Onur Öymen’in Pierre Loti Hakkındaki Konuşması, 18 Haziran 2015

Değerli Arkadaşlar,

Ermeni soykırımı iddiaları Birinci Dünya Savaşında propaganda amacıyla üretilen belgelere dayandırılmaktadır. Elbette savaş koşullarında cereyan eden olaylar hem Türklere hem de Ermenilere ıstırap vermiştir. Ancak bu olaylar daha sonra yıllar boyu süren Türkiye aleyhtarı propagandalara malzeme yapılmıştır.

Birinci Dünya Savaşının başlarında İngiltere’nin Almanya ve onun müttefikleriyle savaşırken Amerika’yı kendi yanında savaşa çekmek için yoğun bir çaba gösterdiği biliniyor. İngiltere bu amaçla, örneği az görülen bir propaganda faaliyeti başlattı. Wellington House denilen Savaş Propaganda Bürosunda İngiltere’nin savaşta düşmanı olan Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu aleyhinde çok sayıda kitap ve broşür yayınlatıldı. İngiltere’nin en ünlü yazarlarına yazdırılan bu kitapların amacı Türkleri ve Almanları gaddar ve insafsız milletler olarak Amerikan kamuoyuna tanıtmak ve buna karşı oluşturulacak toplumsal tepkilerden yararlanarak Amerikan Hükümetini savaşa girmeye ikna etmekti. O yıllarda Amerikan kıtası dışında askeri faaliyetlere katılmak istemeyen Amerikan Hükümetini ikna etmek kolay değildi. O nedenle bu kitaplar ve diğer propaganda yöntemleriyle halkta infial yaratmak gerekiyordu.

Almanya aleyhindeki yayınlarda Almanları gaddar bir millet olarak gösteren düzmece ifadeler anlatılıyordu. Örneğin Almanya aleyhinde yayınlanan Mavi Kitapta ve diğer broşürlerde yazıldığına göre Birinci Dünya Savaşında Belçika’ya giren Alman askerleri karşılaştıkları bütün bebeklerin ellerini kesmişlerdi. Bütün papazları kiliselerinin çan kulesine asmışlardı.

Vicompte Bryce ve Arnold Toynbee tarafından kaleme alınan Türkiye aleyhindeki Mavi Kitap’ta ise kaynağı açıkça belirtilmeden Ermeni soykırımı iddiaları yer alıyordu. Bu iddialar sözde görgü şahitlerine dayandırılıyordu ama bu şahitlerin kim oldukları belli değildi. Bu daha sonraki yıllarda anlaşıldı ve kitaptaki iddiaların kaynağının ya militan Ermeni örgüt mensupları veya o dönemde Anadolu’da Hıristiyanları korumak ve kollamak için görev yapan çoğu Amerikalı misyonerler olduğu ortaya çıktı. Tarafsız olmayan kimseler tarafından yazılan bu raporların bilimsel değeri yoktu.

Savaştan sonra Wellington House kapatıldı, bütün belgeleri imha edildi. Geriye sadece nesiller boyunca Türkleri vahşi ve gaddar bir millet gibi gösteren kitaplar kaldı. İşte Ermeni militanlar yıllar boyunca bu kitapları okuyup Türk düşmanı oldular, diğer milletlere de Türkler aleyhinde düşmanlık duyguları aşılamaya çalıştılar.
Birinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda Wellington House tarafından Almanya aleyhinde yazdırılan Mavi Kitabın bir propaganda belgesi olduğu bizzat İngiltere Dışişleri Bakanı Chamberlain tarafından Avam Kamarasında açıklandı ama aynı dönemde aynı büro tarafından Türkiye aleyhinde üretilen Mavi Kitabın da bir propaganda belgesi olduğu bugüne kadar açıklanmadı.

Ermeni iddialarının başında Ermenilerin Osmanlı idaresinde daima büyük bir baskı altında yaşadıkları iddiası gelmektedir. Acaba gerçek böyle midir? Size 19. yüzyıl ortalarında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde görev yapan yabancı diplomatların raporlarından bir kaç alıntı okumak istiyorum. Bakınız İzmir’de görev yapan İngiliz Konsolosu Charles Blunt, 28 Temmuz 1860 tarihli raporunda neler diyor: “Yetersiz yönetim sistemine ve aşar vergisi toplanmasındaki yolsuzluklara karşın, vilayetin genel durumu günden güne iyiye gitmektedir. Ancak bu iyileşme genellikle Hıristiyanların yararına oluyor. Hıristiyanlar – tabirim hoş görülsün – Türklerin varını yoğunu satın alıyorlar. Elden çıkarılan Türk topraklarının alıcıları her zaman ya Ermenilerdir ya da Rumlar. Şunu kesinkes söyleyebilirim ki, Hıristiyanlar Türklerden çok daha iyi durumdadırlar.”

Trabzon’daki İngiliz Konsolosu Palgrave’in Lord Stanley’e göndermiş olduğu 30 Ocak 1868 tarihli raporunda da şunlar yazıyor: “Müslüman bir suç mu işlemiş? Hemen ve sert bir biçimde cezaya çarptırılır. Aynı suçu işleyen Hıristiyan ise şöyle böyle cezalandırılır ya da büsbütün bağışlanır. Çünkü işin içinde bir Hıristiyan olunca yabancı konsoloslar ve temsilciler ona kanat gererler ve adaletin eli kolu bağlanır. Anadolu’nun ta göbeğinde, Hıristiyanlar, debdebeli evleri, şık giysileri, takıp takıştırdıkları gösterişli süsleri ve mücevherleri ile servet ve refah düzeylerini apaçık sergiliyorlar. Onların bu durumu, uzaklarda çok konuşulan sözde baskı iddialarıyla hiç bağdaşmıyor.”
Ayrıca Birinci Dünya Savaşı propaganda belgelerinde yer alan Ermenilere Osmanlı İmparatorluğunda hiçbir zaman üst düzeyde görev verilmediği iddiasını da Devlet arşivlerindeki belgeler yalanlamaktadır. O belgelerdeki bilgiler 19. yüzyılın sonlarında 20. yüzyılın başlarında pek çok Ermeni’nin Osmanlı Devleti’nin en üst makamlarında görev yaptıklarını gösteriyor.

Birçok Bakanlığın başında Ermenilerin bulunduğunu isim isim biliyoruz. Fakat en ilginci şu: Padişahın şahsi servetini yöneten Hazine-i Hassa Nezaretinin başında 1880-1908 yılları arasında 28 yıl boyunca sırasıyla Hagop Paşa Kazasyan, Mikail Efendi Portakalyan ve Ohannes Sakız Efendiler görev yapmışlardı. 1912 yılında Dışişleri Bakanlığını Kapriyel Noradunkyan üstlenmişti. 1876 yılında Parlamentoda Ermenilerde dahil 46 gayrimüslim milletvekili vardı. 1908 Meclisinde de gene Müslüman olmayan milletvekilleri görev yapıyordu. Osmanlı İmparatorluğunda 7 Ermeni büyükelçi, 41 Ermeni üst düzey subay görev yapmıştı.

Geçmişte bazı Ermeni Devlet adamlarının yaptıkları açıklamalar da dikkatten kaçırılmamalıdır. Örneğin Ermenistan’ın ilk Başbakanı Hovhannes Katchaznouni 1923 yılının Nisan ayında Bükreş’te Ermeni Devrimci Federasyonunun düzenlediği bir kongrede şunları söylemişti: “…Savaşta ilerleyen Türk ordusu sadece düzenli birliklerle savaşmıştır. Savaşı sivil bölgelere asla taşımamıştır. Türk subayları son derecede disiplinlidir ve herhangi bir katliama izin vermemişlerdir.” Bu konuşmanın metni 1955 yılında New York’taki Ermeni Enformasyon Servisi tarafından yayınlanmıştır. Ama bugün bu yayını birçok kütüphanede bulmak mümkün değildir. Bu yayın bazı kütüphanelerin kataloglarında var ama çoğu yerde kitap raflarında yok. Çünkü onun sözleri Ermeni militanlarının ve onları destekleyenleri Türkiye aleyhindeki tezlerini çürütmektedir.

Acaba, 19. yüzyılın sonlarında neler olmuştu? Ermeniler neler yapmıştı ve dünya bunları nasıl değerlendirmişti?
Pierre Loti’nin “Ermenistan Katliamları” başlığıyla 1918 yılında Paris’te yayınlanan ve Ermenilere yönelik bazı eleştirilerin yer aldığı bölümleri sansürlenen kitaptan bir alıntı yapalım:
“1896’da Anadolu’nun bir şehrinde, Fransız Konsolosluğu’nda olabildiğince çok Ermeni’ye kucak açan Fransa konsolosu dışarıda olan biteni izlemek için terasına çıkar. O sırada arkasından atılan iki merminin kulaklarındaki uğultusuyla geriye döner ve yandaki bir binadan kendisine nişan almış bir Ermeni görür. O Ermeni yakalanır ve sorgusunda şunları söyler: “Bunu Türkler suçlansın ve Fransızlar konsoloslarının ölümünden onları sorumlu tutup Türklere karşı harekete geçsinler diye yaptım.” İşte Pierre Loti bu hikayeyi anlatıyor.

Benzeri bir örnek de şu: 1890 yılında Tiflis’te kurulan Taşnaksütyun partisinin bir temsilcisi Robert Kolejin kurucusu Hamlin’e şunları anlatıyordu:
“Hedefimiz Türkleri ve Kürtleri öldürmek, onların köylerini yakmak, sonra da kaçarak dağa çıkmaktır. Bu saldırılara tepki olarak Müslümanlar da Ermenilere saldıracak ve onları öldürecektir. Rusya bu saldırılara tepki olarak insanlık ve Hıristiyanlık namına müdahale edecek ve Ermenilerin yaşadıkları bölgeleri ele geçirecektir.” Bu ifadelere nakleden Amerikali Profesör Justin McCarty buna benzer daha pek çok olay anlatıyor.

İşte Ermeni meselesinin arkasında yatan gerçek budur. Ermeniler yabancı ülkelerin tahrikleri ve teşvikleriyle vatandaşı oldukları Osmanlı imparatorluğuna karşı ayaklanmışlardır ve Türkiye’nin hasmı olan ülkelere silahlı destek vermiştir.

Pierre Loti de biraz önce sözünü ettiğim kitabında 1896 Ermeni Katliamı ile ilgili olarak da şunları söylüyor: “Bu saldırıları Ermeni Devrimci Partisi düzenlemişti. Bir grup genç suikastçı “Bu şehir kısa sürede kuşkusuz külden bir çöle dönecek” yazan afişleri İstanbul sokaklarına yapıştırmışlardı. Genç Ermeni suikastçılardan bir bölümü Osmanlı Bankasını ele geçirip havaya uçurmaya hazırlanırken diğerleri de Samatya mahallesini kana buluyorlardı. Bunu dehşet dolu 18 saat takip etti. Dinamitler patlatıldı. Her yerde askerlerin başlarına Ermenilerin pencerelerden fırlattıkları bombalar yağdı. Cuma namazı için camiye giden Sultan hedef alındı. Dünyadaki hangi ulus böyle bir saldırıya ibret verici bir cezayla karşılık vermez?”
Pierre Loti bunları yazıyordu.

Peki 14 Ağustos 1896 tarihinde gerçekleştirilen bu saldırının sorumlusu olan Ermeni teröristlere ne olmuş? Büyük devletlerin baskısı ile herhangi bir ceza almadan kurtulan bu teröristler, İngiltere’nin Berlin büyükelçisi olan Sir Edgard Vinsel’in yatıyla Marsilya’ya götürülmüşler.

Bu gerçekler artık bazı Avrupalı devlet adamlarının da gözünden kaçmıyordu. Fransız Dışişleri Bakanı Hanotaux, 1896 yılının Kasım ayında Mecliste yaptığı bir konuşmada şöyle diyor: “Türkiye’nin bugün söz konusu olan bölgelerinde Ermeniler nüfusun sadece %13’ünü teşkil ediyor. Ermenilerin hedefi Osmanlı yönetiminin aşırılıklarını sürekli olarak dile getirerek Avrupa’da bir Haçlı zihniyeti yaratmaktır.”

Pierre Loti 23 Ocak 1921 tarihinde L’Oeuvre Dergisinde o zamanın Dışişleri Bakanı Aristide Briand’a yazdığı açık mektupta şunları söylüyor: “Ermenistan’da Katliamlar kitabımda kanıtların ve tanıkların desteğiyle söylenebilecek her şeyi söyledim: öldürmelerin karşılıklı olduğunu, Ermenilerin sahip oldukları Hıristiyanlık sıfatını kullanarak Batının bağnazlığını Türkiye’ye karşı kışkırtmak için yaptıkları şikayetlerdeki çılgınca abartmaları anlattım.”

Ünlü yazar Claude Farrere, 1922 yılında Paris’te verdiği bir konferansta şunları söylüyordu: “Dünyanın Türkleri hatalı olarak görmesinde şaşılacak ne var? Düşünün ki, Türklerin düşmanlarının parası var ve para her kapıyı açıyor. Türkler çok konuşkan olmayan bir millettir. Buna karşı onların düşmanları çok konuşkandır ve tezlerini büyük bir maharetle ortaya koyuyorlar. Onların en büyük silahı yalandır. Düşmanları Türkleri yalanlarla bombardıman ediyor. Bu nedenle bilgisiz insanların gözünde Türklerin haklı, Türk düşmanlarının haksız sayılması mümkün mü?”

Alman misyoner Käthe Ehrhold’un Van Ermeni isyanın üzerinden 22 yıl sonra 1937 yılında kaleme aldığı kitabında Ermeni isyanı sırasında gördüklerini, Hristiyan Ermeni çetelerinin, Van’da uyguladığı vahşeti şöyle anlatıyor: “Van’da 20.000 kişi yaşıyordu. Rusların yaklaşması ile birlikte (20 Nisan 1915) Ermeniler sakladıkları silahları çıkararak savaşa başladılar. Şehirde büyük bir iç savaş, kardeş savaşı başladı. Günlerce sokak çatışmaları oldu…Ruslar kente iyice yaklaşınca, Türkler kenti boşaltma kararı aldılar ve bir gecede sivil ve asker kenti terk etmek zorunda kaldı. Geriye yalnızca kadınlar, yaşlılar ve hasta Türkler kaldı…Şehir Ermeni çetelerinin ve Rusların eline geçince, Ermeniler kaçamayan, kadın, yaşlı ve hasta Türkleri katlettiler…Rusların gelmesinden sonra savaş muhabirlerinin yazdıkları yalanları görünce, bu gazetecilerin yazdıklarına güvenim kalmadı.

Ermeniler Türklerin geride bıraktıkları mal ve mülke el koydu ve sanki kendilerininmiş gibi kullanmaya başladı. Yetimhaneme, şimdi Ermeni köylüleri yerine çevre köylerden Türk kadınlar gelmeye başladı. Rusların bölgede bulup topladığı bu kadınları yetimhanemizde korumaya aldık. Yoksa bu zavallılar tutanın elinde kalacaklardı. Bu kadınlara çok fazla yardımcı olamadık. Çünkü çetecilerden çok kötü muamele görmüş, namuslarına tecavüz edilmiş bu kadınlar korkudan tir tir titriyorlardı.

Türk birliklerinin Van kentine yaklaştığını gören Rus generali 3 Ağustos 1915’de savaşmadan şehri terk etme kararı aldı. Şehir boşatıldıktan sonra yakılması kararı verildi. Hayal kırıklığına uğramış Ermeni halkı geri çekilen Rus ordusu ile birlikte en az 10.000 kişi olarak şehri terk etmeye ve Rusya’ya doğru göç etmeye başladı. Bu göçmenlerin küçük bir bölümü Rusya’ya ulaşabildi. Günlerce yollarda yaya olarak yürüyen bu mülteciler, yorgunluk, hastalıklar ve salgınlar nedeniyle öldüler. Sınıra ulaşanları ise Ruslar ülke içine almayıp, sınırdaki mülteci kamplarında beklettiler. Güya kurtarıcı olarak gelen Ruslar geri çekilirken birlikte gelen bu halkı bizde yeterince fakir halk var diye sınırdan içeri koymadı. Bu zavallılar perişanlık içinde açlık ve susuzluktan öldüler.

Ruslar şehri yaktıktan sonra kenti terk ederlerken yetimhanedeki çocukların kendileriyle birlikte gelemeyeceğini, çocukların bu yanmış kentte bırakılmasını istediler. Anladığım kadarıyla onlar bu Ermeni çocuklarını istemiyorlar, onların burada kalıp açlık ve susuzluktan ölmelerini istiyorlardı.

Rus askerleri bana ve yetimhanenin çocuklarına kılavuzluk yaparak bizi sınıra kadar götüreceklerine söz vererek, kayığa bindirdiler. Van gölüne açıldık. Rus askerleri daha sınıra yaklaşmadan bizi Türk sahillerinde kıyıya çıkarttılar ve bizi ortada yüz üstü bırakarak kaçtılar. Savaş bölgesinin ortasında kalmıştık ve Van’a geri dönmekten başka çaremiz yoktu. Açlık ve susuzluk içinde günlerce yürüyerek Van kentine geri dönmek zorunda kaldık.

Daha sonra küçük bir birlik olarak Türk askerleri kente girdiler. Yanmış bomboş bir kent buldular. Birlikte geri getirdiğim perişan haldeki Ermeni yetim çocuklara yardım ettiler, binamızı onardılar. Sanki Tanrı Türk askerlerini bize yardım etsin diye yollamıştı.”

Başka bir bilgi vereyim: Bogos Nubar Paşa, Mart 1919’da Matin gazetesine verdiği mülakatta bakınız ne diyor: “Ermeniler bu savaşta İtilaf Devletleri ile işbirliği yaptıkları için bağımsızlığa hak kazanmışlardır. Şimdi bizim talebimiz altı Osmanlı vilayeti ile Kilikya’dan ve Rusya’daki kardeşlerimizden oluşan bağımsız bir hükümet oluşturmaktır.” İşte bu beyan bile tek başına gösteriyor ki, tehcir kararı keyfi bir karar değil. Savaşta Ermenilerin kiminle işbirlikleri yaptıklarını ve karşılığında ne beklediklerini kendileri söylüyorlar.

Buna benzer pek çok belge var. Şimdi bu belgeler ortadayken ve Osmanlı Devletinin Ermenileri topyekun katletmek için bir talimat verdiği yolundaki iddialardan hiçbiri kanıtlamamışken biz bugün savaş propagandalarına dayalı belgelere dayanarak babalarımızın, dedelerimizin sözde Ermeni soykırımının sorumluları olduğunu kabul edebilir miyiz?

Bu soykırım iddialarını kanıtlayacak hiçbir belge yokken, ne yazık ki, Türkiye’yi işgal eden yabancıların baskısıyla İstanbul’da bir savaş mahkemesi oluşturulmuştu. Savaşta yenilen Osmanlı İmparatorluğu yabancıların her talebini yerine getirmek zorunda kalmıştı. Örneğin bu mahkemede İngilizler tarafından istenilen kişilerin yakalanıp yargılanması taahhüt edilmişti. 30 Ocak 1919 tarihli Osmanlı arşivlerinden edindiğimiz bilgiye göre Nemrut Mustafa divanı tarafından yargılanan kimselerin isimleri bir liste olarak İngilizler tarafından verilmişti. Bu mahkemede birçok devlet görevlisi hukuki değil, siyasi bir yargılamanın sonucunda idam cezasına çarptırıldı, bazılarına da hapis cezası verildi. İdam edilenler arasında Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey ve Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey gibi devlete şerefle hizmet etmiş yüksek memurlar da vardı.
Nemrut Mustafa divanı 67 kişiyi İngilizlere teslim etti. Bunlar Malta’ya sürgün edildiler. Malta sürgünlerinin sayısı 1920 yılında 140’a kadar yükseldi. Malta’da bunlar yargılandılar ama aleyhlerinde hiçbir kanıt bulunmadı. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral de Robeck, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği raporda özetle “Tutukluları mahkeme önünde itham edecek hukuki delillerimiz yoktur. Ancak siyasi şartlar onların geri gönderilmesini de uygun kılmamaktadır.” diyordu. Ancak Churchill suçsuz yere tutuklu bulunan bu Türklerin uygun olan en kısa zamanda serbest bırakılmalarını istedi. Bunların tümü 25 Ekim 1921 tarihinde serbest bırakıldı. Malta duruşmaları Türkler aleyhindeki soykırım iddialarını geçersiz kılan en önemli delillerden biridir.

Ayrıca, İngiliz Devlet Bakanı Barones Ramsey of Cartvale 14 Nisan 1999 tarihinde İngiltere Hükümeti adına Avam Kamarasında yaptığı açıklamada şöyle diyor: “…Osmanlı İdaresinin Ermenilerin yok edilmesi kararını kanıtlayacak bir belgenin yokluğu nedeniyle İngiliz Hükümetleri 1915 ve 1916’daki olayları soykırım olarak tanımamaktadır…Bizce 80 yıl önce cereyan etmiş olayların bugünkü hükümetler tarafından değerlendirilmesi uygun değildir. Zira bu olaylar hukuki ve tarihi tartışmalardır.”
Aynı düşünceyi bir başka İngiliz Bakan Beverly Hughes da 24 Ocak 2011 tarihinde İstanbul’da gazetecilere verdiği bir demeçte hükümetinin görüşlerini şöyle dile getiriyordu: “Bir süre önce İngiltere Hükümeti Ermeni iddiaları konusunda sunulmuş olan delilleri gözden geçirdi. 1915 ve 1916’da meydana gelmiş olan olayların belgelerini inceledi. Bu olayların BM tarafından tanımlanmış olan soykırım tanımlamasına uymadığına karar verdi. Bu İngiliz Hükümetinin tutumudur ve değişmeyecektir.”
Bu görüşler aynı zamanda dünyaca ünlü bilim adamları tarafından da dile getirilmiştir. Örneğin Amerika’da yaşayan 69 bilim adamı 19 Mayıs 1985 tarihinde yayınladıkları bildiride Amerikalar Temsilciler Meclisi’nce hazırlanan bir tasarıda Ermeni tezlerine hak vererek soykırım sözünün kullanılmasına açıkça karşı çıkmışlar ve tarihin tarihçilere bırakılmasını istemişlerdi. Bu bildiriyi imzalayanlar arasında Heath Lowry, Bernard Lewis, Justin McCarty, Dankward Rustov, Pierre Oberlink ve Stanford Shaw gibi bilim adamları da yer almaktaydı.

O dönemde Atatürk Ermeni iddialarını nasıl değerlendiriyordu. Maalesef Atatürk’e atfen bugün bazı asılsız beyanlardan söz ediliyor. Oysa Atatürk 1 Mart 1920 tarihinde İstanbul’da bulunan İtilaf Devletleri temsilcilerine ve Amerika Yüksek Komiseri Amiral Bristol’a gönderdiği mektupta şunları söylüyordu:
“ Bu uydurma Ermeni kırımı meselesi ve tüm dünyayı aldatmak için yaratılan bu kin ve hırs ürünü propagandaların niteliği hakkında uygarlık ve insanlık dünyasının bir kere daha aydınlatılması ve bu suretle haksızlığa uğramış Türk ulusunun iğrenç ve alçakça bir suçlamadan arındırılması için İtilaf Devletleriyle Amerika Hükümetinin adaletseverlik duygularına müracaat ediyoruz.”

Atatürk, Büyük Nutkunda ise o devirde Ermenilerin Müslümanlara karşı uyguladığı zulüm ve yok etme politikasını şöyle anlatmaktadır:
“Şüphe etmemek gerekirdi ki, Ermeni kıtali konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildir. Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cesaret alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmaktaydılar. İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekteydiler. Maraş’taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı kuvvetlerle birleşen Ermeniler, top ve ağır makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş soykırımında, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu olay hakkında İstanbul’daki temsilciliklerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir şekilde ortaya koymaktaydı. Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorlardı. Canlarının ve bağımsızlıklarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etme politikası, uygar dünyanın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikteyken, aksinin yapıldığını iddia ederek ondan vazgeçilmesini isteme gibi bir teklif nasıl ciddi olarak kabul edilebilirdi?” (Nutuk, CHP İstanbul İl Başkanlığı, s. 348-349)

1850 ile 1923 yılları arasında yaşayan Pierre Loti, Fransız edebiyatında önemli yeri olan değerli yazarlardan biriydi. Loti, Fransız Akademisi üyeliğine seçilmiş ve Legion d’Honneur nişanıyla da ödüllendirilmişti.

İlk defa bir deniz subayı olarak geldiği, daha sonra da çeşitli tarihlerde yedi kere ziyaret ettiği Türkiye’de Türk halkını yakından tanımak fırsatını bulan Loti Türklerin insani değerlerini ve yüksek niteliklerini gördükten sonra Türkiye’ye güçlü dostluk bağlarıyla bağlanmıştı.

Pierre Loti “İzlanda Balıkçısı” gibi dünya çapında ün kazanan 50′ye yakın eser yazmıştır. Bu eserlerin yaklaşık 15’i Türkiye’yle ilgilidir. Türklerle ilgili ilk kitabı Aziyade isimli bir romandır. Daha sonraki yıllarda ülkemizle ilgili siyasi içerikli kitaplar da yazan Loti bu kitaplarında sık sık Türklerin haklı oldukları davalarda Batı dünyası tarafından haksız gösterilmesine tepki göstermiş ve o yıllarda yazdığı çok sayıda kitap ve makalede kendi ülkesi Fransa’nın ülkemize karşı izlediği politikaları kuvvetli bir dille eleştirmiştir.

Loti’nin “Ermenistan’daki Katliamlar” isimli kitabı da bu çerçevede değerlendirilebilir. Bu kitapta, Türklerin sahip oldukları yüksek meziyetler anlatılmakta, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Ermenilerin başlattıkları saldırılar vurgulanmakta ve Türklerle Ermeniler arasındaki çatışmalar ve yaşanan acılar dile getirilmektedir.

1918 yılında Paris’te Calman Lévy Yayınevi tarafından yayınlanan bu eserin ilginç taraflarından biri kitabın Ermenilerle ilgili bazı eleştirisel görüşlerin yer aldığı anlaşılan bir bölümünün yayınevi tarafından sansür edilmiş olmasıdır. Kitabın 27. ve 28. sayfalarında açıkça “sansür edilmiştir” sözlerine yer verilmektedir. Kitabın sansürlenmesi o dönemde Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerindeki Ermeni yanlısı ve Türkiye karşıtı eğilimlerin kanıtlarından birini oluşturmaktadır.

Pierre Loti , 23 Ocak 1921 tarihinde L’Oeuvre dergisinde bu konuda Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand’a yazdığı açık mektupta “Ermenistan’daki katliamlar’ kitabımda tanıkların ve kanıtların desteğinin gücüyle sanıyorum ki, söylenebilecek hemen her şeyi söyledim: öldürmelerin karşılıklı olduğunu…Ermenilerin sahip oldukları Hristiyanlık sıfatını kullanarak Batının bağnazlığını Türkiye’ye karşı kışkırtmak için yaptıkları şikayetlerindeki çılgınca abartmaları anlattım” demektedir.

Pierre Loti’nin cesur mücadelesi Türkiye’de takdirle karşılanmıştır. TBMM 3 Kasım 1921 tarihinde kendisine el dokuması bir halı hediye etmiştir. TBMM Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa bu vesileyle Pierre Loti’ye gönderdiği mektupta “…Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için, Türk milletinin beslediği derin, sarsılmaz sevgi hislerini…” dile getirmiştir.

“Ermenistan’daki Katliamlar” 1919 yılında Türkçeye çevrilmiş, ancak şimdiye kadar bugünün Türkçesiyle ve Latin harfleriyle yayınlanmamıştır. Loti’nin Türkiye’yle ilgili Türkçeye çevrilmemiş başka kitapları, makaleleri ve mektupları da bulunmaktadır. Kaynak Yayınları şimdi “Ermenistan’daki Katliamlar” kitabının çevirisini yayınlayarak bu ihtiyacın yerine getirilmesinde önemli bir adım atmaktadır.

Pierre Loti’nin ülkemizle ilgili bütün yazdıklarının bugünkü Türkçe’yle yayınlanması büyük bir eksikliği giderecektir.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.