ONUR ÖYMEN’İN IŞIK ÜNİVERSİTESİ’NDE VERDİĞİ KONFERANS – OCAK 2018

Çok değerli Işık Üniversitesi yöneticileri, her zamanki gibi bu konferansları büyük bir başarı ile düzenleyen değerli dostum Dr. Said Akçura, değerli konuklar, öncelikle görüşlerimi paylaşmak için yaptığınız davete içtenlikle teşekkür ediyorum.

Bu konferansta Türk Dış Politikasının dünü ve bugünü hakkındaki bazı görüşlerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Dış politikanın dünü deyince aslında 700 yıl kadar geriye gitmek gerekiyor. Türk dış politikası bugün 700 yıllık bir birikime ve hafızaya sahip. Amerika kıtası keşfedildiğinde Osmanlı İmparatorluğu 192 yaşındaydı ve Türkler İstanbul’u fethedeli 39 yıl olmuştu. Bugün bazılarınca dünyanın tek gücü olarak kabul edilen ABD kurulduğunda Türkler 470 yıllık bir devlet tecrübesine sahipti.

Tarihten bahsederken önce bu geçmişimizi hatırlamak ve bugün Türkiye’ye neredeyse yeni kurulmuş, tecrübesiz bir devlet muamelesi yapmak isteyenlere bunu hatırlatmak lazım.

Tarihimizde kuşkusuz çok parlak sayfalar var. Onlarla bugün de övünç duyuyoruz. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı İmparatorluğu üç kıtaya yayılan, yaklaşık 15 milyon km2’lik bir araziye sahip bir ülkeydi. Ancak, o zamanki gücümüzü ve etkinliğimizi koruyamadık. Osmanlı imparatorluğunun geriye gitmesinde kuşkusuz sanayi ve teknoloji alanlarında geri gitmesi, yönetim yanlışları gibi unsurlar var. Ama belki daha önemlisi aydınlanma döneminin düşünce ve eğitim alanlarındaki gelişmelerin gerisinde kalmamızdır.

Atatürk düşünce alanındaki bu eksikliğimizi 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesinin açılışında yaptığı konuşmada şöyle ifade ediyordu: “Türkler 1453’te büyük bir zafer kazandı ve İstanbul’u aldı. Ama o zamanki bağnaz hukukçular matbaanın memlekete girmesine 300 yıl engel oldular. O yüzden çağdaş zihniyetli hukukçular yetiştirmek lazımdır.”

Düşünce özgürlüğü alanında da Osmanlı İmparatorluğu çok geride kalmıştır. Örneğin, 1876 yılında ilan edilen birinci meşrutiyetin mimarı Mithat Paşa, vatanseverliğin ve özgürlüğün simgesi olan Namık Kemal bile Cumhuriyet sözünü telaffuz edemiyorlar.

Cumhuriyetten söz edebilen düşünür ve yazar Ziya Paşa’dır. O da bu konudaki düşüncelerini Türkiye’de değil yurt dışında dile getirebiliyor.

Cumhuriyet düşüncesine sahip çıkan Atatürk’tür. Atatürk 8 Temmuz 1919 akşamı Erzurum’da özel kalem müdürlüğünü yapan eski Bitlis valisi Mahzar Müfit Kansu’ya temel hedeflerini yazdırıyor. O hedefler şunlardır:
1) Zaferden sonra şekli hükümet Cumhuriyet olacaktır.
2) Padişah ve hanedan hakkında zamanı geldikçe gereken işlem yapılacaktır.
3) Tesettür (örtü) kalkacaktır.
4) Fes kalkacak, uygar uluslar gibi şapka giyilecektir.
5) Latin hurufu (harfleri) kabul edilecek.

Türkiye’nin askeri, ekonomik ve bilimsel alanlarda geride kalmasının dış politikada da sonuçlarım oluyor. Artık büyük devletler Osmanlı İmparatorluğunu nasıl ikna ederiz diye düşünmüyorlar. Bizim menfaatlerimize hizmet edecek yöneticileri devlerin en sorumlu makamlarına nasıl getiririz diye düşünüyorlar.

19. yüzyılın ortalarında bir sadrazam padişah tarafından görevden alınmıştı. Gerisini İngiliz Büyükelçisinin eşine yazdığı mektuptan okuyalım: “Bunu haber alınca o saat padişaha çıktım ve sadrazamın derhal görevine iade edilmesini sağladım. Sadrazam beni ziyaret etti ve teşekkürlerini bildirdi.”

Maalesef bu tek örnek değildir. İstanbul’un işgali sırasında, 1920 yılının Ocak ayında, İngiltere ve Fransa Osmanlı hükümetine bir nota göndererek sadrazamın ve harbiye nazırının 48 saat içinde görevden alınmasını talep ediyor. Ne yazık ki padişah, yabancıların bu gibi taleplerini reddedecek güce sahip değildir ve bu dayatmaya boyun eğiyor. Devletin bu hale gelmesinin kuşkusuz dış politika üzerinde de etkileri oluyor.

19. yüzyılın ikinci yarısında Türk dış politikasının hedefi artık imparatorluğun sınırlarını genişletmek değil, savaşlar ve dış baskılar sonucunda imparatorluğun topraklarından mümkün olduğu kadar büyük bir bölümünü korumaya çalışmaktır. Ancak, ne yazık ki, bu çabalar sonuç vermiyor ve Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşına girildiğinde Kanuni döneminde kazanılan toprakların büyük bir bölümünü kaybederek, 1.800 bin km2’lik toprağa ve 23.800 milyon nüfusa sahip bir devlet haline geliyor. Savaştan sonra ise, Sevr Antlaşmasıyla Türklere bırakılan toprak 480 bin km2’den ibaretti. Lozan’da 256 bin km2 toprak daha kazanılarak 736 bin km2’ye ulaşılmış, 1939’da Hatay’ın da katılmasıyla ülkemizin yüzölçümü 783 bin km2 olmuştur. Yani imparatorluğun geniş topraklarının Lozan’da feda edildiği görüşü gerçekleri, yansıtmıyor.

Meseleye bir de şöyle bakmak lazım: Avrupa’nın büyük sömürgeci devletleri de sömürgelerin tasfiyesinden sonra büyük topraklar kaybediyorlar. 36,6 milyon km2’lik topraklara sahip olan İngiltere’nin bugünkü yüzölçümü 242.495 km2’den ibarettir. Fransa ve Avusturya Macaristan imparatorluklarından bugünkü devletlerine kalan toprakların oranı da farklı değildir. Bugün, Rusya hariç, Avrupa’da en geniş topraklara sahip olan ülke Türkiye’dir. Nüfus açısından Almanya’dan sonra ikinci sırada geliyoruz. İşte bütün bunlar Lozan’da sağladığımız başarının sonuçlarıdır.

Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması, yargı bağımsızlığının sağlanması, azınlıklar konusunun Türkiye’nin beklentileri doğrultusunda çözümlenmesi, Boğazlar meselesinin büyük ölçüde çözümlenmesi gibi başka büyük başarılar da elde edilmiştir. Ancak belki bütün bunlardan daha önemlisi Türkiye’nin dünyada kazandığı itibardır.

Sadrazam Damat Ferit 1919 yılında Paris’te savaştan sonra dünyaya yeni bir nizam vermek için toplanan, Wilson, Clemenceau, Lloyd George gibi galip devletlerin liderlerinin düzenlediği toplantıya katılıyor. O liderlerin ülkemiz için sarf ettikleri en aşağılayıcı sözleri sineye çekmek zorunda kalıyor. Devletin hiçbir itibarı kalmamıştır.

Atatürk ve arkadaşlarının da etkisiyle Osmanlı devleti Sevr Antlaşmasını onaylamıyor. Misakı Milliyi kabul ediyor.

Birinci Dünya Savaşının sonunda savaşı kaybeden ülkeler arasında galip devletlerle eşitlik, egemenlik ve bağımsızlık ilkelerini kabul ettirerek antlaşma imzalayabilen tek ülke Türkiye olmuştur.

Atatürk, bugün bazılarının küçümsemeye ve önemsizleştirmeye çalıştıkları Lozan Antlaşması için şöyle diyor: “Lozan antlaşması, Türk milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş, büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir belgedir. Osmanlı devrine ait tarihe eşi geçmemiş bir siyasi zafer eseridir.”

Peki yabancı devlet adamları ne diyor?

İngiltere Başbakanı Llyod George, Avam Kamarasında kürsüye çıkıyor ve “İnsanlık tarihinde dâhiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dâhiyi Türkiye’de dünyaya getirdi. Biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dâhiyi yenmemiz imkansızdı” diyor ve Başbakanlıktan istifa ediyor.

Aynı şey Fransa meclisinde de oluyor. Bazı milletvekilleri Başbakanı suçlayarak “haydutlarla antlaşma yaptınız.” diyorlar. Başbakan Aristide Briand cevap veriyor: “Dağ başında haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve onun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böyle bir kahramanla antlaşma imzalamaktan gurur duydum.” İşte o zamanki Türkiye budur.

Ünlü İngiliz tarihçisi Toynbee’nin Lozan’la ilgili değerlendirmesi de şöyledir: “Türk delegasyonu Misak-ı Milli ile belirlenmiş olan toprak konuları, kapitülasyonlar, borçlar ve diğer milli çıkarlar konularında bir adım bile geriye atmamıştır. Hemen her konudaki milliyetçi istekleri Lozan’da müttefikler tarafından kabul edilmiştir. Dünya tarihinde bir eşi olmayan bir olayla karşılaşılmış, yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması ve dünyanın en iyi ulusları ile eşit şartlar içinde karşı karşıya gelmesi ve bu büyük savaşın galiplerini dize getirerek istediklerini kabul ettirmesi şaşılacak bir şeydir. Neticede Lozan’da Türkiye büyük bir zafer kazanmıştır, yeni bir devletin ötesinde bir millet oluşturmuştur.”

Bu antlaşma Atatürk’ün talimatıyla İsmet Paşa ve arkadaşlarının büyük bir mücadele ettikleri bir zaferdir. Amerika’nın Lozan’daki gözlemcisi Grew, İsmet Paşa’nın Lozan müzakereleri sırasında maruz kaldığı baskıları anlatırken şöyle diyordu: “Bir gün müttefik ülkelerin liderleri İsmet Paşa’yı odaya aldılar, 7 saat öyle bir baskı yaptılar, bağırıp çağırdılar, masaya yumruklarını vurdular ki, New York’un zenci mahallelerinde yapılan bir sorgulama bunun yanında kibar bir akşam yemeği sohbeti gibi kalır.”

Lozan ile bütün meseleler halledilmiş miydi? Kuşkusuz edilmemişti. Özellikle, Musul meselesinde anlaşmaya varılamamıştı. Musul’da Türklerle Kürtlerin Türkiye’ye katılma doğrultusunda oy kullanacaklarından emin olan İsmet Paşa’nın plebisit yapılması önerisine İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon “Kürtleri niye size bırakalım?” diyerek cevap vermiş ve bu öneriye karşı çıkmıştı.

Aslında Salahi Sonyel’in İngiliz arşivlerinden bulduğu belgeler, İngiltere’nin o sıralarda Türkiye ile Musul’un petrol bölgeleri arasında tampon bir Kürt devleti kurmayı hedeflediklerini gösteriyor.

Lozan’dan önce Atatürk de bunun farkındadır ve yaptığı bir konuşmada İngilizlerin Kuzey Irak’ta bir Kürt hükümeti kurdurmak istediklerini söylüyor. Yani bugünkü Kürt devleti kurma arayışlarının kökü o tarihlere kadar gidiyor.

Sonunda Lozan’da Musul konusunda anlaşmaya varılamıyor. Meselenin Türkiye ile İngiltere arasında ikili müzakerelerle çözülmesi kararlaştırılıyor. 19 Mayıs 1924 tarihinde Türkiye ile İngiltere Musul meselesinin çözümü için İstanbul’da müzakerelere başlıyorlar. Ancak İngilizler müzakerelerde en küçük bir esneklik gösterme niyetinde değildir. Hatta, Hakkari’yi bile almak istiyorlar.

İstanbul’da sonuç alınamayınca İngiltere 6 Ağustos’ta Musul Meselesini Milletler Cemiyetine götürüyor. Tesadüf bu ya, 7 Ağustos’ta yani bu başvurunun ertesi günü Hakkari’deki Hristiyan Nasturiler Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanıyor. İngiliz savaş uçakları bu ayaklanmayı destekliyor. Hükümet ayaklanmayı bastırdı. Bundan 4,5 ay sonra Milletler Cemiyeti Komisyonu halkın eğilimlerini öğrenmek için Musul’u ziyaret ediyor. İşte tam o sırada Şeyh Sait İsyanı çıkıyor. Hükümet o ayaklanmayı da bastırıyor. Milletler Cemiyeti 7 Kasım 1925 tarihinde Musul Raporunu görüşmeye başlıyor. Aynı gün Hazro’da yeni bir isyan patlak veriyor. İsmet Paşa bu isyanların yabancıların tahrikleri ve telkinleriyle tertiplendiğini söylüyor.

Sonunda İngiltere ile Türkiye arasında Musul konusunda 5 Haziran 1926 tarihinde bir antlaşma yapıldı. Musul İngiltere’nin himayesindeki Irak’a bırakıldı. Antlaşmada Türkiye ile Irak arasındaki sınırın kalıcı olacağı özellikle vurgulandı. Ayrıca Musul petrollerinin gelirlerinin %10’unun 25 yıl süreyle Türkiye’ye verilmesi kararlaştırıldı. Musul’daki ve bölgedeki gelişmeleri değerlendirirken bütün bunları göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Daha sonraki yıllarda Anadolu’da baş gösteren silahlı ayaklanmaların çoğunun arkasında da yabancı ülkelerin parmağı olduğu anlaşılmaktadır.

Lozan’ın azınlıklarla ilgili hükümleri Sevr antlaşmasının aşağılatıcı hükümlerinin bertaraf edilmesine imkân vermiştir. Gerçekten Sevr’in 151. maddesinde Osmanlı İmparatorluğunun müttefiklerin bütün taleplerini yerine getirmesi hükme bağlandıktan başka, ileride müttefiklerin bu konuda dile getireceği bütün talepleri de peşinen kabul edeceği belirtiliyor. Lozan’da ise 37-44 maddelerinde İstanbul’daki Rumlara tanınacak azınlık hakları ayrıntılarıyla belirlendikten sonra 45. maddede aynı hakların Batı Trakya’daki Türklere de tanınacağı kaydediliyor.

Adalarla ilgili olarak hangi adaların kime verileceğini düzenliyor. 16. Maddesi ise aidiyeti belirlenmemiş adaların durumunun ilgili taraflar arasında düzenleneceği hükme bağlanıyor. Peki bu hüküm uygulanmış mıdır? Evet uygulanmıştır. 1932 yılında, İtalya’yla yapılan bir sözleşmeyle o tarihlerde İtalya’nın elinde olan Meis adasının civarındaki adacık ve kayalıkların bir bölümünün Türkiye’ye, bir bölümünün İtalya’ya bırakılması kararlaştırılıyor. Bodrum’daki Karaada’nın da Türkiye’ye verilmesi kararlaştırılıyor. Bu antlaşma Türk ve İtalyan Meclislerinde onaylandıktan sonra Milletler Cemiyetinde de tescil ediliyor. Benzeri bir anlaşmanın Kardak ve civarındaki adacıklar için yapılması düşünülüyor, ancak bu konuda yapılan temaslar resmi bir anlaşmayla sonuçlanmıyor.

2. Dünya Savaşından sonra imzalanan Paris antlaşmasıyla evvelce İtalya’ya bırakılan adalar, silahsızlandırılmaları kaydıyla Yunanistan’a bırakılıyor anca o bölgede Türkiye ile Yunanistan arasında bir deniz sınırı çizilmiyor.

Yunanistan 1948 ile 1963 yılları arasında defalarca Türkiye’ye yazılı ve sözlü başvurularda bulunarak bir deniz sınırı çizilmesi için görüşmelere başlanmasını öneriyor. Ancak Türkiye o günkü koşullarda bu öneriyi kabul etmiyor.

1995 yılının sonunda Yunanistan fiili durum yaratarak Kardak’a asker çıkartması ve bayrak dikmesi adalar konusunu yeniden gündeme getiriyor ve diplomatik girişimlerin sonuç vermemesi üzerine Türkiye bitişik adacığa asker çıkartarak Yunanistan’ın Kardak adasını terke etmesini sağlıyor.

Özetle Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşı ve tapusudur. Peki, Lozan gözden geçirilemez mi? Dünyanın siyasi koşullarında öyle değişiklikler olur ki, Türkiye bu ortamdan yararlanarak Lozan’a taraf olan bütün ülkelerin onayıyla bazı iyileştirmeler sağlayabilir. Sağlamıştır da… 1936 yılında uygun koşulların oluştuğunu gören Türkiye Montreux Sözleşmesini imzalayarak Lozan’ın Boğazlarla ilgili hükümlerinden çok daha iyi koşullara sahip olmuştur.

Sınırlar meselesinde de iyileştirme sağlanmış ve Atatürk’ün talimatıyla Fransa’yla yapılan yoğun müzakerelerden sonra Hatay 1939 yılında Türkiye’ye katılıyor ve ülkemiz bugünkü sınırlarına kavuşuyor.

Lozan’dan ve Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye “Yurtta sulh, cihanda sulh” parolasıyla bir barış politikası izliyor. Atatürk, “ülke savunması için yapılmadıkça savaş bir cinayettir” diyor. Ama aynı zamanda ülkemizin topraklarına göz koyanlarla da sonuna kadar mücadele edeceğini söylüyor.

Dış politikada savunduğumuz en önemli ilkelerden biri tam bağımsızlıktır. Yani Türkiye kendi kararlarını kendisi verecek, başka ülkelerin baskılarına ve dayatmalarına boyun eğmeyecektir.
Atatürk’ün döneminde hiç kimse Türkiye’ye hangi meselesini nasıl çözeceği konusunda bir telkinde bulunmaya cesaret bile edemiyor.
O dönemde Türkiye’nin itibarı çok yüksektir. Eski düşmanlarıyla bile dostluk ilişkileri kurmuştur.

Yunanistan Başbakanı Venizelos 1930 yılında Ankara’ya gelerek Atatürk’ü ziyaret ediyor. Atatürk’ün barış, dostluk ve işbirliği konusundaki görüşlerinden ve politikalarından çok etkileniyor.

O yıllarda Avrupa Birliği fikri oluşmaya başlamıştır. Bu girişimin öncülüğünü Avusturyalı Kont Couderno Kalergi yapıyor. Kalergi 2. Dünya Savaşının öncesinde dönemlin en önde gelen Avrupalı devlet adamlarıyla işbirliği halinde bu projesini hayata geçirmeye çalışıyor. Venizelos’la yaptığı bir görüşmede Yunanistan’ı da bu Avrupa Bütünleşmesi girişimine katılmaya davet ediyor. Kalergi 1943 yılında yazdığı bir kitapta Venizelos’la görüşmesi hakkında şunları söylüyor: “Venizelos, Atatürk yönetimindeki Türkiye’nin Batı Medeniyetinin parçası haline geldiği ve Avrupa Birliği’nin geleceği ne olursa olsun Türkiye’nin bunun bir parçası olması gerektiği hususunda beni ikna etti. Venizelos, Yunanistan’ın ancak Türkiye’nin de katılması halinde Avrupa hareketine dahil olabileceğini söyledi. Atatürk’ten hayranlıkla söz etti.” * Richard Coudenhove–Kalergi, Crusade for Pan-Europa, Autobiography of a man and a mouvement, Putnam Press, New York, 1943, p. 126-127.

Venizelos bu düşüncelerini sadece Kont Kalergi’ye söylemekle kalmıyor, Nobel Barış Komitesinin başkanına 12 Ocak 1934 tarihinde bir mektup göndererek Atatürk’ü Nobel barış ödülüne aday gösteriyor. Venizelos mektubunda Atatürk’e barışa değerli katkılarından dolayı borçluyuz.” (1934 ödülü İngiliz eski Dışişleri Bakanı ve silahsızlanma komitesi başkanı Henderson’a, 1935 ödülüyle Nazi karşıtı gazetesi Ossiyetski’ye veriliyor).

Atatürk’ün dünyadaki itibarı çok yüksektir. O, Cumhurbaşkanlığı sırasında hiçbir ülkeyi ziyaret etmiyor, ama pek çok devlet başkanı ve önemli şahsiyet onu ziyaret ediyor. Başkan Roosevelt çok sıcak bir dostluk mesajı gönderiyor.

Atatürk’ü ziyaret eden Rıza Şah Atatürk’ün reformları sonucunda Türkiye’nin ulaştığı düzeyden çok etkileniyor ve “Ben de aynı reformları İran’da yapmak istiyorum, nereden başlamalıyım,” diyerek Atatürk’ün görüşünü soruyor. Atatürk “Hareket noktanız milli irade olmalıdır,” diyor.

Kendisini ziyaret eden Afgan Kralı Emanullah Han’a da benzeri tavsiyelerde bulunuyor ve Afganistan’a büyük yardımlarda bulunuyor.

Türkiye’nin ve dış politikamızın geçmişinden bahsederken tüm bunları hatırlıyoruz. O dönemle ilgili olarak bir şey daha eklemek istiyorum. UNESCO 1981 yılını Atatürk yılı ilan ederken şunları söylemiştir: “Atatürk uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir inkılapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.”

Emperyalizmin baskısı altındaki halkların kurtuluşunun da savunuculuğunu yapıyor. Atatürk, “Eğer sadece Türkiye’nin kurtuluşunu düşünseydik, Kurtuluş Savaşımız bu kadar zahmetli ve kanlı olmazdı,” diyor.

İkinci Dünya Savaşından önceki yıllarda Filistin’de camilerin şerefelerine makineli tüfeklerini yerleştiren İngilizlere karşı halk sokaklara fırlayarak “Yaşa Mustafa Kemal Paşa!” diye bağırıyor.

Cezayir Devlet Başkanının o zamanki Büyükelçimize anlattığına göre, Fransız askerleri ile savaşan Cezayirli mücahitler ceketlerinin üst cebinde Atatürk’ün resmini taşıyor.

Cemal Abdül Nasır ve arkadaşları Kral Faruk’u devirdikten sonra ilk önce Türkiye Büyükelçiliğine giderek “Biz bu devrimi Atatürk’ten esinlenerek yaptık,” diyorlar.

İkinci dünya savaşı sırasında tarafsız kalan Türkiye’ye Churchill ve Roosevelt baskı yapmaya kalkışıyorlar ancak İsmet Paşanın güçlü direnci sayesinde sonuç alamıyorlar.

1952 yılında Türkiye NATO’ya üye oluyor. Soğuk savaş yıllarında bir yandan Türkiye, başta ABD olmak üzere NATO ülkelerinin desteğiyle ordusunu modernleştirmeyi sağlıyor. Ancak bazı ciddi sorunla da yaşanıyor. Bunlardan bir, Küba krizi sırasında ABD’nin Rusya’yla yaptığı gizli müzakereler konusunda Türkiye’ye konuşlandırılan Jüpiter füzelerinin geri çekilmesi, bir diğeri de Kıbrıs’la ilgili olarak Başkan Johnson’un Başbakan İsmet Paşa’ya gönderdiği mektuptur. İsmet Paşa gerekli cevabı veriyor ama aynı zamanda Türkiye’nin kendi savunması için sadece müttefik ülkelerin yapacağı askeri yardımlara güvenemeyeceği ortaya çıkıyor ve ülkemiz kendi kaynaklarını kullanarak savunmasını güçlendirmeye başlıyor.

Aynı baskılar daha sonra 1974 Temmuzundaki Kıbrıs çıkartmasından önce de yapılıyor. Ecevit bu baskılara boyun eğmiyor ve müdahaleyi gerçekleştiriyor.

1975 yılında ABD Kongresi Kıbrıs konusunda Türkiye’ye taviz verdirmek için askeri ambargo kararı alıyor. Türkiye geri adım almıyor, üstelik Amerikan askerlerinin Türkiye’deki üsleri kullanmasını yasaklıyor. 3 yılı aşkın süre devam eden ambargo, sonunda kaldırılıyor.

Türkiye’nin bugünkü dış politika sorunlarını geçmişteki bu gelişmelerden bağımsız olarak değerlendirmek zordur. Dış politika deyince, akla önce güvenlik sorunları gelir. Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye olarak Soğuk Savaş zamanında muhtemel bir Sovyet tehdidine karşı, NATO’nun ortak güvenlik sisteminden yararlanmıştır. Ancak, Türkiye’nin bütün güvenlik ihtiyaçlarının NATO çerçevesinde karşılandığını söylemek mümkün değildir. Bugün güveliğimizi tehdit eden en önemli sorun terör meselesidir. NATO uzun yıllar terörü üye ülkelerin bir içi meselesi olarak görmüş ve kolektif savunma kapsamına almamıştır. 1999 yılında Washington’da düzenlenen NATO zirvesinde NATO’nun yeni güvenlik stratejisi görüşülürken Türkiye bir üye ülkeye yapılan saldırının bütün üyelere yapılmış sayılacağını öngören ittifakın 5. maddesi kapsamına terörist saldırıların da alınması için ısrarda bulunmuş, ancak bu talebimiz kabul edilmemiş ve terörist saldırılar sadece üyelere istişarede bulunma hakkı veren 4. madde kapsamına alınmıştır.

İşin tuhaf tarafı, NATO’nun 69 yıllık tarihinde bir kere 5. Madde kararı alınmıştır. O da 2001 yılının 11 Eylül tarihinde New York ve Washington’daki terörist saldırılar üzerine alınan karar olmuştur. Ondan sonra, NATO Konseyinde sürekli olarak terör konusu ön plan çıkmış, ancak 2010 yılında Lizbon Zirvesinde yeni stratejik konsept kabul edilirken terörist saldırılar yine 5. madde kapsamına alınmamıştır.

Başkan George W. Bush 11 Eylül saldırılarından sonra “Dünyanın neresinde olursa olsun bütün terörist saldırılarla sonuna kadar mücadele edeceğiz. Bizim gri sahamız yoktur. Ya bizimle berabersiniz ya da bizim karşımızdasınız,” demiştir.

Ancak, Başkan Obama zamanında bu politikada bazı değişiklikler gözlenmiştir. Örneğin, Obama seçildikten sonra Türkiye’ye yaptığı ziyarette TBMM’de konuşurken “Bizim için ciddi tehdit oluşturan iki terör örgütü vardır: bunlardan biri el Kaide, biri PKK’dır. Biz el Kaide’yi yerinden sökeceğiz, tahrip edeceğiz ve yeneceğiz. Siz ise PKK sorununu çözmek için Bağdat Hükümeti ile konuşun, Barzani ile konuşun ve reform yasaları çıkartın,” demiştir.

Bunun ilginç örneklerinden biri de şudur. 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce Amerika ile yapılan müzakereler sonrasında imzalanan memorandumda Türkiye’ye o bölgeden PKK’nın tamamen tasfiyesi hakkı tanınmamakta, sınırlı bir bölgede, o da PKK ateş açtığı takdirde silahlı müdahale yetkisi verilmektedir. Bu muhtıranın metni Fikret Bila’nın Ankara’da Irak Savaşı isimli kitabında yer almaktadır. Bunu değiştiren bir muhtıranın bulunduğu yolunda ikna edici bir resmi bilgiye sahip değiliz.

Ayrıca, hükümet 2003 yılından itibaren Meclis’ten Irak’a bir kara operasyonu için yetki almakla birlikte bu yetkiyi ilk defa 2008 yılının Şubat ayında kullanmış ve o operasyon sırasında Türkiye’yi ziyaret eden Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates bu operasyonun derhal durdurularak askerlerimizin geri çekilmesini istemiştir.

Ayrıca 22 Eylül 2003 tarihinde de Devlet Bakanı Ali Babacan ile Amerikan Hazine Bakanı John Snow arasında imzalanan Dubai Anlaşmasında Türkiye’ye 1 milyar dolar hibe veya 8,5 milyar dolar kredi karşılığında Türkiye’nin Kuzey Irak’ta Amerika’nın politikalarını izlemesi yani, o bölgeye asker gönderilememesi kabul edilmişti. Ancak, Meclis’e yaptığımız itiraz üzerine, bu anlaşma onaylanmamıştır.

2009 yılında David Phillips’in önderliğindeki Atlantic Council hazırladığı raporda “Türkiye’nin PKK ile mücadele etmemesi, müzakere etmesi, af çıkartması, yeni bir anayasa hazırlaması ve bu anayasada Türk kelimesinden söz edilmemesi” önerilmektedir.

Bu David Phillips’in Türkiye’nin meselelerine çözüm getirme girişimlerinin ilk örneği değildir.

Phillips daha önce Turkish-Armenian Rapproachment Committee (TARC) adı altında bazı Türk ve Ermeni akademisyenlerini, emekli diplomat ve subaylarını bir araya getirerek Ermeni konusunda bir çözüm arayışına girmiş, ancak kısa süre içinde esas amacının Türk tarafına soykırım iddiasını kabul ettirmek olduğunu anlayan bazı Türk diplomatlar ve askerler bu komiteden çekilmişlerdi. İşin ilginç tarafı David Phillips’in TARC sürecini anlatan kitabında Amerika’nın Türkiye’nin Ortadoğu’daki politikalarından rahatsız olduğunda her defasında Ermeni soykırımı meselesini bir tehdit gibi ön plana çıkarttığını belirtmesidir.

Son olarak, Suriye’nin kuzeyinde Amerika’nın bizzat bazı Amerikalı yetkililerce (Robert Ford) PKK’nın içinden çıkmış bir örgüt olduğu belirtilen PYD’ye Amerika tarafından askeri yardımda bulunulmakta ve son haberlere göre, bunlardan 30 bin kişilik bir milis gücü oluşturulması öngörülmektedir. Yani, kuzey Irak’ta yaratılmış olan fiili durumun bir benzeri Suriye’nin kuzeyinde de yaratılmak istenmektedir.

Ne yazık ki 2005 yılında hazırlanan Irak Anayasasının 27. maddesinde kuzeyde oluşturulan bölgesel Kürt yönetiminin yasama ve yürütme organlarına ilaveten bir de askeri gücünün bulunacağından söz edilmektedir. Nitekim, bugün Amerika tarafından 16 bin peşmergeye askeri eğitim, 38 bin peşmergeye de maaş verilmektedir. Almanya da peşmergelere askeri eğitim ve silah yardımında bulunmaktadır. Şimdi benzeri bir durumun Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir.

50 yılı aşkın zamandan beri Türk dış politikasının gündeminde yer alan en önemli konulardan biri Türkiye’nin AB’ye üyeliği meselesidir. 1963 yılında imzalanan Ankara antlaşmasının 28. maddesinde Türkiye’nin belirli hazırlık ve geçiş sürelerinden sonra AB’ye üyeliği öngörülüyordu.

O tarihlerde Yunanistan’ın statüsü de Türkiye’den farklı değildi. AB, Türkiye ve Yunanistan’a eşit davranma konusunda duyarlı bir tutum içindeydi. Ancak, Yunanistan 1981 yılında üye olduktan sonra her şey değişti. Yunanistan’ın ilk işi AB’nin 4. Mali protokol çerçevesinde Türkiye’ye vermeyi taahhüt ettiği 600 milyon avroluk katkıyı engellemek oldu. Benzeri bir durum 1996 başında gerçekleşti ve Yunanistan Kardak krizini bahane ederek AB’nin Türkiye’ye vermeyi taahhüt ettiği 375 milyon avroluk desteği ve başka mali yardımları engelledi.

Soğuk Savaşın bitiminden sonra, başta Almanya olmak üzere, AB üyeleri Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin üyeliğini gerçekleştirmek için büyük destek verdiler ve yoğun bir program uyguladılar.

Türkiye’nin aynı sürece katılma talebi engellendi. Bu süreç ancak Almanya’da iktidarın değişip Gerhard Schoreder’in başkanlığındaki SPD-Yeşiller koalisyonunun işbaşına gelmesiyle mümkün olabildi.

Yine de Türkiye’ye başka hiçbir aday ülkeye yapılmayan bir muamele yapıldı. Üyelik sürecinin başlamasının esaslarını belirleyen belgede ucu açık müzakereler kavramına yer verildi. İnsanların serbest dolaşımı ve tarım gibi alanlarda kalıcı kısıtlamaklar yapılabileceği yolundaki ifadeler metne konuldu. Bu vesileyle hazırlanan belgelerden birinde İsrail’in ve bölgedeki bazı müttefik ülkelerin stratejik menfaatleri dikkate alınarak Türkiye’den kaynaklanıp Ortadoğu’ya akan suların uluslararası bir yönetime verilebileceği ifade edildi. Ayrıca müzakerelerin daha başında Türkiye’nin üyeliği ile Kıbrıs sorunu arasında bağ kuruldu ve bu bağ daima Demokles’in kılıcı gibi Türkiye’nin başının üzerinde tutuldu.

2005 yılında Türkiye ile AB arasında imzalanan bir protokol fiilen Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimini, Kıbrıs Devletinin temsilcisi gibi kabul etmesine yol açabilecek hükümler içeriyordu. Türkiye bunu daha sonra fark ederek bir deklarasyon yayınladı ve sözleşmeyi nasıl yorumladığına açıklık getirdi. AB bunu kabul etmedi ve Türkiye’den sözleşmeyi olduğu gibi uygulamasını istedi.

Türkiye bunu kabul etmeyince AB Konseyi 35 müzakere başlığından sekizine ambargo koydu. Ayrıca, Fransa beş, GKRY de altı müzakere başlığını engelledi. Fransa, daha sonra bir başlık üzerindeki engelini kaldırdı. Neticede, toplam 18 başlık fiilen açılamaz hale getirildi. Zaman içinde 16 başlık açılmış ve sadece bir başlık kapatılabilmişti. Yani fiilen yeni başlık açılması imkânsız hale geldi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Sayın Cumhurbaşkanımızı ziyareti sırasında, artık yeni başlık açılamayacağını söylemesi, esas itibarıyla AB, GKRY ve Fransa’nın koyduğu ambargolardan kaynaklanmaktadır.

Bu ambargolar kaldırılmadıkça esasen yeni başlık açılması mümkün değildir. Son gelişmeler başlangıçta Türkiye’nin üyeliği ile Kıbrıs meselesi arasında kurulan bağın ne kadar yanlış ve sakıncalı olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin AB üyeliğini engellemek isteyenler her defasında başka bir bahaneyle karşımıza çıkıyorlar. AB konularında üst düzeyde yetkililerden biri bana “esas sebep Türkiye’nin büyük ve güçlü bir ülke olmasıdır. Biz Türkiye’nin rekabet gücünden çekiniyoruz” demişti. Türkiye’nin AB üyeliği hedefi konusunda farklı görüşler var. Bence öncelikle yapılması gereken AB’nin yükümlülüklerini yerine getirmesi, başlıklara konulan ambargoların kaldırılması ve sürecin tamamlanmasıdır. Daha sonra üyelik konusunda kararı Türk halkı erecektir. Bugün AB’den kaynaklanan haksızlıklalar kızarak haklarımızdan vaz geçmek bence doğru bir politika olmaz.

Uzun zamandan beri dış politikamızın önemli sorunlarından biri Kıbrıs meselesidir. Kıbrıs 300 yıl Osmanlı egemenliğinde kaldıktan sonra, 1878 Berlin Anlaşmasıyla İngiltere’ye kiralanmıştı. Birinci Dünya Savaşının başlamasını fırsat bilen İngiltere Kıbrıs’ı egemenlik alanı içine dahil etti.

Yunanistan 100 yılı aşkın zamandan beri, enosis, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını milli bir hedef haline getirmişti. Bu amaçla 1955 yılında, General Grivas’ın başkanlığında kurulan EOKA terör örgütü İngilizlere ve daha sonra da Türklere karşı eylemlere başladı. Terör baskısıyla İngiltere’yi enosise zorlamak istediler. 1950li yılların sonunda, İngiltere Kıbrıs üzerindeki egemenliğinden vazgeçti ve 1960 yılında imzalanan Londra ve Zürih Antlaşmalarıyla Kıbrıs, Türk ve Rum toplumlarının egemen eşitliğine dayalı bir devlet olarak kuruldu. İngiltere’ye de Dikelya ve Agrotur’da iki üs verildi.

Ancak, egemenliği Türklerle paylaşmak istemeyen Cumhurbaşkanı Makarios’un öncülüğünde Türkleri adadan tasfiye etmeyi amaçlayan Akritas Planı yapıldı. 1963 yılının Noel’inde Rumlar Türklere karşı saldırıya geçtiler, çok sayıda Türkü katlettiler ve Türkleri devlet teşkilatından uzaklaştırdılar. Türkiye’nin 1964 yılında Kıbrıs’a müdahalesi Başkan Johnson’un NATO’nun temel ilklerini açıkça ihlal eden mektubuyla engellendi. Daha sonra yapılan müzakerelerden sonuç çıkmadı.

1974 yılında Atina’daki askeri cuntanın enosisi geciktirdiği gerekçesiyle başlattığı darbe girişimi sonucunda Makarios adadan kaçtı. Ünlü terörist Nikos Sampson Devlet Başkanlığına getirildi.

İşte o ortamda Türkiye, 1960 Antlaşmasının kendisine verdiği müdahale hakkını kullanarak Kıbrıs’a bir askeri operasyonda bulundu. Bunu üzerine, Yunan cuntası devrildi. Karamanlis yeniden kurulan demokratik hükümetin başına geçti. Nikos Sampson’un yerine de Klerides GKRY’de Başkanlığa getirildi.

Bütün bunlar Kıbrıs’ın biline gerçekleri. Daha az bilinen veya pek hatırlanmayan başka gerçeklerde şunlar.

Türkiye Kıbrıs’a çıkartma yapar yapmaz İngiltere Girne yakınındaki Lapta’da bulunan kara üssünü ve Magosa limanındaki deniz üssünü güneye çekti.

Amerikalılar Ortaköy’deki uzay istasyonunu güneye taşıdılar. Sanki adaya gelen müttefik bir ülkenin ordusu değilmiş gibi, bu askeri harekatımızdan çok rahatsız oldular. Dışişleri Bakanı Callagan 2. Cenevre Konferansında Türkiye’nin ikinci harekât haberi gelince “Şu anda Kıbrıs Türk ordusunun esiridir. Ama yarın Türk ordusu Kıbrıs’ın esiri olacaktır,” dedi. Bu sözler sizi Kıbrıs’a müdahale ettiğinize pişman edeceğiz anlamına gelmekteydi.

Yalnız egemen üslerine değil, Trodos dağlarının tepesindeki ufuk ötesi radar sistemleriyle Kıbrıs’ı batırılamaz bir uçak gemisi haline getiren İngiltere ile onunla işbirliği halinde olan Amerika, Kıbrıs’taki stratejik üstünlüklerine Türkiye’nin ortak olmasından rahatsız olmuşlardı. İkinci harekât sırasında Callagan, ABD Dışişleri Bakanı Kissenger’a telefon ederek doğuya doğru ilerleyen Türk odsusuyla çarpışmaya hazırlandıklarını söyledi. Kissinger, İngiltere’yi bu niyetinden zorlukla vazgeçirdi.

O tarihten sonra BM çerçevesinde veya ikili düzeyde yürütülen çözüm arayışlarında büyük devletler daima Yunanistan’ın ve Rumların yanında, Türkiye’nin karşısında yer aldılar. Kıbrıslı Türklere ve Türkiye’ye ağır baskılar uygulamaya çalıştırlar.

Son olarak, 2004 yılında hazırlanan Kofi Annan Planı dünyada örneği görülmemiş bir proje ile bu haksızlığı zirve noktasına getirdi.

Böyle bir planın şimdiye kadar herhangi bir uluslararası ihtilafta uygulandığı görülmemişti.

Türklerin kabul ettiği bu planı Rumların reddetmesi üzerine yeniden müzakereler başladı. Bu defa, ondan da daha ağır koşullar içeren bir planın Türklere kabul ettirilmek istendiği görüldü.

Türk tarafının gösterdiği esneklikten yararlanan Rumlar salam politikası taktiği ile daima daha fazla taviz istediler. Crans Montana’da yapılan görüşmeler Türkiye’nin garantörlük hakkından vazgeçmesini ve askerlerini Kıbrıs’tan çekmesini isteyen Rumların katı tutumu nedeniyle sonuçsuz kalınca Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu artık bu müzakere yönteminin sürdürülemeyeceğini söylemişti. Buna rağmen, BM Genel Sekreteri Guterres hazırladığı raporda Türklerin daha fazla taviz vermesi beklentisi içinde olduğu izlenimini yaratmış ve müzakerelerin sürdürülmesini istemiştir.

Şimdiye kadar yaşanan gelişmeler, Kıbrıs’ta Türklerin ve Rumların yan yana iki bağımsız devlet halinde yaşamalarının en gerçekçi çözüm olacağını göstermektedir. Nitekim, İngiltere’nin Dışişleri eski Bakanlarından Jack Straw Ekim 2017’de “Kıbrıs’ta iki toplum temelinde tek bir devletin kurulması amacıyla yürütülen birleşme görüşmeleri “saçmalığına” bir son verilmesi gerektiğini ve ihtilafın çözümünün bölünmeden geçtiğini” yazdı. Independent’a bir makale yazan Straw, Avrupa Birliği’nin 2004 yılında çözüm girişimlerinin sonucundan bağımsız olarak Kıbrıs’ın tamamını üye olarak kabul etmesini “bugüne kadar aldığı en kötü stratejik kararlardan biri” olarak nitelendirdi. 

Türk Dış Politikasını birkaç cümle ile özetlemek gerekirse, şunları belirtmekte fayda olabilir. Türkiye toprakları, nüfusu, askeri gücü ve ekonomik potansiyeli açısından Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun en önemli devletlerinden biridir. Ancak, müttefiki olduğumuz ve aynı siyasi değerleri paylaştığımız ülkelerle menfaatlerimiz ve stratejik hedeflerimiz çoğu zaman örtüşmemektedir. Bu nedenle, Kıbrıs gibi, Türk-Yunan meseleleri gibi, Kürt konusu gibi, Ermeni meselesi gibi konularda büyük devletler neredeyse daima Türkiye’nin yanında değil, karşısında yer almaktadırlar. Hatta, bu durum zaman zaman ittifak ülkeleri arasında ittifakın en önemli ilkeleri arasında yer alan dayanışma unsuruyla bağdaşmayacak ve Türk milletini rencide edecek tutumlara, davranışlara, söylemlere ve hatta ambargolara kadar gidebilmektedir.

Buna rağmen, Türkiye’nin veto hakkına sahip olduğu tek kuruluş olan NATO’dan ayrılarak Şangay Örgütüne katılması gibi son zamanlarda bazı çevrelerde revaçta olan öneriler bence gerçekçi değildir ve Türkiye’nin temel çıkarlarına hizmet etmez.

Türkiye, NATO’dan ayrılırsa kısa sürede Kıbrıslı Rumların NATO’ya alınabileceği unutulmamalıdır. Bu Türkiye’nin stratejik çıkarlarına uygun bir durum olmayacaktır. Ortadoğu’da bence yapılacak en doğru iş cumhuriyetin fabrika ayarlarına dönülmesi, yani bütün bölge ülkeleri ile tek tek iyi ilişkiler kurmak, ancak aralarındaki ihtilaflarda ve çatışmalarda, özellikle iç çatışmalarda taraf haline gelmemektir.

Bölgede birinci önceliğimiz ülkemizi tehdit eden terörü bertaraf etmek olmalıdır. Bunun için en etkili silah diplomasidir. Türkiye diplomasi silahını kullanarak Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasını ve PKK kamplarının kapatılmasını sağlamıştır. Aynı diplomasiyi Irak’ta ve başka yerlerde uygulamamız mümkündür.

Türkiye’nin komşularının egemenliğini ve toprak bütünlüğünü kuvvetle desteklemesi, fakat onların da Türkiye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermelerini sağlaması önem taşımaktadır.

Türkiye bölgedeki gelişmeleri büyük devletlerin ve bölge ülkelerinin çıkarları doğrultusunda yaptıkları manevraları doğru okumalı, aracılı savaşların perde arkasına doğru teşhis koymalıdır.

Başta Mısır olmak üzere, bölgedeki gelişmelere yön veren devletlerle iyi ilişkiler sürdürmelidir.

Yalnız Amerikan Hükümeti ile değil Amerikan Kongresiyle, sivil toplum örgütleriyle, basınıyla yakın ilişkiler kurmaya çalışmalı ve Türkiye’nin çıkarlarını en iyi şekilde koruyacak politikaları ve söylemleri geliştirmelidir. Yakın geçmişimizde bunun başarılı örnekleri yaşanmıştır.

Rusya ile ilişkilerde karşılıklı menfaatleri dikkate alan yakın bir diyalog ve işbirliği politikası sürdürülmeli ancak Rusya’nın bölge ve dünya meselelerinde her şeyden önce kendi menfaatini gözeten bir ülke olduğu gerçeği de gözden uzak tutulmamalıdır.

Başta Çin olmak üzere Uzakdoğu, Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerimizi gerçekçi bir zeminde, hayali hedeflere kapılmadan somut projelerle gerçekleştirmeye çalışmalıyız. Unutmamalıyız ki, Atatürk’ün en önemli politikalarından biri de gerçekçiliktir.

Bütün bu konularda Türkiye’nin başarılı olabilmesi yurt içinde demokrasi, insan hakları, laiklik, çağdaşlık, kadın-erkek eşitliği, eğitim, sanat, kültür gibi alanlarda dünyanın ileri ülkelerinin düzeyine yükselmeye çalışmasıyla mümkündür.

Atatürk’ün çizdiği rota rehberimiz olmalıdır. Türkiye geçmişte Atatürk’ün yolundan gittiği zamanlarda daima başarılı olmuş, bu rotadan saptığı durumlarda kaybetmiştir.

Bugün yaşadığımız bazı sıkıntılara bakarak kötümserliğe kapılmamız bence doğru olmaz. Unutmayalım ki, 19 Mayıs 1919 tarihinde bugünkünden daha iyi bir durumda değildik. Çok daha zor koşullardan başarılı sonuçlara ulaşabildiğimizi unutmamalı ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarını korumak için birlik ve bütünlük içinde hareket etmeliyiz.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.