpındıkça da daha çok batıyorlar.

Başbakanın son marifeti de şu; “İran’ın nükleer projesine karşı çıkabilmek için, karşı çıkan ülkenin de nükleer silah üretmemesi gerekir” dedi. Bu da yeni bir cevher. Peki bu ne demek oluyor? BM’nin beş daimi üyesinin beşinin de nükleer silahı var. Bir kısmının 1940-1950’li yıllardan beri var. Ayrıca Pakistan ve Hindistan’ın, İsrail’in, Kuzey Kore’nin de nükleer silahları var. Yani bu ülkelerden hiçbiri İran’ı eleştiremeyecek mi? İran da Nükleer Silahları Önleme Analaşmasının taraflarından biridir ve nükleer silah üretmeme konusunda yükümlülüğü vardır. Ama Başbakan “İran’a karışamazsınız. Sizin de nükleer silahınız varsa o zaman İran’a bu konuda hiçbir şey söyleyemezsiniz” diyor. Bu da yeni bir yaklaşım. Dünkü toplantıda Bakana bu konu da soruldu. Tabi buna da cevap yok. Türkiye bugüne kadar bu konuda başka bir çizgi izliyordu. Şimdi ise bir anda bu çizgisini de değiştirdi.

İşte tüm bunları alt alta koyduğunuz zaman Hükümetin tablosu ortaya çıkar. Daha pek çok konumuz var ama bunlar son günlerde ortaya çıkan ciddi konulardır. Bu kadar vahim ve ciddi konular ortada dururken bir anda gündemi değiştirip Sayın Genel Başkanımızın CHP’ye katılmak isteyen bazı kadınlara rozet takmasını, bu kadınların kıyafetleri dolayısıyla bazıları, CHP’yi boy hedefi haline getirmeye kalkıştılar.

İşin esasını konuşmak gerekir. İşin esası şudur ki, Türkiye’de bu İktidar döneminde maalesef çok sayıda kadınımız İktidarın tetiklediği mahalle baskısı ve çevre baskısı dolayısıyla ikinci sınıf insan durumuna düşürülmüştür. İktidar bu kadınları tahakküm altına almak istiyor ve bunları çevre baskısıyla, din baskısıyla kendi arka bahçesi haline getirmek istiyor. Böylece onları bir oy deposu haline getirmek istiyor. Bu politikaların sonucunda da Türkiye dünyada 130 ülke arasında kadın- erkek eşitliğinde 123. sıraya düşmüştür.

Bu tablo karşısında bu kadınlarımızın bir kısmı AKP’nin bu tahakkümüne ve baskısına tepki göstererek CHP’ye katılmak istemiştir. Böyle bir durumda CHP ne yapmalıydı? O kadınlarımıza onları istemediğini mi söylemeliydi yoksa CHP’nin ve Atatürk’ün çizgisini benimsiyorlarsa, sadece geldikleri yörenin özellikleri dolayısıyla veya onlara yapılan mahalle baskısı dolayısıyla giymek zorunda kaldıkları kıyafetler dolayısıyla onları dışlayamayacağını söyleyip onlara CHP’nin evinde de yer olduğunu mu söylemeliydi? İşte biz bunu yaptık. Acaba yanlış mı yaptık? Bazılarına bakacak olursanız bunu yapmamalıymışız. Ne deseydik? “İstediğin kadar AKP’den şikayetçi ol, senin yerin orasıdır. Git orada ne halin varsa gör” mü deseydik? Daha mı doğru olurdu? Peki bu insanlar CHP’ye gelince bu partide çağdaş dünya görüşünü benimsemeyecekler mi? CHP’deki Cumhuriyet kadınları onlara çağdaşlığı anlatmayacaklar mı? Bu insanların yarın kıyafetlerini değiştirmeyeceğinden emin olabilir misiniz? Pek çok insan geçmişte geleneklerinin gerektirdiği kıyafetleri giyiyorken sonraları bu kıyafetlerini değiştirmişlerdir.

CHP’ye muhafazakarlığı taşımak, türbanı bir simge olarak kabul edip bu düşünceyle CHP’ye gelmek veya CHP içindeki kadınlara kendi kıyafetlerini aşılamak, yaymak ve onları da bu şekilde giyinmeye telkin etmek üzere gelmek isteyenler olursa huzurunuzda açıkça söylüyorum ki, CHP’nin kapıları onlara kapalıdır. Kıyafeti istismar edenlere, türbanı siyasi simge olarak kullanmak isteyenlere ve zorla bunu çevreye yaymaya çalışanlara CHP’nin kapıları kapalıdır. Ama onlar çağdaşlığı seçerek CHP’de Atatürk’ün ışıklı yoluna girmek istiyorlarsa gayet tabi ki onları dışlayamayız. Mesele bu kadar açıktır. Asıl tartışılması gereken nokta budur.

Bazı arkadaşlarımızın farklı düşünceleri olabilir. Bu görüntülerin doğurabileceği sakıncalara değinebilirler, onların görüşlerine saygı gösteriyoruz. CHP’de farklı düşüncede olan insanlara yer vardır. Bu yüzden hiçbir arkadaşımızı bu konuda farklı bir yorum yaptığı için kınamıyoruz.

Sonuç olarak bu insanlar bizim gördüğümüz kadarıyla AKP’nin tahakkümünden kaçan insanlardır. Sayın Başbakan bu olayı memnuniyetle karşılamış ve böyle bir demeç vermiş. Acaba senden kaçmalarından mı memnun oldun? Bunun izah edilecek başka bir tarafı yoktur. Bu insanlar AKP’den kaçan ve bir daha o partiye oy vermek istemeyen insanlardır. Ayrıca bu durumun AKP’de bir tedirginlik ve telaş yarattığını görmüyor değiliz. Acaba Türkiye’nin başka yerlerinde başka kadınlar da sakın özgürlüklerini aramak için AKP’nin baskısından kurtulmaya çalışmasınlar? İşte bundan endişe ediyorlar. Ama Türk kadınını ilelebet baskı altında tutmanız mümkün olmayacaktır. Önceleri bunun dinin gereği olduğunu söylediniz. Bu konuda birçok İlahiyat profesörü yazdıkları kitaplarda İslam’da baş örtüsünün dinin gereği olmadığını belirttiler. Başbakan bunun üzerine “velev ki siyasi simge olsun…” dedi. İşte bu sözlere biz müthiş bir tepki gösterdik.

“Madem ki partinizde türbana hoşgörü gösteriyorsunuz, demek ki üniversitelerde de türbanın yolunu açacaksınız” diyorlar. Biz hiç öyle bir şey söylemiyoruz. Tam tersine. Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda çok açık kararı var. Biz de hukuka saygılıyız. Anayasa Mahkemesinin kamu alanında türbanın kullanılamayacağına dair kararını içtenlikle benimsiyoruz. Zaten İktidarın aksi yöndeki Anayasa değişiklik önerilerini Anayasa Mahkemesine götüren de biziz. Aksi takdirde kendi kendimizle çelişkiye düşmüş oluruz.

Özetle söyleyeyim ki bizim bu konudaki çizgimizde en küçük bir kırılma veya sapma yoktur. CHP Atatürk’ün devrimciliğinden fedakarlıkta bulunduğu için bu insanları partisine katıyor değildir. Atatürk’ün çizgisinde, sosyal demokrat çizgide, çağdaş dünya görüşü çizgisinde devam ettiğimiz için bu insanlar bize geliyor. Biz bunu böyle anlıyor ve böyle yorumluyoruz. Aksi doğrultuda bir işaret ortaya çıkmadıkça biz bu kadınları AKP’nin baskısından ve zulmünden kurtulmak isteyen kadınlar olarak görüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, toplantıyı bitirmeden önce Bursa ile ilgili birkaç söz söylemek istiyorum. Bursa’da sanayinin ne kadar kötü durumda olduğunu, işsizliğin yoğun biçimde yaşanmakta olduğunu söyledim ama bunların da ötesinde başka sorunlar var. Mesela doğal gaz zamları gerçekten halkın bileğini bükmüştür. Burada beş gün içinde 25 bin vatandaş doğal gaz zammının düşürülmesi için CHP İl Başkanlığının öncülüğünde başlatılan imza kampanyasına imza vermiştir. Doğal gaz zamlarının sonucunda evinde doğal gazı olan insanlar bile kömür sobası yakmak zorunda kalmışlardır. Yakılan kalitesiz kömür sonucunda bugünkü gibi lodoslu havalarda insanlar hayatlarını tehlikeye atmış oluyorlar. Televizyonlarda da izliyoruz ki her kanalda Bursa’da lodos olduğu ve soba zehirlenmelerine dikkat edilmesi gerektiği anlatılıyor. Niçin sadece Bursa’da? Lodos sadece Bursa’da mı oluyor? Belli ki Bursa’daki insanlarımız bu tehlikeye diğer illerdeki insanlardan daha fazla maruz kalıyorlar. Bunun sebeplerinden biri de az önce söylediğim gibi doğal gaz yakabilecekken kömür yakmak zorunda kalmalarıdır. Bu kömür de çok kalitesiz olduğu için zehirlenme riskini büsbütün arttırmaktadır. Aynı zamanda çok ciddi çevre sorunları yaratmaktadır.

Değerli arkadaşlarım mikrofonu şimdi değerli milletvekili arkadaşlarıma bırakıyorum. Hepinize teşekkür ediyorum.


Bu belge Basın Bültenleri arşivinde bulunmaktadır.