TBMM Genel Kurulu, T.C Hükümeti ile Japon Hükümeti Arasındaki Hibe Yardım Anlaşması Hakkında

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI SAYIN ONUR ÖYMEN’İN ‘Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Japonya Hükümeti Arasında Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesinin Hibe Yoluyla Yapımına İlişkin Nota ve Görüşme Tutanaklarının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’ HAKKINDA TBMM GENEL KURULUNDA 25 MAYIS 2005 TARİHİNDE YAPTIĞI KONUŞMA.

CHP GRUBU ADINA ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti ile Japonya Hükümeti Arasında Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesinin Hibe Yoluyla Yapılmasına İlişkin Anlaşma hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlar, bildiğiniz gibi, Türkiye ile Japonya iki dost ülkedir. 1924 yılında, cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra, Japonya Türkiye’yi tanımıştır, Türkiye’yle 1925 yılından itibaren diplomatik ilişkiler kurmuştur. Bu ülkeyle aramızda, gerçekten hiçbir sorun yoktur. Çok yakın işbirliği var; ekonomik işbirliği var, kültürel işbirliği var. 1 000′den fazla Japon vatandaşı, yatırımcısı Türkiye’de yaşıyor. Ticarî alanda ilişkilerimiz gelişiyor, kültürel alanda ilişkilerimiz gelişiyor. O bakımdan, biz, Türkiye ile Japonya arasındaki bütün bu gibi projeleri, girişimleri destekliyoruz.
Türkiye ile Japonya arasında kültür alanında şimdiye kadar 19 proje gerçekleştirilmiştir. 1980′li yılların başından itibaren, 1983 yılından itibaren 19 proje gerçekleştirilmiştir ve hepsi de çok yararlı olmuştur.
Şimdi, bu anlaşmada, bu nota teatisinde, ona ekli belgelerde bizi rahatsız eden nedir; niçin biz buradan rahatsızlık duyduk ve muhalefet şerhi koyduk? Bu konuda imzalanan nota ve ekindeki belgeler Meclis Dışişleri Komisyonuna geldiğinde, orada, bizi çok yadırgatan bir ifadeye rastladık ve orada aynen diyor ki: “Türkiye’nin Japonya’yla bu konuda imzaladığı 30 Eylül 2005 tarihli notaya ekli müzakere kayıtlarında, bu iş için yapılacak sözleşmeler karşılığında rüşvet olarak yorumlanacak herhangi bir teklif, hediye veya ödeme ve menfaat karşılığını önlemek için Türkiye Cumhuriyeti gerekli önlemleri alacaktır.”
Şimdi, değerli arkadaşlar, Türkiye’nin imzaladığı bir anlaşmada, böyle bir ifadeye yer verilmiş olması, gerçekten, son derece küçültücüdür. Devlet geleneklerimize uymuyor; biz, böyle bir şey hiç yapmadık. O bakımdan, Dışişleri Komisyonuna bu geldiği zaman, iktidar ve muhalefet partisine mensup milletvekilleri, oybirliğiyle bunu geri çevirdik, geri gönderdik. Katiyen dedik, böyle bir şeyi kabul edemeyiz. Çok değerli arkadaşım Meclis Dışişleri Komisyonu Başkanı Sayın Mehmet Dülger bu konuda basına yaptığı açıklamada çok ağır ifadelerle bunu eleştirdi; “bu imza nasıl atıldı” diyor, haklıdır. Biz de aynı görüşteyiz; yani, böyle bir metni nasıl imzalarsınız?! Hadi, birisinin dikkatinden kaçtı, imzaladı; kaç tane bakanın ve Sayın Başbakanın imzasıyla bu Meclise geliyor! Böyle bir metni Meclise nasıl sunarsınız ve bu bizi son derece rahatsız etmiştir ve o yüzden bunu geri çevirdik. “Aman” dediler, “işte, şu tarihe kadar bitmesi lazım, mutlaka bunu yapmak lazım.” Biz dedik ki, o zaman, bu metni değiştireceksiniz. İçinde Türkiye’yi rencide edecek unsurlar olmayacak, önümüze gelen metinde; o zaman biz de destekleriz; çünkü, işin özüne itirazımız yok. Böyle bir projeyi Japonya’nın desteklemesi bizi niye rahatsız etsin?! Netice itibariyle bu metni geri çevirdik. Sonra yeni bir metin geldi ortaya. Şimdi, yeni metne bakıyoruz; hakikaten, yeni metnin içinde “rüşvet” kelimesi geçmiyor; ama ne geçiyor; diyor ki: “Bütün bu konuda yapılacak işbirliği, Japonya’nın bu konudaki ilgili mevzuatına uygun olarak yapılacaktır.” Japonya’nın ilgili mevzuatını getirttik; baktık ki, bizim metinden çıkarılan kelimeler -”rüşvet” filan- aynen onun içinde var. Tutanakların 2 nci maddesinde, Japon belgesinin 2 nci maddesinde, ikinci bölümünün 5 inci maddesinde, üçüncü bölümünün 3 üncü maddesinde bizim sakıncalı bulduğumuz ifadeler aynen yer alıyor. Şimdi, bu bizi çok rahatsız etti. Dedik ki, bu olamaz, bunu değiştirin ve bize böyle bir atıfta bulunan metin getirmeyin önümüze. Neticede Japonlar dediler ki: “Canım, bu, Türkiye’ye karşı değildir; OECD çerçevesinde rüşvetle mücadele konusunda alınan kararlar vardır; siz bunu böyle değerlendirin.” İyi de, OECD’nin, zaten, bu konudaki anlaşmasını biz de imzalamışız, biz de onaylamışız, yürürlüğe koymuşuz. Bunu bir kere daha, böyle, Türkiye’nin başına vurmaya hiç gerek yok. Niçin bunu istiyorsunuz bizden ve maalesef, bunu sağlayamadı, hükümet bunu sağlayamadı, bu dolaylı atfın metinden çıkarılmasını sağlayamadı; bu haliyle bize gönderdiler.
Şimdi, ikinci bir sakınca gördük metinde;diyor ki -efendim, tutanakların 3 üncü maddesi- “Türk devlet görevlilerinin ürün ve hizmet alımına ilişkin işlerden herhangi bir parçasını üstlenmeyecekleri” söylüyor. Yani, diyor ki: “Ben sana bu parayı veriyorum, sen bu parayla bu projeyi yapacaksın; ama, sakın ola ki, senin devletinin görevlilerinden birisi bu projeden pay almasın.” Aynı şey… Yani, sanki bizim devlet görevlileri “fırsat bu fırsattır” deyip bu projeden pay alacaklar, ceplerine para atacaklar. Bunlar, bizi küçültücü şeyler. Dedik ki, hiç değilse bir denge sağlayalım. Ne olsun; diyelim ki, içine, Türk ve Japon devlet görevlileri hiçbir şekilde bu projeden pay almayacaklardır; en azından, denge sağlayalım. Bunu da kabul ettiremedik. Yani, Japonların, bu projeden Japon devlet görevlilerinin pay almasını engelleyen hüküm yok; Türk devlet görevlilerinin almasını engelleyen hüküm var; bu, dengesiz; dengesiz olan bu. Dedik ki, bunu hemen Japonlara söyleyin, anlatın, değiştirilsin bu metin; o zaman, biz de onaylayalım, destekleyelim. Hayır; yapamadılar ve bu haliyle, bu sakıncalı haliyle, Meclisin huzuruna sunuldu metin. İşte, bu, bizi, gerçekten çok rahatsız etti. Bu konudaki görüşlerimizi, tepkilerimizi Yüce Meclise arz etmeyi de, bu vesileyle, bir görev sayıyoruz.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bu, işin bir boyutudur; diğer bir boyutu, madalyonun öbür tarafı şu -onu da burada üzülerek söylüyoruz, dile getirmek zorunda hissediyoruz kendimizi- niçin bu konuda yabancılar Türkiye’nin rüşvet ve suiistimal konusunda bazı eksiklikleri olduğu izlenimini alıyorlar ve bize böyle taleplerde bulunuyorlar?!
Şimdi, bakıyorsunuz değerli arkadaşlar, maalesef, Türkiye, bu konuda çok olumsuz bir görünüm sergiliyor dünyada. Dünyada bütün devletlerin yolsuzluklarla, suiistimallerle mücadele açısından sıralandığı bir liste var; Dünya Saydamlık Örgütü listesi. Maalesef, bu listede ülkemiz 65 inci sırada geliyor; yani, ona göre, 64 ülke, rüşvet, suiistimal gibi konulardan Türkiye’den daha iyi; Türkiye bunlardan daha kötü. İşte, bu, bizi çok rahatsız ediyor, çok tedirgin ediyor. Şimdi, bakın, bu listede en iyi durumdaki ülke İzlanda; 10 üzerinden aldığı puan 9,7. Türkiye’nin aldığı puan maalesef 3,5; yani, rüşvet ve suiistimal iddiası konusunda böyle bir tablo var karşımızda.
Şimdi, bizden daha iyi olan ülkelere bakıyorsunuz, bunların içinde Botswana, Uruguay, Namibia, Kostarika filan gibi ülkeler var; yani, diyemezsiniz ki, efendim, bu fakirlikten kaynaklanıyor. Bizden daha fakir ülkeler de var; ama, onların bile durumu bizden daha iyi. İşte, bu bizi üzüyor, bizi rencide ediyor. Bunu da bu vesileyle ifade etmek istiyoruz.
Şimdi, bakıyoruz, yabancı şirketlerin bu konudaki tavırlarına; bunlar, bizim ülkemize, gerçekten, çok üzücü bir tablo sergiliyor. Mesela, Volvo Şirketi, Türkiye’de bir yatırım yapacaktı. Volvo Şirketi, bunun için bir arazi satın aldı, otomobil imal edecekler Türkiye’de; ondan sonra, vazgeçtiler. Niye; çünkü, şirketin Türkiye Genel Müdürü Larsson diyor ki: “Türkiye’de yatırım yapmak için arsa satın aldık; ama, daha sonra inanılmaz rüşvet talepleri yüzünden yatırımdan vazgeçtik. Yani, bu gibi durumlar, bizi, bu dayatmalarla, taleplerle karşı karşıya bırakıyor ve belediyeler ve çeşitli kurumlar, bizden olağanüstü rüşvet istediler.”
Arkasından bakıyoruz, IMF’nin Türkiye sorumlusu Moghadam, aynı şeyi söylüyor. Niye yabancılar gelmiyormuş Türkiye’ye? Çünkü diyor Moghadam, çok rüşvet var diyor. Hem bürokrasi var diyor hem rüşvet var diyor. Nerede söylüyor bunu, ne vesileyle söylüyor; Sayın Başbakan 20 önemli yabancı yatırımcıyla bir araya gelmiş. O toplantının sonuçlarını basına anlatırken Moghadam diyor ki, Başbakan sormuş yabancılara “niye Türkiye’de yatırım yapmıyorsunuz” demiş ve Moghadam’ın ifadesine göre, yabancı işadamları “Türkiye’de rüşvet var, yolsuzluk var, hukuk sisteminde yetersizlikler var ve aşırı bir bürokrasi var” demiş. İşte, sıkıntılar bunlardır. Bunları bu vesileyle dile getirmek, bizim için, gerçekten, önemli bir görev.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, Türkiye, Avrupa Birliğine üye olacak. Bunun için, iktidar muhalefet, el ele çalışıyoruz, reform projeleri uyguluyoruz ve birçok girişim yaptık bugüne kadar, sonuç da aldık. Şimdi, yeni bir reform paketi var huzurunuzda, Meclisin huzurunda yeni bir reform paketi var, dokuzuncu reform paketi bu. Hiç değilse bu vesileyle bu işi halledelim diyoruz.
Bakınız, bu gelen reform paketinin içinde biz bunu görmedik. Eğer, gelirse önümüze, memnuniyetle inceleriz; fakat, Avrupa Birliğinin bu konuda Türkiye’yle ilgili raporunu ben size özetleyeyim kısaca. 9 Kasım 2005 tarihinde yayınladığı raporda aynen şöyle diyor: “Türkiye’de yolsuzluk ciddî bir sorun olmaya devam etmektedir. Bugün birçok kamu kurumu malî denetimden muaftır. Yolsuzlukla mücadeleden sorumlu pek çok kurum vardır; ama, bu kurumlar arasında koordinasyon, iş bölümü, yetki paylaşımı yoktur ve yolsuzlukla mücadelede en yüksek siyasî makamların mutlaka desteği sağlanmalıdır.” Yani, edindiği izlenim, sanki böyle bir desteğin sağlanmadığı yönünde ve raporda, bu çerçevede milletvekili dokunulmazlığının yolsuzluklara engel olduğu, yolsuzluklarla mücadeleye engel olduğu söyleniyor ve “milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmalıdır” diyor. Kim diyor; Avrupa Birliğinin ilerleme raporu söylüyor.
Burada daha çok şey söylüyor, hepsini anlatacak vaktimiz yok; ama, bilesiniz ki, Avrupa Birliğine Türkiye üye olmak istiyorsa, mutlaka, bu yolsuzluk meselesini halledeceğiz.
Bakın, şimdi, Bulgaristan ve Romanya’nın 2007 yılında Avrupa Biriliğine üye olması söz konusu. Bulgaristan için özellikle çok büyük bir engel çıktı son dakikada. Avrupa Birliği Komisyonu bir rapor yayınladı; dedi ki: “Bulgaristan’da o kadar çok yolsuzluk var ki, bu yolsuzluk iddiaları da yeterince mahkemeye verilmiyor, bu durumda giremez Bulgaristan.” Şimdi, Bulgaristan paniğe kapıldı. Ne yapsak da bu yolsuzlukları önlesek diye yoğun bir çalışma içindeler. Şimdi, eylül veya ekim ayında yeni bir rapor yayınlanacak. O tarihe kadar Bulgaristan yolsuzlukları halledebilirse, 2007 yılının başında üye olacak, halledemezse olmayacak. İşte, bu, bizim için bir uyarıdır; yani, biz, şimdiden bu konudan gerekli tedbirleri alacağız, Avrupa Birliğiyle müzakerelerimizin sorunsuz yürümesi için yolsuzluk meselesini öncelikli halledeceğiz.
Şimdi, bu konuda, değerli arkadaşlarım, size ilgi çekici bir şey daha söyleyeceğim.bir gazetede, Southeast European Times isimli bir dergide yayımlanan bir makalede bu konuda Türkiye’ye çok ciddî eleştiriler var; diyor ki: “117 milletvekili aleyhine 208 tane dava var Türkiye’de. Böyle şey olmaz.” Yani, bunu yapan başka ülke yok Avrupa’da, bu durumda başka ülke yok. Bu kadar fazla davaya muhatap olacaksınız ve bunlar yargıya gidemeyecek. Bizden başka hangi ülkede var Avrupa’da; hiçbir ülkede yok. O zaman bunları halledeceğiz. Bunu da bu gazete yazıyor.
Şimdi size ilginç bir şey söyleyeceğim, bu yolsuzlukların nereye kadar vardığını göstermesi açısından. Biliyorsunuz, “Google” arama motoru var internette. “Google” arama motoruna girin size tavsiye ediyorum, Türkiye ve yolsuzluk kelimelerini yan yana yazın karşınıza çıkan tabloya inanamayacaksınız; tam 8 830 000 başlık çıkıyor karşınıza. Bunların birçoğu somut yolsuzluk iddialarıyla ilgilidir.
Şimdi, Türkiye’yi gerçekten bu duruma düşürmeye hakkımız yok. Sebebi ne olursa olsun, ister yerel yönetim olsun, ister merkezî yönetim olsun, ister başka yerlerde olsun, özel sektörde olsun, Türkiye’yi yolsuzlukların kol gezdiği, rüşvetin kol gezdiği bir ülke gibi takdim etmeye hakkımız yok.
Bakın, sivil toplum örgütlerinin bu konuda yaptığı araştırmalar var. TESEV bir araştırma yapmış, çok çarpıcı bilgiler var bu TESEV’in araştırmasında. 3 000 denekle bir araştırma yapıyorlar ve ondan sonra bu TESEV’in Başkanı Sayın Can Paker, Yeni Şafak Gazetesine verdiği bir mülakatta “halkın yüzde 50’si gerektiği zaman, mecbur kalırsa rüşvet vereceğini söylemiştir bizim araştırmamızda” diyor. Yani, TESEV bir muhalefet kuruluşu değil, birçok açıdan yaptığı çalışmalar muhalefetin yanında sayılmaz; ama, işte böyle bir tespitte bulunuyor.
Şimdi, başka ülkeler ne yapıyor; bu konuda Batı ülkeleri büyük bir duyarlılık içindedir. Almanya’da biliyorsunuz eski bir ekonomi bakanı, sadece bir yakınıyla ilgili bir tek tavsiye mektubu yazdı diye görevinden istifa etmek zorunda kaldı ve bunu da içine sindiremedi, paraşütle atladı, paraşütünü açmadı, intihar etti. Yani, diğer ülkelerde bu yolsuzluk bu kadar önemlidir. Hadi Batı’da öyledir, Doğu’da nasıldır; Doğu’da da öyle. Bakın Çin’de eski bir bakan, eyalet valisi olduğu dönemde 500 000 dolar rüşvet aldı diye ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Yani, bütün dünya ülkeleri, buna bu kadar önem veriyorlar, bizim de aynı dikkati göstermemiz lazım.
Şimdi, çok değerli arkadaşlarım, bir başka boyutuna değineceğim bu Japon hibesinin. Yalnız yolsuzluklar boyutu değil, bir de başka boyutu var; o da şudur: Acaba, biz, Japonya’dan aldığımız bu kredileri tam olarak kullanabiliyor muyuz? Şimdi, bakıyoruz, Dünya Bankası çerçevesinde bir proje biz yapmışız ve Millî Eğitim Bakanlığımız 2003 yılında bu proje çerçevesinde Japonya’dan 286 000 dolarlık hibe sağlamış. Hibe… 286 000 dolarlık hibe sağlamış; fakat, ne yazık ki, bunun sadece 41 058 dolarını kullanabilmiş, gerisini iade etmiş. Düşünebiliyor musunuz, aldığımız hibeleri değerlendiremiyoruz, kullanamıyoruz. Niçin; çünkü, diyorlar ki bu işin uzmanları: “Vasıflı insanınız yok. Proje hazırlayamıyorsunuz.”
Şimdi, aynı sıkıntılarla, biz Avrupa Birliğiyle ilişkilerde karşılaşıyoruz. Avrupa Birliğinin bu işlerden sorumlu bir Başkan Yardımcısı var Siim Kallas adında. Bu da bize aynı şeyi söylüyor. “Türkiye’ye biz 500 000 000 euroluk hibe tahsis ettik ve bunun büyük bir bölümünü Türkiye kullanamadı; çünkü, proje hazırlayamadınız. Bu projeleri yürütecek adamlarınız yok, uzmanlarınız yok” diyor ve bu konuda çok ciddî eleştirilerde bulunuyor.
Şimdi, değerli arkadaşlar, Türkiye gibi büyük ve tecrübeli bir ülke, bu gibi eleştirilere muhatap olmamalıdır. Yani, hadi rüşvet ve suiistimali anlattık; ama, onun dışında, bunda sorunlarımız var, aldığımız krediyi kullanamıyoruz. Şimdi, bu defa aldığımız krediyi tam kullanabilecek miyiz, bilmiyoruz ve Hükümetten ricada bulunuyoruz, bu konuda, lütfen duyarlı olsun, dikkat etsin ve bu konuda benzeri sıkıntılarla karşılaşmayalım.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu niye böyle oluyor; yani, Türkiye’de bu işi yapacak uzman mı yok; olmaz olur mu. Yani, milyonlarca üniversite mezunu gencimiz var. Bütün bu konularda ihtisas yapmış insanlarımız var. Yani, biz niçin aldığımız yardımları bile kullanamayan bir ülke durumuna düştük. Hibe yardımı alıyorsunuz, kullanamıyorsunuz; böyle şey olur mu?!
Şimdi, biz, geçen gün Dışişleri Komisyonunda, Avrupa Uyum Komisyonunda, bu konuda ilgili uzmanlara soru sorduk; o doğunun, güneydoğunun kalkındırılması için Avrupa Birliğinden bölgesel kalkınma fonları çerçevesinde milyonlarca dolarlık tahsilat almışız, ne kadarını kullanabildik dedik; hemen hemen hiçbirini kullanamadık dediler. Düşünebiliyor musunuz; yani, aldığımız kredileri kullanamıyoruz, aldığımız hibeleri kullanamıyoruz. İşte bütün bu konularda, biz, Hükümetin dikkatini çekmek istiyoruz, iyiniyetle uyarı görevi yapıyoruz.
Onun için, çok değerli Bakandan ve Hükümet üyelerinden rica ediyoruz; lütfen, bu gibi uluslararası anlaşmalar çerçevesinde bir metin Yüce Meclisin huzuruna geleceği zaman, önce, devletimizin haysiyetini, gururunu, milletimizin duygularını dikkate alalım ve milletimizin duygularını rencide edecek ifadelere bu metinlerde yer vermeyelim, dolaylı veya doğrudan. İkincisi de, bu yardımı aldığınız zaman, bunu da mutlaka en etkili bir şekilde kullanacak çalışmaları yapınız.
İşte bu nedenle, çok değerli arkadaşlarım, biz, meselenin özüne karşı çıkmamakla birlikte, Türkiye ile Japonya arasında bu konuda yakın işbirliğini desteklemekle birlikte, bu Kaman Projesini de özel olarak desteklemekle birlikte, maalesef, bu tasarıya olumlu oy verecek durumda değiliz. Keşke, bu söylediğimiz bir iki küçük değişiklik yapılabilseydi ve biz de bunu Meclisten oybirliğiyle geçirebilseydik. En azından, umuyoruz ki, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun bu uyarısı, Hükümeti, bundan sonra, bu konularda daha dikkatli olmaya sevk edecektir.
Çok değerli arkadaşlarım, bu düşüncelerle, Yüce Meclisi, bir kere daha, saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)

CEVAP HAKKI KISMI

ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; biraz önce yaptığım konuşmada bu konudaki görüşlerimizi, endişelerimizi dile getirmeye çalışmıştım. Ümit etmiştim ki, Adalet ve Kalkınma Partisi adına konuşacak arkadaşımız da aynı düşünceleri ve duyguları paylaşarak bu metnin Türkiye’yi, Türk Milletini rencide etmeyecek şekilde gözden geçirilip öyle Meclise getirilmesini önersin. Bunu beklemiştim doğrusunu isterseniz. Fakat, öyle anlaşılıyor ki, arkadaşım, daha çok bu projenin, Kırşehir’e, Kaman’a sağlayacağı katkıları, kültür varlığımıza sağlayacağı katkıları önplana çıkardı. Gayet tabiî ki, bunu biz de istiyoruz, istemez miyiz. Ülkemizin değerli bir bölgesinde tarihî bir eserin canlandırılması, bir müze yapılması bizim de çok arzu ettiğimiz bir şeydir; ama, bunun bedeli Türkiye’nin, Türk Milletinin itibarını, Türk halkının duygularını rencide edecek bir metin olmamalıdır.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bakınız, biraz önce de söz ettim; ama, tam metnini size söyleyeceğim. Çok Değerli Dışişleri Komisyonu Başkanımız Sayın Mehmet Dülger bu konuda basına verdiği demeçte aynen şunları söylüyor: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger Dışişleriyle yapılan görüşmelerde ‘düzeltirken zaman alacak, yetiştiremeyiz, 3 000 000 dolar da gider’ denildiğini belirterek ‘isterse 300 000 000 dolar gitsin, isterse 3 000 000 dolar gitsin, batsın o gelecek para’ diyor.”
İşte, bizim Adalet ve Kalkınma Partisinden beklediğimiz tutum budur. Çok değerli bir arkadaşımız, sizin Partinize mensup değerli bir arkadaşımız bunları söylüyor ve bakın daha ne diyor: “…Japonlarla konuşarak ‘parayı getiriyorsanız, 1 hafta içinde bunu düzeltin, bu hükmü kaldırın’ diyeceğini kaydeden Mehmet Dülger, ‘bu, hakaret gibi bir şey, sen buna nasıl imza attın’ diye sordu.”
Doğrudur, aynen onun sözlerinin altına ben de imza atıyorum, siz de atıyor musunuz?.. Siz de atıyor musunuz?..
ASIM AYKAN (Trabzon) – Tabiî…
ONUR ÖYMEN (Devamla) – O zaman, atıyorsanız, bu Mecliste bu metni yeniden görüşülmek üzere Hükümete geri gönderelim ve bizi incitecek hükümler ifade etmeyen, içermeyen bir metni imzalasın Hükümet ve o şekilde gelsin.
Şu denilebilir: Efendim, evvelce daha açık yazıyordu da, şimdi üstü örtülü yazıyor…
İşin özü değişmemiştir. Size diyor ki; sizin memurlarınız bu projeden pay almayacak.
Bu, küçültücü bir şey değil midir arkadaşlar? Sanki bizde usul, bir hibe aldığımız zaman, bir kültür projesi için bir hibe aldığımız zaman, devlet memurlarımız üşüşür onun üzerine, hepsi kendine bir parsa almaya çalışır. Bunu sakın yapmayın diye bize taahhütte bulunma zorunluluğu getiriyor; düşünebiliyor musunuz?!..
Peki “sizin memurunuz da almasın” dediğimiz zaman “hayır, bu olmaz” diyorlar. İşte, burada dengeyi kaçırıyorsunuz. Uluslararası ilişkilerde karşılıklılık esastır; yani, bizim memurumuz için bir hüküm koyuyorsanız, kendi memurunuz için de koyacaksınız. Bunlara çok dikkat etmek lazım değerli arkadaşlar.
Şimdi, bu vesileyle şunu da söyleyeyim: Yani, para gelsin de nasıl gelirse gelsin, hangi koşulda gelirse gelsin, yeter ki, 3 kuruş para gelsin cebimize dersek, yanlış bir iş yapmış oluruz.
Şimdi, bakın, bunun bir örneğini Kıbrıs’ta yaşıyoruz. Son derece ilginçtir; Avrupa Birliği, biliyorsunuz, 2 tane tüzük hazırladı, bu Kofi Annan Planıyla ilgili referandumlar yapıldıktan sonra 2 tüzük birbirine bağlı olacaktı.
Ne diyor; birincisinde “Kuzey Kıbrıs’la doğrudan ticarî ilişki kuracağız” diyor. Çok güzel; ambargoları kaldırma anlamına geliyor.
İki: “Kuzey Kıbrıs’a parasal yardım yapacağız” diyor.
Şimdi, Rumlar allem etti kallem etti, dediler ki: “Bu 2 tüzüğü birbirinden ayırt edeceğiz.” Ve Kuzey Kıbrıs’a yapılacak malî yardımda da çok büyük kesinti yaptılar. Biz dedik ki, bu sadaka nitelinde parayı almayalım. Bu da bir haysiyet meselesidir, demin konuştuğumuz konuda olduğu gibi, bu da bir haysiyet meselesidir. Biz o paradan çok daha fazlasını Türkiye olarak veriyoruz Kıbrıs’a, gerekirse daha fazlasını veririz; ama, haysiyetimizi koruyalım dedik. Ondan sonra ne oldu; bir de baktık ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri bir açıklama yaptı: “Biz bu parayı reddedemeyiz. Bu parayı alma konusunda Türkiye Dışişleriyle görüştük, Sayın Dışişleri Bakanıyla görüştük ve Türkiye’nin de onayıyla biz bu parayı alacağız” diyor ve ondan sonra da, bizzat Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı “benim talimatımla bu konuşma yapılmıştır” diyor. Düşünebiliyor musunuz?! Halbuki, Türk Hükümeti, o zamana kadar, sanki, bu paranın alınmasına karşıymış gibi bir izlenim yaratıyordu.
Bunu niçin anlatıyorum; işte, aynen budur; yani, şu önümüzdeki anlaşma ile öbüründeki anlaşmadaki zihniyet aynı; yani, para gelsin, biz bazı prensiplerimizden fedakârlıkta bulunabiliriz. İşte, bunu söylemememiz lazım, bunu söylemememiz lazım.
Japon yardımına müteşekkiriz, çok teşekkür ediyoruz, çok büyük bir proje olacaktır, memnuniyetimizi bir kere daha ifade ediyoruz; ama, haysiyetimiz pahasına değil. Bu milletin haysiyetinin bedeli parayla ölçülemez. Biz, millî haysiyetimizi her şeyin üstünde tutan bir milletin çocuklarıyız. O bakımdan, Hükümeti, bu konuda çok duyarlı olmaya davet ediyoruz.
Ben beklerdim ki, Adalet ve Kalkınma Partisine mensup değerli arkadaşımız da aynı duyarlılığı dile getirsin ve desin ki, canım, bunu bir ay sonra getirin, iki ay sonra getirin, dünyanın sonu değil. Yani, Japonya, efendim, bu maddeyi koymazsanız, biz de bu parayı vermiyoruz derse, üzülürüz; ama, bu parayı biz de karşılarız. Kaç paradır?! Türkiye gibi büyük bir devlet için bu kaç paralık iştir değerli arkadaşlarım?! Bizim bütçemizden versek, ne icap eder? Yeter ki, haysiyetimizi rencide etmeyelim.
Bu, yalnız bizim meselemiz değil, yalnız muhalefetin görevi değil, her şeyden önce, İktidarın görevi Türkiye’nin haysiyetini korumak, İktidar Partisi Meclis grubunun görevi.
İşte, Değerli Arkadaşımızın sözlerini size naklettim. Altına imza atıyorsanız, lütfen gereğini yapınız; sizden bunu bekliyoruz ve bu, Japonya’ya karşı bir tutum değildir, bu projeye karşı tutum değildir; ama, haysiyetimizi koruyan bir tutum olacaktır.
Değerli arkadaşlarım, bu vesileyle, bir kere daha Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum. Ümit ediyorum ki, oylarınızla, ülkemizin haysiyetine siz de sahip çıkacaksınız.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.