TÜGİAD’da Yapılan Söyleşi

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in TÜGİAD’da yaptığı konuşma
7 Aralık 2006

Değerli Arkadaşlar,

Önce ne oluyor ne bitiyor size bilgi vereyim. İşin başı bu Kofi Annan Planına dayanıyor. Kofi Annan Planının biliyorsunuz birçok eksiği var. Biz bunu o zaman da dile getirdik bugün de dile getiriyoruz. Özellikle Türk kesimine 80 bin Rum’u sokması, Türk kesimini korumasız bırakması çok büyük bir eksiklik. Bunu o zamanda söyledik. Başka bir çok sakıncaları var ama şimdi onun ayrıntılarına girmenin zamanı değil. Ama neticede Türkler Kofi Annan Planını kabul etti ve Rumlar reddetti. Şimdi Türkler bu planı kabul edince en yüksek organ olan AB Konseyi bir karar aldı 26 Nisan 2004 tarihinde. Bu karada açıkça diyor ki, “biz KKTC’ye yönelik ambargoları ve yaptırımları kaldırmayı kararlaştırdık.” Ve komisyona bir görev veriyor. “Bunun ayrıntılarını tespit et ve kaldır” diyor. Şimdi bu bizim için büyük bir önem taşıyan büyük bir kazanç. Bunun içinde çünkü koşul yok. En can alıcı yanı koşul yok. Şunu demiyor: “eğer Türk tarafı şunu yaparsa bunu kaldırırım” demiyor. Başka bir şey istemiyor. “Siz gereğini yaptınız, oy verdiniz” diyor. “Biz de kaldıracağız ambargoları” diyor. O sırada Rumlar yalnız üye değil. Birkaç gün sonra üye oluyor ama bu karara AB’nin müktesebatının hukukunun bir parçası oluyor. Yani bu kararın Rumlar tarafından kabul edilmesi şart. Üye olduğunu zaman sizden önceki müktesebatı aynen kabul ediyorsunuz. Rumların da bu kararı kabul etmesi lazım. Şimdi Rumlar bunu kabul etmemek için allem ettiler, kulem ettiler, entrika yaptılar ve neticede bu kararı uygulatmadılar. Bugüne kadar uygulanmadı bu karar.  Elimizde bu kadar sağlam bir koz varken bizim yapmamız gereken neydi? Diyecektiniz ki, “Bu kararı uygulayın gerisini ondan sonra konuşalım.” Bunu diyemedik maalesef. Hükümet dedi ki, “ siz bu kararı uygularsanız bu limanları ve havaalanlarını açarız.” Ne oldu? Taviz verdi. Niye bu tavizi verdi? Çünkü daha önce başka bir taahhütte bulunmuştu. O taahhütte şuydu: maalesef 17 Aralık 2004 tarihinde bizim bütün uyarılarımıza rağmen, Genel Başkanımızın bir basın toplantısında yaptığı çağrıya rağmen bütün yeni üyelere Ek Protokolü uygulayacağız diye, bunlarının içinde Kıbrıs da var, yazılı bir taahhütte bulundular. Sonra 29 Temmuz 2005’te de Dışişleri Bakanı bu Ek Protokolü imzaladı. Şimdi AB size diyor ki, “madem ki imzaladınız şimdi uygulayacaksınız. Taahhüt ettiniz” diyor. “niye uygulamıyorsunuz?” Şimdi Hükümet diyor ki, “uygulayacağım uygulamasına da sen de hele bir ambargoları kaldırma kararını uygula.” Yani öyle bir bağ kurdular. Çünkü zayıf tarafı bu. Uygulamayacaksan niye imzalıyorsun? Biz onlara imzalamayın dedik. Şimdi bu gemileri ve uçakları sokmakla bitmiyor. AB’nin bu konuda aldığı kararlar var. Bir tanesi 21 Eylül 2005. onda sonra daha aldığı kararlar var. Bu aldığı kararlarda diyor ki, “hem bu uçakları ve gemileri alacaksın hem de Güney Kıbrıs’ı bütün Kıbrıs’ın meşru  Hükümeti olarak kabul ediyoruz. Siz de ilişkilerinizi normalleştireceksiniz.” Yani tanıyacaksınız. Şimdi 40 yıldan beri bütün Türk Hükümetleri bunun tanınmasına karşı. Hiç biri meşrulaştırmaya yanaşmıyor. Niçin? Çünkü Kıbrıs Rum Yönetimi Türkleri silah zoruyla veya öldürülerek devletten atılıp kurulmuş bir devlet ve yönetimdir. Daha önce çünkü Kıbrıs devletini kuran anlaşmalar diyordu ki, “Şu kadar Bakan Türk bu kadar Milletvekili Türk, yargıda bu kadar Türk bulunacak. Hepsini attılar. Bir tane Türk yok. Onun için biz bunları gayri meşru sayıyoruz bugüne kadar. Şimdi Kofi Annan Planı da o anlaşmaları göz önünde bulundurarak işte dengeli Türk ve Rumlardan oluşan bir devlet sistemi öneriyordu. Şimdi Rumlar bunu reddetti ve reddetmelerine rağmen Rumlar mükafatlandırıldılar ve AB’ye üye yapılılar. Türkler kabul etmesine rağmen hala cezalandırılıyor, hala ambargolar kaldırılmıyor. Sizin yapacağınız şey bu haklı noktada direnmek ve ilave taviz vermemek. Ama maalesef Türkiye’den üst üste ilave tavizler istediler. En son Fin önerileri geldi. Fin önerileri diyor ki, “siz bu ambargoların kaldırılması için limanlarınızı ve hava alanlarınızı açacaksınız ama bir taviz daha vereceksiniz: Magosa Limanını 2 yıllığına AB’ye verecekseniz. Maraş şehrini de 2 yıllığına BM’ye vereceksiniz. Bunları elinizin tersiyle iteceğinize bu Hükümet maalesef bunların hepsini kabul etti. Gizli görüşmeler yaptılar. Ve biz birkaç yıl önce de açıladık, daha önce de söyledik. “Bunlar” dedik “pazarlık yapıyor. Dikkat edin. Bu zirve toplantısında ilave tavizler verecekler.” İşte bugün çıktı. Bizimkiler belli ki tek taraflı olarak bir limanı açmayı kabul ediyorlar. Bir limanı açmakla bütün limanları açmak arasında hukuken ve siyaseten hiçbir fark yok.

Bunun adı tek taraflı tavizdir. Bazı Hükümeti destekleyen yorumcular şuan TV’lerde işte “bu satranç oyunu gibidir. İcabında bir taşınızı feda edersiniz de sonunda kazanırsınız” filan deniliyor. Burada feda ettikleri taş şah. Şahı feda edince oyun bitiyor zaten. Neticede Kıbrıs’ı elden çıkarmak yolunda çok vahim atılar. Bir kırılma noktasıdır bu. Ve bundan sonraki noktada bu çözülme devam edecek. Yani çözeceğiz diye diye sonunda çözülme noktasına geldik. Biz bunları iç politika için söylemiyoruz. Bu noktada iç politika yapacak halimiz yok. Ama açıkçası bilirsiniz ki, bu gidiş çok yanlış bir gidiştir, çok kötü bir gidiştir. Birde şunu bilmeniz lazım. Kıbrıs meselesi çözülse bile ki çözüleceği yok da yani bir ilerleme olsa bile, AB ile ilişkilerimize bunun yansıması söz konusu değil. Şunun için değil. Türkiye’nin üyeliğine karşı olan ülkeler başta Fransa ve Almanya olmak üzere, hiçbir gün Kıbrıs meselesinde ilerleme olursa, politikamızı değiştiririz ve bizde Türkiye’nin üyeliğini destekleriz demediler. Yani Kıbrıs aslında bir bahane en başta. Kıbrıs bitse, yarın başka bir bahane var, Ermeni meselesi var. Fransız Cumhurbaşkanı diyor ki; Türkiye Ermeni soykırımını kabul etmeden AB’ne üye olamaz diyor. Böyle bir durumla karşı karşıyayız.

Soru: Durumun yanlış olduğunu söylediniz. Olması gereken yolu nedir, atılması gereken adım nedir?

Öymen: Bir kere bu tavizleri vermeyeceksiniz. Durup dururken size 17 Aralık zirvesinde sizden Kıbrıs’la ilgili taahhüt istedikleri zaman diyecektiniz ki şimdiye kadar hiçbir AB belgesinde bu yazmıyor. 1999 zirvesinde siz bizi tam üye yaparken, bize bir mektup verdiniz. Kıbrıs Meselesi hiçbir zaman ön şart olmayacak diye taahhüt ettiniz. İşte buyurun mektubunuz. Bu bakımdan bizim size verecek taahhüdümüz yoktur. Bitti. Yani siz sırf Kıbrıslı Rumları tatmin etmek için Türkiye’yi Avrupa’dan dışlayacaksanız, buyurun dışlayın diyeceksiniz. Veya da risk almasını bileceksiniz. Kimse bunu göze alamayacaktı. Çünkü Türkiye o tarihe kadar hiçbir zaman üye olmak için hiçbir zaman üye olmak için Kıbrıs’ı tanıyacağını söylememişti. Yani siz çok kuvvetli olduğunuz bir noktada zemin kat ediyorsunuz. Biz bunu yapmazdık. Bu hatayı yapmazdık.

Soru: Peki bunlara karşı Türkiye’nin bir B planı olmadı mı?

Öymen: B planı mutlaka olacak. Şu an yok, hiçbir planı yok. Ama b planı açık. B planında ne olacağı basit. Bizde söyledik, dedik ki bunun için çalışıyoruz ve çalışacağız da ama olmazsa tam üyelik mutlaka bir b planımız olmalı. Nedir b planı? Geçen Norveç Dışişleri Bakanı geldi , Meclis Dışişleri Komisyonu bize soruyor. Dedim b planı Norveç’tir. Nedir Norveç? Norveç Avrupa Birliği üyesi olmayan bir Avrupa ülkesidir. Avrupa’nın değerlerini paylaşıyor, düşünce yapısını, insan haklarını, laikliği, çağdaşlığı, bütün değerleri paylaşıyor ama üye olmayı kabul etmemiş bir ülke. Yani siz AB üyesi olmayan bir Avrupa ülkesi olacaksınız. Kalkıp da beni kabul etmiyorlar diye gidip İslam ülkelerinden bir ortak bulacak halimiz yok.

Soru: Zaten böyle bir dengeyi kurabilecek olsaydık, bizim AB’ne üye olma gibi bir kaygımız olmazdı diye düşünüyorum. Asıl soracağım soru şu. Birincisi bugünkü kararlara piyasaların tepkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öymen: Türkiye’de şöyle bir tablo var. Onu bilmemizde fayda var. Toplum mühendisliği diye kavram var. Toplum mühendisliği demek topluma yön vermek, toplumdaki siyasi tercihleri yönlendirmek demektir. Bunun için örgütlenmiş sivil toplum örgütleri var, akademisyenler var, bazı yazarlar var. Bunlar yurtdışından finanse ediliyor. Açık toplum enstitüsü falan gibi kaynakları var. Bunlar bunu yapıyorlar. Toplumun zihnini belli bir yöne yönlendirmeye çalışıyorlar. Ve aynı zamanda da yönlendiremezlerse kafaları karıştırıyorlar. Şimdi bunun b planı ile alakası yok. B planı demek şu demek. Günün birinde sizi AB üyesi yapmazlarsa, ne olacak? Ne yapacaksınız? Türkiye batacak mı? Türkiye bu güne kadar bu hale AB üyesi olarak mı geldi? Gelmedi. Demek ki Türkiye bundan sonra kendine bir çıkış yolu arayacak. Şimdi bu Kıbrıs’tan bağımsız, çünkü öncede söylediğim gibi sizin üyeliğinize engel olmaya çalışanlar bilmiyorlar ki Kıbrıs çözülürse veya Kıbrıs’ta şu tavizi verirse, biz de sizin üyeliğinizi destekleriz. Bunu demiyor. Başka sebep var. Nedir? Din mi? Kültür mü? İşçilerin serbest dolaşımı mı? Türkiye’nin büyüklüğü mü? Türkiye’nin büyük ekonomik gücü rekabet gücü mü? Bunların hepsi belki. Ama neticede bunu açıkça söylüyorlar, defalarca söylüyorlar. Size tam üyelik vermeyelim, özel statü verelim. Kim diyor? Alman Başbakanı diyor. Kim diyor? Fransız İktidar partisi üyeleri, Sarkozy söylüyor. Adam Cumhurbaşkanlığına aday. Kim diyor? Avusturya Başbakanı söylüyor. Kim diyor? Lüksembourg Başbakanı söylüyor. Hollandalılar söylüyor. Yani açıkçası diyor ki kardeşim biz seni Avrupa da istemiyoruz. Ama İngilizler destekliyor, İtalyanlar da destekliyor. İspanyollar, Portekizler, İsveçliler de destekliyor. Ama yetmiyor. Üye olmak için herkesin desteklemesi lazım. Şimdi Fransa sırf Türkiye’nin üyeliğini engellemek için Anayasasını değiştiriyor biliyor musunuz? Geçen sene Anayasasını değiştirdi ve Türkiye’nin üyeliğini referanduma bağladı. Yani siz bütün muhtemel tarihlerin hepsini verdiniz, en sonunda anlaşma da imzaladınız. Sonra size diyecek ki ben referanduma gidiyorum. Fransa halkının yüzde elli biri hayır derse üye olamıyorsunuz. Şimdi bizim önümüze böyle engeller çıkarıyor, biz hala üyelik sanki kapıdaymış gibi, her şey yolundaymış gibi bunu da versek mahsuru yok demek bizi çok yanlış bir yere götürüyor. Bunu bilmemiz lazım. Şimdi ne yapacağız? Şimdi Avrupa Birliği süreci kendi boyutunda gidecek. Yani bütün zamanımızı, enerjimizi buna harcamamız gerekmiyor. Tam üyelik doğrultusunda kapılar açılırsa, ne ala. Bizde o kapıdan gireceğiz. Ve bunun için gerekli reformlar ne ise o reformlar devem edecek. Orada bir kuşku yok. Hiçkimse Avrupalılara kızarak, sen beni istemiyorsan bende seni istemiyorum diye böyle bir psikolojik tepki içinde değil. Bakın bizim bu konudaki görüşlerimizi içeren “Özel Statüye Hayır, Tam Üyeliğe Eve” diye bir kitap var. Genel Başkanın,benim ve diğer arkadaşların bu konuda yaptığı bütün konuşmalar bu kitabın içinde vardır. Göreceksiniz ki Avrupa Birliğine karşı tek bir cümle yoktur. Bunun içinde bütün ifadelerimiz tam üyelik doğrultusundadır. Ama haksızlıklara karşı çıkıyoruz. Şimdi Türkiye’de bazılarının tahammül edemediği, ikinci cumhuriyetçilerin, basının bir kesiminin bir türlü tahammül edemedikleri bizim haksızlıklara tepki göstermemizdir. Yani Avrupalılar gözümüzün içine baka baka, Brüksel’de Karma Parlamento Komisyonu’nda Türkiye’ye hakaret ediyor ve biz onlara cevap veriyoruz. Niye cevap veriyorsun diye adam bizi eleştiriyor. İnanılır gibi değil. Şimdi arkadaşlar bu iş böyle. Benim size anlatmak istediğim başka şeyler var. Onlar şunlar. Bir kere bu Türk ekonomisi nereye gidiyor? Bu sizi çok yakından ilgilendiriyor. Bunu sizinle birlikte görmemiz, teşhir etmemiz lazım. Bizim elimizdeki bilgileri sizinle paylaşmamız lazım. Şimdi ekonominin durumuna baktığımız zaman, şöyle bir tablo görüyoruz. Türkiye Dünya ülkeleri arasında satın alma gücü kapasitesine göre ekonomik servet açısından 19. sırada geliyor. Yani Türkiye Dünyanın en zengin 20 ülkesinden biridir. Dünya ekonomisindeki kalkınmaya katkı açısından bakarsanız, Türkiye 16. sıradadır. Avrupa Birliği ülkeleri arasında bakarsanız, Türkiye 6. sıradadır.  Toplam gayri safi milli hasıla, satın alma gücüne göre Türkiye Avrupa’da 6.sırada muazzam bir potansiyele sahiptir. Bunu siz yaptınız. İş adamları yaptı. Türkiye’de çalışan kamu sektörü, özel sektör sizlerin gayretleriyle Türkiye bu noktaya geldi. Biz bununla gurur duyuyoruz. Yani her şeyi eleştirerek bir yere varamayız. Olumlu şeyleri ortaya koyacaksınız. Benim Türkiye’nin gücü diye bir kitabım var okursanız göreceksiniz, Türkiye’nin gücü, Türk ekonomisinin, siyasetinin gücünü göreceksiniz. Ekonomik alanda, siyasi alanda çok büyük bir kazanımımız var. Siyasi alanda biz çok partili demokratik rejimi benimsemiş, yerleştirmiş nadir ülkelerden biriyiz dünyada. Özellikle halkı Müslüman olan nadir ülkelerden biriyiz. Geçenlerde ben Hakkari’deydim. Dedim ki sorunlarımızı biz ayrıca tartışalım ama bilirsiniz ki biz şu gördüğünüz dağların arkasını geçtiğimiz zaman ikinci bir gerçek demokrasi bulmak için Japonya’ya kadar gideceksiniz. Başka örneği yok. Hindistan diyorlar, evet seçim falan var ama Hindistan’da kast sistemi de var. Onun için gerçek Türkiye gibi bir demokrasi bulmak istiyorsanız, Japonya’ya kadar gideceksiniz. Şimdi Türkiye böyle bir avantaja sahip. Bütün Ortadoğu ülkeleri içinde, bütün bu bölgede 84 yıldır barış içinde yaşamış tek ülke biziz. Bütün Avrupa ülkeleri içinde 3. sıradayız. Yüzölçümü olarak bakarsanız biz Avrupa’nın en geniş ülkesiyiz. Nüfus olarak bakarsanız, şu anda ikinci, 2014 de birinci ülke olacağız. Yani biraz da bu yüzden AB Türkiye’yi çok istemiyor. Avrupa’daki dengeleri bozacağız biz. Estonya gibi filan olsak belki alırlardı. Ama Türkiye Avrupa’daki dengeleri altüst edecek. Çünkü Avrupa’ya büyük bir devlet olarak gireceğiz. Şimdi Türkiye’nin böyle avantajları var. Peki sorunlar nerde? Sorunlar şurada. Bir kere görüyoruz ki bu ekonomiyi sürdürülebilir şekilde yaşatacak parametrelere sahip değiliz. Yani bugün gördüğümüz sanal durumu sürdürebilecek koşullar elimizde yok. Niçin? Çünkü aşırı bir borçlanma politikası izliyoruz. Bu hükümet iş başına geldiğinden bu yana alınan ilave borç 120 milyar dolardır. Bunun altından kalkabilecek durumda değiliz. Yani Türkiye’nin buları düzenli bir biçimde ödeyecek kapasitesi yoktur. Ve sürekli olarak daha fazla borçlanma projeksiyonları var. Görüyorsunuz ki her yıl olağanüstü ilave bir borç almak zorundasınız ki mevcut borcu çevirebilesiniz. Ve bu Türkiye’yi girdaba sürüklüyor. Sonu olmayan bir tehlikeye sürüklüyor. Şimdi bir kere ekonomik dengeler açısından bunlar böyle. Kamu borçlanma ihtiyacına baktığınız zaman, kötüye gidiyor. Cari açık rekor düzeydedir. Dış ticaret açığı 52 milyar dolar. Cari açık 30 milyar doları geçti. Şimdi bu tabloyu sürdüremeyiz biz. Yani bu tablo ile ekonomiyi yaşatamayız. Yani istedikleri kadar pembe tablolar çizsinler biz bunu yürütemeyiz. Niçin pembe tablo çiziyorlar? Çünkü bu iktidar zamanında bazı büyük firmalarımız olağanüstü kar sağladılar. Başbakan diyor ki Aydın Doğanın bizim iktidarımız zamanında servetini ona katladığını söylediğini söylüyor. Bu güzel de ziyade olsun fakat kaç insan var Türkiye’de bu durumda, kaç kurum var, kaç firma var ona katlayan? Bu dönemde bir çok insanımız, kuruluşumuz çok büyük sıkıntı içinde. Şimdi ekonominin yapısal olarak bazı bozuklukları var. Madde 1: Kayıt dışı ekonomi. Avrupa’da bir numara. Türkiye’deki kayıt dışı ekonominin yüksekliği Avrupa’da bir numara. Bizden fazlası yok. OECD rakamlarına göre %50’nin üzerinde, Ankara Ticaret odasına göre %61. Vergi kaçağında Türkiye bir numara Türkiye. Yani bunun çok örnekleri var. Bunu yürütemeyiz. Bizim kendimizi kıyaslayacağımız ülkeler hangileri? Bakınız size bazı veriler getirdim, Türkiye’nin durumunda yaklaşık 25 tane ülke var. Bunların adı gelişme yolundaki piyasa ekonomileri., ekonomist dergisinin her sayısında, son sayfasında bu çıkar, bunu düzenli olarak görmüşsünüzdür. Türkiye’nin yerini görmeniz için size birkaç rakam vermek istiyorum. Gayri safi milli hasıla artışı yüzde 7,5 geçen sene, bu çok iyi. Biz bunu memnuniyetle karşılıyoruz. Fakat buna bakıyorsunuz ayrıntıya girdiğiniz zaman bunun içinde daha ithalat unsuru var, ithalattaki hızlı artış bunu sağlıyor.Endüstriyel artış ise %4 tür. Aşağı yukarı gayri safi milli hasıla artışının yarısı kadar. Şimdi bakıyorsunuz, bizim durumumuzdaki devletler arasında gayri safi milli hasılası %4 olan çok az ülke var. Hepsi çok daha yüksek. Burada teker teker size sayabilirim. Mesela Hindistan’da %11 sanayi artışı, Venezüella % 12, Macaristan %11, böyle gidiyor. Şimdi önemli olan şudur ki Eylül ayı itibariyle Dış Ticaret açığına bakıyoruz 51,4 milyar dolardır. Şimdi bu listede yer alan devletlere bakıyorsunuz bu kadar büyük dış ticaret açığı veren başka bir ülke yok. En çok Türkiye. Cari açık sütununa bakıyorsunuz. 32,6 milyar dolar eylül ayı itibariyle. Bu ülkeler içinde bu kadar açık veren ülke yok. Yani özetle dış ticarette, cari açıkta sonuncu sıradayız. Diğer bir ölçü ise borsadır. Bütün bunları borsa için yapıyoruz diyorlar, 30 Aralık 2005 tarihinden bugüne kadar borsamız dolar bazında % 13,1 düşmüş. Bizden daha baka borsası bu kadar düşen başka bir ülke yok. Borsası düşer mi ülkenin? Bir tek Suudi Arabistan var, ve onunda özel durumu var. Ama diğer ülkelerde borsa artmış. Hepsinde artmış, bizde düşmüş. Genel tablomuz bu. Biz sadece ekonomiyi düşünürsek, makro dengeler, ithalat, ihracat falan eksik bir değerlendirme yapmış oluruz. Biz diyoruz ki bir bütün olarak ülkemizi düşündüğümüz zaman, şöyle bir sorunla karşı karşıyayız. Dünyanın en zengin 20 ülkesinden biri Türkiye’dir. Bu çok iyi bir şey. Fakat insan gelişimi endeksine baktığımız zaman, yani insanların geliri, eğitim ve sağlık durumuna baktığımız zaman bunu gösteren Birleşmiş Milletler İnsan Gelişimi endeksinde 92. sıradayız. Türkiye’deki bütün insanların gelir durumunu, eğitimini, sağlığını hepsini toplayıp 73 milyona bölerseniz, 92. sıradayız. Yani bu bizim için utanç tablosudur. Ama daha kötüsü var. Daha kötüsü şudur. Şimdi Türkiye’nin işinde o kadar büyük dengesizlik var ki, doğuyla batı arasında… Doğuda yaşayanların hayat standardı ortalamanın daha da altında, 92. sırada değil, belki 150. sırada. Niçin? Çünkü çok büyük gelir dağılımı dengesizliği var. Biz bunu o hükümete ya da bu hükümete bağlamıyoruz, Türkiye’nin durumu bu. Türkiye’nin gerçeği bu.

Türkiye’yi çıkarın, Türkiye dışındaki AB ülkeleri veya aday ülkelere nazaran en düşük, en fakir bölge %30 – %32. İşte Polonya’da, Yunanistan’da bir bölge. Türkiye’de %10’nun altında. Yani bizim en fakir bölgelerimiz AB ortalamasının %10’unun daha altında. Şimdi bu bölgeler arasındaki dengesizliği gidermediğimiz takdirde AB standartlarına yaklaşamıyoruz. AB’nin kuralları var bu konuda. AB’nin kuralları var bu konuda. Yani bölgeler arasındaki dengesizliği gidermenin koşulu var. Bu o kadar sıkıntı verici bir tablo ki, Türkiye’nin güneydoğusu en önemli göstergemiz, bütün dünyada da böyledir. Ortalama yaşam beklentisinde biz bu dengeyi sağlamak zorundayız. Bursa’da ortalama yaşam beklentisi 75 yıldır. Ortalama bir Bursalı 75 yıl yaşıyor. Şırnak’ta doğmuşsanız, ortalama bir Şırnaklı 59 yıl yaşıyor. 16 yıl fark var ortalama yaşam beklentisinde, büyük fark var. Bunu düzeltmek zorundayız. Bu niye böyle? Çünkü sağlık hizmeti götürememişiz. Ben oradan geliyorum, geçen hafta ordaydım, bütün bölgeyi Hakkari’ye kadar gezdim. Öyle ilçelerimiz var ki, bütün ilçede bir doktor, bir pratisyen hekim bile yok. Yani kar yolları tıkadığı zaman artık insafına kalmış; askeriye var mı yok mu, otobüsle taşınır mı taşınmaz mı? Hayatınız Allah’a kalmış. Karadeniz’in de bazı ilçeleri böyle. Aynı standartlar Karadeniz’de var, İç Anadolu’nun bazı yerlerinde var, bunları biliyoruz. Ama genel olarak bakacak olursak, en kötü yerimiz orası. Mesela Hakkari’de bir tane fabrika yok. Bir tane tavuk çiftliği varmış, onu da teröristler tahrip etmiş. Terörle mücadele edemediğiniz için orada, ekonomi gelişmiyor, özel sektör yatırım yapmıyor. Fakat ekonomik açıdan orada muazzam bir potansiyel var. Ben bir maden mühendisiyle konuştum, adam orada bir çinko madeni bulmuş, Hakkari’ye yakın, diyor ki, “bütün Türkiye’de bundan daha zengin çinko madeni yok. Bir damarın genişliği 7 metre” diyor. Bir tonu 300-500 dolar arasındaymış dünya piyasasında, ve şu anda çalışan bir tek ocakta tespit edilen rezerv 1 milyar doların üstündeymiş. Düşünebiliyor musunuz, oradaki insan bu kadar büyük bir servetin üzerinde oturuyor. O bölgede krom var, kükürt var, petrol bulmuşlar, Hakkari’ye 10 km mesafede petrol bulmuşlar, oradaki herkes anlatıyor, günlerce akmış petrol. Sonra güvenlik şartları uygun değil diye, belki öyle, belki başka sebebi var, üstüne beton atmışlar.  Benim kanaatimi sorarsanız, bunun pek çok sebebi var. Terör faktörü var. Petrol yataklarımızın çoğu o bölgede çalışmıyor, çünkü teröristler saldırıyor, tehdit ediyor. Petrol var, bulunmuş, kuyu açılmış. Ama şimdi çalışmıyor çünkü teröristler saldırıyor. Yani bu kadar büyük bir rezalet.

Değerli arkadaşlar, bütün bunları niye anlatıyoruz? Çare ne? Size şunu söyleyeyim, fikir vermek için: o bölgedeki okulların çoğu tezekle ısınıyor. 21. yüzyılın Türkiye’sinde düşünebiliyor musunuz, sabah öğretmen diyor ki, “gidin birer öbek tezek getirin.” Bütün çocuklar okula kucağında tezekle geliyor. Koskoca devletin okuluna odun, kömür alacak parası yok. Olur mu?

Çevre rezalet. Van Gölü’nün etrafındaki bütün ilçelerin kanalizasyonu göle akıyor. Böyle giderse 30 seneye kadar göl bitiyor, diyorlar. Oraya bir tane arıtma tesisi yapamamışsınız, dört-beş tane ilçe topu topu.

Buna benzer anlatılacak çok şey var, vaktinizi almayayım sizin. Öyle illerimiz var ki, Ağrı’da kadınların okuma-yazma oranı %33. Yani kadınların %70’i okuma-yazma bilmiyor. Düşünebiliyor musunuz? Böyle bir ülkeyi biz AB’ye sokacağız… Şimdi bunları niçin anlatıyorum? İşin özeti, kötü yönetim. Yani yöneticiler kötü, yeteneksiz, bu işte yer alanların bilgi düzeyi çok düşük. Türk ekonomisini planlayanların, yönlendirenlerin bilgi düzeyi son derece düşük.  Şimdi Harward Üniversitesi’nde bir etüt yapılıyor, bu etüdü yapan insanla ben konuştum. Türkiye, Şili ve Güney Kore’yi kıyaslıyorlar. Diyor ki, “biz Şili’ye gidiyoruz, ekonomiyi yönetenlerin hepsi Harward’tan, IMT’den, Berkeley’den falan doktoralı. Aldıkları kararlara bakıyoruz, hiç hata yok.” Yani en üst düzeyde karar alıyorlar ve devlet sektörünün orada performansı özel sektörden daha yüksekmiş.  Kore zaten almış başını gidiyor. Yani bunlarla kıyaslayınca, diyor, geliyoruz bürokratlarla konuşuyoruz, Hazine’de, Dış Ticaret’te, Maliye’de. Bu etüdü yapan bir Türk, içimiz sızlıyor, bu kadar düşük bir performans olamaz, diyor.

Biz Şili’ye gittik, Şili’deki gelişme askeri darbe zamanında olmamış. Askeri yönetim devrildikten sonra iş başına gelen Lagos denilen sosyal demokrat cumhurbaşkanı olduktan sonra, demokrasi içinde olmuş bu. Şili’yi böyle demokrasi dışı yöntemlerle kalkınmış bir ülke olarak göremiyoruz. Onlar demokrasi içinde, hatta sosyal demokrasi içinde kalkınmışlar. Güney Kore’ye gelince, Güney Kore’nin yaklaşımı farklı. Güney Kore’nin ekonomik kalkınma için seçtiği sistem farklı. Bu sistemde devletin özel sektöre çok büyük katkısı var. Gayri Safi Milli Hasılasının %8,8’ini özel sektörü desteklemek için harcıyor ve listede birinci sırada. Senede 48 milyar dolar özel sektöre ‘cash’ para veriyor. Türkiye o listede sondan ikinci, kendi özel sektörünü desteklemekte sondan ikinci. Bunun demokrasiyle falan alakası yok, bu ‘management’ işi. Yani Güney Kore’yi siyaset açısından değerlendirirsiniz başka bir iştir, ‘management’ açısından değerlendirirsiniz başka bir iştir. Orada da başka yerlerde de bir ‘management’ sistemi var; bizim sorunumuz ‘bad management.’ Şimdi biz AB’den, demokrasiden vaz mı geçeceğiz? Böyle bir şey diyen yok ki! Biz diyoruz ki, demokrasi içinde bunlar sağlanır, yeter ki, doğru kararlar alırsınız, ekonomiyi kalkındıracak kararlar alırsınız.

Şimdi size bir örnek vereceğim, bunun demokrasiyle alakası var mı? Yanlış tercih, yanlış yönetim, kötü sonuç, bedelini siz ödüyorsunuz. Bakın, Balıkesir’e havaalanı yapmışız, gelir yedi milyar, gider 25 milyar, zarar 18 milyar. Isparta havaalanı: gelir 67 milyar, gider 1 trilyon 400 milyar, zarar 1 trilyon 300 milyar. Sinop’a havaalanı: gelir 4 milyar, gider 347 milyar, Sivas: 16’ya 387, Tokat: 1 milyar gelir, 211 milyar masraf. Şimdi bu nedir? Ya yanlış yere yaptınız havaalanını, ya feasibilty etüdünü yapmadınız, prestij olarak yaptınız. Öyle hava alanlarımız var ki, Gazi Paşa havaalanı Antalya’da, bir kere uçak inmemiş. Neden? Teknik açıdan yanlış yere yapılmış. Yani sen farkında değil misin dağların orada olduğunu bunu yaparken? Senin hiç mühendisin, uzmanın yok mu? Görmüyor musun o dağı orada? Yani bile bile devletin parasını batırmışsın orada, milyarlarca dolar, bir de faizini ödüyorsun. Bir tek Ankara-İstanbul hızlı tren projesinde bizim toprağa gömdüğümüz para bir milyar dolar. Ve iptal ettik projeyi. Niye? Fay hattından geçiyor. Farkında değil misin? Etüdünü, araştırmasını yapmadın mı? Bunu bilen bir insan yok muydu? Bir milyar doları 30 sene nasıl yatırırsınız? Biz bunun hala faizini ödüyoruz dünyaya.

Benim en son yayınlanan ‘Ulusal Çıkarlar’ kitabıma bakarsanız bunun çok örnekleri var. Hiç başka yerlerde aramayalım, bunun izahı yanlış siyasi kadrolar, yanlış bürokratik kadrolar Türkiye’yi buraya getirdi. Bunun ne demokrasiyle ilgisi var, ne başka bir şeyle. Yani demokrasi varsa ille kötü kadrolar iş başına gelecek diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Demokrasiyi iyi işletememişiz. Demokraside maalesef halkın iyi duyguları, siyasi tercihleri istismar edilmiş.

Bizim verdiğimiz mesaj şu: bir, özel sektöre karşı değiliz. İki, özel sektörün gücünü arttırarak bu meseleleri çözeriz diyoruz. Üç, AB üyeliğine karşı  değiliz diyoruz, AB’ye üye olmayı herkesten çok biz istiyoruz diyoruz. Ama AB’ye üye olmak sadece bizim elimizde değil. Yani bu göstergeler açıkça ortaya koyuyor ki, Türkiye üzerine düşen her şeyi yapsa bile, AB kendi içinde Türkiye’yi üye yapmaya yönelik bir irade oluşturamadığı sürece bizim tek taraflı adımlarımızla sonuç almak mümkün değildir diyoruz.

Bizim temel yaklaşımlarımız bunlar. Şimdi burada çıkış yolu ne? Çıkış yolu şu: bundan önceki bazı iktidarlarda olduğu gibi, bu iktidar maalesef bu konularda başarılı sonuç alamadı. Alamadığı gibi, siyasi açıdan Türkiye’yi çok sıkıntıya düşürecek bazı kararlar aldı. Mesela bir anlaşma imzalamışlar İslam Kalkınma Bankası’yla, bir fon kuruluyor, özel sektörü destekleme fonu. Türkiye de buna 11,5 milyar dolar katkıda bulunuyor. Fakat bir şartı var: bu fondan yararlanabilmek için sizin İslami usulle çalışmanız lazım. Sadece İslami usulle çalışan firmaları destekleyecek fon oluşturuyor, düşünebiliyor musunuz? Biz kıyameti koparttık, şimdi cesaret edip Meclise getiremiyorlar. Anayasaya aykırı! Kim tespit edecek firma İslami usullerle çalışıyor mu çalışmıyor mu diye? Mekke’de bir İslam Adalet Divanı varmış, onlar karar vereceklermiş. Türkiye’de hangi firma İslami, hangisi değil, İslamiyse parayı alacak, değilse alamayacak. Böyle bir devlet idaresi olur mu? Laik, çağdaş, Anayasanın eşitlik ilkesine önem verilen bir devlette böyle bir şey olur mu?

Buna benzer daha neler var! Bir antlaşma imzalamışlar AB ile, diyor ki anlaşma: “AB’den alınacak fonlarla gerçekleştirilecek projeler için bir ihale açıldığında, eğer ihaleye bir Avrupa şirketi katılırsa, hiçbir vergi ödemez diyor. Ama bir Türk şirketi katılırsa öder.” Böyle bir adalet olur mu? Siz ihaleye katılacaksınız, aynı ihaleye bir Avrupa şirketi katılacak; siz vergi ödeyeceksiniz, adam ödemeyecek. Böyle bir eşit rekabet koşulu olur mu? Bunu imzalamış. Peki, başka ülkelerle de benzeri antlaşmalar imzalanmış mı? İmzalanmış. Onlarda bu hüküm var mı? Hayır yok. Onlarda, “milli firma da katılırsa, o da vergi ödemez” diye hüküm var.  Bizde niye var bu? Biz Maliye Bakanlığının en üst düzey yetkililerini çağırdık bunu konuşmak için Meclis Dışişleri Komisyonu’na, “Efendim, siz bilmezsiniz, biz de bütün iş adamları vergi kaçırıyorlar. Bunun için biz yakaladığımız yerde vergi alıyoruz” diyor. Devleti bu zihniyet idare ediyor, haberiniz olsun. Yani siz bunlarla her gün karşılaşmazsınız, karşılaşınca sizin yüzünüze bunları söyleyemeyebilirler; ama Türkiye böyle yönetiliyor, bunu bilesiniz. Biz diyoruz ki, bu yönetim gitmeli, bu yönetimle bir yere varamayız biz. Yarın, öbür gün duvara toslayacağız. AB’nde, Kıbrıs’ta olduğu gibi, ekonomik konularda da duvara toslayacağız. Buna hakkınız yok, koskoca bir cumhuriyeti perişan edemeyiz. Türkiye’yi böyle bir aşiret devleti haline dönüştüremeyiz. Siyasi konulara girmiyorum hiç, orası daha da berbattır. Ama şunu bilesiniz ki, Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyet siyasi açıdan olduğu gibi bütün bu alanlarda da çok ciddi bir sıkıntı içinde. Yani, yeni bir başlangıç yapmak lazım, temiz bir sayfa açacağız. Yeni, taze bir başlangıçla bütün bu sorunları çözeceğiz. Nasıl çözeceğiz? Çok basit. Türkiye’nin sorunları çok karmaşık diye bazıları düşünüyor, öyle değil. Bu sorunların çözümü var, bu sorunların şu: Atatürk döneminde ne yapmışız? Bu işi en iyi bilen kimse, diğer ülkelerde en başarılı uygulama neyse onu alıp getirmişiz. İsviçre’den Medeni Kanunu almış, hiçbir kompleksin yok. Başka ülkeden ticaret kanunu, diğer ülkenden ceza kanununu almışsın. 100’den fazla Alman profesör getirmişsin, üniversite reformu yapmışsın. Yani bu işi en iyi kim biliyorsa, en başarılı kim uyguluyorsa, onu alır uygularım, diyor. Nasıl bir sonuç almış? İşte o cumhuriyet döneminde, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, her yıl ortalama kalkınma hızı %10’dan fazla. Bir tek yıl bile bütçe açığı yok, hep bütçe fazlası var. Bir tek yıl bile dış ticaret açığı yok, her yıl dış ticaret fazlası var. Bütün bunları beş kuruş borç almadan yapmış. Nasıl yapmış? İyi yönetimle yapmış. Sırrı iyi yönetim. O dönemde Ankara’da büyükelçilik yapan Grew diye bir adam var Amerikalı, adam bir kitap yazmış, diyor ki kitabında: “Benim kendi hükümetim de dahil olmak üzere, bugün dünyanın en başarılı hükümeti Türk hükümetidir.” Bunu Amerikan Büyükelçisi söylüyor. Şimdi birisi böyle bir laf etse Türkiye’de adamı akıl hastanesine koyarlar. Türkiye oradan buraya geldi. Niçin geldi, gelişmeler nasıl oldu? Bunun uzun tarihi, sosyolojik, ekonomik izahları vardır. Ama geldiğimiz nokta bu noktadır. Bugün Türkiye’yi hiç dış borcu olmayan, 150 ton altın devreden Türk hükümetlerinden, dünyanın 5. en borçlu ülkesi haline getirdiler. Yani vardığımız nokta burası.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri hakkında:

Bu Meclis ömrünü tamamladı, beş yıla geliyor. Şimdiye kadar hiçbir Parlamento Türkiye’de dört yıldan daha fazla görev yapmadı. Şimdi yapılacak iş, yeni bir seçim yapacaksınız. Parlamento kendisiyle çalışacak Cumhurbaşkanını seçecek. Hemen yapın bir seçim, biz sonucuna razıyız. Yapmazsanız, o zaman uzlaşmaya gidelim. Hükümetle muhalefet otursun, daha önce olduğu gibi, ortak bir aday üzerinde anlaşsınlar. “Ben kendim seçerim, kendi grubumun içinden seçerim, kendim aday olurum” falan. Böyle bir yaklaşım içindeler. Şimdi  en yanlışı bu toplumu germektir, uzlaşmadan kaçmaktır. Bunlar toplumu geriyor. Toplum bir kere gerilirse, ondan sonra onu biz de kontrol edemeyiz, siz de edemezsiniz, kimse edemez. Yani gerilen bir toplumda mutlaka ummadığınız yerden patlamalar olur. Yani biz bilmez miyiz, milleti sokağa döküp halkın tepkisini örgütlemeyi? Yani bir siyasi parti bunu bilmiyorsa hiçbir şey bilmiyor demektir. Niçin yapmıyoruz? Biz sorumlu, uzlaşmaya açık bir politika izliyoruz; ama işte bunların yaptığı ortada. Tayyip Bey ısrar ederse cumhurbaşkanlığında Türkiye’de çok ciddi gerilim olur. Onu caydırmaya çalışıyoruz.

Ben çok uzun yıllar yurt dışında görev yaptım; fakat muhalefetin boy hedefi yapıldığı hiçbir ülke görmedim. Yani devletin yönetmek hükümetin sorumluluğu, muhalefetin sorumluluğu değil ki. Siz derseniz ki, “şu konuyu eleştirmediniz” ben size o konuda yaptığımız bütün eleştirileri çıkarırım, Meclis içinde, Meclis dışında, basın toplantılarında. Sizin niye haberiniz yok bundan? Şunun için haberiniz yok: ilk defa olarak Cumhuriyet tarihimizde, basın muhalefete sansür uyguluyor. İktidar medya patronları vasıtasıyla basını büyük ölçüde kontrol altına almış ve bazı nadir istisnalar hariç muhalefete söz hakkı tanınmıyor. Bir sürü basın toplantısı yapıyoruz biz sizi ilgilendiren konularda. Ertesi gün açıyoruz büyük gazeteleri, bir satır yok. Siz onu okumazsanız nereden bileceksiniz bizim ne söylediğimizi?

O bakımdan benim size tavsiyem şu: web sayfalarımızı izleyin. Açın benim web sayfamı, bütün söylediklerim orada. Şimdi burada konuştuklarımızı da koyacağım, herkes ulaşabilsin diye. Ama siz ulaşamazsanız nereden bileceksiniz muhalefetin başarılı olup olmadığını? Yani bize dersiniz ki, “şu politikanız yanlış”, onu saygıyla karşılarız, tartışırız. Ama bunu bilmeden “muhalefet başarılı değil” derseniz, bizim yorumumuz basın yeteri kadar yer verilmediği için muhalefetin görüşlerine, böyle bir izlenim yaratılıyor.

İl bazında, köy bazında bu konuları projelendiriyoruz. En basiti, çevre konusunda Van Gölü’nün etrafındaki yerleşim birimlerine arıtma tesisi kuracağız. Van Gölü’nü kurtaracağız.

İnanılmayacak kadar propaganda yapılıyor CHP’ye karşı. Çünkü demin size anlattığım fikirlerin, zihniyetin Türkiye’de iktidar olması istenmiyor. Yeşil sermaye de dersiniz, başka bir şey mi dersiniz, siz bileceksiniz. Ama hiçbir parti aleyhine bu kadar propaganda yapılmıyor. Bir tek bizim aleyhimize. Niçin? Çünkü bizim iktidar olmamızdan çekiniyorlar. Biz iktidar olunca biliyorlar ki, özel sektörse bütün özel sektörü destekleyeceğiz, kayırmayacağız. Peki bu iktidar zamanında kayrılan firma ister mi bunu? Ali Dibo’lar ister mi? İstemez. Onun için, sabahtan akşama kadar “CHP kötüdür, iyi muhalefet yapamıyor, beceriksizdir.” Hiç bunlara kulak asmayın. Ben size söylüyorum: Türkiye’nin en çağdaş, en modern, en Avrupalı ve projeleri en hazır partisi CHP’dir. Gelin ben size anlatayım. Tarım konusunda ne yapacağız, kocaman kitaplarımız var. Sağlık konusunda ne yapacağız, kocaman kitaplarımız var. En küçük ayrıntısına kadar bunlar düşünüldü, planlandı, bunların hepsini uygulayacağız. Özel sektörde sizi Avrupa’yla rekabet eder hale getireceğiz. Avrupalı 3 cent’e alıyor elektriği, sen alıyorsun 8 cent’e. Bu haksızlık! Nasıl rekabet edeceksiniz? İşte bunu yapacağız.

Her yönetimin teknokratı da olacak. Bizim her alanda uzmanlarımız var. Bizim hemen hemen her alanda hazırlıklarımız tamam. Merak eden arkadaş gelsin ben ona anlatayım. Hangi konuyla ilgileniyorsanız gelin size söyleyeyim. Belgelerimizde göstereyim.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.