ONUR ÖYMEN’İN GAZİANTEP’TE VERDİĞİ KONFERANS – MART 2018

Türk Dış Politikasının dünü ve bugünü hakkındaki bazı görüşlerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Dış politikanın dünü deyince aslında 700 yıl kadar geriye gitmek gerekiyor. Türk dış politikası bugün 700 yıllık bir birikime ve hafızaya sahip. Amerika kıtası keşfedildiğinde Osmanlı İmparatorluğu 192 yaşındaydı ve Türkler İstanbul’u fethedeli 39 yıl olmuştu. Bugün bazılarınca dünyanın tek gücü olarak kabul edilen ABD kurulduğunda Türkler 470 yıllık bir devlet tecrübesine sahipti.

Tarihten bahsederken önce bu geçmişimizi hatırlamak ve bugün Türkiye’ye neredeyse yeni kurulmuş, tecrübesiz bir devlet muamelesi yapmak isteyenlere bunu hatırlatmak lazım.

Tarihimizde kuşkusuz çok parlak sayfalar var. Onlarla bugün de övünç duyuyoruz. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı İmparatorluğu üç kıtaya yayılan, yaklaşık 15 milyon km2’lik bir araziye sahip bir ülkeydi. Ancak, o zamanki gücümüzü ve etkinliğimizi koruyamadık. Osmanlı imparatorluğunun geriye gitmesinde kuşkusuz sanayi ve teknoloji alanlarında geri gitmesi, yönetim yanlışları gibi unsurlar var. Ama belki daha önemlisi aydınlanma döneminin düşünce ve eğitim alanlarındaki gelişmelerin gerisinde kalmamızdır.

Atatürk düşünce alanındaki bu eksikliğimizi 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesinin açılışında yaptığı konuşmada şöyle ifade ediyordu: “Türkler 1453’te büyük bir zafer kazandı ve İstanbul’u aldı. Ama o zamanki bağnaz hukukçular matbaanın memlekete girmesine 300 yıl engel oldular. O yüzden çağdaş zihniyetli hukukçular yetiştirmek lazımdır.”

Düşünce özgürlüğü alanında da Osmanlı İmparatorluğu çok geride kalmıştır. Örneğin, 1876 yılında ilan edilen birinci meşrutiyetin mimarı Mithat Paşa, vatanseverliğin ve özgürlüğün simgesi olan Namık Kemal bile Cumhuriyet sözünü telaffuz edemiyorlar.

Cumhuriyetten söz edebilen düşünür ve yazar Ziya Paşa’dır. O da bu konudaki düşüncelerini Türkiye’de değil yurt dışında dile getirebiliyor.

Cumhuriyet düşüncesine sahip çıkan Atatürk’tür. Atatürk 8 Temmuz 1919 akşamı Erzurum’da özel kalem müdürlüğünü yapan eski Bitlis valisi Mahzar Müfit Kansu’ya temel hedeflerini yazdırıyor. O hedefler şunlardır:
1) Zaferden sonra şekli hükümet Cumhuriyet olacaktır.
2) Padişah ve hanedan hakkında zamanı geldikçe gereken işlem yapılacaktır.
3) Tesettür (örtü) kalkacaktır.
4) Fes kalkacak, uygar uluslar gibi şapka giyilecektir.
5) Latin hurufu (harfleri) kabul edilecek.

19. yüzyılın ortalarında bir sadrazam padişah tarafından görevden alınmıştı. Gerisini İngiliz Büyükelçisinin eşine yazdığı mektuptan okuyalım: “Bunu haber alınca o saat padişaha çıktım ve sadrazamın derhal görevine iade edilmesini sağladım. Sadrazam beni ziyaret etti, ve teşekkürlerini bildirdi.”

Maalesef bu tek örnek değildir. İstanbul’un işgali sırasında, 1920 yılının Ocak ayında, İngiltere ve Fransa Osmanlı hükümetine bir nota göndererek sadrazamın ve harbiye nazırının 48 saat içinde görevden alınmasını talep ediyor.

Birinci Dünya Savaşına girildiğinde Kanuni döneminde kazanılan toprakların büyük bir bölümünü kaybederek, 1.800 bin km2’lik toprağa ve 23.800 milyon nüfusa sahip bir devlet haline geliyor. Savaştan sonra ise, Sevr Antlaşmasıyla Türklere bırakılan toprak 480 bin km2’den ibaretti. Lozan’da 256 bin km2 toprak daha kazanılarak 736 bin km2’ye ulaşılmış, 1939’da Hatay’ın da katılmasıyla ülkemizin yüzölçümü 783 bin km2 olmuştur. Yani imparatorluğun geniş topraklarının Lozan’da feda edildiği görüşü gerçekleri, yansıtmıyor.

Avrupa’nın büyük sömürgeci devletleri de sömürgelerin tasfiyesinden sonra büyük topraklar kaybediyorlar. 36.6 milyon km2’lik topraklara sahip olan İngiltere’nin bugünkü yüzölçümü 242.495 km2’den ibarettir. Fransa ve Avusturya Macaristan imparatorluklarından bugünkü devletlerine kalan toprakların oranı da farklı değildir. Bugün, Rusya hariç, Avrupa’da en geniş topraklara sahip olan ülke Türkiye’dir. Nüfus açısından Almanya’dan sonra ikinci sırada geliyoruz. İşte bütün bunlar Lozan’da sağladığımız başarının sonuçlarıdır.

Sadrazam Damat Ferit 1919 yılında Paris’te savaştan sonra dünyaya yeni bir nizam vermek için toplanan, Wilson, Clemenceau, Lloyd George gibi galip devletlerin liderlerinin düzenlediği toplantıya katılıyor. o liderlerin ülkemiz için sarf ettikleri en aşağılayıcı sözleri sineye çekmek zorunda kalıyor. Devletin hiçbir itibarı kalmamıştır.

Birinci Dünya Savaşının sonunda savaşı kaybeden ülkeler arasında galip devletlerle eşitlik, egemenlik ve bağımsızlık ilkelerini kabul ettirerek antlaşma imzalayabilen tek ülke Türkiye olmuştur.

Peki yabancı devlet adamları ne diyor?

İngiltere Başbakanı Llyod George, Avam Kamarasında kürsüye çıkıyor ve “İnsanlık tarihinde dâhiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dâhiyi Türkiye’de dünyaya getirdi. Biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dâhiyi yenmemiz imkansızdı” diyor ve Başbakanlıktan istifa ediyor.

Aynı şey Fransa meclisinde de oluyor. Bazı milletvekilleri Başbakanı suçlayarak “haydutlarla antlaşma yaptınız.” diyorlar. Başbakan Aristide Briand cevap veriyor: “Dağ başında haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve onun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böyle bir kahramanla antlaşma imzalamaktan gurur duydum.” İşte o zamanki Türkiye budur.

Ünlü İngiliz tarihçisi Toynbee’nin Lozan’la ilgili değerlendirmesi de şöyledir: “Türk delegasyonu Misak-ı Milli ile belirlenmiş olan toprak konuları, kapitülasyonlar, borçlar ve diğer milli çıkarlar konularında bir adım bile geriye atmamıştır. Hemen her konudaki milliyetçi istekleri Lozan’da müttefikler tarafından kabul edilmiştir. Dünya tarihinde bir eşi olmayan bir olayla karşılaşılmış, yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması ve dünyanın en iyi ulusları ile eşit şartlar içinde karşı karşıya gelmesi ve bu büyük savaşın galiplerini dize getirerek istediklerini kabul ettirmesi şaşılacak bir şeydir. Neticede Lozan’da Türkiye büyük bir zafer kazanmıştır, yeni bir devletin ötesinde bir millet oluşturmuştur.”

Lozan ile bütün meseleler halledilmiş miydi? Kuşkusuz edilmemişti. Özellikle, Musul meselesinde anlaşmaya varılamamıştı. Musul’da Türklerle Kürtlerin Türkiye’ye katılma doğrultusunda oy kullanacaklarından emin olan İsmet Paşa’nın plebisit yapılması önerisine İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon “Kürtleri niye size bırakalım?” diyerek cevap vermiş ve bu öneriye karşı çıkmıştı.

Aslında Salahi Sonyel’in İngiliz arşivlerinden bulduğu belgeler, İngiltere’nin o sıralarda Türkiye ile Musul’un petrol bölgeleri arasında tampon bir Kürt devleti kurmayı hedeflediklerini gösteriyor.

Sonunda Lozan’da Musul konusunda anlaşmaya varılamıyor. Meselenin Türkiye ile İngiltere arasında ikili müzakerelerle çözülmesi kararlaştırılıyor. 19 Mayıs 1924 tarihinde Türkiye ile İngiltere Musul meselesinin çözümü için İstanbul’da müzakerelere başlıyorlar. Ancak İngilizler müzakerelerde en küçük bir esneklik gösterme niyetinde değildir. Hatta, Hakkari’yi bile almak istiyorlar.

İstanbul’da sonuç alınamayınca İngiltere 6 Ağustos’ta Musul Meselesini Milletler Cemiyetine götürüyor. Tesadüf bu ya, 7 Ağustos’ta yani bu başvurunun ertesi günü Hakkari’deki Hristiyan Nasturiler Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanıyor. İngiliz savaş uçakları bu ayaklanmayı destekliyor. Hükümet ayaklanmayı bastırdı. Bundan 4,5 ay sonra Milletler Cemiyeti Komisyonu halkın eğilimlerini öğrenmek için Musul’u ziyaret ediyor. İşte tam o sırada Şeyh Sait İsyanı çıkıyor. Hükümet o ayaklanmayı da bastırıyor. Milletler Cemiyeti 7 Kasım 1925 tarihinde Musul Raporunu görüşmeye başlıyor. Aynı gün Hazro’da yeni bir isyan patlak veriyor. İsmet Paşa bu isyanların yabancıların tahrikleri ve telkinleriyle tertiplendiğini söylüyor.

Sonunda İngiltere ile Türkiye arasında Musul konusunda 5 Haziran 1926 tarihinde bir antlaşma yapıldı. Musul İngiltere’nin himayesindeki Irak’a bırakıldı. Antlaşmada Türkiye ile Irak arasındaki sınırın kalıcı olacağı özellikle vurgulandı.

Daha sonraki yıllarda Anadolu’da baş gösteren silahlı ayaklanmaların çoğunun arkasında da yabancı ülkelerin parmağı olduğu anlaşılmaktadır.

Lozan’ın azınlıklarla ilgili hükümleri Sevr antlaşmasının aşağılatıcı hükümlerinin bertaraf edilmesine imkan vermiştir. Gerçekten Sevr’in 151. maddesinde Osmanlı İmparatorluğunun müttefiklerin bütün taleplerini yerine getirmesi hükme bağlandıktan başka, ileride müttefiklerin bu konuda dile getireceği bütün talepleri de peşinen kabul edeceği belirtiliyor.

Lozan’da ise 37-44 maddelerinde İstanbul’daki Rumlara tanınacak azınlık hakları ayrıntılarıyla belirlendikten sonra 45. maddede aynı hakların Batı Trakya’daki Türklere de tanınacağı kaydediliyor.

Adalarla ilgili olarak hangi adaların kime verileceğini düzenliyor. 16. Maddesi ise aidiyeti belirlenmemiş adaların durumunun ilgili taraflar arasında düzenleneceği hükme bağlanıyor. Peki bu hüküm uygulanmış mıdır? Evet uygulanmıştır. 1932 yılında, İtalya’yla yapılan bir sözleşmeyle o tarihlerde İtalya’nın elinde olan Meis adasının civarındaki adacık ve kayalıkların bir bölümünün Türkiye’ye, bir bölümünün İtalya’ya bırakılması kararlaştırılıyor. Bodrum’daki Karaada’nın da Türkiye’ye verilmesi kararlaştırılıyor. Bu antlaşma Türk ve İtalyan Meclislerinde onaylandıktan sonra Milletler Cemiyetinde de tescil ediliyor. Benzeri bir anlaşmanın Kardak ve civarındaki adacıklar için yapılması düşünülüyor, ancak bu konuda yapılan temaslar resmi bir anlaşmayla sonuçlanmıyor.

2. Dünya Savaşından sonra imzalanan Paris antlaşmasıyla evvelce İtalya’ya bırakılan adalar, silahsızlandırılmaları kaydıyla Yunanistan’a bırakılıyor anca o bölgede Türkiye ile Yunanistan arasında bir deniz sınırı çizilmiyor.

Yunanistan 1948 ile 1963 yılları arasında defalarca Türkiye’ye yazılı ve sözlü başvurularda bulunarak bir deniz sınırı çizilmesi için görüşmelere başlanmasını öneriyor. Ancak Türkiye o günkü koşullarda bu öneriyi kabul etmiyor.

1995 yılının sonunda Yunanistan fiili durum yaratarak Kardak’a asker çıkartması ve bayrak dikmesi adalar konusunu yeniden gündeme getiriyor ve diplomatik girişimlerin sonuç vermemesi üzerine Türkiye bitişik adacığa asker çıkartarak Yunanistan’ın Kardak adasını terke etmesini sağlıyor.

1936 yılında uygun koşulların oluştuğunu gören Türkiye Montreux Sözleşmesini imzalayarak Lozan’ın Boğazlarla ilgili hükümlerinden çok daha iyi koşullara sahip olmuştur.

Sınırlar meselesinde de iyileştirme sağlanmış ve Atatürk’ün talimatıyla Fransa’yla yapılan yoğun müzakerelerden sonra Hatay 1939 yılında Türkiye’ye katılıyor ve ülkemiz bugünkü sınırlarına kavuşuyor.

Lozan’dan ve Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye “Yurtta sulh, cihanda sulh” parolasıyla bir barış politikası izliyor. Atatürk, “ülke savunması için yapılmadıkça savaş bir cinayettir” diyor.

Dış politikada savunduğumuz en önemli ilkelerden biri tam bağımsızlıktır. Yani Türkiye kendi kararlarını kendisi verecek, başka ülkelerin baskılarına ve dayatmalarına boyun eğmeyecektir.
Atatürk’ün döneminde hiç kimse Türkiye’ye hangi meselesini nasıl çözeceği konusunda bir telkinde bulunmaya cesaret bile edemiyor.

Yunanistan Başbakanı Venizelos 1930 yılında Ankara’ya gelerek Atatürk’ü ziyaret ediyor. Atatürk’ün barış, dostluk ve işbirliği konusundaki görüşlerinden ve politikalarından çok etkileniyor.

O yıllarda Avrupa Birliği fikri oluşmaya başlamıştır. Bu girişimin öncülüğünü Avusturyalı Kont Coudenhove Kalergi yapıyor. Kalergi 2. Dünya Savaşının öncesinde dönemlin en önde gelen Avrupalı devlet adamlarıyla işbirliği halinde bu projesini hayata geçirmeye çalışıyor. Venizelos’la yaptığı bir görüşmede Yunanistan’ı da bu Avrupa Bütünleşmesi girişimine katılmaya davet ediyor. Kalergi 1943 yılında yazdığı bir kitapta Venizelos’la görüşmesi hakkında şunları söylüyor: “Venizelos, Atatürk yönetimindeki Türkiye’nin Batı Medeniyetinin parçası haline geldiği ve Avrupa Birliği’nin geleceği ne olursa olsun Türkiye’nin bunun bir parçası olması gerektiği hususunda beni ikna etti. Venizelos, Yunanistan’ın ancak Türkiye’nin de katılması halinde Avrupa hareketine dahil olabileceğini söyledi. Atatürk’ten hayranlıkla söz etti.” * Richard Coudenhove–Kalergi, Crusade for Pan-Europa, Autobiography of a man and a mouvement, Putnam Press, New York, 1943, p. 126-127.
Venizelos bu düşüncelerini sadece Kont Kalergi’ye söylemekle kalmıyor, Nobel Barış Komitesinin başkanına 12 Ocak 1934 tarihinde bir mektup göndererek Atatürk’ü Nobel barış ödülüne aday gösteriyor. Venizelos mektubunda Atatürk’e barışa değerli katkılarından dolayı borçluyuz.” (1934 ödülü İngiliz eski Dışişleri Bakanı ve silahsızlanma komitesi başkanı Henderson’a, 1935 ödülüyle Nazi karşıtı gazetesi Ossiyetski’ye veriliyor).

Atatürk’ü ziyaret eden Rıza Şah Atatürk’ün reformları sonucunda Türkiye’nin ulaştığı düzeyden çok etkileniyor ve “Ben de aynı reformları İran’da yapmak istiyorum, nereden başlamalıyım,” diyerek Atatürk’ün görüşünü soruyor. Atatürk “Hareket noktanız milli irade olmalıdır,” diyor.

Kendisini ziyaret eden Afgan Kralı Emanullah Han’a da benzeri tavsiyelerde bulunuyor ve Afganistan’a büyük yardımlarda bulunuyor.

UNESCO 1981 yılını Atatürk yılı ilan ederken şunları söylemiştir: “Atatürk uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir inkılapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.”

Emperyalizmin baskısı altındaki halkların kurtuluşunun da savunuculuğunu yapıyor. Atatürk, “Eğer sadece Türkiye’nin kurtuluşunu düşünseydik, Kurtuluş Savaşımız bu kadar zahmetli ve kanlı olmazdı,” diyor.

İkinci Dünya Savaşından önceki yıllarda Filistin’de camilerin şerefelerine makineli tüfeklerini yerleştiren İngilizlere karşı halk sokaklara fırlayarak “Yaşa Mustafa Kemal Paşa!” diye bağırıyor.

Cezayir Devlet Başkanının o zamanki Büyükelçimize anlattığına göre, Fransız askerleri ile savaşan Cezayirli mücahitler ceketlerinin üst cebinde Atatürk’ün resmini taşıyor.

Cemal Abdül Nasır ve arkadaşları Kral Faruk’u devirdikten sonra ilk önce Türkiye Büyükelçiliğine giderek “Biz bu devrimi Atatürk’ten esinlenerek yaptık,” diyorlar.

İkinci dünya savaşı sırasında tarafsız kalan Türkiye’ye Churchill ve Roosevelt baskı yapmaya kalkışıyorlar ancak İsmet Paşanın güçlü direnci sayesinde sonuç alamıyorlar.

1952 yılında Türkiye NATO’ya üye oluyor. Soğuk savaş yıllarında bir yandan Türkiye, başta ABD olmak üzere NATO ülkelerinin desteğiyle ordusunu modernleştirmeyi sağlıyor. Ancak bazı ciddi sorunla da yaşanıyor. Bunlardan bir, Küba krizi sırasında ABD’nin Rusya’yla yaptığı gizli müzakereler konusunda Türkiye’ye konuşlandırılan Jüpiter füzelerinin geri çekilmesi, bir diğeri de Kıbrıs’la ilgili olarak Başkan Johnson’un Başbakan İsmet Paşa’ya gönderdiği mektuptur. İsmet Paşa gerekli cevabı veriyor ama aynı zamanda Türkiye’nin kendi savunması için sadece müttefik ülkelerin yapacağı askeri yardımlara güvenemeyeceği ortaya çıkıyor ve ülkemiz kendi kaynaklarını kullanarak savunmasını güçlendirmeye başlıyor.

Aynı baskılar daha sonra 1974 Temmuzundaki Kıbrıs çıkartmasından önce de yapılıyor. Ecevit bu baskılara boyun eğmiyor ve müdahaleyi gerçekleştiriyor.

1975 yılında ABD Kongresi Kıbrıs konusunda Türkiye’ye taviz verdirmek için askeri ambargo kararı alıyor. Türkiye geri adım almıyor, üstelik Amerikan askerlerinin Türkiye’deki üsleri kullanmasını yasaklıyor. 3 yılı aşkın süre devam eden ambargo, sonunda kaldırılıyor.

Türkiye’nin bugünkü dış politika sorunlarını geçmişteki bu gelişmelerden bağımsız olarak değerlendirmek zordur. Dış politika deyince, akla önce güvenlik sorunları gelir. Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye olarak Soğuk Savaş zamanında muhtemel bir Sovyet tehdidine karşı, NATO’nun ortak güvenlik sisteminden yararlanmıştır. Ancak, Türkiye’nin bütün güvenlik ihtiyaçlarının NATO çerçevesinde karşılandığını söylemek mümkün değildir. Bugün güveliğimizi tehdit eden en önemli sorun terör meselesidir. NATO uzun yıllar terörü üye ülkelerin bir içi meselesi olarak görmüş ve kolektif savunma kapsamına almamıştır.

NATO’nun 69 yıllık tarihinde bir kere 5. Madde kararı alınmıştır. O da 2001 yılının 11 Eylül tarihinde New York ve Washington’daki terörist saldırılar üzerine alınan karar olmuştur. Ondan sonra, NATO Konseyinde sürekli olarak terör konusu ön plan çıkmış, ancak 2010 yılında Lizbon Zirvesinde yeni stratejik konsept kabul edilirken terörist saldırılar yine 5. madde kapsamına alınmamıştır.

Başkan George W. Bush 11 Eylül saldırılarından sonra “Dünyanın neresinde olursa olsun bütün terörist saldırılarla sonuna kadar mücadele edeceğiz. Bizim gri sahamız yoktur. Ya bizimle berabersiniz ya da bizim karşımızdasınız,” demiştir.

Ancak, başkan Obama zamanında bu politikada bazı değişiklikler gözlenmiştir. Örneğin, Obama seçildikten sonra Türkiye’ye yaptığı ziyarette TBMM’de konuşurken “Bizim için ciddi tehdit oluşturan iki terör örgütü vardır: bunlardan biri el Kaide, biri PKK’dır. Biz el Kaide’yi yerinden sökeceğiz, tahrip edeceğiz ve yeneceğiz. Siz ise PKK sorununu çözmek için Bağdat Hükümeti ile konuşun, Barzani ile konuşun ve reform yasaları çıkartın,” demiştir.

1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce Amerika ile yapılan müzakereler sonrasında imzalanan memorandumda Türkiye’ye o bölgeden PKK’nın tamamen tasfiyesi hakkı tanınmamakta, sınırlı bir bölgede, o da PKK ateş açtığı takdirde silahlı müdahale yetkisi verilmektedir.

hükümet 2003 yılından itibaren Meclis’ten Irak’a bir kara operasyonu için yetki almakla birlikte bu yetkiyi ilk defa 2008 yılının Şubat ayında kullanmış ve o operasyon sırasında Türkiye’yi ziyaret eden Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates bu operasyonun derhal durdurularak askerlerimizin geri çekilmesini istemiştir.

Ayrıca 22 Eylül 2003 tarihinde de Devlet Bakanı Ali Babacan ile Amerikan Hazine Bakanı John Snow arasında imzalanan Dubai Anlaşmasında Türkiye’ye 1 milyar dolar hibe veya 8,5 milyar dolar kredi karşılığında Türkiye’nin Kuzey Irak’ta Amerika’nın politikalarını izlemesi yani, o bölgeye asker gönderilememesi kabul edilmişti. Ancak, Meclis’e yaptığımız itiraz üzerine, bu anlaşma onaylanmamıştır.
2009 yılında David Phillips’in önderliğindeki Atlantic Council hazırladığı raporda “Türkiye’nin PKK ile mücadele etmemesi, müzakere etmesi, af çıkartması, yeni bir anayasa hazırlaması ve bu anayasada Türk kelimesinden söz edilmemesi” önerilmektedir.

Phillips daha önce Turkish-Armenian Rapproachment Committee (TARC) adı altında bazı Türk ve Ermeni akademisyenlerini, emekli diplomat ve subaylarını bir araya getirerek Ermeni konusunda bir çözüm arayışına girmiş, ancak kısa süre içinde esas amacının Türk tarafına soykırım iddiasını kabul ettirmek olduğunu anlayan bazı Türk diplomatlar ve askerler bu komiteden çekilmişlerdi. İşin ilginç tarafı David Phillips’in TARC sürecini anlatan kitabında Amerika’nın Türkiye’nin Ortadoğu’daki politikalarından rahatsız olduğunda her defasında Ermeni soykırımı meselesini bir tehdit gibi ön plana çıkarttığını belirtmesidir.

Suriye’nin kuzeyinde Amerika’nın bizzat bazı Amerikalı yetkililerce (Robert Ford) PKK’nın içinden çıkmış bir örgüt olduğu belirtilen PYD’ye Amerika tarafından askeri yardımda bulunulmakta ve son haberlere göre, bunlardan 30 bin kişilik bir milis gücü oluşturulması öngörülmektedir. Yani, kuzey Irak’ta yaratılmış olan fiili durumun bir benzeri Suriye’nin kuzeyinde de yaratılmak istenmektedir.

2005 yılında hazırlanan Irak Anayasasının 27. maddesinde kuzeyde oluşturulan bölgesel Kürt yönetiminin yasama ve yürütme organlarına ilaveten bir de askeri gücünün bulunacağından söz edilmektedir. Nitekim, bugün Amerika tarafından 16 bin peşmergeye askeri eğitim, 38 bin peşmergeye de maaş verilmektedir. Almanya da peşmergelere askeri eğitim ve silah yardımında bulunmaktadır. Şimdi benzeri bir durumun Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir.

1963 yılında imzalanan Ankara antlaşmasının 28. maddesinde Türkiye’nin belirli hazırlık ve geçiş sürelerinden sonra AB’ye üyeliği öngörülüyordu. Ancak, Yunanistan 1981 yılında üye olduktan sonra her şey değişti. Yunanistan’ın ilk işi AB’nin 4. Mali protokol çerçevesinde Türkiye’ye vermeyi taahhüt ettiği 600 milyon avroluk katkıyı engellemek oldu. Benzeri bir durum 1996 başında gerçekleşti ve Yunanistan Kardak krizini bahane ederek AB’nin Türkiye’ye vermeyi taahhüt ettiği 375 milyon avroluk desteği ve başka mali yardımları engelledi.

Soğuk Savaşın bitiminden sonra, başta Almanya olmak üzere, AB üyeleri Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin üyeliğini gerçekleştirmek için büyük destek verdiler ve yoğun bir program uyguladılar.

Türkiye’nin aynı sürece katılma talebi engellendi. Bu süreç ancak Almanya’da iktidarın değişip Gerhard Schoreder’in başkanlığındaki SPD-Yeşiller koalisyonunun işbaşına gelmesiyle mümkün olabildi.

Yine de Türkiye’ye başka hiçbir aday ülkeye yapılmayan bir muamele yapıldı. Üyelik sürecinin başlamasının esaslarını belirleyen belgede ucu açık müzakereler kavramına yer verildi. İnsanların serbest dolaşımı ve tarım gibi alanlarda kalıcı kısıtlamaklar yapılabileceği yolundaki ifadeler metne konuldu. Bu vesileyle hazırlanan belgelerden birinde İsrail’in ve bölgedeki bazı müttefik ülkelerin stratejik menfaatleri dikkate alınarak Türkiye’den kaynaklanıp Ortadoğu’ya akan suların uluslararası bir yönetime verilebileceği ifade edildi. Ayrıca müzakerelerin daha başında Türkiye’nin üyeliği ile Kıbrıs sorunu arasında bağ kuruldu ve bu bağ daima Demokles’in kılıcı gibi Türkiye’nin başının üzerinde tutuldu.

2005 yılında Türkiye ile AB arasında imzalanan bir protokol fiilen Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimini, Kıbrıs Devletinin temsilcisi gibi kabul etmesine yol açabilecek hükümler içeriyordu. Türkiye bunu daha sonra fark ederek bir deklarasyon yayınladı.

Türkiye bunu kabul etmeyince AB Konseyi 35 müzakere başlığından sekizine ambargo koydu. Ayrıca, Fransa beş, GKRY de altı müzakere başlığını engelledi. Fransa, daha sonra bir başlık üzerindeki engelini kaldırdı. Neticede, toplam 18 başlık fiilen açılamaz hale getirildi. Zaman içinde 16 başlık açılmış ve sadece bir başlık kapatılabilmişti. Yani fiilen yeni başlık açılması imkansız hale geldi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Sayın Cumhurbaşkanımızı ziyareti sırasında, artık yeni başlık açılamayacağını söylemesi, esas itibarıyla AB, GKRY ve Fransa’nın koyduğu ambargolardan kaynaklanmaktadır.

Bu ambargolar kaldırılmadıkça esasen yeni başlık açılması mümkün değildir. Son gelişmeler başlangıçta Türkiye’nin üyeliği ile Kıbrıs meselesi arasında kurulan bağın ne kadar yanlış ve sakıncalı olduğunu ortaya koymaktadır.

AB konularında üst düzeyde yetkililerden biri bana “esas sebep Türkiye’nin büyük ve güçlü bir ülke olmasıdır. Biz Türkiye’nin rekabet gücünden çekiniyoruz” demişti. Türkiye’nin AB üyeliği hedefi konusunda farklı görüşler var. Bence öncelikle yapılması gereken AB’nin yükümlülüklerini yerine getirmesi, başlıklara konulan ambargoların kaldırılması ve sürecin tamamlanmasıdır.

Uzun zamandan beri dış politikamızın önemli sorunlarından biri Kıbrıs meselesidir. Kıbrıs 300 yıl Osmanlı egemenliğinde kaldıktan sonra, 1878 Berlin Anlaşmasıyla İngiltere’ye kiralanmıştı. Birinci Dünya Savaşının başlamasını fırsat bilen İngiltere Kıbrıs’ı egemenlik alanı içine dahil etti.

Yunanistan 100 yılı aşkın zamandan beri, enosis, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını milli bir hedef haline getirmişti. Bu amaçla 1955 yılında, General Grivas’ın başkanlığında kurulan EOKA terör örgütü İngilizlere ve daha sonra da Türklere karşı eylemlere başladı. Terör baskısıyla İngiltere’yi enosise zorlamak istediler. 1950li yılların sonunda, İngiltere Kıbrıs üzerindeki egemenliğinden vazgeçti ve 1960 yılında imzalanan Londra ve Zürih Antlaşmalarıyla Kıbrıs, Türk ve Rum toplumlarının egemen eşitliğine dayalı bir devlet olarak kuruldu. İngiltere’ye de Dikelya ve Agrotur’da iki üs verildi.

Ancak, egemenliği Türklerle paylaşmak istemeyen Cumhurbaşkanı Makarios’un öncülüğünde Türkleri adadan tasfiye etmeyi amaçlayan Akritas Planı yapıldı. 1963 yılının Noel’inde Rumlar Türklere karşı saldırıya geçtiler, çok sayıda Türkü katlettiler ve Türkleri devlet teşkilatından uzaklaştırdılar. Türkiye’nin 1964 yılında Kıbrıs’a müdahalesi Başkan Johnson’un NATO’nun temel ilklerini açıkça ihlal eden mektubuyla engellendi. Daha sonra yapılan müzakerelerden sonuç çıkmadı.

1974 yılında Atina’daki askeri cuntanın enosisi geciktirdiği gerekçesiyle başlattığı darbe girişimi sonucunda Makarios adadan kaçtı. Ünlü terörist Nikos Sampson Devlet Başkanlığına getirildi.

Son olarak, 2004 yılında hazırlanan Kofi Annan Planı dünyada örneği görülmemiş bir proje ile bu haksızlığı zirve noktasına getirdi.

Şimdiye kadar yaşanan gelişmeler, Kıbrıs’ta Türklerin ve Rumların yan yana iki bağımsız devlet halinde yaşamalarının en gerçekçi çözüm olacağını göstermektedir. Nitekim, İngiltere’nin Dışişleri eski Bakanlarından Jack Straw Ekim 2017’de “Kıbrıs’ta iki toplum temelinde tek bir devletin kurulması amacıyla yürütülen birleşme görüşmeleri “saçmalığına” bir son verilmesi gerektiğini ve ihtilafın çözümünün bölünmeden geçtiğini” yazdı. Independent’a bir makale yazan Straw, Avrupa Birliği’nin 2004 yılında çözüm girişimlerinin sonucundan bağımsız olarak Kıbrıs’ın tamamını üye olarak kabul etmesini “bugüne kadar aldığı en kötü stratejik kararlardan biri” olarak nitelendirdi. 

Bölgede birinci önceliğimiz ülkemizi tehdit eden terörü bertaraf etmek olmalıdır. Bunun için en etkili silah diplomasidir. Türkiye diplomasi silahını kullanarak Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasını ve PKK kamplarının kapatılmasını sağlamıştır. Aynı diplomasiyi Irak’ta ve başka yerlerde uygulamamız mümkündür.

Türk Dış Politikasını birkaç cümle ile özetlemek gerekirse, şunları belirtmekte fayda olabilir. Türkiye toprakları, nüfusu, askeri gücü ve ekonomik potansiyeli açısından Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun en önemli devletlerinden biridir. Ancak, müttefiki olduğumuz ve aynı siyasi değerleri paylaştığımız ülkelerle menfaatlerimiz ve stratejik hedeflerimiz çoğu zaman örtüşmemektedir. Bu nedenle, Kıbrıs gibi, Türk-Yunan meseleleri gibi, Kürt konusu gibi, Ermeni meselesi gibi konularda büyük devletler neredeyse daima Türkiye’nin yanında değil, karşısında yer almaktadırlar.

Uluslararası sorunlarda dosyanız sağlam olmalı. Eksik bir dosya sizi görüşmelerde zayıf duruma düşürür. Türkiye’nin eli Afrin dosyasında çok güçlü. Ama elindeki kozları kullanmıyor.

PKK ile işbirliği yapan PYD örgütü o bölgeden defalarca Türk topraklarına havan ve füze atışları yapmış ve çok sayıda vatandaşımızın ölümüne ve yaralanmasına yol açmıştı. Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlamak için başlattığı bu operasyon uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler yasasının meşru müdafaa hakkı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Hiçbir ülke bir terör örgütüyle sınır komşusu olmayı kabul edemez ve sınır ötesinden gelen terör saldırıları karşısında sessiz kalamaz. Türkiye’nin sınır harekâtı bir taraftan oradaki terör örgütünü bertaraf edecek bir taraftan da Kürt koridorunun engellenmesi sonucunu verecektir.

PKK-PYD arasındaki bağlantıyı Amerika kabul ediyor. Amerika’nın eski Şam büyükelçisi Robert Ford, 11 Mayıs 2017 tarihinde The Atlantic dergisine yazdığı makalede Abdullah Öcalan’ın kardeşi Osman Öcalan’a atfen PYD’nin 2003 yılında Irak’ın Kandil dağında PKK tarafından kurulduğunu söylemektedir. Ford, Trump yönetiminin PYD ve PKK’nın farklı unsurlar olduğunu söylemesinin temeli olmadığını ifade etmekte ve PYD’nin PKK’ya stratejik derinlik kazandırdığını belirtmektedir. 

PYD’nin PKK ile işbirliği, artık inkar edilemez bir hale gelmiştir. İngiltere’nin eski Ankara büyükelçisi Richard Moore, 7 Mart 2016′da basına verdiği bir mülakatta PYD ile PKK’nın bağlantısını reddetmenin akılsızca bir davranış olacağını söylemiştir.

Uluslararası Af Örgütü’nün 2015 yılının ekim ayında yayınladığı ve PYD hakkında kapsamlı bir araştırma içeren raporunun 30. sayfasında, hasım tarafa mensup olanların evlerinin yıkılmasının uluslararası insani hukuk tarafından yasaklandığını ve bu eylemin savaş suçu oluşturduğunu belirtilmektedir.

Bütün bu gerçekler ortadayken Amerika’nın hala PYD’ye siyasi ve askeri destek vermesi hiçbir şekilde kabul edilemez. Türkiye’nin bu konudaki uyarılarını yeterince dikkate almaması ciddi bir sıkıntı yaratmıştır.
Adana Protokolü elimizdeki kozlardan biridir ve kullanılmalıdır. Bu kozlar NATO Konseyinde dile getirilebilir. Bu durumda Amerika herkesin gözü önünde bir terör örgütü ile işbirliği içinde olduğunu izah etmek zorunda kalacak.

Amerikalılar çok güç durumdalar. Son strateji belgesinde Amerika dünya barışını askeri güçle sağlayacağını söylüyor.

Diplomaside sert demeçler olmaz. “Özde kararlı üslupta yumuşak” olmak diplomasinin altın kuralıdır. Yani en çok bağıran en haklı olmuyor. Hakkınızı güçlü bir şekilde savunmalısınız.

Afrin Harekâtında Suriye halkı unutuluyor. Sadece Suriye hükümeti ve orada konuşlanmış terör örgütleri dikkate alınıyor. Hangi halk bir terör örgütünün yönetiminde yaşamayı kabul eder?

Dünyanın Ortadoğu’ya sunduğu çözümlerin arasında demokrasi var mı? Yok, çünkü dünyanın ilgilendiği toprağın altındaki petrol, o toprak üzerinde yaşayanlar değil.

Öncelikle haklı olduğumuzu kabul edelim ve bu haklılığımızı korurken iktidar, muhalefet, basın birlikte hareket edelim. Bu konular günlük siyasi konular haline getirilmemeli. Kıbrıs harekâtı sırasında biz böyle yaptık. Harekât sırasında Ecevit, Demirel’i bilgilendirdi. Demirel harekât sırasında bir kelime ile bile tepki göstermedi.

Diplomasi alanında dünyaya mesaj verirken herkese görev düşüyor. Uluslararası basını etkilemek gerekiyor. Dünyadaki önemli gazetecilere dosyamız hakkında mülakatlar verilmeli.

Afrin ya da Menbiç meselesi halledildiğinde sorun bitmiyor. Irak sınırına hatta İran sınırına kadar olan bölge terörden tasfiye edilmeli. Etkili diplomasi uygulanmalı.

Terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’nin, ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin hava desteği ve Suriye Demokratik Güçleri’ne bağlı kuvvetlerin yardımıyla girdiği Menbiç’te nüfus müdürlüğü ile tapu sicillerinin bulunduğu binaları yaktığı bildirildi.

Suriyeli ılımlı muhaliflerin çatı örgütü SMDK’nın Halep sorumlusu Usama Telcu, Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada “PYD, her zaman tehcir ve etnik temizlik politikası izlemiştir ayrıca bu eylem PYD’nin ilçedeki gayrimenkullere el koymasını kolaylaştıracaktır” ifadelerini kullandı.

PYD’nin öncülük ettiği SDG safında çatışmayan ailelerin Menbiç’e dönmesine izin vermediğini ifade eden Telcu, “Bu durum PYD’nin ilçede nüfus yapısını değiştirmeyi hedeflediğini gösteriyor” diye konuştu.

“Tel Abyad yakınlarında Türkmenlere ait 50-60 köy halkının çoğu tehcir edildi. Mesela Menbiç’te sadece bir Kürt mahallesi var. Bu da nüfusun ancak yüzde biri eder. PYD şimdi ilçenin demografisiyle oynuyor. Birçok kamu binasını yakarak içerisindeki belgeleri ima ediyor” dedi.

Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde gerçekten uzun zamandan beri inişler ve çıkışlar yaşanıyor. İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemde, Amerika’nın Türkiye’ye verdiği siyasi ve ekonomik destek Türk halkı tarafından memnuniyetle karşılanmıştı. Özellikle, Türkiye’nin NATO’ya girmesinden sonra, askeri alanda gerçekleştirilen işbirliği her iki ülkeye ve ittifaka yarar sağlamıştı.

Ancak, daha sonraki yıllarda ilişkilerimizde ciddi sıkıntılar yaşadık. Bunun en önemli sebeplerinden biri Türkiye ve Amerika’nın bizim açımızdan önem taşıyan Kıbrıs konusu, Ermeni meselesi, Kürt sorunu ve Ortadoğu’daki bazı gelişmelerle ilgili olarak temel tercihlerinin, stratejik menfaatlerinin ve beklentilerinin çoğu zaman örtüşmemesidir.

PYD, Amerika’nın askeri ve siyasi desteğiyle, evvelce sınır boyunca denetlediği alanı Suriye topraklarının %27’sini kapsayacak şekilde genişletmiştir. Son aylarda başta Suriye’nin en büyük petrol alanı olan Omar bölgesi ve başka petrol üretim tesisleri PYD’nin denetimine geçmiştir. O bölgelerde yaşayan nüfus Arap-Sünni kökenlidir ve oralarda Kürtler bulunmamaktadır. 
Başkan Johnson’ın Başbakan İnönü’ye gönderdiği ve tehditkâr ifadeler içeren mektup ülkelerimiz arasındaki dostluk ve ittifak ilişkilerini zedeleyici etkiler yapmıştı.

Amerikan Kongresi’nin Türkiye’ye silah ambargosu uygulama yoluna gitmesi ilişkilerimize zarar vermiştir.

Kudüs’te bugünkü sorunları anlayabilmek için geçmişe bakmak gerekir. 1917’de Lord Balfour’un hazırladığı rapor Filistin topraklarından bir Yahudi yurdunun kurulmasını öngörüyordu. Bu amacı gerçekleştirmek için İrgun, Hagenah ve Stern isimli üç Yahudi terör örgütü yaptıkları eylemeler ve saldırılarla Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorladırlar ve bunların yerine yurt dışından gelen Yahudiler yerleştirildi. İsrail Devletinin kuruluşunun geçmişinde bunlar var. (Bu konuların ayrıntıları benim Arka Plan isimli kitabımda yer alıyor.)

Amerika’da en güçlü lobilerden birisi Yahudi lobisidir. Trump’ın Kudüs ile ilgili çıkışını arkasındaki sebeplerden biri, bence, Yahudi lobisinin desteğine duyduğu ihtiyaçtır.

Amerika kendi ekonomik ve askeri gücünü başka ülkeleri istediği politikaları desteklemeye zorlamak için bir silah gibi kullanmak istiyor. BM Genel Kurulunda beklediği sonucu alamadı, ama bu silahın hiçbir ülkeyi etkilemediğini söylemek de zordur. Gerçek ABD’nin askeri yardımına ihtiyaç duyan Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Romanya’nın diğer AB ülkelerinden ayrılarak çekimser oy kullanmaları dikkat çekicidir. Bosna Hersek’in de çekimser kalması düşündürücüdür.
20. yüzyılın başlarında Filistin’deki Yahudilerin toplam nüfustaki oranı 3,1’di. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Balfour’un 1917 yılında ilan ettiği bir deklarasyonla Filistin’de bir Yahudi yurdu kurma projesi bütün dengeleri değiştirdi. BM’nin 1947 yılında aldığı bir kararla, bölgeyi Yahudiler ve Araplar arasında paylaştırması her iki tarafın da tepkisine yol açtı.

Ancak, zaman içinde özellikle 1967 savaşından sonra İsrailliler BM kararında öngörülenden çok daha fazla toprağı işgal ettiler.

1993 yılında varılan Oslo Mutabakatı ile Batı Şeria ve Gazze’de Filistin yönetiminin varlığının kabul edilmesine rağmen, Batı Şeria’da Filistin yönetiminin denetimindeki bölge %18′den ibaret. Bölgenin %22’sinde Filistin-İsrail ortak yönetimi öngörülüyor. Batı Şeria’nın yaklaşık %64’ü İsrail yönetimine bırakılmış. Ayrıca, Batı Şeria ile Gazze arasında hiçbir coğrafi temas noktası yok. Yaklaşık 600 bin Yahudi Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te inşa edilen yerleşim merkezlerinde iskan edildiler.

Şimdi Ralph Peters gibi bazı Amerikalı strateji uzmanları, esas meselenin Birinci Dünya savaşında çizilen sınırlar olduğunu ileri sürerek bu sınırların değiştirilmesini öneriyorlar. Onların çizdikleri haritada bir ucu Karadeniz’e, bir ucu Bağdat’ın kuzeyine, batısı Urfa’ya, doğusu Tebriz’e uzanan bir alanda büyük bir Kürdistan kurulması öngörülüyor. Ayrıca, bölgede başka devletçiklerin yaratılması da amaçlanıyor.

Hedeflerden biri, kurulacak Kürdistan’ı Suriye’nin kuzeyinden bir koridorla Akdeniz’e bağlamak. Türkiye’nin el-Bab ve İdlib bölgesine yaptığı harekât bu koridor projesinin bir bölümünü engelledi.
Ancak Türkiye’nin kontrol ettiği toprakların güneyinden geçerek koridoru gerçekleştirmeye çalışmaları ihtimal dışı değil. Bu bakımdan, en etkili çare Suriye’nin Türkiye’nin sınırına kadar olan topraklarında egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tam olarak sağlamasıdır.

Irak Anayasasında ülkenin kuzeyindeki Kürtlere silahlı kuvvet bulundurma hakkının tanınmasının ne kadar ciddi sorunlar yarattığı görüldü. Şimdi Suriye’de yapılacak yasal düzenlemelerde yerel unsurlara silahlı kuvvet bulundurma hakkı tanınmamalıdır. Suriye’nin son günlerde PYD’ye gösterdiği kuvvetli tepki bu açıdan ümit vericidir.

Ortadoğu’da bazı taşlar yerinden oynadı. Yemen’de Suudi Arabistan ile İran arasında aracılı bir savaş var. Amerika’nın Suriye’de 13 üssü bulunmakta. Amaçlarının sadece IŞİD’i bertaraf etmek olmadığı anlaşılıyor. Irak’taki peşmergelerin 16 binine Amerika askeri eğitim veriyor. 26 binine gıda, yiyecek ve diğer ihtiyaç malzemesi sağlıyor. 38 binine maaş veriyor.

Suriye’de Özgür Suriye Ordusuna paralel Özgür Suriye Polisine İngiltere’nin gönderdiği paraların, İslami terör örgütlerine aktarıldığının anlaşılması üzerine İngiltere bu yardımı durdurdu. 

Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekliyoruz demek, bu ülkelerin topraklarının tamamının o ülkelerin merkezi hükümetinin denetimi altında olması demektir. Bizim hedefimiz bunu sağlamak olmalıdır.
Türkiye’nin dış politikada bir kamptan başka bir kampa savrulması doğru değildir. Mesele mensup olduğumuz Batı toplumu içinde Türkiye’nin ağırlığını hissettirmesidir.

Ege’de sınırlarımıza yakın 18 Adanın Yunanistan tarafından işgali gündemdedir. Bu adalar, hiçbir uluslararası antlaşmayla Yunanistan’a verilmemiştir. Lozan’ın 16. maddesine göre, aidiyeti belirlenmemiş adaların geleceği ilgili ülkeler arasında müzakere ile tespit edilir.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.