ONUR ÖYMEN’İN ÇAĞDAŞ HALK DERNEĞİ’NİN DÜZENLEDİĞİ KONFERANSTA YAPTIĞI ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KONUSUNDAKİ KONUŞMASI, 21 MART 2017

Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkürlerimi unuyorum. Özellikle değerli arkadaşım Yücel Abanozoğlu’nun bu toplantının düzenlenmesi için sarf ettiği çabalar nedeniyle kendisine teşekkürlerimi sunuyorum.

Değerli siyaset arkadaşım ve değerli anayasa hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum’la birlikte görüşlerimizi açıklama fırsatına sahip olmak beni ayrıca mutlu ediyor.

Değerli arkadaşlar, Türkiye’nin devlet rejimini değiştirmeyi amaçlayan anayasa referandumuna bir aydan daha az bir süre kaldı. İktidarı her vesileyle desteklemeyi adet haline getiren medyalar “evet” kampanyasının sözcülerini ön plana çıkartıyorlar. Anayasaya “hayır” görüşünü savunanların medyalarda görüşlerini duyurma şansı çok sınırlı. Anayasayı destekleyenlerin gerekçelerini anlamak kolay değil. Onlar daha çok hayır diyenleri suçlayarak, onları terör örgütü mensuplarına benzeterek veya başka vesilelerle kötüleyerek halkın desteğini sağlamaya çalışıyorlar. Ben yaptığım konuşmalarda ve bizim görüşlerimize yer verme cesareti gösteren medyalarda özetle iki unsuru vurgulamaya çalışıyorum. Birincisi şudur: demokrasilerde devlete yön veren iki önemli irade vardır. Bunlardan biri devletin kurucu iradesi, diğeri ise seçimle başa gelen iktidarın iradesidir.

İktidarın iradesi, devletin kurucu iradesinin koyduğu temel ilkelerle çelişmeyecek bir şekilde tercihini kullanır. Türkiye de dahil olmak üzere bazı ülkelerin anayasalarında değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeler vardır.

Şimdi ise, gördüğümüz manzara devletimizin kurucu iradesinin bir tarafa bırakılarak cumhuriyeti kuranların temel tercihleri ile hiç bağdaşmayan bir modelin Türkiye’ye kabul ettirilmek istenmesidir. Acaba şu soru aklımıza geliyor mu? Atatürk bugün yaşasaydı, Türkiye’yi parlamenter rejimden uzaklaştırıp bir başkanlık rejimine götürme girişimlerine ne derdi?

Atatürk Osmanlı İmparatorluğunun tek adam iradesinin yerine, Meclisin üstünlüğüne dayalı bir parlamenter rejimi tercih etmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri, cumhuriyetimiz kurulduğunda 147 yıldan beri bir başkanlık rejimine sahipti. Atatürk ve arkadaşları, o başkanlık rejimini değil de, parlamenter rejimi seçtiler.

Acaba neden? Atatürk bu sorunun cevabını çeşitli konuşmalarında şöyle açıklıyor:

“Amerikan sistemini memleketimizde tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim; sistemsiz ve kanunsuz tarzda, Reisicumhurlukla, Başvekâleti birleştirmeyi düşünmedim ve düşünecek adam olmadığımı da herkes bilir.”

Atatürk başka bir konuşmasında “padişahlıktan yeni kurtulduk. Başınıza yeni padişahlar mı arıyorsunuz” diyerek başkanlık sistemini reddetmişti.

Celal Bayar, Taylan Sorgun’a Atatürk’ün başkanlık sistemi ile ilgili düşünceleri hakkında şunları anlatmıştı: “…Cumhuriyetin ilan edildiği günlerdi. Beş mebus bana geldiler….Gazi Paşa’dan bir talepte bulunacağız ve diyeceğiz ki, Amerika’daki gibi başkanlık olsun, siz de başkan olunuz. Sizin düşüncelerinizi almak isteriz. Kendilerine şu cevabı verdim: “Sakın haa, böyle bir teklifte bulunmayınız. Çok sert cevap alırsınız. Çünkü, o meclis ve parlamento sistemini kabul eder.”

Bu arada, gazetelerin Ankara temsilcileri Atatürk’ü ziyaret ettiler. Sordukları soru şuydu: “Farz edelim ki, size böyle bir teklif yapıldı. Yanıtınız ne olurdu? Atatürk şu yanıtı verdi: “Bana öteden beri bu ve buna benzer tekliflerde bulunanlar çok olmuştur. Siz ve efkârı umumiye bilmelisiniz ki, bu yoldaki teklifler hoşuma gitmemiştir ve gitmez. Benim gayem Türkiye’de, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde millet hakimiyetini egemen kılmak ve ebedileştirmektir. Dediğiniz gibi bir teklifi, benim idealimi cidden rencide eden bir manada telakki ederim. Bu noktada şu veya bu tefsirlere giden sözlerin manasını, beni iyi tanımış olan Türk milleti, benden daha iyi takdir eder.”

Atatürk, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a: “Hep biliyoruz ki, memleketimizin başına gelen felaketlerin çoğu şahsi idareden gelmiştir. Bu kadar geri kalmamızın başlıca amillerinden biri budur. Biz öteden beri, böyle bir idareyi bertaraf etmek için mücadele ettik. Şimdi nasıl olur da benim aynı yola gitmekliğim, yeniden devlet hayatında tarafımdan böyle bir çığır açılması istenebilir” demişti.

Türk milletinin kalbinde Atatürk hala en büyük önder, en büyük rehber, en büyük yol gösterici olma özelliğini koruyor, bir kutup yıldızı olmaya devam ediyor. O zaman, halkımıza Atatürk’ün başkanlık rejimine ne kadar kuvvetle karşı çıktığını anlatmamız gerekiyor.

Değerli arkadaşlar, ikinci konu şudur:

Türkiye dünyada tek başına yaşamadığına göre, siyasi rejimle ilgili değerlendirmeler yaparken dünyanın başka demokratik ülkelerinin tercihlerini, uygulamalarını ve tecrübelerini de dikkate almak zorundadır.

Size peşinen söyleyeyim ki, dünyanın hiçbir demokratik ülkesi bugün referandumda halka sunulan anayasa tasarısına benzer bir anayasayla idare edilmiyor. Hiçbir ülkede devlet başkanına bizdeki kadar, adeta sınırsız ve denetimsiz, yetkiler verilmiyor.

Bugün dünyada hiçbir demokratik ülke parlamenter rejimi bırakıp başkanlık rejimine geçmeye çalışmıyor. Hiçbir demokratik ülke meclisin yetkilerini kısıtlayıp, başkanın yetkilerini arttırmaya çalışmıyor.

238 yıldan beri yürürlükte bulunan Amerikan anayasasında bugüne kadar 27 değişiklik yapılmıştır. Bu değişikliklerden bazıları Meclisin yetkilerini arttırmaya yöneliktir. Hiçbir değişiklik başkanın yetkilerini arttırmaya yönelik değildir.

Amerikan sisteminde meclis ve yargı, son günlerde örneğini gördüğümüz gibi, başkanın neredeyse bütün kararlarını sıkı sıkıya denetlemekte ve gerektiğinde geri çevirmektedir. Amerika’da başkanın; bakanları, üst düzey bürokratları atama yetkisi vardır. Ancak, onun atadığı kişilerin fiilen göreve başlamaları, ancak senatonun onayıyla mümkündür. Senatonun kabul edip etmeme yetkisine sahip olduğu kişilerin sayısı 1200 ile 1400 arasında değişmektedir.

Başkanın Meclisi ve Senatoyu feshetme yetkisi yoktur. Dilediği kişileri milletvekili seçtirme olanağı da yoktur. Bütçe, parlamentonun sıkı denetimine tabidir. Yüksek yargıçları, siyasi baskı altına alabilecek hiçbir mekanizma yoktur.
Avrupa’da ise sadece beş ülke başkanlık rejimiyle yönetiliyor: Fransa, Portekiz, Romanya, Litvanya ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi. Bunlardan dördünde başbakan ve onun kuruduğu hükümet görev yapmaktadır. Tek istisnası Güney Kıbrıs’tır.

Fransız anayasasında yalnız cezai soruşturmaların gereği olarak değil, görevini yerine getirmekte ciddi başarısızlığa uğrayan başkanların da görevden alınması mümkündür.

Başkanın olağanüstü hal ilan etmesi halinde anayasa konseyi iki aylık bir süreden itibaren ülkede koşulların gerçekten olağanüstü hali gerektirip gerektirmediğini denetleme ve gerektiğinde olağanüstü hali sona erdirme yetkisine sahiptir. Buna rağmen, Fransız anayasacıları özellikle anayasanın 16. maddesi gereğince cumhurbaşkanına verilen yetkilerin demokratik ölçülerle bağdaşmadığını söylemektedirler. Avrupa ülkelerinin hiçbirinde başkan yardımcısı yoktur.

Avrupa’nın hiçbir ülkesinde ve Amerika’da Başkanın ve Meclisin aynı tarihte seçileceğini öngören bir anayasa hükmü yoktur.

Değerli arkadaşlar başkanlık rejimi ile idare edilen ülkelerin daha demokratik olduğunu söylemek mümkün değildir. Freedom House’un sıralamasına göre dünyada 88 ülke tam demokratik sayılıyor. Türkiye yarı özgür ülkeler arasında sayılıyor ve dünya sıralamasında 150. sırada geliyor.

Ekonomik açıdan da başkanlık rejimlerinin daha başarılı olduğu söylenemez. G20’ler içinde sadece 4 ülke başkanlıkla yönetilmektedir. Birleşmiş Milletlerin insan gelişimi endeksinde ilk 10 ülke içinde sadece biri, ilk 30 ülke içinde sadece 4’ü başkanlıkla yönetilmekte, en sonda gelen 10 ülkenin ise hepsi ya başkanlık veya yarı başkanlıkla idare edilmektedir.

Değerli arkadaşlar,
Bu örnekleri çoğaltmamız kabildir. İktidarın anayasanın Türk tipi olduğu yolundaki görüşleri de doğru değildir. Örneğin tarihimizde sadrı zamsız bir yönetim biçimi yoktur. 1320 tarihinden itibaren daima Sadrı azamın başkanlığındaki bir hükümet görev yapmıştır. Bazı dönemlerde Sokullular, Köprülüler gibi sadrazamlar devlete damgasını vurmuştur.

Peki geçmişte parlamenter rejimden tek adam idaresine geçen ülkeler olmamış mıdır? Olmuştur. Örneğin

Fransa’da Napolyon 1799’da fiilen bir darbe yaparak parlamenter demokratik yönetimi benimseyen 1792 tarihli anayasayı ortadan kaldırarak Konsüllük denilen bir rejim kurmuş, 1804 yılında onu da yıkarak imparatorluğunu ilan etmiştir. Yapılan referandumda halkın % 99’u Napolyon’un imparatorluğunu onaylamıştır. Napolyon yurt içinde koyu bir baskı ve sansür rejimi uygulamıştır. Napolyon 4 gazetenin 1000 süngüden daha tehlikeli olduğunu söyleyen bir liderdi.

Başka bir örnek, gene Fransa’dan. 1848 yılında cumhuriyete yeniden dönüldükten sonra yapılan başkanlık seçimini kazanan Napolyon’un yeğeni Louis Napolyon olmuştur. Ancak o da Cumhurbaşkanlığınla yetinmemiş. 10 yıl süreyle Cumhurbaşkanı seçilmek istemiş, bu önerisini kabul etmeyen Meclise karşı darbe yapmış, o koşullarda istediği halkın % 90’ından fazlasının oyuyla kabul ettirmiştir. Birkaç yıl sonra bu defa imparator olmak istemiş, gene yapılan referandumda halkın büyük bir çoğunluğunu sağlayarak III Napolyon adıyla İmparator olmuş ve ülkesini 18 yıl boyunca demir bir yumrukla idare etmiştir.

Amerikan başkanının, bakanları ve yüksek düzeydeki devlet yetkililerini atama yetkisi vardır, ancak yaklaşık 1200 ila 1400 makama yapılacak tayinin senato tarafından onaylanması gerekir. Oysa, bizim anayasa tasarısında cumhurbaşkanının kendi tercihine göre yapacağı atamaları onaylayacak bir makam yoktur.

Federal bütçeyi hazırlama görevi Başkana ait olmakla birlikte, bütçeyi hazırlamaktan sorumlu yüksek memurların atanması Senatonun onayına bağlıdır.

Bazı hallerde Başkan iradesiyle, Kongrenin iradesi çelişebilmekte ve Başkan neredeyse bütün yasaları veto edebilmektedir. Örneğin, 1995 yılında, Başkan Clinton’ın Demokrat Partiden olmasına karşılık, Kongrenin çoğunluğu Cumhuriyetçi Partiden olduğu için ABD yönetimi bütçe dahil hemen hiçbir konuda kongreyle uyum sağlayamamıştır.

Bütün bu örneklerin gösterdiği gibi Avrupa’daki başkanlık rejimleri şöyle dursun Amerika’daki başkanlık rejimiyle de yeni anayasanın bağdaştırılması mümkün değildir.

Peki ülkemizde rejim değişikliği öngören bir anayasa yapılması ihtiyacı nereden kaynaklanmıştır? Ülkeyi idare edenlerin bu yolda bir tercihleri olduğu anlaşılıyor. Acaba, bütün mesele bundan mı ibarettir? Yoksa, konunun bir de dış boyutu var mıdır?

Bu yeni anayasa fikrinin esas itibariyle ortaya çıktığı 2007 yılında “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli bir kitap yayınlandı. Bu kitabın yazarı CIA’in Türkiye masası eski şefi Graham E. Fuller’di. Kitapta görüyorsunuz ki, Atatürk’ün öncülüğünde 1924 yılında hazırlan anayasa ve o yıllarda halifeliğin kaldırılması, Latin Harflerinin kabulü gibi köklü reformlar şiddetle eleştirilmektedir.

Aynı kitapta, AKP’nin çizgisinden ve politikalarından büyük övgüyle söz edilmektedir. Kitabın başlığından da anlaşılacağı gibi, ülkemize önerilmek istenen Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin yerine yeni bir Cumhuriyetin meydana getirilmesidir. Bunun temel koşulu, yeni bir anayasa hazırlanmasıdır.

İşte bu konuda da yabancılardan gelen telkinleri görüyoruz. Örneğin, yine 2007 ve 2009 yıllarında Kürt sorununu çözmek iddiasıyla Amerikan Atlantic Council tarafından David Phillips’in öncülüğünde Amerika’nın ve İngiltere’nin Ankara eski büyükelçileri ile Norveç’in o zamanki Washington büyükelçisi ve bazı Amerikalı eski komutanların katılımıyla hazırlanan bir raporda terör örgütüyle müzakere edilmesi, af çıkartılması gibi düşüncelerin yanı sıra yeni bir anayasa hazırlanması ve bu yeni anayasada Türk kelimesinin yer almaması önerilmektedir. Aynı düşünceler Center for American Progress isimli düşünce kuruluşunun raporunda da yer alıyor.

Belli ki, yabancılar da Türkiye’nin mevcut anayasasından rahatsızlar. Peki terörle mücadele eden başka ülkelere de, örneğin İspanya’ya da yeni bir anayasa hazırlaması önerilmiş mi? Bunu hiç duymadık. Bizim bildiğimiz savaşı kaybeden bazı ülkelere galipler tarafından yeni anayasalar dayatıldığıdır.

Örneğin, Alman anayasası ne zaman ve hangi koşullarda hazırlanmıştır? Alman anayasası ile ilgili temel çalışmalar 1948 yılının başlarında Londra’da müttefik kuvvetlerin yani ABD; İngiltere ve Fransa’nın katıldığı sonra Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un iştirak ettiği toplantıda hazırlanmıştır. Orada bir tek Alman bile yoktu. Bu temel yasa Bonn’da düzenlenen bir parlamento toplantısında kabul edilmiş, ancak müttefik kuvvetlerin onayı sonrası yürürlüğe girebilmiştir.

Peki, Japon anayasası nasıl hazırlanmıştır? Japon anayasası 1946 yılında savaştan sonra tam yetkili kılınan müttefik kuvvetler başkomutanı McArthur’un talimatıyla bazı ABD’li hukukçu subaylar tarafından kaleme alınmıştır.

Daha yakın bir tarihten örnek, 2005 yılında, Irak Anayasasının hazırlanması sürecinde görülmüştür. Bu süreç içinde Amerika’nın anayasanın temle unsurları konusunda kendi tercihlerini, özellikle Kürtlerin hakları ilgili olarak dayattığı ifade edilmektedir.

Şimdi de Türkiye’ye yeni bir anayasa dayatmaya çalışan yabancıların dayanağı nedir? Yoksa, Türkiye bir savaş kaybetti de, bizim haberimiz mi olmadı?

Meclis’te kabul edilen metnin 7. maddesine göre “Cumhurbaşkanlığı süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.” Yani en çok 10 yıl görevde kalabilir.

Şimdi, öyle anlaşılıyor ki, yeni anayasa yürürlüğe girene kadar, cumhurbaşkanının bugünkü görev süresi hesaba katılmayacak ve 2019 yılında yapılması öngörülen seçimlerle takvim işlemeye başlayacak. Yani, cumhurbaşkanı iki seçim üst üste kazanırsa şimdiki süresi de ilave edildiğinde fiilen 15 yıl cumhurbaşkanlığı yapmış olacak. Ayrıca son dönemde erken seçim yapılırsa bu süre daha da uzayacak. Üstelik 12 yılda Başbakanlık yaptığı için devletin en yetkili makamında 27 yıl görev yapmış olacak. Bu, anayasasının ruhuna aykırı olduğu gibi başka demokratik ülkelerde de bizim örneğine rastlamadığımız bir durumdur.

Dünyada sadece demokratik olmayan ülkelerde bunun örnekleri var. Örneğin Kamerun lideri 41 yıl başbakan ve cumhurbaşkanı olarak görev yapmış. Ancak hiçbir demokratik ülkede görev süresi 10 yılı aşan cumhurbaşkanı yok.

Meclisten geçen ve halk oyuna sunulacak olan anayasa tasarısında cumhurbaşkanı yardımcılarını atama ve onların görevlerine son verme yetkisi var. Ayrıca, çok sayıda cumhurbaşkanı yardımcısı seçilebileceği de belirtilmektedir. Bunun örneği hangi demokratik ülkede var?

Yeni anayasa taslağının 13. maddesinde disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamaz denilmektedir. Oysa, başkanlık rejimiyle idare edilen Amerika’da, Portekiz’de, Romanya’da, Brezilya’da ve Fransa’da askeri mahkemeler bulunmaktadır.

Olağanüstü hallerde anayasa değişikliği yapılabilir mi? Fransa, Portekiz, İspanya, Brezilya, Romanya ve Belçika anayasalarında olağanüstü hal dönemlerinde anayasa değişikliği yapılması yasaklanmıştır.

Anayasa değişikliğini savunanların başka bir gerekçesi de çift başlılığı önlemektir. 15 yıldan beri tek parti yönetimiyle idare edilen bir ülkede böyle bir gerekçenin ileri sürülmesi şaşırtıcıdır. Demokrasilerde çift başlılıktan şikayet edildiğinin örneklerine pek rastlanmamaktadır. Örneğin, yarı başkanlık rejimiyle idare edilen Fransa’da cumhurbaşkanı ve başbakanın farklı partilerden seçildiğinin örnekleri çoktur. Sosyalist cumhurbaşkanı Mitterand, Chirac, Balladur ve Jospin gibi farklı partilerden başbakanlarla çalışmıştı. Böyle durumlara co-habitation yani birlikte yönetim denilmekte ve ülke uzlaşmalarla idare edilmektedir.

Bir de şu var: Türkiye’nin konumundaki ülkelerde başkanlık rejimine geçmek dış politikada en çok başkana zarar verir. Çünkü, esas güç kaynağı olması gereken meclis devreden çıkarıldığı zaman bütün baskılar cumhurbaşkanına yönelir. Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşına sokmaya çalışan Roosevelt ve Churchill’in Kahire’de yaptıkları baskılara karşı İsmet Paşa’nın en etkili cevabı “Ben sizin bu önerinizi Meclisime teklif dahi edemem” olmuştu. 1 Mart tezkeresinde TBMM hükümetin kabul ettiği Amerika’nın ülkemizden Irak’a cephe açma önerisini kabul etmeyerek gerçek ve etkili bir güç odağı olduğunu göstermişti.

Özetle, iç ve dış unsurlar bir arada değerlendirildiğinde, başkanlık rejimine geçişi öngören bir anayasa değişikliğini haklı, gerekli ve zorunlu kılacak bir neden yoktur. Toplumda yeterince değerlendirilmeden Mecliste aceleye getirilerek geçirilen, cumhurbaşkanlığını, başbakanlığı ve parti başkanlığını tek bir elde toplayan, kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleyen, yargı bağımsızlığına gölge düşüren ve dünyada benzeri olmayan bir tek adam rejimini Türk halkına kabul ettirmeye çalışmak cumhuriyetimizin temel değerleriyle bağdaştırılması mümkün olmayan bir durumdur.

1924 anayasası zamanının en ileri anlayışıyla hazırlanmış, meclis üstünlüğüne ve milletin birliğine dayalı demokrasinin ufuklarını açan bir temel yaklaşımı yansıtıyordu. Ülkemizin kurtarıcısı ve cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün bile cumhurbaşkanı olarak yetkileri bugünkü anayasa taslağı ile kıyaslanmayacak kadar sınırlıydı. Üstelik, biraz önce belirttiğimiz gibi, Atatürk başkanlık rejimine kesinlikle karşıydı.

İnanıyorum ki, ezici çoğunluğu cumhuriyetimizin değerlerine bağlı ve Atatürk’ün ilkelerini benimsemiş olan Türk halkı bu anayasa taslağını kabul etmeyecektir. Yeter ki referandum gerçek bir demokrasinin gerektirdiği koşullarda yapılsın, devletin imkânları, medyalar ve kamu kuruluşları anayasanın kabulü için yürütülecek kampanyaların tarafı olmasınlar ve bütün bu gerçekler halkımıza anlatılabilsin.

Değerli arkadaşlar,

Bu referandum 4 yılda bir yapılan parlamento seçimlerinden çok daha önemlidir. Burada Atatürk’ün kurduğu rejim, devlet sistemi değiştirilmek istenmektedir. Eğer iktidarın istediği gibi bir sonuç çıkarsa korkarım ki, Türkiye’nin en az 50 yıl bugünkü parlamenter rejime döndürülmesi mümkün olamayacaktır.

Bütün bu nedenlerle gerçek demokrasiye ve Atatürk’ün milletin egemenliği anlayışını benimseyen herkesin el ele vererek referandumda hayır oyu çıkması için çalışması gerekmektedir.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.