ONUR ÖYMEN’İN ADD İÇİN YAZDIĞI KIBRIS KONULU MAKALE – 11 MAYIS 2018

Uluslararası ilişkilerde önemli bir meselenin tarafı olan ülkelerden birinde seçimlerin yapılacağı zaman o konu fiilen dondurulur. Özellikle meselenin özüne ilişkin beyanlarda bulunulmaktan kaçınılır. Böylece iktidar değişikliği halinde yeni hükümetin işi zorlaştırılmamış olur. Kıbrıs’ta da öteden beri bu usul uygulanmış, seçim dönemlerinde taraflar öze ilişkin tutum açıklamaktan kaçınmışlardır.

Bilindiği gibi 28 Haziran-7 Temmuz 2017 tarihleri arasında İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında yapılan görüşmelerde Rum tarafının sıfır garanti, sıfır asker görüşünde ısrar etmesi üzerine başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Türkiye’nin 1960 tarihli Londra ve Zürih Antlaşmalarından kaynaklanan garantörlük hakkı şimdiye kadar işbaşına gelen bütün hükümetler tarafından titizlikle ve kararlılıkla savunulmuştur. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da bu tutumumuzu orada teyit etmiş ve hatta Rumların bu ısrarı karşısında müzakerelerin bu çerçevede sürdürülemeyeceğini ifade etmiştir.

Ancak BM Genel Sekreteri Guterres 28 Eylül 2017 tarihinde yayınladığı raporun 24. paragrafında mevcut garantiler sisteminin tek taraflı müdahaleye imkan vermesinin benimsenemeyeceğini ileri sürmüştür. Dışişleri Bakanlığı yaptığı açılamada Guterres’in bu raporuna tepki göstermiş, böylece o raporda yer alan görüşleri benimsemediğini ortaya koymuştur.

Buna karşılık, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı geçen hafta yaptığı açıklamada “Guterres çerçevesini” benimseyebileceği yolunda beyanlarda bulundu.

Sayın Akıncı’nın şimdi Guterres çerçevesinin kabul edilebileceği yolundaki sözleri Türk tarafının garantiler konusunda da Rumların beklediği tavizi veremeye hazır olduğu şeklinde anlaşılmaya müsaittir. Üstelik, Sayın Akıncı’nın bu açıklamayı yapmadan Kıbrıs Türk Meclisinin ve hükümetinin onayını almadığı anlaşılmaktadır.

Kaldı ki, 1960 tarihli Londra ve Zürih Antlaşmalarına göre, Türkiye diğer garantörlerle birlikte veya tek başına müdahale hakkını elde etmiştir. Bu antlaşmalar TBMM tarafından onaylanmıştır. Yani, garantörlük konusu Türkiye’nin yetki sahasına girmekte ve konuda söz söyleyebilecek makam TBMM’dir.

Ayrıca, uluslararası bir antlaşmasının bir parçası olan bir konuda BM Genel Sekreterinin bu antlaşmayı değiştirecek beyanlarda bulunması kabul edilemez.

AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Junker geçen hafta Atina’da yaptığı bir açıklamada bu konularda açıkça Yunan ve Rum tarafını desteklemiş ve Türkiye’yi eleştirmiştir. Buna karşılık, Kıbrıs’ın gerçeklerini gören yabancı devlet adamları da görüşlerini açıklamaya başlamışlardır. İngiltere eski Dışişleri Bakanı Jack Straw Independent’a yazdığı bir makalede , Kıbrıs’ta iki toplum temelinde tek bir devletin kurulması amacıyla yürütülen birleşme görüşmeleri “saçmalığına” bir son verilmesi gerektiğini ve ihtilafın çözümünün bölünmeden geçtiğini yazdı.

Aynı şekilde, Kıbrıs Türklerinin güvenliği açısından hayati önem taşıyan Türk askerlerinin Ada’da bulunmasında da yeterince ısrar edilmeyeceği izlenimi alınmaktadır.

Daha önceki toplantılarda da Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Türk tarafının verebileceği toprak tavizlerini içeren bir haritayı BM’ye sunması ile birlikte düşünüldüğünde bu son açıklama Türk tarafının şimdiye kadar Türk hükümetince hiçbir şekilde kabul edilmeyen temel unsurlarda geri adım atmaya hazırlandığı izlenimi vermektedir.

İktidarın, muhalefetin, basının ve ilgili bütün kuruluşlarımızın bu milli davada kararlı bir tutum sergileyerek bu gibi hayati konularda taviz verilmesinden kaçınılmasını sağlamaları büyük önem taşımaktadır.

Kıbrıs ile ilgili politikalarımıza zara verebilecek gelişmeler ve açıklamalar hakkında Türkiye’nin derhal görüşlerini Türk ve dünya kamuoyuna duyurması ve emrivaki yaratarak avantaj sağlamaya çalışanların çabalarını etkisiz kılması gerekmektedir.

Sayın Denktaş’ın Kıbrıs’ın Girit gibi elden çıkarılabileceği konusundaki kaygılarını hatırlamanın tam zamanıdır.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.