ONUR ÖYMEN’İN DUİSBURG ADD’DE YAPTIĞI KONUŞMA – 28 EKİM 2018

Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ederim. Cumhuriyetimizin 95. yılını burada sizlerle beraber kutlamak eşim ve benim için özel bir mutluluk vesilesi oldu.

Bu yılki Cumhuriyet Bayramı kutlarken ülkemizde yaşanan bazı önemli değişimlerin ışığında Cumhuriyetimizi kuranların düşüncelerini ve hedeflerini sizinle birlikte değerlendirmeye çalışacağım.

Antik çağlardan beri dünyada pek çok cumhuriyet kuruldu. Her birinin farklı nitelikleri ve özellikleri vardı. Bugün de adı cumhuriyet olan fakat gerçek halk iradesiyle ilgisi olmayan devletler var. Kongo Demokratik Cumhuriyeti gibi. Kaddafi’nin devletinin resmi adı Libya Arap Cemahirriyesiydi. İkinci Dünya Savaşından sonra Doğu Almanya’da kurulan Sovyet nüfuzundaki ülkenin adı Demokratik Alman Cumhuriyetiydi. Bugün İran’ın resmi adı İran İslam Cumhuriyeti. Bunların hiçbiri çağdaş demokratik ilkelerle ve dünya görüşüyle ilgisi olmayan ülkelerdi.

Peki Atatürk ve arkadaşları nasıl bir cumhuriyet kurmak istiyorlardı? Atatürk’ün bu konuda yaptığı çeşitli konuşmalara bakarsanız hedefin milletin iradesi en yüksek güç olarak kabul edecek, demokratik ve laik bir cumhuriyet kurmak olduğunu görüyorsunuz.

Bu devlet barışçı olacak, kimsenin topraklarında gözü olmayacak, ancak başka ülkelerin de kendi topraklarında gözü olmasına izin vermeyecekti.

Her alanda tam bağımsızlık ilkesini benimseyecek, kendi kararlarını kendisi alacak, başka ülkelerin yönlendirmesiyle hareket etmeyecekti.

Hukukun üstünlüğüne saygı gösterecekti. Bu cumhuriyet aklın ve bilimin önderliğini benimseyecek, ekonomide, hukukta, devlet yönetiminde, sanatta ve kültürde çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkacaktı.

Kadın-erkek eşitliği sağlanacak, basın özgürlüğüne saygı gösterilecek, çevreye duyarlı olunacaktı.
Bütün bu unsurlara özen gösterilerek hızlı bir kalkınma gerçekleştirilecekti.

Ülke uzun yıllar boyunca süren savaşlardan çıkmıştı. 1830’daki Yunan bağımsızlık savaşından istiklal savaşının sonuna kadar, savaşlar, savaşa bağlı hastalıklar gibi nedenlerle 5 milyon insanını kaybetmişti. Savaşlar büyük toprak kayıplarına yol açmıştı. Halkın eğitim düzeyi çok düşüktü. Okuma yazma bilenlerin oranı %10’u geçmiyordu. İşte biraz önce sözünü ettiğim hedeflere bütün bu eksikliklerle baş ederek ulaşılacaktı.

Sorunlar bundan ibaret değildi. Türkiye’nin büyük zaferini ve Lozan antlaşmasındaki üstün başarısını engelleyemeyen büyük devletler genç Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıflatmak ve imkan bulurlarsa çökertmek için Türkiye’ye karşı terörü destekleyeceklerdi. Lozan ‘da çözülemeyen Musul sorununu çözmek için Milletler Cemiyetinde başlatılan görüşmelerin hemen başında Hakkâri’de Nasturi isyanını, Milletler Cemiyeti Heyetinin Musul’u ziyareti sırasında Şeyh Sayit isyanını, karar aşamasında da Hazro isyanını başlatmışlardı.

İşe nereden başlanacaktı? Atatürk bütün bu görevleri gerçekleştirmek için en yetenekli ve Cumhuriyet değerlerine yürekten bağlı insanları etrafında topladı. Onlara hedefleri gösterdi ve bu hedeflerin teker teker gerçekleştirilmesini sağladı.

Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olduğu yıllarda Türkiye’nin yıllık ortalama GSMH artışı %7,8 oldu. Üstelik o dönemde dünya 1929 büyük ekonomik buhranını yaşadı ve devlet bir yandan kalkınmayı finanse etmeye çalışırken bir yandan da Osmanlı borçlarını ödüyordu.

Atatürk’ün önderliğindeki Cumhuriyet hükümeti Eğitim alanında büyük reformlar yaptı. Latin harflerini kabul etti. Okuma yazma seferberliği başlattı. Köy Enstitüleri kuruldu.

Dünyanın en ileri ülkelerinin bazı temel yasaları benimsendi. İsviçre medeni kanunu, İtalya’dan Ceza Kanunu, Fransa’dan idari hukukla ilgili yasalar alındı.

Atatürk Avrupa’da demokratik sayılan 12 ülke varken demokrasiye ve insan haklarına öncelikli bir yer veriyor. Atatürk daha 1924 yılında şöyle diyor: Artık bugün demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. 20′inci yüzyıl birçok despot hükümetlerin bu denizde boğulduğunu görmüştür. 

Demokrasi prensibi egemenliği kullanan araç ne olursa olsun esas olarak milletin egemenliğine sahip olmasını ve sahip kalmasını gerektirir. Bu noktayı birkaç kelime ile açıklayalım. Demokrasi esas itibariyle siyasi bir görünümdedir. Demokrasi bir sosyal yardım veya ekonomik teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi değildir. Böyle bir teori vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyaçlarını uyutmayı amaçlar.

Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi milletin idare edenler üzerindeki kontrolü sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktadır.

Demokrasinin birinci özelliği ile ortak esas itibariyle ikinci bir özelliği daha vardır. O da şudur. Demokrasi fikirseldir, bir kafa meselesidir. Hükümet prensibi de adalet sevgisini ve ahlak fikrini gerektirir. Demokrasi memleket aşkıdır.

Demokrasi esasında bireyseldir. Bu nitelik vatandaşın egemenliğe insan sıfatıyla katılmasıdır. Demokrasinin temel niteliklerinden birisi de eşitliğe çok değer vermesidir. Şüphesiz bütün bireyler aynı siyasi haklara sahip olmalıdırlar.

Atatürk demokrasinin bölgemize yayılması için de özel bir gayret göstermiştir. Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında gördüklerinden çok etkilenen İran Şahı Rıza Şah Atatürk’e soruyor: Ben de İran’da aynı şeyleri yapmak istiyorum. İşe nereden başlamalıyım: Atatürk işe milli iradeyi egemen kılmaktan başlayın, diyor.

Demokrasilerde iki temel irade vardır. Bunlardan biri devletin kurucu iradesidir, öbürü de seçimle işbaşına gelen iktidarın iradesidir. Her iktidar döneminde Anayasalarda bazı değişikler yapılması doğaldır. 1982 anayasasında 114 değişiklik yapılmıştı. Doğal olmayan rejim değişikliği niteliği taşıyan ve devletin kurucu iradesiyle uyumlu olmayan değişikliktir. İşte son anayasa değişikliğinin temel özelliği budur. Aslında, anayasalar işbaşına gelen iktidarların kendi tercihlerine göre, yeni baştan kaleme alınan metinler değildir. Birçok anayasada değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelerin bulunması, seçimleri kazanan iktidarların ne kadar yüksek oranda oy almış olurlarsa olsunlar devletin kurucu iradesine saygı göstermek zorunda olduklarının bir işaretidir. 

Cumhuriyetle birlikte oluşturulan devlet şekli neredeyse tamamen değiştirilmiştir.

Önce, isterseniz, şu soruyu kendi kendimize soralım: ülkenin siyasi yapısını köklü biçimde değiştirecek, cumhuriyetimizi kuranların temel tercihlerine ters düşen, yakın geçmişte çağdaş demokrasiler arasında örneği görülmeyen ve dünya ülkelerinin anayasaları arasında bir benzeri bulunmayan bu anayasa girişimi nereden kaynaklandı? 

Bazıları diyebilir ki, ülkemizin yönetiminde çok ciddi sıkıntılar var. Bu nedenle, ülkemiz dünya ülkeleri arasında çok gerilerde kalıyor. Bunun sebebi de mevcut anayasadır. Şimdi öyle bir anayasa yapalım ki, o anayasaya koyacağımız maddeler geri kaldığımız alanlarda Türkiye’ye bir sıçrama fırsatı versin ve ülkemizi dünyanın en ileri ülkeleri düzeyine yükseltsin. 
 
Mesela, ne gibi alanlarda geri kalıyoruz? İlk sırada demokrasi geliyor. Her ne kadar bazıları Türkiye’nin demokrasi alanında başka ülkelere örnek olacak kadar gelişmiş olduğunu ileri sürseler de dünyanın saygın kuruluşları böyle demiyor. 
 
Örneğin, Economic Intelligence Unit’in 2017 yılı demokrasi sıralamasında Türkiye 167 ülke arasında 100. sırada geliyor ki, bu sıralama çeşitli alanlardaki değerlendirmelerin ortalamasını yansıtıyor. Bu alanlar arasında, seçim süreci, çok partililik, siyası katılım, siyasi kültür gibi Türkiye’nin genellikle orta sıralarda yer aldığı konular da var. Bizim ortalamamızı esas düşüren bireysel özgürlükler konusu. Orada maalesef Türkiye dünyanın en geri kalmış ülkeleri arasında kalarak 147. sıraya geriliyor.
 
Özgürlükler alanındaki başka uluslararası değerlendirmelerde de maalesef benzeri bir tabloyla karşılaşıyoruz. Örneğin, dünyaca ünlü Freedom House 2017 yılında Dünyadaki Özgürlükler başlıklı raporunda, ülkeleri üç kategoriye ayırıyor: özgür ülkeler, kısmen özgür ülkeler ve özgür olmayan ülkeler. 
 
Özgür sayılan ülkelerin sayısı 88. Maalesef, rapora göre, Türkiye bunların arasında yer almıyor. 
 
Özgür olamayan ülkelerin sayısı 66. Türkiye işte bunlar arasında sayılıyor ve o kategorinin de en sonlarında yer alıyor. Bizden daha kötü durumda olan sadece üç ülke: Ürdün, Kuveyt, Myanmar ile dünyanın tanımadığı Yukarı Karabağ var. 
 
Son kategoride de Kuzey Kore, Laos gibi otoriter rejimlerle yönetilen 50 ülke yer alıyor. 
 
Basın özgürlüğü konusunda yine Freedom House’ın yaptığı ayrı bir sıralama var. Burada 202 ülke arasında Türkiye maalesef 165. sırada geliyor. Bizden sonra ve bizden daha kötü durumda olan sadece 37 ülke var. 
 
Şimdi şu soruyu soralım. Türkiye’nin demokrasi, özgürlükler ve basın özgürlüğü gibi alanlarda bu kadar geride kalmasının sebebi anayasa mıydı? Öyleyse anayasanın hangi maddesidir? Yeni anayasa girişimi bu eksikliği giderip Türkiye’nin demokrasi, insan hakları ve özgürlükler alanında ileri gitmesini mi amaçlıyor? 
 
Bakıyoruz, yeni anayasasının 18 maddesinin hiçbiri bu konularla ilgili değil. Yeni anayasayı savunan, evet oyu verilmesini isteyen sözcülerin de özgürlük ve demokrasi eksikliğini dile getirdiklerini hiç duymadık. Demek ki, yeni anayasanın amaçlarından biri bu değil. 
 
Türkiye’nin önemli sorunlarından biri kadın-erkek eşitliği alanında geri kalmamız. Bu konuda yaşadığımız sorunları, kadına yönelik şiddeti, kadının çalışma hayatında erkeklere nazaran geri planda bırakıldığını anlamak için uluslararası istatistiklere gerek yok. Gazeteleri okumak yeterli. Ama biz yine de uluslararası karşılaştırmalara bakalım. Dünya ekonomik forumunun 2016 yılında hazırladığı cinsiyet eşitsizliği raporuna baktığımız zaman, orada da maalesef ülkemizin çok geri kaldığını görüyoruz. O rapora göre, Türkiye 144 ülke arasında 130. sırada yer alıyor. Üstelik Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında değil, Ortadoğu ülkeleri arasında değerlendirilmiş ve hatta 7 Ortadoğu ülkesinin kadın-erkek eşitliği alanında Türkiye’den daha ileri olduğu belirtilmiş.
 
Peki, Türkiye’nin cinsiyet eşitsizliğinde geri kalmasının nedeni anayasa mı? Anayasamızın hangi maddesi?  
 
Anayasamız aslında, bütün vatandaşların eşitliği ilkesini ön plana çıkarıyor. Diyelim ki, siz bununla yetinmiyorsunuz ve bu alanda ülkemizi en ileri ülkeleri düzeyine yükseltmek istiyorsunuz. Fakat, bakıyoruz, yeni anayasada bu konuda en küçük bir işaret yok. Demek ki, yeni anayasanın amacı bu da değil.
 
Başka bir alan da eğitim. Gerçekten eğitim alanındaki sorunlarımızın, eksiklerimizin, sıkıntılarımızın boyutu artık saklanamayacak düzeyde. OECD’nin PİSA raporuna baktığımız zaman, Türkiye’nin 72 ülke arasında 50. Sırada, OECD ülkeleri arasında sondan ikinci sırada geldiğini üzülerek görüyoruz.  
 
Peki, yeni anayasa eğitim alanındaki bu eksikliğimizi gidermeyi mi amaçlıyor. Hayır! 18 madde içinde bu konuya da değinen bir madde yok. 
 
En çok şikayet edilen konulardan biri yolsuzluk. Transparency International kuruluşunun raporuna göre, Türkiye 100 puan üzerinden 41 puan alarak 75. sırada yer alıyor. Yani 74 ülkede Türkiye’den daha az yolsuzluk olduğu söyleniyor. Anayasada yolsuzlukla daha etkili mücadele edileceğine dair bir madde var mı? O da yok. 
 
İktidarın sözcülerine bakarsanız, anayasa referandumda kabul edilirse, Türk halkı daha mutlu bir hayata kavuşacak. Onlara göre, iktidarın 15 yıllık icraatından çok memnun olan Türk halkı, bu anayasayla daha da mutlu hale gelecek. Oysa, BM’nin 2017 yılı Dünya Mutluluk Raporuna bakarsanız, Türkiye’nin 69. sırada yer aldığını görürsünüz. Yani 68 ülkenin vatandaşları bizden daha mutlu.
 
Özetle, değerli arkadaşlarım, bu anayasa Türkiye’nin hiçbir temel meselesine çare olacak bir özellik taşımıyor. Peki, o zaman böyle rejim değişikliği niteliğindeki anayasa yapma ihtiyacı nereden kaynaklandı?

Acaba bu anayasa girişimi Cumhuriyetimizi kuranların iradesine ve temel tercihlerine uygun mudur?
 
Cumhuriyetin kurulmasından sonra 1924 yılında kabul edilen anayasa o devirde de bazı ülkelerde uygulanan başkanlık rejimini değil, meclisin üstünlüğüne dayanan parlamenter demokratik rejimi tercih etmişti. 
 
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün görüşleri yalnız tek adam iradesine karşı milletin iradesinin üstünlüğünü vurgulayan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”, “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” gibi ünlü sözlerinden ibaret değildir. 
 
Atatürk, açıkça ve hiçbir tereddüde yer bırakmaksızın başkanlık rejimine karşı çıkmıştır. Size Atatürk’ün bu konudaki sözlerinden birkaç örnek vermek istiyorum: 
 
“Amerikan sistemini memleketimizde tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim; sistemsiz ve kanunsuz tarzda, Reisicumhurlukla, Başvekâleti birleştirmeyi düşünmedim ve düşünecek adam olmadığımı da herkes bilir.

Atatürk bir konuşmasında “padişahlıktan yeni kurtulduk. Başınıza yeni padişahlar mı arıyorsunuz” diyerek başkanlık sistemini reddetmişti. (Taylan Sorgun, “Atatürk’ün Başkanlık Sistemine Tepkisi”, Bağımsız Dergi, Sayı 1, 25-31 Ocak 2013)

Celal Bayar, Taylan Sorgun’a Atatürk’ün başkanlık sistemi ile ilgili düşünceleri hakkında şunları anlatmıştı: “…Cumhuriyetin ilan edildiği günlerdi. Beş mebus bana geldiler….Gazi Paşa’dan bir talepte bulunacağız ve diyeceğiz ki, Amerika’daki gibi başkanlık olsun, siz de başkan olunuz. Sizin düşüncelerinizi almak isteriz. Kendilerine şu cevabı verdim: “Sakın haa, böyle bir teklifte bulunmayınız. Çok sert cevap alırsınız. Çünkü, o meclis ve parlamento sistemini kabul eder.” (Taylan Sorgun, “Atatürk’ün Başkanlık Sistemine Tepkisi”, Bağımsız Dergi, Sayı 1, 25-31 Ocak 2013)

Gazetelerin Ankara temsilcileri Atatürk’ü ziyaret ettiler. Sordukları soru şuydu: “Farz edelim ki, size böyle bir teklif yapıldı. Yanıtınız ne olurdu? Atatürk şu yanıtı verdi: “Bana öteden beri bu ve buna benzer tekliflerde bulunanlar çok olmuştur. Siz ve efkârı umumiye bilmelisiniz ki, bu yoldaki teklifler hoşuma gitmemiştir ve gitmez. Benim gayem Türkiye’de, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde millet hakimiyetini egemen kılmak ve ebedileştirmektir. Dediğiniz gibi bir teklifi, benim idealimi cidden rencide eden bir manada telakki ederim. Bu noktada şu veya bu tefsirlere giden sözlerin manasını, beni iyi tanımış olan Türk milleti, benden daha iyi takdir eder.” (Orhan Çekiç, 1938 Son Yıl, sayfa 66-67)

Atatürk, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a: “Şaşarım, o efendilerin aklı perişanına. Hep biliyoruz ki, memleketimizin başına gelen felaketlerin çoğu şahsi idareden gelmiştir. Bu kadar geri kalmamızın başlıca amillerinden biri de budur. Biz öteden beri, böyle bir idareyi bertaraf etmek için mücadele ettik. Şimdi nasıl olur da benim aynı yola gitmekliğim, yeniden devlet hayatında tarafımdan böyle bir çığır açılması istenebilir” demişti.

Hadi diyelim ki ben bu gaflete düştüm. Vekaletlerin yürütmekte oldukları işlerin büyük kısmı bilgi ve ihtisas isteyen konular olduğuna göre…benim ortaya atacağım yanlış mütalaalar vazife sahibini şaşırtabilir, tereddüde düşürür. bu suretle mutlaka aksi tesir yaparak memlekete fayda yerine zarar getirir.” (Orhan Çekiç, 1938 Son Yıl, sayfa 69-70)

Açıkça anlaşılıyor ki, şimdiki anayasa girişimi devletimizin kurucu iradesine açıkça aykırıdır.

Gerçekten, dünyada kişisel tercihleriyle parlamenter demokrasiyi bu gibi anayasa değişiklikleriyle ortadan kaldırıp tek adam idaresi kuranlar olmuş. Bunlardan biri Napolyon, biri de Napolyon’un yeğeni Louis Napolyon. Biri 1804 yılında, diğeri de 1848 yılında bu yola başvurmuşlar ve üstelik demokrasiyi ortadan kaldıran tercihlerini referandum düzenleyerek halka da kabul ettirmişler.

Diğer bir örnek de De Gaulle’ün dayatmasıyla 1958 yılında Fransız halkına kabul ettirilen yarı başkanlık sistemi.

Ancak, gerek de Gaulle’ün anayasası, gerek bugün 5 Avrupa ülkesinde yürürlükte olan yarı başkanlık veya başkanlık sitemlerinin hiçbiri bizim anayasamıza benzemiyor.

Hatta Avrupa’da beş ülkede başkanlık sitemi var. Bunlar Fransa, Portekiz, Litvanya, Romanya ve Güney Kıbrıs. Bunların ilk dördünde başbakan ve onun kurduğu bir hükümet var. Sadece Güney Kıbrıs’ta başbakan yok.

Amerikan sistemiyle kıyaslayanlar var. Orada başkanın yetkileri, bizim anayasayla cumhurbaşkanına verilen yetkilerden çok daha sınırlı ve çok daha etkili bir denetime tabi. Orada Başkanın, bakanları seçtiği doğru, ancak bunların hepsinin senato tarafından onaylanması gerekiyor. Ayrıca, başkan tarafından idari, adli ve diplomatik görevlere atananların tümünün senatodan onaylanması gerekiyor. Bunların sayısı 1200 ile 1400 arasında değişiyor.

Özetle, dünyanın hiçbir ülkesinin anayasası bizimkine benzemiyor. Hiçbirinde tek adam idaresi bizdeki gibi ete kemiğe bürünmüş değil.

Bizimki Türk sitemidir diyenler var. O da doğru değil. Osmanlı imparatorluğunda devletin başındaki padişahın altında 1320 yılından beri bakanlar kuruluna başkanlık eden bir sadrazam var.

1908 tarihli İkinci Meşrutiyet anayasasında padişaha verilen yetki şimdiki anayasayla cumhurbaşkanına verilenden daha sınırlı.

Şimdi bir soru daha soralım. Acaba gerçekten böyle bir anayasa fikri sadece yurt içinden mi kaynaklandı, yoksa bunun bir de dış boyutu mu var?

Graham Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti başlıklı kitabını okursanız, orada Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin yıkılıp bugünkü iktidarın fikirleri doğrultusunda yeni bir cumhuriyet kurulması önerisinin işaretlerini görürsünüz.

David Phillips’in başında olduğu Atlantic Council’in hazırladığı 2007, 2009 yıllarında hazırladığı raporları okursanız, yeni anayasa fikrinin nasıl Türkiye’ye dışarıdan telkin edilmek istendiğini görürüsünüz. Aynı fikirler Center for American Progress örgütünün raporunda da yer alıyor.

Yabancıların bir ülkeye anayasa dayatması ancak bir savaş kaybettiğiniz zamanlarda görülüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Japonya ve Almanya’ya, Körfez Savaşından sonra da Irak’a dayatılan anayasalar bunların örnekleri arasında yer alıyor.

Acaba biz bir savaş kaybettik de haberimiz mi olmadı?

Değerli arkadaşlar, bütün bu nedenlerle, eğer biz cumhuriyeti kuranların gösterdiği yolda ilerleyeceksek, tek adam idaresi kurmak isteyenlerin peşinden gitmeyeceksek ve yabancıların dayatmalarına boyun eğmeyeceksek bu konuyu yeniden düşünmeli ve Atatürk ve arkadaşlarının temel tercihleri doğrultusunda yeniden parlamenter sisteme dönmenin yollarını aramalıyız.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.