ONUR ÖYMEN’İN ESSEN ADD’DE YAPTIĞI KONUŞMA – 27 EKİM 2018

Nazik davetiniz için eşimle birlikte ESSEN ADD Başkanına ve yöneticilerine içtenlikle teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyetimizin 95. yılını kutlarken bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye yakın tarihinin önemli bir dönemecini yaşıyor. 1924 anayasasıyla kurulan ve parlamentonun üstünlüğüne dayanan rejim şimdi Cumhurbaşkanlığı rejimi adı altında bir başkanlık rejimine dönüştü. Cumhuriyetimizin yasama, yürütme ve yargı arasındaki yetki bölüşmesi büyük ölçüde değişti ve yürütmenin ana unsuru ve odağı Cumhurbaşkanlığı oldu.

Demokrasilerde iki temel irade vardır: Bunlardan biri devletin kurucu iradesi, yani devlet kuranların esaslarını belirledikleri irade, bir de seçimle iş başına gelenlerin iradesi. Devletin anayasası, özü itibariyle devletin kurucu iradesi yansıtır. Seçimle işbaşına gelen iktidarlar bu kurucu iradeye saygı gösterirler. Dönemin koşullarının gerektirmesi halinde anayasanın bazı maddelerinde değişiklik yapma yoluna giderler.

Devletimizin kurucu iradesini yansıtan anayasa 1924 anayasası. Atatürk döneminde bu anayasada bazı değişiklikler yapılmış, örneğin laiklik bir anayasa maddesi haline getirilmiştir. 1961 ve 1982 anayasaları, özü itibariyle 1924 anayasasının özüne sadık kalmış, yapılan değişiklikler bir rejim değişikliği niteliği taşımamıştır.

1924 anayasası milli iradenin üstünlüğüne dayanan demokratik bir hukuk devletinin temellerini atmıştır.

Devleti kuranların hukuk anlayışı nasıldı? Bunu en güzel ansıtan Atatürk’ün 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesinin açılışında yaptığı konuşmadır. O konuşma hukuk anlayışının yanı sıra geçmişte, Osmanlı İmparatorluğu döneminde çağdaş bir hukukun benimsenememiş olmasının yarattığı sıkıntıları da anlatmaktadır. O konuşmasına Atatürk özetle şöyle diyor:

“Yeni ortaya çıkardığımız devrimin bir de hukuk yapısı olacaktır. Devrimin hukukçularını yetiştireceksiniz. Tarihimizde bazı eski kafalı hukukçular yenilikleri engellemişlerdir. Uluslararası genel tarihin akışında Türklerin 1453 zaferini, yâni İstanbul’un fethini gözlerinizin önünde canlandırınız. Bütün bir Dünyaya karşı İstanbul’u sonsuzluğa değin Türk topluluğuna kazandırmış olan güç ve kudret, aşağı yukarı aynı yıllarda bulunmuş olan basımevini Türkiye’ye kabul için hukukçuların uğursuz direncini kırmayı başaramamıştır.

Ben egemenlik kayıtsız şartsız milletindir kavramını yasalaştırmak için çalışırken, Mecliste bazı hukukçular cılktılar karşıma, ‘Bu Osmanlı Anayasasına aykırıdır.’ diye engel olmaya çalıştılar

Cumhuriyetin ilânından sonra olan feci bir olayı da uyanık bakışlarınızın önünde canlandırmak isterim. En büyük kentimizin bu yurtta belki Avrupa’da öğrenim görmüş̧ yüksek uzmanlardan oluşan Baro kurulu, açıkça halifeci olduğunu duyuran ve duyurmakla öğünen birisini seçip kendisine başkan yapmıştır. Bu olay eskimiş hukuku izleyen eskimiş hukukçuların Cumhuriyet anlayışına karşı içten ve gerçek olan durum ve eğilimini belirtmeye yetmez mi? Bütün bu olaylar, devrimcilerin en büyük fakat en sinsi düşmanının çürümüş hukuk ve onun düzeltilemez hukukçuları olduğunu gösterir. Ulusun ateşli devrim atılımları sırasında sinmek zorunda kalan eski kanun hükümleri, eski hukukçular, iyilik yolunda gidenlerin etkisi ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak, devrim esaslarını ve onun içten izleyicilerini ve onların değerli ülkülerini mahkûm etmek için fırsat beklerler. Bu fırsat eski kanunların varlığı ve eski hukuk esaslarının yürürlüğü ile ve eski anlayışını içten ve yüreğinde olarak korumada inatçılıkla direnen yargıçların ve avukatların varlığı ile sağlanır.

Büsbütün yeni kanunlar yaparak eski hukuk esaslarını temelinden ortadan kaldırmak girişimindeyiz. Ve yeni hukukun esasları ile alfabesinden öğrenime başlayacak bir yeni hukuk kuşağını yetiştirmek için bu kurumları açıyoruz. Bütün bu uygulamada dayanağımız, ulusun işe yatkınlığı ve yeteneği ve kesin iradesidir. Bu girişimlerde arkadaşlarımız, yeni hukuku, bizimle birlikte, sözünü ettiğim nitelikte anlamış olan seçkin hukukçularımızdır.

Cumhuriyetin yaptırımı olacak bu büyük kurumun açılışında duyduğum mutluluğu hiçbir girişimde duymadım ve bunu açığa vurmakla ve belirtmekle hoşnutum.»

Atatürk’ün bu konuşması herhangi bir yoruma yer vermeyecek derecede açık ve kesindir. O, her şeyden Önce «hukuk»un devlet ve toplum içinde ne kadar önemli ve vazgeçilemez bir öge, hattâ baş öge olduğunu, gerçek bir hukuk bilgini gibi kavramıştır. Toplumları yönetenlerin ve devlet ilkelerine yön verenlerin de hukukçular olduğunu bilmektedir. Eskimiş, sistemsiz ve kendini yenileme olanağından yoksun hukuk ve bunun uygulayıcılarının, Osmanlı Devleti’ni gerileten baş nedenler olduğunu açıkça belirtmiştir.

Bu nedenle, eski sistem içinde yetişmiş hukukçulara güvenememektedir. Yepyeni, uygar esaslara dayanan bir hukuk sistemi kurulacak ve bunu, eskiyle ilişkisini kesmiş, yepyeni bir hukukçu kuşağı uygulayacaktır. Ankara Hukuk Mektebi’nin amacı böylece, yalnız uzman veya bilim adamı yetiştirmek değil, devrim hukukunu uygulayan, yorumlayan ve yayan hukukçuları yurda salmaktır. Ancak böylece modern hayat koşullarına tüm ulusun alışması mümkündür. Bu nedenle, Atatürk Ankara Hukuk Mektebîni sıradan bir yüksek okul değil bambaşka ve özel görevi olan bir kurum biçiminde görmektedir. Böylece, Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışı ile Türk hukuk devrimi gerçek anlamda başlamış olmaktadır.

İşte Atatürk’ün hukuk anlayışı özü bu.

Atatürk Hukuk Fakültesinin açılışından birkaç gün önce, 9 Ekim 1925’te cumhuriyet savcılarına hitap ediyor, onlardan beklediklerini şöyle anlatıyor:

“Kamu hukuku adına ortaya koyduğu bir iddianın desteklenmesini sağlayamamanın, bir cumhuriyet savcısı için övünülecek bir konu olmadığını hatırlatmak isterim.” Yani bir iddia ortaya koyuyorsanız onu kuvvetli delillerle desteklemesiniz diyor.

Atatürk tutukluları da düşünüyor:
“Bu mücadelemizin asıl amaçlarından biri zayıf olanları zorbaların baskısından ve entrikacıların aleti olmaktan kurtarmaktır. “Cezaevlerinin haftada bir mutlaka denetlenerek, yargılama olmaksızın, tutuklu kalanların kısaca nedenleri ile birlikte derhal en yakın müfettişliğe ve Adalet Bakanlığı’na bildirilmesi gerekir.”

Bir gazeteci var, evi basılmış, birtakım yanlış işler yapmış, evinde bazı belgeler bulunmuş, mahkemeye verilmiş ve tutuklanmış. Bu gazeteci Lütfü Fikri Bey. Atatürk Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanına şöyle bir mektup yazıyor: “Gazeteden izledim davayı, bizden farklı düşünceleri olduğunu anlıyorum. Benim şahsımla ilgili
bazı olumsuz düşünceleri de varmış fakat benim O’nun hakkında hiçbir şikâyetim yoktur.

Eğer aleyhinde başka önemli bir konu yoksa lütfen kendisine hoşgörü gösterin.”, diyor.

Mahkeme Lütfü Fikri Bey’i beraat ettiriyor. Bazılarının diktatör dedikleri Atatürk işte bu. Hukuk anlayışı bu.

Atatürk’ün medeniyet anlayışı nasıldı?
Atatürk 1924’te şöyle diyordu: “Biz batı uygarlığını, bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Orda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya uygarlığı seviyesi içinde benimsiyoruz… Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir ve ulusun ilerlemesi için de bu tek uygarlığa katılması zorunludur. Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklaması, batıya karşı elde ettiği zaferlerden çok gururlanarak, kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrar etmeyeceğiz… Türkler bütün uygar ulusların dostlarıdır…”

Atatürk başka bir konuşmasında “Biz Batı medeniyetinin hukuk düzenini kabul edeceğiz.” diyor.

Şimdi ise medeniyetlerin buluşması kavramından söz ediliyor. Bu amaçla toplantılar yapılıyor. Böyle yapmakla acaba biz Atatürk’ün medeniyet birdir görüşünden uzaklaşan Samuel Huntington’un her dinin farklı bir medeniyet olduğu görüşüne yaklaşmış olmuyor muyuz?

Atatürk, çeşitli vesilelerle demokrasi anlayışını ve insan haklarıyla ilgili görüşlerini dile getirmiştir. 1924 anayasasının insan haklarına ilişkin bölümü 1792 Fransız İhtilali anayasasının insan hakları bölümünün neredeyse bir tekrarı gibidir.

Atatürk’ün Demokrasi anlayışından da bir örnek vereyim:
1931 yılında 2. seçmenlere mektup yazıyor diyor ki:

“Cumhuriyet Halk Fırkası olarak, bütün milletvekilleri adaylıkları için aday göstermeyeceğiz.

Bazı adaylıkları boş bırakacağız, sizden rica ediyorum hiçbir etki altında kalmadan, kişisel görüşümüzü dikkate almadan bağımsız insanları Meclis’e sokun. Onları seçin ki, Meclis’te muhalefet olsun,” diyor.

Bugün muhalefetten çekinenler var, rahatsız olanlar var. Ama şunu bilesiniz ki, bazılarının diktatör dedikleri Atatürk muhalefete bu kadar önem veriyor. Bizim anayasamızda, başka partilerin kurulmasını engelleyen hiçbir hüküm yoktur deniyor. 1930 yılında Paris Büyükelçisini Fethi Okyar’ı davet ederek Serbest Fırkayı kurduruyor. Kendi kız kardeşini Serbest Fırka‘ya üye yaptırıyor. Muhaliflerin bağımsız milletvekili sıfatıyla meclise girmelerini sağlıyor. Daha sonra partide Müstakil Grup adında bağımsız bir grup kuruluyor. “…Partide bir yanlış gördüğünüz zaman, asla müsamaha göstermeyeceksiniz, bir yanlışı örtbas etmek Partiye en büyük kötülüktür…” diyor. Atatürk öyle bir devlet kurmuştur ki, bu devletin hedefi yalnız kalkınmada, yolların, barajların, limanların yapılmasında değil; düşüncede, hukukta da çağdaş̧ uygarlık düzeyine ulaşmaktır.

Şimdi ülkemizin içinde bulunduğu durum Cumhuriyetin kuruluş yıllarında temelleri atılan hukuk, demokrasi ve uygarlık ölçülerine uyuyor mu?

Size üzülerek birkaç örnek vereyim:
Örneğin, Economic Intelligence Unit’in 2017 yılı demokrasi sıralamasında Türkiye 167 ülke arasında 100. sırada geliyor ki, bu sıralama çeşitli alanlardaki değerlendirmelerin ortalamasını yansıtıyor. Bu alanlar arasında, seçim süreci, çok partililik, siyası katılım, siyasi kültür gibi Türkiye’nin genellikle orta sıralarda yer aldığı konular da var. Bizim ortalamamızı esas düşüren bireysel özgürlükler konusu. Orada maalesef Türkiye dünyanın en geri kalmış ülkeleri arasında kalarak 147. sıraya geriliyor.
 
Özgürlükler alanındaki başka uluslararası değerlendirmelerde de maalesef benzeri bir tabloyla karşılaşıyoruz. Örneğin, dünyaca ünlü Freedom House 2017 yılında Dünyadaki Özgürlükler başlıklı raporunda, ülkeleri üç kategoriye ayırıyor: özgür ülkeler, kısmen özgür ülkeler ve özgür olmayan ülkeler. 
 
Özgür sayılan ülkelerin sayısı 88. Maalesef, rapora göre, Türkiye bunların arasında yer almıyor. 
 
Özgür olamayan ülkelerin sayısı 66. Türkiye işte bunlar arasında sayılıyor ve o kategorinin de en sonlarında yer alıyor. Bizden daha kötü durumda olan sadece üç ülke: Ürdün, Kuveyt, Myanmar ile dünyanın tanımadığı Yukarı Karabağ var. 
 
Son kategoride de Kuzey Kore, Laos gibi otoriter rejimlerle yönetilen 50 ülke yer alıyor. 
 
Basın özgürlüğü konusunda yine Freedom House’ın yaptığı ayrı bir sıralama var. Burada 202 ülke arasında Türkiye maalesef 165. sırada geliyor. Bizden sonra ve bizden daha kötü durumda olan sadece 37 ülke var. 

Bu üzüntü verici tablonun sorumlusu parlamentonun üstünlüğüne dayanan anayasamız mıydı? Onun yerine Cumhurbaşkanlığı sistemi denilen rejim geçirilince bu sıkıntılar giderilebilecek miydi?

Cumhuriyetimizin kurulduğu sırada dünyada başkanlık rejimi yok muydu? 100 yıldan fazla bir süreden beri Amerika başkanlık sistemiyle idare ediliyordu. Atatürk ve arkadaşları niçin o sistemi değil de parlamentonun üstünlüğünü kabul ettiler?

Bakın Atatürk başkanlık rejimi için ne diyordu:

“Amerikan sistemini memleketimizde tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim; sistemsiz ve kanunsuz tarzda, Reisicumhurlukla, Başvekâleti birleştirmeyi düşünmedim ve düşünecek adam olmadığımı da herkes bilir.

“Padişahlıktan yeni kurtulduk. Başınıza yeni padişahlar mı arıyorsunuz”

Bunlar Atatürk’ün çeşitli vesilelerle dile getirdiği ve başkanlık rejimine karşı olduğunu gösteren görüşlerdir.

Dahası da var:

Celal Bayar, Taylan Sorgun’a Atatürk’ün başkanlık sistemi ile ilgili düşünceleri hakkında şunları anlatmıştı: “…Cumhuriyetin ilan edildiği günlerdi. Beş mebus bana geldiler…Gazi Paşa’dan bir talepte bulunacağız ve diyeceğiz ki, Amerika’daki gibi başkanlık olsun, siz de başkan olunuz. Sizin düşüncelerinizi almak isteriz. Kendilerine şu cevabı verdim: “Sakın haa, böyle bir teklifte bulunmayınız. Çok sert cevap alırsınız. Çünkü, o meclis ve parlamento sistemini kabul eder.”

Gazetelerin Ankara temsilcileri Atatürk’ü ziyaret ettiler. Sordukları soru şuydu: “Farz edelim ki, size böyle bir teklif yapıldı. Yanıtınız ne olurdu? Atatürk şu yanıtı verdi: “Bana öteden beri bu ve buna benzer tekliflerde bulunanlar çok olmuştur. Siz ve efkârı umumiye bilmelisiniz ki, bu yoldaki teklifler hoşuma gitmemiştir ve gitmez. Benim gayem Türkiye’de, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde millet hakimiyetini egemen kılmak ve ebedileştirmektir. Dediğiniz gibi bir teklifi, benim idealimi cidden rencide eden bir manada telakki ederim. Bu noktada şu veya bu tefsirlere giden sözlerin manasını, beni iyi tanımış olan Türk milleti, benden daha iyi takdir eder.”

Atatürk, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a: “Şaşarım, o efendilerin aklı perişanına. Hep biliyoruz ki, memleketimizin başına gelen felaketlerin çoğu şahsi idareden gelmiştir. Bu kadar geri kalmamızın başlıca amillerinden biri de budur. Biz öteden beri, böyle bir idareyi bertaraf etmek için mücadele ettik. Şimdi nasıl olur da benim aynı yola gitmekliğim, yeniden devlet hayatında tarafımdan böyle bir çığır açılması istenebilir” demişti.

Hadi diyelim ki ben bu gaflete düştüm. Vekaletlerin yürütmekte oldukları işlerin büyük kısmı bilgi ve ihtisas isteyen konular olduğuna göre…benim ortaya atacağım yanlış mütalaalar vazife sahibini şaşırtabilir, tereddüde düşürür. Bu suretle mutlaka aksi tesir yaparak memlekete fayda yerine zarar getirir.”

Şimdi, bütün bu bilgilerin ışığında Yeni anayasayla kurulan rejimin hukuki yapısının ve felsefesinin Cumhuriyetin kurucu iradesiyle bağdaştığını söylemek mümkün mü?

Değerli arkadaşlar,

Bu tabloya bakarak kötümser olmamamız gerekiyor. Milletimiz çok daha zor ve olumsuz koşullarda en doğru çareleri bulmuş ve Atatürk’ün önderliğinde ülkemizi esenliğe çıkartmayı başarmıştır.

Şimdi de demokrasi içinde bu sorunlara çare bulacağız ve Cumhuriyetimizin kazanımlarına sahip çıkacağız.

Bu düşüncelerle Cumhuriyet Bayramınızı bir kere daha kutluyor, hepinize sağlık, başarı ve esenlikler diliyorum.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.