ORTADOĞU NOTLARI – ŞUBAT 2018

Hem yurtiçinde hem de bölgemizde çok ciddi sıkıntıların, sorunların ve çatışmaların cereyan ettiği zor bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemde hepimize düşen görev, sorunlara doğru teşhis koymak ve bu sorunların çözümü için aklın ve ülke çıkarlarının gösterdiği çizgide buluşmaktır.

Önce yurtdışından başlayalım. Yaklaşık 2 yıl önce Tunus’ta başlayan ve Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn ve son olarak da Suriye’ye sirayet eden hal hareketleri başlangıçta bölgedeki otoriter rejimlere son verecek ve bölgeye demokrasiyi getirecek hareketler olarak selamlanmış ve bu girişimlere büyük umutlarla Arap Baharı adı verilmişti. Ne yazık ki bu umutlar çok kısa zamanda soldu ve artık birçok ülkede Arap Baharından çok Arap Sonbaharından hatta Arap Kışından söz ediliyor.

Umutların zayıflamasının hatta kaybolmasının arkasında ne yatıyordu? Başta Tunus ve Mısır olmak üzere başlangıçta otoriter hükümetlere baş kaldıran direnişçiler çağdaş bir demokrasiyi ve özgürlükler sistemini ülkelerine getirmek umuduyla yola çıkmışlardı. Ancak bu hareketlerin mevcut hükümetleri devirebilecek bir boyut kazandığını gören muhafazakar güçler kısa zamanda inisiyatifi ele aldılar, direniş hareketlerine öncülük ettiler ve bir çok ülkede bu direnişleri kendi siyasi hedefleri doğrultusunda yönlendirerek istedikleri sonuçları büyük ölçüde elde ettiler.

Direnişlerin öncülüğünü yapan Tunus’ta yönetim değişikliği pek az kan dökülerek gerçekleştirildi ve yalnız otoriterliğin değil aynı zamanda yolsuzluğun simgesi olarak tanına devlet başkanı Bin Ali ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Ancak yapılan seçimleri yalnız Tunus’ta değil hemen hemen bütün Arap aleminde en örgütlü güç olan Müslüman Kardeşlerin kurdurduğu Gannuşi’nin partisi kazandı. Bu parti hükümetin kuruluşuna öncülük etti ama ülkede tam bir huzur ve istikrar sağlanamadı. Müslüman Kardeşlerden daha da radikal olan Selefiler yeni sokak hareketleri başlattılar ve ülke yönetimini zora soktular. Gannuşi hükümetinin şu anda en büyük hasmı Selefilerdir.

Mısır’da da benzeri bir tecrübe yaşandı. Mübarek’in devrilmesinden sonra yönetimi geçici kaydı ile ele alan askerlerin yaptıkları ilk işlerden biri 1954 yılından beri yasaklanmış bulunan Müslüman Kardeşler hareketini ve onların kurdukları Hürriyet ve Adalet Partisi’ni serbest bırakmak oldu. Onlarla birlikte Selefiler de özgürce siyaset yapma olanağını buldular. Seçimlerde Müslüman Kardeşlerin partisi oyların %47’sini, Selefilerin Nur Partisi ise %26’sını kazandı. Yerel yönetimlerde de çoğunlukla Müslüman Kardeşler başarılı olmakla birlikte Selefiler de bazı yerlerde 1. Parti olarak seçimi kazandılar veya az farkla 2. Parti oldular.

Selefiler şu sırada hükümet sorumluluğunu üstlenmek istemiyorlar. Müslüman Kardeşlerin Hürriyet ve Adalet Partisi ülkeyi yönetebilmek için bir koalisyon ortağına ihtiyaç duruyor ve bunun da Mübarek zamanından beri etkili olan Wafd partisi olabileceği düşünülüyor. Çağdaş, laik, liberal veya sosyal demokrat düşünceleri savunan partilerin alabildiği oy oranı ise %3-8 arasında değişiyor. Askeri geçiş konseyi, cumhurbaşkanlığı seçiminde Müslüman Kardeşlerin adayı Mursi’yi engellemedi. Ama meclisi feshetme yoluna gitti. Mursi’nin göreve geldiğinde ilk işi bu kararı iptal etmek ve meclisi toplantıya çağırmak oldu. Ancak bu defa da Yüksek İdare Mahkemesi meclisin feshedilmesi kararını onayladı.

Bu ortam içinde öncelikle bir teknokratlar hükümeti kuruldu yani Mısır’ın meclisiyle, hükümetiyle halk iradesine dayalı bir rejime geçmesi kolay olmayacağa benziyor.

Müslüman Kardeşler başlangıçta oldukça ılımlı, ABD ve Batı ile iyi geçinmeye arzulu bir görünüm sergilediler ise de bunların kısa zamanda kendi köklerinden gelen İslami, radikal bazı önlemleri adım adım hayata geçireceklerinin işaretleri de ortaya çıkmaya başladı. Özetle Tunus ve Mısır’da değişim süreci sancılı oluyor ve henüz son şeklini almış değil.

Direnişçilerin yönetime baş kaldırdıkları ülkeler içinde 2 ülkede dış müdahale yaşandı. Bunlardan biri Libya’dır. BM’de alınan dış müdahaleye yeşil ışık yakan karardan sonra başlangıçta Fransa ve İngiltere daha sonra NATO; direnişçileri destekleyen operasyonlar yaptılar. Çok sayıda masum insanın öldürüldüğü bu operasyonların sonucunda kuvvet dengesi değişti, isyancılar Kaddafi’yi işkence ederek öldürdüler. Aile fertlerinin birçoğu da öldürüldü. Ancak orada da henüz iç barış ve istikrar sağlanamadı. Son olarak ABD büyükelçisinin Bingazi’de öldürülmesi olayında görüldüğü gibi hala silahlı muhalif gruplar ülkenin çeşitli yerlerinde şiddet eylemlerine başvurarak ülke yönetiminde etkili olmaya çalışıyorlar.

İkinci dış müdahale ise Bahreyn’de yaşandı. Oradaki ayaklanmanın bir de mezhepsel boyutu vardı. Zira yönetim Sünni, ancak halkın çoğunluğu Şii idi. Ayaklanmacılar esas itibariyle Şii mezhebine mensuptu. Yönetimin talebi üzerine Suudi askerleri ve tanları Bahreyn’e girerek ayaklanmayı bastırdılar. Dünyadan buna pek tepki olmadı. Yemen’de de ayaklanmalar sırasında çok sayıda insan hayatını kaybetti, devlet başkanı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Onun yerine geçen yardımcısı Mansur Hadi, henüz huzur ve güvenliği sağlayamadı.

Bütün bu ayaklanmasın en şiddetlisi ve iç savaşa dönüşeni Suriye oldu. Orada 20.000’den fazla insan hayatını kaybetti. Hem yönetim hem de muhalif güçler hukuki ve insani tüm ölçüleri bir tarafa bırakarak birbirlerine karşı acımasız bir imha faaliyetine giriştiler. Esat yönetimini ölçüleri aşan ve her türlü şiddet yöntemini mubah gören bastırma harekelerini kuvvetle eleştiren batılı ülkeler muhalif grupların aynı şekilde sivillere şiddet uygulayan eylemleri karşısında sessiz kaldılar. Suriye’nin Türkiye sınırına yakın bölgelerde başta PKK yanlısı PYD olmak üzere bazı militan Kürt gruplar, ele geçirdikleri yerlerde kurtarılmış bölgeler ilan ettiler. Fransa Cumhurbaşkanı Hollande 25 Eylül’de yaptığı konuşmada, BM’nin bu kurtarılmış bölgelerin korumasını sağlamasını istedi. Suriye’deki çatışmaların Lübnan’a sıçraması ihtimali de kuvvetli görülüyor.

Tüm bunlar karşısında Türkiye’nin tutumu ne oldu? Başlangıçta devrik liderlere veya devrileceği anlaşılan liderlere halkın sesine kulan vermesi çağrısı yapan ve bu ülkelere özgürlüğün ve demokrasinin gelmesini savunduğunu söyleyen Türkiye, Mısır, Libya ve Tunus’a laik rejimi destekleme çağrısında bulundu. Ancak benzeri bir çağrıyı Suriye için yapmadı. Suriye’nin Türkiye Beşar Esad ve yönetiminin kısa sürede devrilerek yerlerine Müslüman Kardeşlerin öncülünde bir hükümet kurulacağını hesap ederek bu süreci hızlandırmayı amaçlayan bir politika izledi Beşar Esad’ı açıkça hedef aldı ve ona karşı mücadele eden muhalefete destek oldu. Başbakan Suriye birliklerinin sınır bölgesine tecavüz etmesi halinde Türkiye’nin müdahale edeceğini ve NATO’nun da 5.madde çerçevesinde Türkiye’ye yardıma geleceğini söyledi ancak NATO’da böyle bir eğilimin olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Üstelik Suriye’de de muhalif grupların Müslüman Kardeşlerden ibaret olmadığı görüldü. Şu anda silahlı mücadeleye öncülük yapan Suriye Ulusal Kurtuluş ordusunun yanı sıra en az 4 aşırı dinci silahlı grup daha bulunuyor. Bunlardan biri Afganistan’da ABD’ye karşı silahlı mücadele yürüten EL Kaide örgütüdür. Bu dinci gruplar arasında Selefiler de etkili rol oynamakta ve bazı Orta Doğu ülkelerinden destek almaktadırlar. Ayrıca Suriye Ulusal Konseyi’nin yanı sıra bir de Suriye ulusal Kürt Konseyi bulunmaktadır. Barzani’nin girişimini bu konseyi oluşturan çeşitli Kürt gruplar Erbil’de bir araya gelmişlerdir ve yine Barzani’nin telkini ile PKK yanlısı PYD silahlı Kürt örgütü de bu gruba dahil olmuştur. Türk sınırına yakın bazı yerleşim birimlerinde kurtarılmış bölge ilan eden grupların başında PYD bulunmaktadır. Batı basınında silahlı gruplara en büyük desteği Türkiye’nin sağladığı ve bunların Türkiye’de örgütlendiği ve eğitim aldığı yolunda sık sık haberler yayınlanmıştır. Türkiye bu haberleri reddetmiştir ama birkaç gün önce Özgür Suriye Ordusu yetkilileri karargahını Türkiye’den kurtarılmış bölgelere taşıdıklarını açıkladılar. Böylece şimdiye kadar bu silahlı grubun karargahının Türkiye’de olduğu anlaşıldı. Böyle bir grubun Türkiye’de varlık göstermesinin anayasamıza ve yasalarımıza aykırı olduğu açıktır. Bunların Türkiye’de herhangi bir makamdan izin alıp almadıkları bilinmemektedir.

Türkiye’nin Suriye ile en büyük gerginliği yaşadığı günlerde jet uçağımız Suriye hava sahasına girip çıktıktan sonra düşürülmüştür. Bunun araştırılması ve olayın ne şekilde cereyan ettiğinin tespiti aylar sürmüştür. Gene de henüz tam olarak aydınlığa kavuşturulamayan noktaları vardır. Bu olay üzerine Türkiye Suriye ile ilgili olarak angajman kurallarını yani hangi durumda silah kullanacağını yeniden düzenlediğini açıklamıştır. ABD ve Avrupa’nın hiç değilse bu aşamada dışarıdan bir silahlı müdahaleye karşı oldukları bilinmektedir. Türkiye de sonunda tek taraflı olarak bir askeri harekata girişmeyeceğini açıklamış olmakla birlikte kaza veya tahrik sonucunda çatışmalara sürüklenmesi ihtimali mevcuttur.

Suriye’deki muhalefetin siyasi alandaki sözcüsü konumundaki Suriye Ulusal Konseyi’nin ve silahlı çatışmalara önderlik yapmaya çalışan Suriye Özgürlük Ordusunun yeterince başarılı olamadıkları Esad’a karşı muhalefeti destekleyen Batılı ülkeler ve bölge ülkeleri tarafından da anlaşıldı. 11 Kasım Pazar günü Katar’da yapılan toplantıda yeni bir muhalefet çatı örgütü oluşturuldu. Şam’daki Ummayad Camiinin eski imamı Moaz al Katib’in başkanlığındaki bu yeni oluşumun bütün muhalif grupların desteğini sağlayıp sağlayamayacağı önü
Müzdeki haftalarda belli olacak. Şimdiden Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte Körfez ülkeleri bu grubu Suriye’nin meşru temsilcisi olarak tanıdılar. Ancak başta Amerika olmak üzere bu konuda açık bir tavır almadan önce biraz beklemeyi tercih edecekleri ve hiç değilse şimdilik bu gruba uçaksavar ve tanksavar silahları vermekte acele etmeyecekleri anlaşılmaktadır.

Suriye’deki gelişmelerden daha vahim bir durum İsrail ile İran arasında bir silahlı çatışma çıkması halinde yaşanabilir. İsrail başbakanı Netanyahu ve Savunma bakanı Barak İran’ın nükleer silah üretme projesine devam ettiğini ileri sürerek oradaki nükleer tesislere karşı İsrail’in bir operasyon düzenleyebileceğini defalarca açıkladılar. ABD buna taraftar gözükmese de özellikle başkanlık seçimi döneminde böyle bir operasyonu engelleme ihtimali kuvvetli değildir.

Bir İsrail saldırısı halinde İran’ın İsrail’e karşı elindeki Şahap III füzelerini kullanması beklenmektedir. Nükleer başlık takılı olmasa bile bu füzelerin İsrail’e bir zayiat verebileceği bilinmektedir. İşte burada füze kalkanı sisteminin İran füzelerine karşı kullanılması ön görülmektedir. Bu sistemin can damarı Türkiye’de İsrail’de konuşlandırılmış bulunan ve Katar’da da planlanan radar sistemleri oluşturmaktadır. ABD basınına göre bu radar sistemleri birlikte çalışacak ve İran füzelerini havada imha edecek olan ve Akdeniz’deki ABD gemilerinden fırlatılacağı belirtilen füzelerle imha edilecektir. Bütün bu gelişmeler Türkiye’deki radar sisteminin sadece Avrupa’yı korumak için kullanacağı, İsrail’e yönelik bir saldırıda devreye girmeyeceği iddialarını çürütmektedir. Üst düzey İranlı askeri ve sivil yetkililer Türkiye’deki radar sisteminin bir çatışma halinde hedef alınacağını açıklamışlardır. Bu Türkiye’yi İran ile bir çatışmaya sürükleyebilecek ciddi bir risk oluşturmaktadır.

Ayrıca Lübnan’da bulunan İran yanlısı Hizbullah örgütünün elinde de on binlerce Katışa füzesi ve daha uzun menzilli İran yapımı füzeler bulunmaktadır. İsrail & İran çatışması halinde Hizbullah’ın bu füzelerle İsrail’deki sivil yerleşim merkezlerini bombardıman etmesi muhtemeldir. Böyle bir çatışma durumunda İsrail’in de Lübnan’daki hedeflere karşı askeri operasyon düzenlememiş kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda İsrail ile Lübnan arasında konuşlandırılmış olan BM gücü ve orada görev yapan Türk askerleri ciddi bir risk altına girmiş bulunacaklardır.

İşte bütün bu gelişmeler Türkiye’nin bölgede son derece dikkatli, çatışmalara sürüklenmekten kaçınan, bölgenin jandarması görünümünü vermeyen bir politika izlemesi gerekmektedir. Yalnız bazı ülkeler için değil tüm Orta Doğu için demokrasi, özgürlük, laiklik gibi ilkeler savunmamız ne kadar doğruysa bu tavrımızı sadece bir iki ülke için sergilememiz diğer bölge ülkelerindeki otoriter rejilere karşı kayıtsız kalmamız bir çifte standart örneği oluşturur. Türkiye’nin bölgenin ilk demokratik ve laik ülkesi olarak yapabileceği önemli katkılar vardır. Ancak bunları yapabilmek için öncelikle kendi içinde demokrasi, özgürlükler, kadın- erkek eşitliği gibi alanlardaki durumunu düzeltmesi gerekmektedir. Türkiye, Kadın erkek eşitliğinde 129. Sırada, basın özgürlüğünde 106.sırada.

Tüm bu konularda muhalefet partilerine, basına, sendikalara ve tüm sivil toplum örgütlerine görevler düşmektedir. Türkiye’nin bu tehlikeli bölgede barış ve istikrar içinde yaşaması ancak bütün bu kuruluşlarımızın kendilerinden beklenen görevi etkili biçimde yapmalarıyla mümkün olabilecektir.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.