ONUR ÖYMEN’İN CADDEBOSTAN KÜLTÜR MERKEZİNDE VERDİĞİ KONFERANS – 21 NİSAN 2018

Çok değerli konuklar,

Öncelikle Kadıköy Belediye Başkanlığı’na bu toplantıyı düzenlediği ve iki değerli arkadaşımla birlikte görüşlerimi paylaşmak için beni de davet ettiği için içtenlikle teşekkür ediyorum.

Türkiye’nin gündeminde şu sıralarda öncelikli konu erken seçim. Son zamanlarda Suriye’deki gelişmeler, Ege’deki gerginlikler ve Kıbrıs meselesi dolayısıyla daha çok dış politika konuları ön plandaydı. Şimdi ise iç siyasi gelişmeler ön plana geçti.

Acaba bu iki konu arasında bir bağlantı var mı? Bir gün ülkemizin çok önemli siyasi liderlerinden biri bana dış politikanın iç politika için yapıldığını söylemişti. Dünyada da bunu örnekleri çok. İç politikada sıkıntılı duruma düşen liderlerin dikkatleri dış politikaya çekmek için gündemi değiştirmeye çalıştıkları görülüyor. Acaba Amerika’nın kimyasal silah saldırısı iddiasıyla Suriye’ye yönelik füze saldırısına girişmesinin arkasında şu sıralarda Washington’da üst üste yaşanan krizlerin etkisi yok mudur?

Gerçekten ortada henüz kimyasal silahların yasaklanması örgütünün Suriye’deki uzmanlarının raporu yokken ve gerekli somut kanıtlar kamuoyunu ikna edecek şekilde açıklanmamışken, böyle bir saldırıya kalkışılmasını nasıl izah edebiliriz? Kimyasal silahların yasaklanması sözleşmesi 192 ülke tarafından imzalandı. Bunu imzalamayan ülkeler Suriye, Mısır, Güney Sudan ve Kuzey Kore’ydi. İsrail anlaşmayı imzalamış, ama henüz onaylamamıştır.

2013 yılında silahlı muhaliflere karşı kimyasal silah kullandığı iddiaları üzerine uluslararası toplumdan gelen büyük baskıların etkisiyle Suriye 9 Aralık 2013 tarihinde bu sözleşmeyi onayladı. Hatta, onaylayan ülkelerin ellerindeki bütün kimyasal silahları ve üretim tesislerini 30 gün içinde imha etme yükümlülüğüne rağmen, Suriye bu süreyi bile beklemeden bunları derhal imha edeceğini söyledi. Sözleşmenin uygulanıp uygulanmadığını denetlemekle görevli olan ve başkanlığını değerli büyükelçimiz Ahmet Üzümcü’nün yaptığı Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü 2016 yılında yaptığı bir açıklamada Suriye’nin bu silahların tümünü imha ettiğini duyurdu. Buna rağmen, acaba Suriye’nin elinde bazı kimyasal silahlar kalmış mıdır? Bunu saptamak da gene aynı örgütün görevidir ve örgütün Suriye’deki gözlemcileri bu durumu tespit için kimyasal silah kullanıldığı iddia edilen Doğu Guta’ya gönderildiler. Fakat, bunlara karşı silahlı bir saldırı düzenlenmesi üzerine örgüt gözlemcilerini geri çekerek incelemeyi erteledi.

Özetle, OPCW resmi raporu açıklanmadan bu saldırının alelacele düzenlenmesinin sebebi acaba neydi? İstihbarat örgütlerinin raporları tek başına yeterli kanıt sayılabilir miydi?

Benzeri bir olay Irak’ta da yaşandı. Saddam Hüseyin’in elinde nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar bulunduğu iddiası üzerine Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu bir inceleme heyeti göndermiş ve kapsamlı bir araştırma yapmıştı. Bu araştırma sonuçlanmadan İngiltere ve Amerika, İngiliz İstihbarat Örgütünün raporlarına dayanarak Irak’a müdahale kararı aldı ve bunun sonucunda bir milyondan fazla insan hayatını kaybetti. O zamanki İngiliz Başbakanı Tony Blair kısa bir süre önce yaptığı açıklamada istihbarat örgütlerinin kendilerini yanılttığını ve Irak’a yapılan müdahalenin bölgede El Kaide ve diğer terör örgütlerinin ortaya çıkmasının başlıca sebeplerinden biri olduğunu kabul etti.

Ne var ki, eski Genel Başkanımız Erdal İnönü’nün dediği gibi gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.

Ayrıca BM’nin Suriye’de görevlendirdiği uzmanlardan biri olan İsviçreli Carla del Ponte muhalif grupların da kimyasal silah kullandığına dair ciddi şüpheleri bulunduğunu açıkladı.

Meselenin bir başka boyutu da şudur: Suriye, Doğu Guta’nın tamamına yakın bir bölümünü teröristlerden geri alırken kullanmadığı kimyasal silahları küçük birkaç terörist unsurun kaldığı bir aşamada kullanmasının mantıki gerekçesi ne olabilirdi?

Bir emekli İngiliz Generali bu soruyu SkyNews programında sordu. Program, bu sorudan hemen sonra sona erdirildi.

Bu örneği neden anlattım? Uluslararası ilişkileri izlerken ve değerlendirirken sadece basın ve televizyonda duyup gördüklerimizle yetinmemeliyiz. İç politikada olduğu gibi dış politikada da medyaların nasıl yönlendirildiklerini merak edenler benim Bir Propaganda Silahı olarak Basın kitabımı okuyabilirler.

Türkiye dış politika alanında uzun yıllardan beri, yanıltıcı propagandalara maruz kalmıştır. Çanakkale ve Kutül Amare yenilgilerinden sonra İngiltere, Türkiye’ye karşı iki farklı savaş yöntemi izlemiştir. Bunlardan biri, 1917’de Lord Balfour’un raporu üzerine, Osmanlı toprağı olan Filistin’deki haklı evlerinden, köylerinden uzaklaştırıp onların yerine Yahudileri yerleştirmek için Irgun, Haganah ve Stern isimli üç Yahudi terör örgütünü kullanarak başlatılan terör savaşıdır. Bunun başka örneklerine de İstihbarat Binbaşısı Lawrance’ın öncülüğünde Arabistan’da Osmanlılara karşı yürütülen terörist saldırılar ve Musul sorununun kendi istedikleri gibi çözümlenmesi için yönlendirilen ve desteklenen terör faaliyetleridir. İngiltere terörü destekleyen yöntemleri Girit’in Osmanlılardan alınıp Yunanistan’a verilmesinde de kullanmıştır.

Diğer bir yöntem de propaganda savaşıdır. İngiltere Wellington House denilen Propaganda Bakanlığını kullanarak savaştaki düşmanları Türkiye ve Almanya aleyhine yüzlerce kitap ve broşür yayınlatarak gerçek dışı iddialarla dünyanın gözünde Türkiye ve Almanya’yı küçük düşürecek bir propaganda savaşına girişmiştir.

Türkiye Atatürk’ün önderliğinde ulusal kurtuluş savaşını zaferler sonuçlandırırken bir taraftan da bu gibi suçlamaları etkisiz kılmış ve Lozan diplomasi zaferini kazanmıştır.

Lozan, Birinci Dünya Savaşında yenilen ülkeler arasında galip devletlerle eşit koşullarda imzalanmış tek anlaşmadır. Atatürk’ün sözüyle “Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!”

Türkiye’ye karşı propaganda savaşında yer alan ünlü İngiliz tarihçi Toynbee Lozan için şunları söylüyor: “Hemen her konudaki milliyetçi istekleri Lozan’da müttefikler tarafından kabul edilmiştir. Dünya tarihinde bir eşi olmayan bir olayla karşılaşılmış, yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması ve dünyanın en iyi ulusları ile eşit şartlar içinde karşı karşıya gelmesi ve bu büyük savaşın galiplerini dize getirerek istediklerini kabul ettirmesi şaşılacak bir şeydir. Neticede Lozan’da Türkiye büyük bir zafer kazanmıştır, yeni bir devletin ötesinde bir millet oluşturmuştur.”

Türkiye’nin bu büyük mücadelesi sonucunda görevinden istifa etmek zorunda kalan İngiltere Başbakanı Lloyd George Avam Kamarasında şunları söylüyor: “İnsanlık tarihinde dâhiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dâhiyi Türkiye’de dünyaya getirdi. Biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dâhiyi yenmemiz imkansızdı” diyor ve Başbakanlıktan istifa ediyor.

Aynı şey Fransa meclisinde de oluyor. Bazı milletvekilleri Başbakanı suçlayarak “haydutlarla antlaşma yaptınız.” diyorlar. Başbakan Aristide Briand cevap veriyor: “Dağ başında haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve onun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böyle bir kahramanla antlaşma imzalamaktan gurur duydum.” İşte o zamanki Türkiye budur.

Şimdi bazıları Lozan’ı küçümsemeye çalışıyorlar. Osmanlıların kazandığı toprakları Lozan’da kaybettiğimizi söylüyorlar. Gerçek şudur: imparatorluk Kanuni Sultan Süleyman zamanında 15 milyon km2’lik araziye hükmeden bir devletti. Duraklama ve gerileme dönemlerinde kaybedilen topraklardan sonra elimizde 1 milyon 800 bin km2’lik bir toprak kalmıştı. Birinci dünya savaşının sonunda Türkiye’ye dayatılan Sevres antlaşması ile Türklere bırakılan toprak 480 bin km2’den ibaretti. Lozan’da 256 bin km2 toprak daha kazanılarak 736 bin km2’ye ulaşılmış, 1939’da Hatay’ın da katılmasıyla ülkemizin yüzölçümü 783 bin km2 olmuştur. Yani imparatorluğun geniş topraklarının Lozan’da feda edildiği görüşü gerçekleri, yansıtmıyor.

Lozan’ı yeterli bulmayıp değiştirilmesini isteyenler var. Onların anlaşılan Lozan’ın zaten değiştirildiğinden haberleri yok. 1936 tarihinde imzalanan Montrö sözleşmesi Lozan’ın Boğazlar Sözleşmesinin yerine geçmiş ve Türkiye için çok daha olumlu bir durum yaratmıştır. Aynı şekilde 1939 yılında Hatay’ın anavatana katılması Lozan’da çizilen sınırlarımızı daha da genişletmiştir.

Bugün karşılaştığımız dış politika sorunlarını işte bu gelişmeleri dikkate alarak değerlendirmemiz gerekir. Türkiye’nin Ortadoğu’ya ve Müslüman ülkelere sırtını çevirdiği iddiası da doğru değildir. 1938 yılında İngiliz askerleri Kudüs’teki camilerin minarelerine yerleştirdikleri makineli tüfeklerle Filistinli direnişçilere ateş açarken, onlar meydanlara fırlayıp “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” diyorlardı. Cezayir Cumhurbaşkanının Büyükelçimize anlattığına göre, Fransızlarla savaşan mücahitlerin göğüs ceplerinde Atatürk’ün resmi vardı. Mısır’da Kral Faruk’u deviren Nasır ve arkadaşları evlerine gitmeden Türkiye Büyükelçiliğine giderek esin kaynaklarının Atatürk olduğunu söylüyorlardı. Sadabad Paktını imzalayan Türkiye ayrıca İran ve Afganistan gibi ülkelerin liderleri tarafından örnek ülke olarak görülmüştü.

Atatürk, kısa bir süre önce savaştığı Yunanistan’ın Başbakanı Venizelos tarafından Lozan Barış Ödülüne aday gösterilmişti. Venizelos, ayrıca bugünkü AB düşüncesinin babası sayılan Avusturyalı Kont Couderno Callergi’ye Yunanistan ancak Türkiye katılırsa, AB’ye gireceğini söylemiştir.

Türkiye işte cumhuriyeti kuranlar tarafından doğuda ve batıda böyle saygın bir ülke haline gelmişti. Bir Fransız gazeteci Atatürk öldüğünde dünyada düşmanı olmayan tek liderdi diyor.

İşte biz böyle bir geçmişin mirasçılarıyız.

Değerli arkadaşlarım, uluslararası ilişkilerin özünde ulusal çıkarlar yatar. Devletler bu çıkarlarını savunmak için, eğer savaşı göze almıyorlarsa ya baskı ya da yaptırım yoluna başvururlar. Atatürk döneminde Türkiye’ye karşı bu yöntemleri uygulamaya hiç kimse cesaret edemedi.

Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşına sokmak için Roosevelt ve Churchill’in yapmak istedikleri baskılara İsmet İnönü büyük bir dirayetle direndi ve 60 milyon insanın hayatını kaybettiği o savaşta tek bir Türkün burnu kanamadı.

Biz bu geçmişimizle övünç duyuyoruz. Ne yazık ki daha sonra Türkiye çeşitli baskılara ve yaptırımlara maruz kaldı. Kıbrıs’ta Türklere yapılan baskılar ve uygulanan ambargolar bunun örnekleri arasındadır. Johnson mektubu, Amerikan Kongresinin Kıbrıs dolayısıyla Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu da bu örneklerdendir. Almanya’nın da silah ambargosu aynı şekilde bu örnekler arasında sayılmalıdır.

Ancak, Türkiye bundan önceki hükümetler zamanında bütün bu baskılara direnmesini bilmiştir. Böyle direnen ülkelere karşı büyük devletler ne yaparlar? Bunun cevabını merak edenlere 17 Şubat 2018 tarihli NYT gazetesini okumalarını tavsiye ederim. Bu yazıda Amerikan İstihbarat yetkililerinin ve uzmanlarının açıklamalarına dayanarak Rusya’nın Amerikan seçimlerini etkilemek için çalışmış olduğunun tahmin ettiklerini, kendi tespitlerine göre Rusya’nın 36 ülkede böyle çalışmalar yaptığını, ancak Amerika’nın da 81 ülkede buna benzer örtülü eylemler de bulunduğunu, 1948’de İtalyan seçimlerini etkilediğini, İran’da, Şili’de ve daha pek çok ülkede darbeler düzenlediğini açıklıyorlar.

Türkiye’de iç politikanın yurt dışından nasıl yönlendirilmeye çalışıldığını merak edenler Silk Road Institute’un 2008 tarihli “Demokrasi ile İslam arasında çekiştirilen Türkiye” isimli raporunu okuyabilirler.

Ayrıca, PKK sorununa çözüm arama iddiası ile Atlantic Council tarafından 2009 yılında hazırlanan raporda Türkiye’ye yapılan çözüm önerilerini ve anayasa tekliflerini inceleyebilirler.

Değerli arkadaşlarım, Türk milleti yabancıların ülkemizin iç yapısını, siyasi sistemini, devlet düzenini, ülke yönetimini şekillendirmesini kabul edebilecek, içine sindirebilecek bir millet değildir.

Ülkemizdeki gelişmelerin iç dinamiklerini kuşkusuz öncelikle dikkate alacağız. Ancak, bu gelişmelerin dış boyutunu da göz ardı edemeyiz.

Atatürk’ün yurtta sulh, cihanda sulh sözleriyle birlikte tam bağımsızlık ilkesini de daima göz önünde bulundurmalıyız. Atatürk’ün şu sözleriyle konuşmamı tamamlamak istiyorum: “Halbuki, hangi istiklal vardır ki Ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!”

Atatürk’ün izinden gidenler bu sözleri daima kendilerine rehber sayacaklar ve İzmir’in dağlarında daima çiçekler açacaktır!


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.