DIŞ POLİTİKA NOTLARI – ŞUBAT 2018

Dış politikada ülkemizin önemli güvenlik çıkarlarını ilgilendiren bir dönemden geçiyoruz.

Bir yandan Suriye ile ilişkiler, bir yandan Amerika ile aramızda yaşanan sorunlar, bir yandan da AB ile artık kronik hale dönüşen problemler Türkiye’yi önemli tercihler yapmak ve önemli kararlar almak zorunda bırakıyor.

Bu kararların Türkiye’nin bugünkü güvenlik ihtiyaçlarına ve dış politika menfaatlerine hizmet etmesi ve aynı zamanda cumhuriyetimizin temel dış politika yaklaşımlarıyla tutarlı olması gerekiyor.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren izlediğimiz politikanın özü Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh,” sözleriyle özetlenebilir. Bu sözlerin anlamı şudur: Türkiye bir barış politikası izleyecektir. Hiçbir ülkenin topraklarında ve kaynaklarında gözü olmayacaktır. Ama, aynı zamanda başka ülkelerin de Türkiye’nin topraklarında ve kaynaklarında gözü olmasına müsaade etmeyecektir.

Bu politikanın etkili biçimde uygulanabilmesinin temel koşulu tam bağımsızlık ilkesine titizlikle uyulmasıdır. Atatürk “Hangi medeniyet vardır ki, yabancıların telkinleriyle, tavsiyeleriyle yükselebilmiş olsun. Tarih böyle bir şey yazmadı,” diyor.

İşte bugün bölgemizde yaşanan sorunları değerlendirirken bu ilkeleri titizlikle göz önünde bulundurmamız lazım. Yani Türkiye kendi kararlarını kendisi ve ulusal çıkarlarının gerektirdiği doğrultuda verecektir.

Bölgedeki sıkıntıların çoğu bu tam bağımsızlık ilkesine büyük devletlerin saygı göstermemesinden ve bölgedeki ülkelerin kararlarını halklarının çıkarları doğrultusunda değil, yabancı devletlerin beklentileri doğrultusunda vermeleri arzusundan kaynaklanıyor.

Bunun iki somut örneğini belirtmek yeterlidir. 1 Mart Tezkeresinin TBMM tarafından reddedilmesinden sonra ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz Türkiye, Amerika ile bundan sonra iyi geçinmek istiyorsa “Amerika için iyi olan neyse Türkiye için de iyi olan odur,” yaklaşımın benimsemelidir demişti.

Bunun anlamı Türk dış politikasının tamamen Amerika’nın yörüngesine girmesi beklentisidir.

İkinci örnek de şudur: 2003 yılının Eylül ayında Devlet Bakanı Ali Babacan ile Amerikan Hazine Bakanı John Snow arasında imzalanan anlaşmada Amerika’nın Türkiye’ye 1 milyar Dolar hibe ya da 8,5 milyar Dolar kredi vermesi karşılığında Türkiye’nin de Kuzey Irak’ta Amerika’nın politikaları doğrultusunda hareket etmesi yani Kuzey Irak’a Türk askerlerini geçirip orada PKK ile mücadele etmemesi öngörülüyordu.

Biz CHP olarak buna tepki gösterdik ve cumhuriyetin hiçbir döneminde para karşılığında siyasi taviz vermediğimizi söyledik. Bu tepkiler üzerine, hükümet Dubai Anlaşmasını onay için Meclise sunmamayı kararlaştırdı ve anlaşma uygulamaya konulmadı.

Ancak, öyle anlaşılıyor ki, bugün bile Türkiye’den buna benzer beklentiler var. Büyük devletlerin hiçbir uluslararası kurala ve anlaşmaya uymayan bazı tercihlerinin Türkiye tarafından benimsenmesi ve sineye çekilmesi bekleniyor.

Örneğin, Amerika’nın Suriye’de IŞİD ile mücadelede PYD-PKK terör örgütü ile işbirliği yapmasını Türkiye’nin de anlayışla karşılaması bekleniyor.

Oysa, 11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki İkiz Kulelere ve Pentagon’a yapılan saldırılardan sonra, Başkan George W. Bush “Dünyanın her köşesindeki bütün terör örgütleriyle sonuna kadar mücadele edeceğiz. Bizim gri sahamız yoktur. Ya bizimle berabersiniz ya da bize karşısınız,” diyordu. Türkiye de aynı görüşü benimsiyordu.

Oysa, Bush’tan sonra işbaşına gelen Başkan Obama zamanında Amerika’nın bu politikasında bazı değişiklikler olduğunu gördük. Obama 7 Nisan 2009 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Bizim için önemli tehdit oluşturan iki terör örgütü vardır. Bunlardan bir El Kaide, biri de PKK’dır. Biz El Kaide’yi yerinden sökeceğiz ve tahrip edeceğiz. Siz ise PKK’yı etkisiz kılmak için Bağdat ile görüşün, Barzani ile görüşün ve reform yasaları çıkartın.” Yani ABD için başka yöntemler, Türkiye için başka yöntemler öngörülüyordu.

Başkan Trump zamanında ise Amerika bu politikayı daha açık bir şekilde uyguluyor. “Bizim Suriye’de en büyük düşmanımız IŞİD’dır. Onunla mücadele etmek için Suriye’nin kuzeyindeki Suriye Demokratik Güçleri denilen silahlı grupların desteğinden yararlanacağız,” diyor.

Oysa, SDG’nin ana unsurları PKK ve PYD’den oluşuyor. Bu iki örgüt arasında işbirliği olduğu Amerikan makamları tarafından yakın zamana kadar kabul edilmiyordu. Ancak, şimdi ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Daniel Coats’un Amerikan Senatosu’na 13 Şubat 2018 tarihinde sunduğu İstihbarat Komitesi Raporunda bu iki örgüt arasındaki yakın bağ açıkça ifade ediliyor. Raporun Suriye bölümünde “PKK’nın Suriye’deki milis gücü YPG, muhtemelen bir tür otonom yapı arayışında olacak ancak Türkiye, Rusya ve İran’ın direnciyle karşılaşacak,” deniliyor.

Avam Kamarası’nın Dışişleri Komisyonu’nun üç aylık bir çalışma sonucunda hazırladığı “Kürtlerin Hevesleri ve İngiltere’nin çıkarları” başlıklı raporda Türkiye’nin YPG’yi PKK ile bağlantılı bir terör örgütü olarak gördüğünü, ABD’nin ise aynı örgütü DEAŞ’la mücadelede müttefik saydığını ve silah sağladığını, İngiltere’nin bu bağlamda hangi pozisyonda olduğunu açıklığa kavuşturması gerektiğini vurgulandı. Komisyonun Başkanı Tugendhat şunları söyledi: “Araştırmamız sırasında sunulan kanıtlar bu grubun PKK ile bağlantılı olduğunu temellendirdi. Ancak İngiliz Dışişleri bu bağlantıların mevcudiyeti konusunda bile kararsız göründü. Bu inanılabilir değil. Dışişleri, tekrar tekrar bildirilen bağlantılardan söz etmeyi bırakıp bu konuda kendi açık görüşüne sahip olmalı.”

Aynı şekilde, Amerika’nın eski Şam Büyükelçisi Robert Ford PYD’nin PKK tarafından Kandil Dağında kurdurulduğunu söylüyor. PYD sokak gösterilerinde ve bürolarında daima Öcalan’ın portresini kullanıyor. Artık, bunun inkâr edilecek tarafı kalmadı. Dikkat çekici bir unsur da şudur: Uluslararası Af Örgütü PYD ile ilgili olarak Suriye’nin kuzeyinde yaptığı bir inceleme sonucunda yayınladığı raporda örgütün işgal ettiği köylerdeki bütün evleri yıktığı ve insanların evlerine dönmesini engellediği ve bunun bir savaş suçu olduğu belirtiliyor. Yine de Amerika bu örgütleri desteklemeye devam ediyor ve silahlandırıyor.

2005’ten beri, Amerikan Dışişleri Bakanlığı Irak’a 22 milyar dolardan daha fazla silah ve askeri malzeme satışına onay verdi.

- SDG, Ekim 2017 itibariyle 46 bin kilometrekarelik bir alanı kontrol ediyor. 

- Bu Suriye’nin yaklaşık yüzde 25’i, petrol, gaz ve tarım toprakları bakımından en stratejik bölgeleri. 

- Fırat’ın Suriye’den geçtiği 600 kilometre boyunca Tishreen, Fırat ve AlBa’ath barajları SDG kontrolünde. 

- Suriye’deki tarım arazilerinin 30 bin kilometrekarelik bölümü, yani yüzde 60’ı bu bölgede. 

- Suriye 2010′da günde 400 bin varil petrol üretiyor; 150 bin varili ihraç ediliyordu. Petrolün yüzde 90′dan fazlası İtalya, Fransa ve Almanya gibi AB ülkelerine gidiyor, Şam’a 3.2 milyar dolar kazandırıyordu. 

- Bugün Suriye’nin petrol kaynaklarının yüzde 90’ı SDG’nin kontrolünde. 

- Doğalgaz kaynakları da Dey Ez-Zor bölgesi ile Rakka ve Homs arasında. 2011’de yılda 8.7 milyar metreküp gaz üretiliyordu. 

- Bugün SDG’nin kontrolündeki gaz üretimi günlük 5,6 milyon m3 (yüzde 43); Rejimin kontrolündeki gaz üretimi ise 7,45 milyon m3 (yüzde 57). 

- Esad yönetimi, petrol işleme ve enerji üretim noktalarını batıda kurmuştu. Bu nedenle ham petrol için artık SDG’ye muhtaç. 

- Ayrıca SDG bölgesindeki doğalgaz tesisleri konutlarda kullanılan gaz için hayati önemde. 


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.