Onur Öymen, İzmir Mülkiyeliler Birliği Konuşması, Cumhuriyetin Anlamı – 27 Ekim 2015

Önce Mülkiyeliler Derneğinin değerli Başkanına ve çalışma arkadaşlarına nazik davetleri için içtenlikle teşekkür ediyorum.

İki gün sonra Cumhuriyetimizin 92. yılını kutlayacağız. Böyle bir günde arzu ederseniz öncelikle Cumhuriyetten başlayalım.

Türkiye Cumhuriyeti 600 yıl yaşadıktan sonra varlığı sona eren bir imparatorluğun külleri üzerinde kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu tek kişinin egemenliğine dayalı, otoriter ve din unsurunun devlet yönetiminde etkili olduğu bir devletti.

İmparatorluğun son yüzyılı büyük sıkıntılar, savaşlar, toprak kayıpları ve insan kayıplarıyla dolu olarak geçti.

Amerikalı Profesör Justin McCarthy Yunan Bağımsızlık Hareketinden İstiklal Savaşının sonuna kadar Türklerin, savaşlar ve ona bağlı hastalıklar ve açlık gibi nedenlerle 5 milyon insanını kaybettiğini söylüyor.

İmparatorluk son zamanlarında kaderini yabancı ülkelerin desteğine bağlamış, aşırı borçlanma nedeniyle ekonomisini de yabancı ülkelerin kurduğu Düyunu Umumiye’ye terk etmişti. Trablusgarp ve Balkan savaşları ülkeyi büyük acılar içinde bırakmıştı. Toplam 10 hafta süren iki Balkan Savaşı sonucunda Tükler 200.000 kayıp vermişlerdi.

Sevr Antlaşması ülkemizin parçalanarak çok büyük bir bölümünün yabancı ülkelerin yönetimine geçmesini, ayrıca bir Ermeni ve Kürt devleti kurulmasını öngörüyordu. Geride kalan küçük devletin yönetiminde de gene yabancılar söz sahibi olacaktı. Örneğin azınlıklar konusunda Osmanlı Devleti yalnız yabancıların her istediğini Kabul etmekle kalmıyor, ileride talep edecekleri hususları da yerine getireceğini peşinen taahhüt ediyordu.

İşte Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen Lozan diplomasi zaferi Türk milletini böyle bir acı durumdan kurtardı. Türkiye Sevr’i yırtıp tarihin çöp sepetine atarak modern bir cumhuriyet kurdu.

Aslında bu sanıldığı kadar kolay olmadı. Atatürk Samsun’a çıktıktan kısa bir sure sonra Erzurum’da 6-7 Temmuz gecesi özel kalem müdürü Mazhar Müfit Kansu’yu bir gece çağırıp kendisine yapacağı devrimleri not ettirdi.

Bu maddeler şunlardı:
-Cumhuriyet ilan edilecektir.
-Saltanat sona erdirilecek ve bunun için gereği yapılacaktır.
Latin harfleri kabul edilecektir.
Tesettür kaldırılacaktır.
Şapka inkılabı yapılacaktır.
Mazhar Müfit Kansu daha ilk cümlede tereddüdünü saklayamaz. “Paşam ciddi olamazsınız” der.

Atatürk “Sen yaz, zamanı gelince görürsün” diye cevap verir.

Ankara’da Büyük Millet Meclisi kurulduktan ve Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra sıra Cumhuriyetin ilanına gelir. Orada Atatürk bazı muhafazakar milletvekillerinin, hatta bazı yakın arkadaşlarının direnişiyle karşılaşır. Ancak bu önemli hedefinden geri atmak gibi bir niyeti yoktur ve bu direnci aşarak Cumhuriyetin ilan edilmesini sağlar.

Aslında Cumhuriyet dünyada yeni bir kavram değildi. Eski Atina devletlerinden beri Cumhuriyetle yönetilen topluluklar olmuştu. Her ülkede Cumhuriyet zaman içinde farklı anlamlar kazanmıştı. Ancak ortak özelliği tek adam iktidarına karşı oluşu ve halkın seçtiği kişilerin ülkenin yönetimini üstlenmesiydi.

Eski Cumhuriyetlerin temellerinde bugünkü insan hakları kavramının bulunduğu söylenemez. Örneğin Atina demokrasisinde sadece özgür erkekler oy verme hakkına sahipti. Kadınların ve kölelerin oy hakkı yoktu. Kölelik devam ediyordu.

Eski Roma’da Senatonun belirli bir sure için ülkenin diktatörlükle idare edilmesine karar verme ve bir diktatörü ülkenin başına geçirme yetkisi vardı ve bu yetki defalarca kullanılmıştı.

Yakın dönemlerdeki, Cumhuriyetlerin temellerinde de bugünkü demokrasi anlayışıyla bağdaşmayan unsurlar vardı. Örneğin 1776 yılında ilan edilen Amerikan Cumhuriyetinin Anayasasında köleliğin kaldırılacağına dair bir hüküm yoktu ve Cumhuriyetin ilanından uzun yıllar sonra Amerika’da kölelik kaldırıldı.

Atatürk’ün önderliğindeki Cumhuriyetin temel özellikleri ne olacaktı?

Atatürk’ün Cumhuriyet anlayışı tek adam yönetimini sona erdiren ve milli iradeyi ve özgür seçimlerle ülkeyi yöneteceklerin seçilmesini esas alan bir devlet anlayışını yansıtıyordu. Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olacaktı. Atatürk Cumhuriyeti demokrasinin en gelişmiş şekli olarak görüyor ve bu rejimin Türk milletine en uygun rejim olduğunu düşünüyordu.

Bu rejimin en önemli özelliklerinden biri tam bağımsızlık ilkesini benimsemiş olmasıydı. Türkiye artık kendi kararlarını kendisi alacak yabancıların telkinleriyle ve baskılarıyla yönetilmeyecekti.

Türkiye cumhuriyeti etnik, dinsel, sınıfsal esaslara dayalı olmayacaktı. Hangi etnik kökenden, dinden ve
Mezhepten gelirlerse gelsinler bütün vatandaşlar Türk milletinin bir parçası olacak, vatandaşlar arasında her hangi bir ayırım yapılmayacaktı.

1924 anayasası işte devletin bu özelliklerini vurgulayan ve özgürlükleri güvence altına alan bir anayasaydı.

1924 Anayasasının insan haklarıyla ilgili maddeleri ile Fransız İhtilalinden sonra 1792 yılında Kabul edilen Anayasanın insan hakları bölümleri karşılaştırılacak olursa dikkat çekici bir benzerlik görülecektir. Örneğin bir insanın özgürlüğü, başka bir insanın özgürlüğünün başladığı yerde biter kavramı aynen Fransa’nın o zamanki anayasacında da yer almaktadır.

Atatürk “Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir” diyordu.

Gene Atatürk “ Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıklı uygulamasını temin eden hükümet şekli cumhuriyettir” diyordu.

Yani Atatürk demokrasiyle Cumhuriyet arasında yakın bir bağ kuruyordu. Oysa o zaman dünyada, bugün de olduğu gibi meşruti demokrasiler vardı. Devletin başında ülkenin seçilmiş hükümetine ve Meclisine müdahale etmeyen sembolik sıfat taşıyan hükümdarla, kralla ve kraliçeler olabiliyordu. Atatürk böyle bir sistemin Türkiye ,için uygun bir demokrasi modeli olamayacağını ülkemizin geçmiş tecrübelerinden biliyordu. 1876 I. Meşrutiyetinden itibaren Padişahın yetkilerini kısıtlama girişimleri önce Padişah tarafından kabul edilir görünmüş ama daha sonra askıya alınmış, ülke yeniden uzun yıllar sürecek tek adam idaresine girmişti.

Atatürk Cumhuriyeti, gerçekleştirdiği eserlerin en önemlisi olarak görüyordu. “Az zamanda çok büyük işler yaptık bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir” diyordu.

Atatürk Türkiye Cumhuriyetinin sonsuza kadar yaşayacağını ve Türk milletinin uygarlık yolunda tereddütsüz yürümeye devam edeceğini söylüyordu.

Aslında Cumhuriyeti kurmak da yaşatmak kadar zordu.

Dünyada böyle yüksek emellerle kurulmuş pek çok cumhuriyet vardı ama bunları yaşatmak çoğu zaman mümkün olamamıştı.

Antik çağlardaki cumhuriyetler bir tarafa bırakılacak olursa, yakın dönemlerde büyük ideallerle kurulan bazı cumhuriyetler çok kısa ömürlü olmuştu. Örneğin Fransız İhtilalinden sonra 1792 yılında kurulan Cumhuriyet sadece 12 yıl yaşayabilmiş ve 1804 yılında Napolyon’un kurduğu imparatorlukla sona erdirilmişti. İkinci Fransız Cumhuriyeti 1848 yılında kurulmuş ve sadece dört yıl yaşayabilmişti. Üçüncü Fransız Cumhuriyeti 1871’de kurulmuş ve 69 yıl yaşadıktan sonra 1940 yılında sona ermiş, Dördüncü Fransız Cumhuriyetinin ömrü de sadece 12 yıl sürmüştü. Şimdi 1958 yılında kurulan Beşinci Fransız Cumhuriyeti var. Bu Fransız Cumhuriyetlerinden hiçbiri Türkiye Cumhuriyeti kadar yaşamamıştır.

19. yüzyılın ilk yarısında, 1920’ler kurulan bazı Lain Amerika Cumhuriyetleri var ama son yıllara gelinceye kadar o Cumhuriyetlerin ömrünün büyük bir kısmı demokratik olmayan yönetimlerde geçmiştir.

1873 yılında kurulan Birinci İspanya Cumhuriyetinin ömrü bir yıl sürmüştür, 1931 yılında kurulan İkinci İspanyol cumhuriyeti sadece 8 yıl yaşayarak 1939’da sona ermiştir.

Bugün Batı dünyasında, demokrasiyle yönetilen ülkelerin sadece 30’unda Cumhuriyet yönetimi var. Bunlardan da 24’ü Türkiye gibi üniter devlet, 6’sı federal devlet.

Bu devletlerden sadece 2’si, Finlandiya ve Estonya Türkiye Cumhuriyetinden önce kurulmuş. Bunlara 1776’da kurulan Amerika Birleşik Devletlerini ve 1848’de kurulan İsviçre Konfederasyonunu da ilave etmek mümkün.

Daha önce kurulan Cumhuriyetlerin çoğu zaman içinde sona ermiştir.

Aslında bugün dünyada adı Cumhuriyet olan pek çok devlet var. Örneğin eski Doğu Almanya’nın adı Demokratik Alman Cumhuriyetiydi. Demokratik Kongo var. Libya İslam Cemahiriyyesi vardı. İran İslam Cumhuriyeti var. Adı Cumhuriyet olan pek çok Afrika ülkesi var. Bunların hemen hiçbiri gerçek demokrasiler arasında sayılmıyor.

Gerçek demokratik Cumhuriyetlerin birçoğu da Türkiye Cumhuriyetinden sonra kurulmuş.

Dikkati çeken noktalardan biri şu: Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra demokrasi dünyaya hızla yayıldı. Önce Orta ve Doğu Avrupa’da demokratik Cumhuriyetler kuruldu, Onları Latin Amerika ve Uzak Doğu’daki bazı Cumhuriyetler izledi. Ama Ortadoğu ülkelerinden hiçbir gerçek bir demokrasiye geçemedi. Acaba neden? O ülkelerin halkları demokrasi yönetiminde yaşamak istemedikleri için mi? Kuşkusuz hayır. Peki, neden? Çünkü bu ülkelerin gerçekten bağımsız ve demokratik Cumhuriyetler olmaları 20. yüzyıl boyunca büyük devletler tarafından, çoğu zaman askeri güç kullanılarak engellendi.

1906 yılında İran’da halkın oyuyla kurulan demokrasi, 1907 yılında imzaladıkları bir anlaşmayla o ülkeyi nüfus bölgelerine ayıran İngilizlerin ve Rusların ortak girişimiyle sona erdirildi. İran parlamentosu Ruslar tarafından topa tutularak yıkıldı.

1950 yılında çağdaş demokratik bir devlet kurmak için Başbakanlığa getirilen Musaddık 1953 yılında İngiltere’nin Amerika’yla birlikte gerçekleştirdiği bir “Halk ayaklanması” sonucunda devrildi ve otoriter Şah yönetimi yeniden işbaşına geldi.

1920’li ve 30’lu yıllarda Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta ve Filistin’de bağımsızlık hareketleri sömürgeci mandater devletler tarafından orantısız güç kullanılarak bastırıldı.

O devletlerin başına halkın seçtiği değil, büyük devletlerin tayin ettiği krallar ve yöneticiler getirildi.

Arap baharının yeşerttiği umutlar da kısa zamanda söndü. Tunus’ta yaşatılmaya çalışılan demokrasi tecrübesi bir yana bırakılırsa gerçek bir demokrasi Orta Doğu’ya hala gelemedi. Acaba neden? Bunun sebebi tek kelimeyle açıklanabilir: Petrol.

Bu ülkelerdeki petrol kaynaklarına el koymak isteyen devletler halkın seçtiği ve o ülkelerin çıkarlarına hizmet edecek liderleri değil, kendilerine bağlı liderlerin ve yönetimlerin işbaşına gelmesini çeşitli yollardan desteklediler.

İşte bütün bu gelişmeler Türkiye Cumhuriyetinin değerini ve önemini açıkça gösteriyor.

Doğrusu yurt içinde ve dışında Türkiye Cumhuriyetinden de rahatsızlık duyanlar var.

Yurt içindeki bazı çevreleri rahatsız eden Cumhuriyetin belkemiği olan laikliktir. Çünkü laiklik din ve devlet işlerinin yarılmasının yanı sıra bağımsız düşünmeyi, eleştirmeyi ve sorgulamayı da birlikte getiriyor. Oysa biat kültürüne bağlı rejimlerde bunlar yok, kayıtsız şartsız itaat var. İşte bazıları Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete bu nedenle karşı çıkıyorlar ve Cumhuriyetimizi ve onu kuranları her vesileyle eleştirmeye, yaptıklarını küçük göstermeye çalışılıyorlar. Onlara göre artık yeni bir Türkiye kurulacaktır ve Türkiye Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet olmayacaktır.

Yabancıların da rahatsızlığı var. Onlar da laik Türkiye’den rahatsızdırlar. Atatürk Cumhuriyetinin sona erdirilip yeni bir cumhuriyet kurulmasını istiyorlar. Henry Barkey’in yazdığı Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabını okumanızı tavsiye ederim. Türkiye’ye nasıl bir şekil vermek istediklerini orada göreceksiniz.

Ama yabancıları esas rahatsız eden Türkiye’nin tam bağımsızlığıdır.

Atatürk’ün gösterdiği en önemli hedeflerden biri tam bağımsızlık hedefidir. Siyasette, dış politikada, ekonomide, kültürde Türkiye’nin kendi kararları kendisi veren tam bağımsız bir ülke olmasını istiyordu. İşte yabancıları en çok rahatsız eden konulardan biri budur. Onlar içinde bulunduğu önemli stratejik bölgede Türkiye’nin, halkın iradesi, çıkarlarını yansıtan bir yaklaşımla değil, büyük devletlerin beklentileri doğrusunda hareket etmesini istiyorlar. Hatta doğrudan doğruya Türkiye’nin menfaatlerini ilgilendiren, Kıbrıs, Ege, Ermeni meselesi, Kürt sorunu gibi konularda Türkiye’ye yön vermek istiyorlar: Onun için Türklerin tam bağımsızlık düşüncesini benimsemeleri onları çok rahatsız ediyor.

Onları rahatsız eden diğer bir husus da Türkiye’nin gücüdür. Birinci dünya savaşından önce büyük sömürge imparatorlukları kuran ve dünyaya hükmeden ülkeler şimdi oldukça küçük devletler haline geldi. 5,5 milyon kilometrelik bir araziye ve 500 milyonluk bir insan kitlesine hükmeden İngiltere şimdi bunun onda birinden küçük bir ülke oldu. 4 milyondan büyük bir sömürge imparatorluğuna sahip olan Fransa şimdi yaklaşık 500,000 kilometrekarelik bir devlet.

Avrupa ülkeleri içinde, Rusya hariç, toprakları en büyük Avrupa devleti Türkiye, nüfus büyüklüğünde ikinci sırada geliyoruz. Silahlı kuvvetlerimiz, ABD hariç NATO’nun ikinci büyük ordusu.

Dünyada toprakları bizden büyük 35 devlet var, ama onların çoğunun nüfusu bizden az. Hem toprakları bizden büyük hem de nüfusu bizden çok olan devletlerin sayısı 11’den ibaret. Toprakları bizden küçük ama nüfusu bizden büyük devletlerin sayısı da beş. Bütün bunların içinde demokrasiyle yönetilenlerin sayısı daha da az.

İşte onun için Türkiye birçok ülke tarafından bir rakip olarak görülüyor. Türkiye’nin AB’ye üye olmasını engelleyenlerin basılıca nedenlerinden biri de bu.

İşte değerli arkadaşlar bütün bun hususlar bizim laik, çağdaş ve tam bağımsız cumhuriyetimize sahip çıkmamızın ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Mülkiyelilere bu alanda büyük görev düşüyor. Çünkü Mülkiye kurulduğundan beri vatan sevgisini yüreğinde hisseden, daima ülkemizin çıkarları için çalışan, Atatürk’e ve onun eserlerine sahip çıkanların yuvası olmuştur ve inanıyorum ki, olmaya da devam edecektir.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.