Büyük Devlet Adamı Rauf R. Denktaş’ı anarken

Barış Harekatından sonra Kıbrıs’ta görev yaptığım zamanlarda ve meslek hayatımın daha sonraki bölümlerinde ve siyasi hayatımda Kıbrıs Türklerinin lideri Rauf Denktaş’ı çok yakından tanımak ve onunla birlikte çalışmak onuruna sahip oldum. Denktaş’ın çeşitli özelliklerini bir Türk vatandaşı olarak gururla izledim.

Bana Denktaş’ın en önemli özelliği nedir derseniz şöyle cevap veririm: Denktaş’ın pek çok özelliği meziyeti ve kişiliğinden kaynaklanan çok üstün vasıfları vardı. Denktaş bir vatanseverdi. Ülkesinin ve Türkiye’nin menfaatlerini korumak için yapamayacağı yoktu.

Denktaş çok dürüst bir insandı. Dürüstlüğün en iyi politika olduğunu bilenlerdendi. Denktaş olağanüstü bir bilgi birikimine sahipti ve bu bilgileri yerinde ve zamanında kullanabilmek için gerekli olan çok güçlü bir hafızaya sahipti.

Denktaş’ın çok yüksek bir mizah yeteneği vardı. En zor anlarda yaptığı bir espri ile gerginliği yumuşatır, karşısındakileri etkisiz bırakırdı.

Denktaş inançlı bir insandı. Gücünün kaynağında kuşkusuz inançlı olmasının da payı vardı. Denktaş bir sanatçıydı. Fotoğrafçılığı bir sanatkarın yeteneği ile özümsemişti.
Denktaş çok iyi bir aile babasıydı. Ailesine, çocuklarına, torunlarına çok düşkündü. Yaşadığı bazı dramlar onu derinden etkilemiş, ama ülkesinin çıkarları için mücadele etme azminin zayıflamasına yol açmamıştı. Ancak benim gözümde Sayın Denktaş’ın bütün bu vasıflarından ve yeteneklerinden daha değerli bir niteliği vardı: o da olağanüstü bir cesarete sahip olmasıydı. Tarihte en zor koşullarda bile cesaretini kaybetmeyen devlet adamları arasında Denktaş ön sıralarda gelir.

O dünyanın en küçük ülkelerinden birinin lideriydi ama dünyanın en büyük devletlerine karşı gerektiğinde direnmesini ve dik durmasını bilmişti. Pek çok ülkeye boyun eğdirmeyi başaran devletler Denktaş’a haksız ve insafsız baskılarda bulunmaya kalkıştıklarında onun kaya gibi iradesiyle karşılaşmışlardı.
Yaşadığım tecrübelerden de yararlanarak bu anlattıklarımı bazı somut örneklerle ifade etmeye çalışacağım.

Denktaş hastadır, ağır bir ameliyat geçirmiştir. Amerika’da bir hastanede yatmaktadır. BM Sekreteri Kofi Annan’dan bir mektup alır. Mektup kısadır ve iki talebi dile getirmektedir.
1) Size sunduğumuz planı bir hafta içinde kabul edeceksiniz.
2) Bu mektubun içeriğinden halkınıza bahsetmeyeceksiniz.

Denktaş bu talepleri derhal reddetti. Plan hazırlanışı ve içeriği itibarı ile yanlıştı. Türkiye’nin çıkarlarına zarar verecek nitelikteydi. Bu nedenle Denktaş’ın bu planı kabul etmesi mümkün değildi. İkincisi, Denktaş’ın halkından gizleyeceği hiçbir şeyi yoktu ve böyle gizli kapaklı tertiplerin içinde olamazdı.

Şimdi bu Denktaş, bugün yaşasaydı Kıbrıs’ta taraflar arasında yürütülen görüşmeler hakkında ne düşünürdü.? Bu soruya cevap vermeye çalışalım. Önce şöyle düşünürdü: Kofi Annan Planını reddeden Kıbrıslı Rumların şimdi kendileri açısında o planın gerisinde bir planı kabul etmeleri mümkün müdür?

Demek ki sonunda uluslararası baskılarla Türkiye ve Kıbrıs Türklerine dayatılacak çözüm Kıbrıs Rumları açısından Kofi Annan Planından daha iyi, Kıbrıs Türkleri için o plandan daha kötü bir çözüm olacaktır. Kofi Annan planının başından beri reddeden Denktaş’ın böyle bir planı kabul etmesi mümkün olabilir miydi? Bence olamazdı.
Üstelik, bugünkü koşullar Türkiye ve Kıbrıslı Türkler açısından Kofi Annan Planının sunulduğu günlerdekinden daha kötüydü.

Kofi Annan Planı sunulduğunda, Rumlar henüz AB’ye üye olarak kabul edilmemişti. Annan Planının reddetmelerine rağmen üye yapıldılar ve bu üyeliğin verdiği olanakları Türkiye ve Kıbrıs Türkleri aleyhine en geniş biçimde kullandılar.

Türkiye AB müzakere başlıklarından altısını Kıbrıs Rum kesimi tek başına veto koydu. Kofi Annan Planını bir referandumla onaylamasına rağmen Kıbrıs Türklerine yönelik ambargoların ve evvelce vaat edilen ekonomik yardımların gerçekleşmesine engel oldular. Kıbrıs havaalanları ve limanlarının uluslararası ulaşıma açılmasını engellemeye devam ettiler.

Kıbrıs’ın civarındaki sulardaki doğalgaz yataklarını tek başlarına araştırıp değerlendirmeye başladılar. Türkiye’nin bu konudaki en küçük müdahalesini bile tepkiyle karşılayıp müzakere masasını terk ettiler.

Bu koşullarda Denktaş hiçbir şey olmamış gibi müzakere masasına oturup Rumları da tatmin edecek arayışlara girer miydi? Müzakere masasını terk eden taraf biz olmayalım yaklaşımını benimser miydi? O Denktaş ki İkinci Cenevre Konferansında Rumları ve Yunanların uzlaşmaz tutumları karşısında Turan Güneşin başkanlığındaki Türk heyetinin İngiliz Dışişleri Bakanı Callaghan’ın gözlerinin önünde konferansı nasıl terk ettiğine tanık olmuştu ve Türkiye’nin her zaman böyle cesur ve kararlı politikalar izleyeceği inancıyla yaşamıştı.

Yarım yüzyılı aşan siyasi tecrübeleri ona adil ve kalıcı bir çözüme tek taraflı tavizlerle ulaşılamayacağını göstermişti. Peki Denktaş gerçekten bazılarının çözümsüzlük çözüm değildir yolundaki dolaylı eleştirilerini hak ediyor muydu? Hayır etmiyordu.

Denktaş kalıcı ve adil bir çözüme karşılıklı ve dengeli tavizlerle ulaşılabileceğine inanıyordu. Bunun yolu da büyük devletlerin Türkiye ve KKTC üzerindeki baskılarına boyun eğmek değildi. Baskılar her devirde olmuştu. Ancak bu baskılara boyun eğseydi, Ecevit Barış Harekatını yapabilir miydi? Demirel, Kıbrıs Harekatından sonraki başbakanlığında Amerikan Kongresinin Türkiye’ye silah ambargosu uygulaması kararı üzerine Türkiye’deki bütün üs ve tesisleri Amerikan askerlerine kapatabilir miydi? Eğer bu baskılara boyun eğseydi Tansu Çiller’in Başbakan, Deniz Baykal’ın da Dışişleri Bakanı olduğu hükümet Kardak’tan Yunan askerlerinin ve Yunan bayrağının geri çekilmesini sağlayabilir miydi?

Cumhuriyet tarihinde dış baskılara başarı ile direnip sonuç aldığımızın örnekleri çoktur. Dış baskılara boyun eğerek ülke çıkarlarını koruduğumuzun örneğini bulmak mümkün değildir.

Denktaş büyük devletlerin basın üzerinden yapılan baskılara da kulak asacak bir lider değildi. Yabancı basına her vesile ile Kıbrıslı Türklerin görüşlerini cesaretle ve en etkileyici biçimde açıklamasını biliyordu.

Zaman zaman yapılan haksızlıklar karşısında “Ey Allah’ım, ey dünya duy sesimizi gerçekleri gör” dedi. Oysa dünyanın bu gerçekleri görmeye niyetinin olmadığının farkındaydı. Büyük devletler 1963 yılının Noel’indeki saldırılardan bu yana hiçbir zaman Kıbrıs konusunda tarafsız ve dengeli bir politika izlememişlerdi.

BM ve AB’nin Kıbrıs’a ilişkin kararlarının tümü Kıbrıs Rumlarını haklı gösteren onları meşru bir devlet sayan, Türkiye’den ve Kıbrıslı Türklerden daima Rumların istediği yönde tavizler vermesini talep eden bir nitelikteydi. Çünkü Kıbrıs’ın büyük devletler için stratejik önemi vardı. Kıbrıs’taki üsler, Süveyş Kanalı ve Ortadoğu’daki petrol sahalarını denetleyebilecek olanaklara sahipti. Bu üslerin varlığının Rumlar tarafından tartışmaya açılması veya Rumların üslere verdikleri altyapı desteğini kesmeleri o devletlerin stratejik menfaatlerine zarar verirdi.

Barış Harekatından hemen sonra İngilizlerin Lapta’daki ve Magosa Limanındaki askerlerini Rum tarafına çekmeleri, Amerika’nın Ortaköy’deki uzay üssünü kapatması sebepsiz değildi. Türkler Kıbrıs’ta istenmeyen misafirlerdi.

AB-Türkiye ilişkileri de çoğu zaman Türkiye, Kıbrıs konusunda baskı yapmak için kullanıldı. Üyelik müzakerelerine başlamak için ileri sürülen koşulları Türkiye’nin kabul etmesi Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Kıbrıs’ın tek meşru hükümeti olarak tanımasının yolunu açacaktı.

Peki Türkiye ve Kıbrıslı Türkler karşı tarafın bütün koşullarını kabul edip Kıbrıslı Rumların istediği gibi bir anlaşmaya varsalar, Türkiye AB’ye tam üye olarak kabul edilecek miydi? Edilmeyeceğinin birçok kanıtı var. Örneğin, Fransa’nın Türkiye’nin 5 üye müzakere başlığına tek taraflı olarak koyduğu vetoların Kıbrıs meselesi ile hiçbir ilgisi yoktu. Fransızlar sadece bu başlıkların müzakereye açılmasının Türkiye’yi tam üyeliğe götürebileceğinden kaygılanıyorlardı.

Alman iktidar partisi CDU’nun kurultayında Türkiye’ye hiçbir zaman tam üyelik verilmemesi sadece özel statüyle yetinilmesi konusunda alınan kararın da Kıbrıs meselesiyle hiçbir bağlantısı yoktu.

Yani AB üyeliği Türkiye’ye bir havuç gibi gösterilecek bu sayede Kıbrıs’ta tavizler olacak ama sonuçta Türkiye hiçbir zaman üye yapılmayacak. İzlenen stratejinin ana hedefi buydu ve Denktaş bunun farkındaydı.

Denktaş, Kıbrıs’ta istenen tavizleri verelim ki Türkiye’nin AB üyeliğinin yolu açısın şeklindeki görüşleri ciddiye almıyordu. İşte Denktaş yaşasaydı bence Kıbrıs sorununda kararlı, dış baskılara boyun eğmeyen, tek taraflı tavizlere yaklaşmayan bir politika izlerdi.

Örneğin Kıbrıslı Rumlar tek taraflı olarak Adanın civarındaki sulardaki doğalgaz yataklarını tek taraflı olarak işletme yolunda adımlar attıkça, Kıbrıs Türklerine ambargolar devam ettikçe, Rumlar AB’de Türkiye’nin 6 müzakere başlığına vetolarını sürdürdükçe müzakere masasına oturmayı kabul etmezdi.

Denktaş ayrıca KKTC’nin bir ateş topuna dönen ve çoğunlukla diktatör liderlerin iş başında bulundukları bir bölgede hukukun, istikrarın, barışın ve kamu düzeninin ve insan hakları ve laikliğe dayalı demokrasinin hüküm sürdüğü tek bölge olduğunu ısrarla vurgulardı. Çünkü Denktaş demokrasiye, insan haklarına ve özgürlüklere içtenlikle inanan bir devlet adamıydı. Denktaş ömrünün son yıllarında yaptığı gibi Türkiye’de demokrasinim, insan haklarının, özgürlüklerin zedelenmesine karşı açıkça tepkisini dile getirirdi.

Daha 1958 yılında Kıbrıs Devleti kurulmadan önce Denktaş Türk Federasyonunu Başkanı olarak Türkiye’deki basın özgürlüğü kısıtlamalarına karşı Başbakan Menderes’e bu konuda bir mektup göndermişti.

O mektupta Denktaş şöyle diyordu: “O günlerde benim Menderes’le bir irtibatım yok ama dayanamadım kendisine bir mektup yazdım. Dedim ki ‘efendim bizde, yani İngiliz kolonisinde basın eğer birine hakaret etmişse bu bir sivil davadır, zem ve kadih denilen, şahsiyete girme davasıdır, bu tazminatla hallolunur, kimse hapse atılmaz. İngiltere’de ve dünyanın birçok yerinde böyledir. Gelen diplomatlar çok acı sözler söylüyorlar Türkiye hakkında, bu bizi üzüyor vs’ diye boyumdan çok büyük laflar ettim. Menderes tabi cevap vermedi, ne yaptı bilemem ama o acı durumu Türkiye’nin yeniden yaşaması bizi ciddi şekilde üzmektedir. Gazeteci olarak tutuklamadık diyorlar, e ne olarak aldınız? Ne zaman belli olacak? O da belli değil. 5 seneye kadar içeride tutulabilirler, neden tutuklandıkları belli olsun, mahkemeye çıkıp çıkmayacakları anlaşılsın diye… Zannedersem bunlar hepimize acı veren şeylerdir ve özellikle böyle bir günde eğer bunları konuşamazsak, o zaman hakikaten hiçbir özgürlük kalmamış demektir. Bunları söyleme ihtiyacı duydum.”

Denktaş bütün bu konulardaki direnişinin temelindeki cesareti nereden alıyordu? Denktaş’ın güç kaynağı neydi? Denktaş’ın güç kaynağı Türk milletinin bu haklı mücadelesinde kendisine verdiği cesaretti. 2003 yılında TBMM’yi ziyaret eden Denktaş orada yaptığı etkili konuşmadan sonra bütün milletvekillerince ayakta alkışlanmış ve daha sonra Meclis Denktaş’ın ve Kıbrıs Türklerinin beklediği doğrultuda bir karar almıştı.

Denktaş’ın ilham kaynağı kimdi? Uzun yıllar kendisini yakından tanıyan birisi olarak söyleyebilirim ki, Denktaş’ın ilham kaynağı Atatürk’tü. Onun bu kararlılığını, cesaretini, meseleleri değerlendirmekteki isabetli tutumunu, gerçekçiliğini ve vatanseverliğini kendisine ilham kaynağı olarak kabul etmişti.

İşte Denktaş hayatı boyunca verdiği mücadelelerde ve sağladığı başarılarda bu güç ve ilham kaynaklarından yararlanmıştı.

Denktaş yalnız Kıbrıslı Türklerin değil, Türkiye’nin de bir kahramanıydı. Ne mutlu böyle bir evlat yetiştiren Türk milletine!


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.