ONUR ÖYMEN, BURSA KONUŞMASI, 04 ŞUBAT 2017

Yeni anayasa tasarısıyla ilgili olarak akla gelen ilk soru şudur: Türkiye’de yeni bir anayasa veya köklü bir rejim değişikliğini öngören bir anayasa girişimi nereden kaynaklanıyor? Başta terör olmak üzere, son yıllarda ekonomide, dış politikada, insan hakları, özgürlükler, özellikle basın özgürlüğü gibi alanlarda yaşadığımız sıkıntıların sebebi anayasa mıdır?

1982 Anayasasının antidemokratik bir anlayışla kaleme alındığı çeşitli vesilelerle haklı olarak dile getiriliyor. Ancak, bu eksiklikleri ve yanlışları gidermek için anayasamızda 114 kere değişiklik yapıldı. Bu nedenle, şu anda yürürlükte olan anayasayı 1980 darbesinin ürünü olarak nitelendirmek mümkün değildir. Peki bu anayasada hala değişiklik gerektiren maddeler yok mudur? Vardır. Örneğin, seçim barajının %10 olması, yüksek öğrenimle ilgili bazı düzenlemeler gibi konularda ilgili anayasa maddeleri değiştirilebilir ve değiştirilmelidir.

Ancak, öyle anlaşılıyor ki yapılmak istenen cumhuriyetin temel düşüncesini oluşturan sistemi değiştirmektir. Gerçekten, parlamenter rejimle başkanlık rejimleri arasında özlü farklılıklar vardır.

Kuşkusuz her ülkenin anayasası, kendi tarihi gelişimi ve toplumsal yapısının özelliklerine göre şekillenmiştir. Cumhuriyetimiz kurulduğunda dünyada başkanlık rejimleri de vardı. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri, cumhuriyetimiz kurulduğunda 147 yıldan beri demokratik bir başkanlık rejimine sahipti. Atatürk ve arkadaşları, o başkanlık rejimini değil de, parlamenter rejimi seçtiler. Acaba neden?

Cumhuriyetin ilk yıllarında, bazı gazeteler, Atatürk’ün reisicumhurluktan istifa edip başvekil olmayı ve iki makamın kudretini tek elde toplayıp Amerikan tarzı bir devlet idaresi kurmayı düşündüğünü yazmıştı. Bunun üzerine Atatürk bu tip yazı yazanlara cevap olarak bir gazeteye şöyle konuşur; “Bir zaruret karşısında Başvekil olmam icap ederse, bu vazifeyi kemali tevazu ve minnetle ifaya hazırım. Bu takdirde benim aynı zamanda Reisicumhurluğu üzerimde bulundurmamın elbette kanuni imkanı yoktur.

Amerikan sistemini memleketimizde tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim; sistemsiz ve kanunsuz tarzda, Reisicumhurlukla, Başvekâleti birleştirmeyi düşünmedim ve düşünecek adam olmadığımı da herkes bilir.”

Atatürk başka bir konuşmasında aynı konu açıldığında, “padişahlıktan yeni kurtulduk. Başınıza yeni padişahlar mı arıyorsunuz” diyerek başkanlık sistemini reddetmişti.

Celal Bayar, Taylan Sorgun’a Atatürk’ün başkanlık sistemi ile ilgili düşünceleri hakkında şunları anlatmıştı: “…Cumhuriyetin ilan edildiği günlerdi. Beş mebus bana geldiler….Gazi Paşa’dan bir talepte bulunacağız ve diyeceğiz ki, Amerika’daki gibi başkanlık olsun, siz de başkan olunuz. Sizin düşüncelerinizi almak isteriz. Kendilerine şu cevabı verdim: “Sakın haa, böyle bir teklifte bulunmayınız. Çok sert cevap alırsınız. Çünkü, o meclis ve parlamento sistemini kabul eder.”

Bu arada, gazetelerin Ankara temsilcileri Atatürk’ü ziyaret ettiler. Sordukları soru şuydu: “Farz edelim ki, size böyle bir teklif yapıldı. Yanıtınız ne olurdu? Atatürk şu yanıtı verdi: “Bana öteden beri bu ve buna benzer tekliflerde bulunanlar çok olmuştur. Siz ve efkârı umumiye bilmelisiniz ki, bu yoldaki teklifler hoşuma gitmemiştir ve gitmez. Benim gayem Türkiye’de, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde millet hakimiyetini egemen kılmak ve ebedileştirmektir. Dediğiniz gibi bir teklifi, benim idealimi cidden rencide eden bir manada telakki ederim. Bu noktada şu veya bu tefsirlere giden sözlerin manasını, beni iyi tanımış olan Türk milleti, benden daha iyi takdir eder.”

Devlet Başkanı’nın aynı zamanda fiilen Başbakanlık görevini de üstüne alması gerektiği tartışmalarının yapıldığı sırada, Atatürk, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a: “Şaşarım o efendilerin aklı perişanına. Hep biliyoruz ki, memleketimizin başına gelen felaketlerin çoğu şahsi idareden gelmiştir. Bu kadar geri kalmamızın başlıca amillerinden biri budur. Biz öteden beri, böyle bir idareyi bertaraf etmek için mücadele ettik. Şimdi nasıl olur da benim aynı yola gitmekliğim, yeniden devlet hayatında tarafımdan böyle bir çığır açılması istenebilir” demişti.

Değerli arkadaşlar, demokrasilerde devletin yapısını oluşturan iki temel irade vardır. Bunlardan biri devletin kurucu iradesinin koyduğu esaslardır. Diğeri de seçimleri kazanan iktidarın iradesidir. Kuşkusuz, iktidarlar dünyanın ve toplumun gelişimini dikkate alarak ülkenin yönetim sisteminde bazı düzenlemeler yapabilirler. Ancak, bu düzenlemeler, o devletin kuruluş yapısının özüne aykırı olamaz. İşte, şimdi maalesef yapılmak istenen budur. Atatürk’ün sözleriyle açıkça belirlenen devletin kurucu yapısı özlü şekilde değiştirilmek istenmektedir.

Peki bu ihtiyaç nereden kaynaklanmıştır? Ülkeyi idare edenlerin bu yolda bir tercihleri olduğu anlaşılıyor. Acaba, bütün mesele bundan mı ibarettir? Yoksa, konunun bir de dış boyutu var mıdır?

Bu yeni anayasa fikrinin esas itibariyle ortaya çıktığı 2007 yılında “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli bir kitap yayınlandı. Bu kitabın yazarı CIA’in Türkiye masası eski şefi Graham E. Fuller’di. Kitabın 64. sayfasını açınca görüyorsunuz ki, Atatürk’ün öncülüğünde 1924 yılında hazırlan anayasa ve o yıllarda halifeliğin kaldırılması gibi köklü reformlar şiddetle eleştirilmektedir.

Aynı kitapta, AKP’nin çizgisinden ve politikalarından büyük övgüyle söz edilmektedir. Kitabın başlığından da anlaşılacağı gibi, ülkemize önerilmek istenen Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin yerine yeni bir Türkiye Cumhuriyetinin meydana getirilmesidir.

Son yıllarda yaygınlaştırılmak istenen “İkinci Cumhuriyet” düşüncesi de özü itibariyle bundan pek farklı değildir. Peki, böyle bir cumhuriyet nasıl kurulacaktır? Bunun temel koşulu, yeni bir anayasa hazırlanmasıdır.

İşte bu konuda da yabancılardan gelen telkinleri görüyoruz. Örneğin, yine 2007 ve 2009 yıllarında Kürt sorununu çözmek iddiasıyla Amerikan Atlantic Council tarafından David Phillips’in öncülüğünde Amerika’nın ve İngiltere’nin Ankara eski büyükelçileri ile Norveç’in o zamanki Washington büyükelçisi ve bazı Amerikalı eski komutanların katılımıyla hazırlanan bir raporda terör örgütüyle müzakere edilmesi, af çıkartılması gibi düşüncelerin yanı sıra yeni bir anayasa hazırlanması ve bu yeni anayasada Türk kelimesinin yer almaması önerilmektedir. Aynı düşünceler Center for American Progress isimli düşünce kuruluşunun raporunda da yer alıyor.

Bu örnekler gösteriyor ki, bu meselenin bir de dış boyutu var. Belli ki yabancılar da Türkiye’nin mevcut anayasasından rahatsızlar. Peki terörle mücadele eden başka ülkelere de, örneğin İspanya’ya da yeni bir anayasa hazırlaması önerilmiş mi? Bunu hiç duymadık. Bizim bildiğimiz savaşı kaybeden bazı ülkelere galipler tarafından yeni anayasalar dayatıldığıdır.

Örneğin, Alman anayasası ne zaman ve hangi koşullarda hazırlanmıştır? Alman anayasası ile ilgili temel çalışmalar 1948 yılının başlarında Londra’da müttefik kuvvetlerin yani ABD; İngiltere ve Fransa’nın katıldığı sonra Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un iştirak ettiği toplantıda hazırlanmıştır. Orada bir tek Alman bile yoktu. Hazırlanan belgeler Almanlara verilmiş ve Alman eyalet temsilcileri bu çerçevede yeni bir anayasa hazırlamışlardır. Bu temel yasa Bonn’da düzenlenen bir parlamento toplantısında kabul edilmiş, ancak müttefik kuvvetlerin onayı sonrası yürürlüğe girebilmiştir. Almanya’nın birleştirilmesi sırasında yeni anayasa ihtiyacı dile getirilmiş, ancak sonunda bazı maddelerin değiştirilmesi ile yetinilmiş ve yeni anayasa fikrinden vazgeçilmiştir. Bugün yürürlükte olan ve 79. maddesindeki ebedi hüküm nedeniyle bazı temel unsurlarının değiştirilmesi dahi mümkün olmayan anayasa budur.

Peki, Japon anayasası nasıl hazırlanmıştır? Japon anayasası 1946 yılında savaştan sonra tam yetkili kılınan müttefik kuvvetler başkomutanı McArtur’un talimatıyla bazı ABD’li hukukçu subaylar tarafından kaleme alınmıştır.

Şimdi, Türkiye’ye yeni bir anayasa dayatmaya çalışan yabancıların dayanağı nedir? Yoksa, Türkiye bir savaş kaybetti de, bizim haberimiz mi olmadı?

Şimdi deniliyor ki, ister iç ister dış sebeplerden kaynaklansın sonunda bu anayasa halk tarafından onaylanacağına göre, demokratik bir anayasa olacaktır. Geçmişte bu hep böyle mi olmuştur? Hayır, böyle olmamıştır.

Örneğin, Fransız İhtilalinden sonra 1792 yılında kabul edilen ve parlamenter sisteme dayanan anayasa sistemi 1799’da yıkılıp Napolyon’un müdahalesiyle yerini otoriter bir konsüllük rejimine bırakmış ve Napolyon’un bu rejime meşruluk kazandırmak için hazırladığı anayasa, düzenlenen referandumla ve halkın %99’unun oyuyla kabul edilmişti. Bundan güç alan Napolyon, 1804’te imparatorluğunu ilan etti ve koyu, baskıcı bir rejim kurdu. Daha sonra Napolyon’un da rejimi yıkıldı; yeniden krallık rejimi kuruldu.

1848 ihtilalinden sonra Fransa yeniden cumhuriyet rejimine geçti. 10 Aralık 1948’de Fransız halkı ilk defa olarak doğrudan doğruya Cumhurbaşkanını seçecekti. Adaylardan biri Napolyon Bonapart’ın yeğeni Louis Napolyon’du. İşte bu Louis Napolyon büyük bir sürpriz yaparak ve oyların %75’ini alarak Cumhurbaşkanı seçildi. İkinci sırada gelen adayın oyları %20’de kaldı.

Louis Napolyon’un göreve başlamasından hemen sonra ülke çapında cumhuriyet karşıtları güç kazandı. Cumhuriyetçiler Bakanlıklardan, Belediyelerden ve Ordudan uzaklaştırıldı. Devletin yönetim kadroları cumhuriyet karşıtlarının eline geçti. Cumhurbaşkanının yandaş kadrosu cumhuriyet karşıtlarından oluşuyordu, çünkü en başta kendisi cumhuriyet rejimine karşıydı. Cumhuriyet sayesinde iktidara gelmişti ama hedefi o cumhuriyeti yıkarak fiilen diktatör olmaktı.

Cumhuriyet bir eksen kaymasına doğru gidiyordu. Ama ülkede güvenlik de sağlanamıyordu. 13 Haziran’da anayasayı savunanların başlattığı sokak gösterilerinde çok sayıda kişi tutuklandı. Bunlar arasında 30 civarında milletvekili de vardı.

4 yıllık görev süresi Louis Napolyon’a yetmiyordu. Yeniden seçilme hakkına kavuşmak için anayasanın değiştirilmesi için çalışıyordu. En azından hedefinin sadece bu olduğu sanılıyordu. Oysa gerçek hedefinin ne olduğu iki yıl içinde anlaşılacaktı. Bir taraftan da sürekli olarak hükümet darbesi söylentileri çıkartılıyordu.

Meclis bütün baskılara rağmen “Cumhurbaşkanının” istediği anayasa değişikliğini kabul etmedi. Bunun üzerine Napolyon bir darbe yaparak istediği değişikliği sağladı.

Bu ortamda Hükümet darbesi sırasında hazırlanan anayasa halkoyuna sunuldu. Sonuç: 7.500.000 kabul, 640.000 ret. Fransız halkı demokrasiden yana tavır koymamıştı. Zira bu anayasayla Cumhurbaşkanının 10 yıl için seçilmesi, kanun yapma yetkisinin cumhurbaşkanına verilmesi, Bakanların Cumhurbaşkanına karşı sorumlu olması kabul ediliyordu.

Basında ön sansür uygulanacaktı. Yani yazılar yayınlanmadan önce denetlenecekti. Bütün devlet memurları cumhurbaşkanına sadakat yemini edecekti.

İşte halkın %90’ından fazlasının oyuyla kabul edilen anayasa böyle hükümler içeriyordu. Halk iradesini böyle ortaya koymuşsa kimin ne diyeceği olabilirdi? Herkes halkın iradesine saygı göstermeliydi. O zamanlar Fransa’da böyle düşünenler vardı.

Gene halkın iradesiyle 1852 yılının şubat ayında seçimler yapıldı. Muhalefet sadece 8 milletvekili çıkartabildi. Bunlardan da sadece 3’ü cumhuriyetçiydi. Bu seçimlerin sonucuna da saygı gösterilmeliydi. Demek ki, halk böyle istiyordu. Derhal büyük iş adamları rejime bağlılıklarını bildirdiler. Şimdi bertaraf olmanın zamanı değildi. Herkes halkın iradesine saygılıydı. Bir kişi hariç: Cumhurbaşkanı Louis Napolyon. Çünkü o bununla da yetinmiyordu. Gözü daha da yüksekteydi.

Louis Napolyon 9 Ekimde büyük bir nutuk verdi. Özü şuydu: “İmparatorluk barış demektir.” İstediği oldu. 20 Kasım günü yeni bir halk oylamasına gidildi. Louis Napolyon’un İmparator olmasını halk istiyor muydu? Cevap açıktı: 250.000 kişinin hayır oyuna karşılık Fransız vatandaşlarından 7.800.000 kişi evet dedi. Böylece cumhuriyetin tabutunun son çivisi de çakılmış oldu. Louis Napolyon artık İmparator III. Napolyon olarak anılacaktı ve 18 yıl süreyle devleti demir yumrukla idare edecekti. (Bu konuda daha kapsamlı bilgileri ve başka örnekleri benim Demokrasiden Diktatörlüğe, İktidar Uğruna Demokrasiyi Feda Edenler başlıklı kitabımda bulabilirsiniz)

Bu örnekler neyi gösteriyor? Tarihte seçimle gelmiş bazı cumhurbaşkanlarının bununla yetinmeyip kendilerini imparator ilan ettirene kadar çalışabildiklerini ve her aşamada halkın oyuna başvurarak taleplerine meşruiyet kazandırmaya çalıştıklarını gösteriyor.

Şimdi denilebilir ki bunlar geçmişte kalmış örneklerdir. Daha yakın tarihte neler olmuş? Benzeri bir durum gene Fransa’da 1950’lerin sonlarında yaşandı. Cezayir Savaşı kritik bir aşamaya gelmişti. Oradaki askerlerden ayaklananlar olmuştu. Askerlerin devlet yönetimini ele geçirme tasavvurları olduğu anlaşılmıştı. O ortamda, devletin ileri gelenleri de Gaulle’e başvurarak devletin sorumluluğunu ele almasını istediler. Bu teklifi kabul etmek için de Gaulle yeni bir anayasa hazırlanmasını ve başkana geniş yetkiler verilmesini istedi. Bu talebe uygun olarak yarı başkanlık rejimi kuran 1958 anayasası kabul edildi.

O anayasanın 16. maddesi olağanüstü durumlarda cumhurbaşkanına geniş yetkiler veriyordu, ancak bu yetkilerini kullanmak için cumhurbaşkanı başbakanla ve meclis başkanlarıyla görüşmek ve ayrıca anayasa konseyine danışmak zorundaydı. Olağanüstü hal durumunda meclis feshedilemeyecekti. 60 gün sonra anayasa konseyi olağanüstü yetkilerin devam edip etmeyeceğine karar verecekti. Yani, orada bile cumhurbaşkanının olağanüstü hallerdeki yetkileri kısıtlıydı.

De Gaulle yönetiminde Fransa tam bir huzur ve istikrara kavuştu mu? Bu söylenemez. Zira, 1968 olayları bu dönemde çıktı ve devlet yönetilemez hale geldi. De Gaulle, Almanya’daki Fransız Birlikleri Komutanı General Massu’yu gizlice ziyaret ederek onun desteğini istedi. Askerlerin gölgesinde düzenlenen seçimleri kazandıysa da, kısa bir süre sonra istifa etmek zorunda kaldı.

Peki, dünyada bugün parlamenter sistemle yönetilen demokratik ülkeler arasında, Türkiye’den başka, başkanlık rejimine geçmeye çalışan ülke hangisidir?

Bu soruyu BBC ABD’nin Austin Teksas Üniversitesinden Prof. John Gerring’e sormuş. Gerring, gelişmiş, demokratik ülkeler arasında parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen ülke olmadığını söylüyor. Chicago Üniversitesinden Peter Buisseret ise sadece Sahra Çölünün Güneyindeki bazı Afrika ülkelerinin bu sistem değişikliğini benimsediğini belirtiyor.

Ancak bu ülkeler ne geçmişi, ne siyasi ne de sosyal yapısı Türkiye’ye benzeyen Zimbabve, Gana ve Malavi.

Peki bu ülkelerde sonuç ne olmuş?

Zimbabve’yi 1980’den 1987’ye kadar Başbakan olarak yöneten Robert Mugabe o yıl yapılan anayasa değişikliğiyle Başkan olmuş. İngiltere’nin Kent Üniversitesinden Alex Magaisa’ya göre bu değişiklik “Mugabe’nin gücünü merkezileştirme arzusundan” kaynaklanmış. Sistem Mugabe’nin diktatörlüğüyle sonuçlanmış.

1957’de kurulan ve parlamenter sistemle yönetilen Gana’da Başbakan Kwamd Nkrumah 1960 yılında düzenlenen bir referandumla ülkesini başkanlık rejimine geçirmiş. Orada hedef hızlı kalkınma. Sonuç ne olmuş? 1964 yılında Nkrumah kendi partisi dışındaki bütün partilerin yasaklanması için referandum yapmış. Halkın %99’unun oyuyla bütün muhalefet partileri yasadışı ilan edilmiş.

Malavi de 1964 yılında bağımsızlığını ilan ettikten sonra parlamenter sistemle idare edilmeye başlanmış. Ülke 1966′da başkanlık sistemine geçmiş. Başbakan Hastings Kamuzu Banda başkan olmuş. O dönemin tanıklarından Kachale’ye göre “Malavi başkanlık sistemine geçerek bir diktatörlüğe dönüşmüş.” Kachale, başkanlık sisteminde parlamentonun başkanı hiçbir şekilde sorgulayamadığını anlatıyor.

Kuşkusuz bu ülkelerden hiç biri Türkiye’yle kıyaslanamaz.

Bugün başkanlık rejiminden parlamenter demokrasiye geçmeye çalışan ülke var mı? Kazakistan bunlardan biri. Birkaç gün önce verdiği demeçte Nazarbayev aynen şunları söyledi: “Ülkemizde Cumhurbaşkanı yetkilerinin bir bölümü parlamento ve hükümete devredilmesi gerektiğini ve bunu yapmanın zamanı geldiğini düşünüyorum. Hazırlanan anayasa değişikliği ile daha demokratik bir idari yapıya doğru ilerlememiz lazım. Yeni anayasa metni yayınlanarak halkın görüşüne sunulup kabul edilecek. Kazakistan’ı uzun yıllar yöneten biri olarak ülkemizde yetki dağlımı yapılmasının zamanı geldiğini söylemek istiyorum.”

Meselenin bir başka yönü de şu: Parlamentoda kabul edilen ve halk oyuna sunulan anayasa değişikliğinde öngörülen maddelerin benzerleri acaba başkanlık rejimiyle yönetilen başka demokratik ülkelerde de var mı? Birkaç örnek verelim:

Meclisten geçen metin örneğin (madde 4) TBMM ve cumhurbaşkanı seçiminin beş yılda bir aynı tarihte yapılacağını söylüyor. Dünyada başka hangi demokratik ülkede cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimleri aynı günde yapılıyor? Bilinen örnek yok. Sadece demokrasiyle yönetilmeyen Somali’de buna benzer bir örnek var.

Meclis’te kabul edilen metnin 7. maddesine göre “Cumhurbaşkanlığı süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.” Diğer başkanlık rejimlerinde, örneğin Amerika’da hiçbir başkan iki defa seçilse bile hiçbir şeklide sekiz yıllık toplam süreyi aşamaz. Fransa’da böyle.

Şimdi, öyle anlaşılıyor ki, yeni anayasa yürürlüğe girene kadar, cumhurbaşkanının bugünkü görev süresi hesaba katılmayacak ve 2019 yılında yapılması öngörülen seçimlerle takvim işlemeye başlayacak. Yani, cumhurbaşkanı iki seçim üst üste kazanırsa şimdiki süresi de ilave edildiğinde fiilen 15 yıl cumhurbaşkanlığı yapmış olacak. Bu, anayasasının ruhuna aykırı olduğu gibi başka demokratik ülkelerde de bizim örneğine rastlamadığımız bir durumdur.

Yeni anayasa tasarısının 15. maddesi “bütçe hazırlama yetkisinin Cumhurbaşkanına ait olduğunu” belirtiyor. Dünyadaki başkanlık sistemine sahip demokratik ülkelerin çoğunda başbakanlık ve onun tercih ettiği bakanlardan oluşan ve meclis denetimine tabi bir hükümet var. Başkanın bütçe hazırladığı başkanlık rejimi var mı? Örneğin, yarı başkanlık rejimine sahip olan Fransa’da bu yetki başbakanın başkanlığındaki hükümete aittir.

Başbakanlığın olmadığı Amerikan yönetiminde federal bütçeyi hazırlayıp Kongreye sunmak başkanın görevidir. Ancak, bu bütçe federal gelirler ve harcamalarla sınırlıdır. Her eyaletin ayrı bütçesi vardır. Örneğin, Kaliforniya eyaletinin 2016 yılı bütçesi 170.9 milyar dolardır. Bu da Türkiye’nin toplam bütçesinden fazladır. Bütün eyalet bütçelerinin toplamı 2 trilyon dolara yakındır. Bu bakımdan Amerikan sistemini uniter bir devlet olan Türkiye ile kıyaslamak mümkün değildir.

Meclisten geçen ve halk oyuna sunulacak olan anayasa tasarısında cumhurbaşkanı yardımcılarını atama ve onların görevlerine son verme yetkisi var. Ayrıca, çok sayıda cumhurbaşkanı yardımcısı seçilebileceği de belirtilmektedir. Bunun örneğine de başka ülkelerin anayasalarında rastlanmamaktadır.

Örneğin, Fransa gibi yarı başkanlık sistemlerinde başkan yardımcılığı makamı yoktur. Amerika’da sadece bir başkan yardımcısı vardır. O da başkanla birlikte seçiciler kurulu tarafından dört yıl için seçilir ve başkanın başkan yardımcısını görevden alma yetkisi yoktur.

Anayasa taslağında son genel seçimde oyların en az %5’ini almış olan siyasi partilerin veya en az 100 bin seçmenin aday gösterebileceği kuralı başkanlık rejimiyle yönetilen başka ülkelerin seçim sistemlerine benzememektedir.

Örneğin, Amerika’da aylarca devam eden bir süreçten sonra partilerin başkan adayları belirleniyor. Eyaletlerden en çok oyu alan aday başkanlık seçimlerinde o partiyi temsil ediyor. Fransa’da kayıtlı bütün partiler cumhurbaşkanı adayı çıkartabiliyor. Bir partide birden çok aday adayı varsa bunlardan biri parti üyelerinin oyuyla seçiliyor.

Yeni anayasa tasarısında partilerin dışında 100 bin vatandaşın oyuyla aday gösterebileceği belirtilmişken, bu sayı örneğin Portekiz’de 7500’dür. Fransa’da bağımsız aday olabilmek için milletvekili veya belediye başkanı gibi makamlarda bulunmuş 500 kişinin imzası yeterlidir. 100 bin rakamına, özellikleri ve nüfusu Türkiye’den çok farklı olan ABD’de rastlanmaktadır.

Ayrıca, bizim anayasa taslağımızda yer alan en az %5 oy alan partilerin aday gösterebileceği kuralına da başka ülkelerde rastlanmamaktadır. Örneğin, son ABD Temsilciler Meclisi seçimlerinde %0.4 oy alan Yeşiller Partisinin adayı başkanlık seçimlerine katılmıştır. Avrupa’da da sadece %5’ten fazla oy alan partilerin aday gösterilebileceği kuralına da rastlanmamıştır.

Yeni anayasa taslağının 13. maddesinde disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamaz denilmektedir. Oysa, başkanlık rejimiyle idare edilen Amerika’da, Portekiz’de, Romanya’da, Brezilya’da ve Fransa’da askeri mahkemeler bulunmaktadır.

Olağanüstü hallerde anayasa değişikliği yapılabilir mi? Fransa, Portekiz, İspanya, Brezilya, Romanya ve Belçika anayasalarında olağanüstü hal dönemlerinde anayasa değişikliği yapılması yasaklanmıştır.

Anayasa değişikliğini savunanların başka bir gerekçesi de çift başlılığı önlemektir. 15 yıldan beri tek parti yönetimiyle idare edilen bir ülkede böyle bir gerekçenin ileri sürülmesi şaşırtıcıdır. Demokrasilerde çift başlılıktan şikayet edildiğinin örneklerine pek rastlanmamaktadır. Örneğin, yarı başkanlık rejimiyle idare edilen Fransa’da cumhurbaşkanı ve başbakanın farklı partilerden seçildiğinin örnekleri çoktur. Örneğin, Sosyalist cumhurbaşkanı Mitterand, Chirac, Balladur ve Jospin gibi farlı partilerden başbakanlarla çalışmıştı. Böyle durumlara co-habitation yani birlikte yönetim denilmekte ve ülke uzlaşmalarla idare edilmektedir.

1980 sonlarına kadar 12 Avrupa ülkesinin %62’si koalisyonlarla, %33’ü azınlık hükümetiyle ve sadece %6’sı tek parti hükümetiyle idare edilmişti. O dönemde İtalya, Almanya, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, İzlanda ve Lüksemburg’da hiç tek parti hükümeti kurulmamıştı.

Dikkat çeken bir unsur da şudur: Freedom House’un 2015 verilerine göre, tam demokratik olarak kabul edilen 49 ülkeden 6’sı başkanlık, 6’sı yarı başkanlık, 3’ü meclis hükümeti ve büyük çoğunluğu oluşturan 34’ü parlamenter sistemle yönetilmektedir.

İnsani gelişme endeksinde dünyanın en ileri 30 ülkesi içinde sadece 4’ü başkanlık rejimiyle yönetiliyor. Bunlar Amerika, İsviçre, Güney Kore ve Fransa.

Bütün bunlardan daha önemlisi şudur: Türkiye’nin konumundaki ülkelerde başkanlık rejimine geçmek dış politika en çok başkana zarar verir. Çünkü, esas güç kaynağı olması gereken meclis devreden çıkarıldığı zaman bütün baskılar cumhurbaşkanına yönelir. Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşına sokmaya çalışan Roosevelt ve Churchill’in Kahire’de yaptıkları baskılara karşı İsmet Paşa’nın en etkili cevabı “Ben sizin bu önerinizi Meclisime teklif dahi edemem” olmuştu. 1 Mart tezkeresinde de hükümetin kabul ettiği Amerika’nın ülkemizden Irak’a cephe açma önerisini TBMM kabul etmeyerek gerçek ve etkili bir güç odağı olduğunu göstermişti.

Özetle, ister siyasi ve demokratik ölçülere bakılsın, ister ekonomik ve sosyal ölçülere bakılsın dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında başkanlık rejimiyle yönetilen devletlerin oranı çok düşüktür.

Bazıları yeni anayasa sistemini, Türk tipi anayasa sistemi olarak nitelendiriyorlar. Bunu da kabul etmek zordur. Zira, Osmanlıda 1320 yılından beri devlet başkanı konumundaki padişahın hemen altında hükümetten sorumlu bir sadrazam bulunmaktadır. Yani, başbakanlığı kaldıran bu yeni anayasa 700 yıllık Osmanlı geleneğini bile ortadan kaldırmaktır.

Başkanlık rejimlerinde liderlerin bazen yasalara, uluslararası anlaşmalara hatta sağduyuya aykırı kararlarını fütursuzca dile getirdiklerinin hatta uygulamaya koymaya çalıştıklarının örneği çoktur. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin uluslararası hukuka aykırı olarak soykırım iddiasını reddedenlerin para ve hapis cezasına çarptırılmasını önermesi, Romanya Cumhurbaşkanı Klaus Iohannis’in Sosyal Demokrat Partinin başbakanlık için önerdiği Tatar kökenli Müslüman kadın aday Sevil Shhaideh’in adaylığını keyfi olarak reddetmesi ve son olarak ABD Başkanı Trump’ın 7 ülkenin vatandaşlarının ABD’ye girişini geçici bir süre için yasaklaması bu örnekler arasındadır.

Özetle, iç ve dış unsurlar bir arada değerlendirildiğinde başkanlık rejimine geçişi öngören bir anayasa değişikliğinin haklı, gerekli ve zorunlu kılacak bir neden yoktur. Toplumda yeterince değerlendirilmeden Mecliste acele getirilerek geçirilen, cumhurbaşkanlığını, başbakanlığı ve parti başkanlığını tek bir elde toplayan, kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleyen, yargı bağımsızlığına gölge düşüren ve dünyada benzeri olmayan bir rejimi Türk halkına kabul ettirmeye çalışmak cumhuriyetimizin temel değerleriyle bağdaştırılması mümkün olmayan bir durumdur.

1924 anayasası zamanının en ileri anlayışıyla hazırlanmış, meclis üstünlüğüne ve milletin birliğine dayalı demokrasinin ufuklarını açan bir temel yaklaşımı yansıtıyordu. Ülkemizin kurtarıcısı ve cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün bile cumhurbaşkanı olarak yetkileri bugünkü anayasa taslağı ile kıyaslanmayacak kadar sınırlıydı. Üstelik, biraz önce anlatmaya çalıştığım gibi Atatürk başkanlık rejimine kesinlikle karşıydı.

İnanıyorum ki, ezici çoğunluğu cumhuriyetimizin değerlerine bağlı ve Atatürk’ün ilkelerini benimsemiş olan Türk halkı bu anayasa taslağını kabul etmeyecektir. Yeter ki referandum gerçek bir demokrasinin gerektirdiği koşullarda yapılsın, devletin imkânları, medyalar ve kamu kuruluşları anayasanın kabulü için yürütülecek kampanyaların tarafı olmasınlar.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.