Onur Öymen, Lozan’ın Yıldönümü Vesilesiyle Burhaniye’de Yaptığı Konuşma, 24 Temmuz 2015

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar, önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum.

Her yıl Lozan Antlaşmasının yıldönümünü kutlarken dünyadaki ve ülkemizdeki gelişmelere bakarak bu anlaşmanın ne kadar büyük bir zafer olduğunu bir kere daha anlıyoruz. Gerçekten Lozan hem imzalandığı dönem için hem de bugün için derslerle doludur.

Türkiye Almanya ve müttefikleriyle birlikte girdiği Birinci Dünya Savaşından mağlup olarak çıkmıştı. Büyük savaşta Çanakkale gibi büyük zaferler elde etmesine rağmen Almanya’nın yenilgiyi kabul etmesinden sonra Osmanlılar da aynı kadere razı olmuşlardı. Savaştan sonra 17 Haziran 1919 tarihinde yapılan Paris Konferansında, bütün suçu İttihat ve Terakki’ye yüklemek isteyen Başbakan Damat Ferit Paşa’ya galip devletlerin liderleri tarafından yapılan muamele ve söylenen sözler Türkleri nasıl bir barış antlaşmasının beklediğinin işaretlerini vermişti. Paris’te Damat Ferit Paşa, müttefik kuvvetlerin liderleri ile konuşuyor, ABD Başkanı Wilson, İngiliz Başbakanı Lloyd George, Fransa Başbakanı Clemenceau, o kadar ağır sözler söylüyorlar ki, bunları bağımsız bir ülkenin liderlerinin kabul etmesi, içlerine sindirmesi mümkün değil. Clemenceau diyor ki, “Avrupa’da, Asya’da ya da Afrika’da hiçbir yer yoktur ki orada Türklerin hakimiyeti, refahı azaltmamış ve kültür düzeyini düşürmemiş olsun. Türklerin çekildiği hiçbir ülke yoktur ki refahı gelişmemiş, kültürü yükselmemiş olsun. Yani ister Hıristiyan Avrupa’sında, ister Müslümanların bulunduğu yerlerde Türkler daima kötülük getirmişlerdir.” Lloyd George diyor ki, “Türkler Bir insanlık kanseri türüdür, yönettikleri toprakların içine işlemiş bir yaradır.” Bu sözleri söyleyenler yüzbinlerce insanın ölümünün, milyonlarca kişinin esaret içinde yaşamasının, girdikleri ülkelerin kültürünü yok edilmesinin baş sorumlusu olan sömürgeci devletlerin liderleridir. Unutulmasın ki, bu sözler Lozan Antlaşmasından sadece 4 yıl önce söyleniyor.

İşte savaşın galibi olan bu devletlerin Osmanlı İmparatorluğuna dayattığı Mondros Mütarekesi İmparatorluğun elini kolunu bağlayan ve bir devletin bağımsızlığıyla bağdaştırılması mümkün olmayan hükümler içeriyordu.

Örneğin:
-Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecek,

-Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.

-İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.

-Altı vilayet (Bitlis, Elazığ, Sivas, Diyarbakır, Erzurum, Van)
adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilaf Devletleri haiz bulunacaktır.

Esas felaket 20 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr antlaşmasıyla yaşandı. Osmanlı Devleti anlaşma koşullarına uymazsa İstanbul Türklerden alınacaktı.

Anadolu’nun doğusunda iki yeni devlet kurulacaktı.

Ege Bölgesi’nin büyük bir bölümü ile İzmir Yunanlılara verilecekti. Ayrıca, Midye-Büyükçekmece çizgisinin batısında kalan Trakya bölümü de Yunanlıların olacaktı.

Arabistan ve Irak İngiltere’ye verilecekti.

Urfa, Antep, Mardin ve Suriye Fransa’ya verilecek, Adana’dan Kayseri ve Sivas’ın kuzeyine kadar uzanan bölge, Fransa’nın nüfuzu altında bulunacaktı.

İzmir bölgesi dışında tüm Batı Anadolu, İtalyan nüfuz bölgesi olacaktı.

Osmanlı Devletinin askeri gücü 50.700 kişiden ibaret olacak, Ordunun ağır silah ve uçakları bulunmayacak, deniz kuvveti 13 savaş gemisini geçmeyecekti.

Sevr’in bu ve buna benzer hükümleri biliniyor. Ama bu antlaşmanın azınlıklarla ilgili öyle bir hükmü var ki, onu hatırlayan azdır. Sevr’in 151. maddesi önemlidir. Diyor ki, azınlıklar konusunda müttefik ülkelerin bundan sonra alacakları tüm kararları Osmanlı İmparatorluğu kabul etmeyi önceden taahhüt eder. Daha ne olduğunu bilmediğiniz bir kararı peşinen kabul ediyorsunuz. Bundan daha açık bir teslimiyetçilik olamaz. Bilmediğiniz bir metni kabul etmek zorundasınız. Sevr’in 151. maddesinde, bizim ileride alacağımız kararları peşinen kabul edip uygulayacaksınız, diyordu. Lozan’da ne olmuş bu? Lozan’da 37. ve 44. maddeler var, İstanbul’daki Rumlara tanınan azınlık hakları. Ama bir de 45. madde var: aynı haklar Batı Trakya’da yaşayan Müslümanlara da tanınacaktır, diyor. Bu yok Sevr’de, Lozan’da var. Lozan’ın farkı Türkiye’nin bu eşitliği kabul ettirebilmiş olmasıdır.

Sevr’de bunu yazıyor. İşte biz bu Sevr’i yırtarak Lozan’ı yaptık ve bunu yapabilmek için de çok kanlı bir milli mücadele vermek zorunda kaldık.

Mali ve adli kapitülasyonlar en ağır şekilde müttefik devletlere açık olacaktı.

Bu antlaşma Osmanlı topraklarını yaşama alanı bırakmayacak ölçüde daraltıyor, topraklarımızda Kürtlere ve Ermenilere fiilen bağımsız devletler kurma yolunu açıyordu.
Bu felaketler yaşanırken İstanbul’da bazı sözde aydınlar ve gazeteciler kendi ülkelerine bu kadar büyük zulüm yapan devletlere yaranmaya çalışıyorlardı. Mütareke basını denilen teslimiyetçi basının önde gelen basın organlarından Alemdar gazetesinde Refii Cevat Ulunay diyor ki, “Osmanlı İmparatorluğu İngiltere’ye yanaştıkça daima kazanmış, uzaklaştıkça kaybetmiştir. Bizim için yol, İngiltere’nin açacağı yoldur.”

Refii Cevat, başka bir yazısında diyor ki, “Biz Anadolu’daki Kuvayi Gayrımilliyecilerin işgal kuvvetleriyle baş edebileceklerini sanmıyoruz. Salah ve mevcudiyetimiz için bunların temsilcilerini yok etmemiz lazım.”

Atatürk ve arkadaşları için bunları söylüyor. “Millet Anadolu’yu soyup, kasıp kavuran Kuvayi Gayrımilliye’ye karşı, halifesinin ve tahtının etrafında birleşecektir.”
İşte değerli arkadaşlarım, teslimiyetçilik budur. Bugün pek çok insanı yazdığı yazılar ve yaptıkları konuşmalar dolayısıyla teslimiyetçilikle suçluyoruz. Biliniz ki, onların ahfadı da bunları yazmışlardı. Keşke o devirde yazılanların hepsini bugünkü dile çevirerek gençlere okutabilsek.

Peki bugün bu zihniyetin başka örnekleri de görünüyor mu? Evet. Mesela diyorlar ki bazıları, “Biz bu Kürt meselesini halledemezsek, başkaları gelir bizim adımıza hallederler.” Düşünebiliyor musunuz? Biz şu an bizden istenen tavizleri vermezsek yabancılar gelir bize daha ağır koşullarda çözüm getirirler, demek isteniyor.

O zamanki teslimiyetçilere karşı Atatürk ne diyor? “Güçsüz ve korkak insanlar herhangi bir felaket karşısında milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen duruma gelmesine yol açarlar. Derler ki biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olma şansımız yoktur. Kayıtsız ve şartsız olarak biz varlığımızı bir yabancıya teslim edelim.” Atatürk’ün tepki gösterdiği zihniyet budur.

Bir ülke basının yabancı ülkelere karşı bu kadar alttan alıcı ve teslimiyetçi bir yaklaşım benimsediğinin örneğini dünyada bulmak kolay değildir. Ne yazık ki, son zamanlarda Türkiye basınının bir bölümünde de benzeri bir yaklaşım görülmekte, bazı gazeteler ve köşe yazarları, Kıbrıs, Ermeni meselesi, terörizm gibi konularda adeta yabancıların sözcülüğünü yapmakta, Türkiye’nin çıkarlarını koruyan, dış baskılara karşı direnilmesini savunanlara söz hakkı tanımamaktadırlar.

Daha kurtuluş savaşı başlamadan İstanbul’daki aydınlar Wilson Cemiyeti adı altında bir dernek kurmuşlar ve ABD Başkanı Wilson’a bir telgraf göndererek Türkiye’nin Amerikan mandası altına alınmasını talep etmişlerdi. Bu görüşleri Sivas Kongresinde de dile getirenler oldu. Atatürk bu gibi önerileri kesinlikle reddetti.

Lozan’a giden yolda işte bunlar oluyordu. Türkiye savaşın galibi devletlerin kışkırtıp yönlendirdikleri Yunanistan’ın İzmir’e asker çıkartıp Batı Anadolu’nun önemli bir bölümünü işgal etmesi üzerine başlattığı milli mücadeleyi ve ulusal kurtuluş savaşını kazanarak Sevr antlaşmasını yırtıp tarihin çöplüğüne atmış ve galip devletlerin Türkiye’ye yönelik heveslerini kursaklarında bırakmıştır.

Türkiye Lozan’a, Birinci Dünya Savaşının mağlubu ama kurtuluş savaşının galibi bir ülke olarak gitmiştir. Lozan, Büyük savaşın mağlubu ülkeler arasında galiplerle eşit şartlarda yapılmış tek antlaşmadır.

Savaştan sonra yapılan diğer antlaşmalarla kıyaslandığında Lozan’ın değeri daha iyi anlaşılacaktır.
Örneğin 28 Haziran 1919 tarihinde Almanya’yla imzalanan Versailles Barış Antlaşması, Bismarck Almanyasını yıkarak yeni bir Avrupa düzeni kuruyordu. Almanya, Alsas-Loren’i Fransa’ya, bazı topraklarını Belçika’ya, bazılarını Litvanya’ya, bir kısmını da Polonya’ya ve Çekoslovakya’ya bırakıyordu. Danzig serbest şehir oluyor ve Milletler Cemiyeti’nin himayesine terkediliyordu. Saar bölgesi Fransa’ya bırakılacak, bölgenin esas kaderi ise on beş yıl sonra yapılacak halk oylaması ile belirlenecekti. Bir plebisitin sonucunda Kuzey Schleswig Danimarka’ya geçti.

Almanya, mecburi askerliği kaldırıyor, en çok 100 bin kişilik bir ordu bulundurmak yetkisine sahip oluyordu. Ayrıca, Almanya denizaltı ve uçak da üretemeyecekti. Bütün gemilerini de İtilaf Devletleri’ne teslim edecekti. Almanya, ödeme kabiliyetinin çok üstünde bir savaş tazminatıyla da yükümlü tutuldu.

İtilaf Devletleri’yle Bulgaristan arasında 27 Kasım 1919 tarihinde imzalanan Neuilly Antlaşmasına göre Bulgaristan topraklarından bir kısmı Sırp-Hırvat-Sloven Krallığına, Güney Dobruca Romanya’ya, Gümülcine ve Dedeağaç’ı Yunanistan’a bırakılmaktaydı. Antlaşma ayrıca Bulgaristan ordusunun 20 bin kişiyi aşamayacağı hükmü getirmekteydi..

4 Haziran 1920 tarihinde, İtilaf Devletleri ile Macaristan arasında imzalanmıştır. Triyanon Antlaşması ile Macaristan, topraklarının ve nüfusunun 2/3′ünü kaybetti. Geniş topraklar Slovakya, Çekoslovakya, Avusturya , Yugoslavya, Romanya, İtalya ve Polonya’ya verildi. Macaristan ordusu, 35 bin kişi olarak sınırlandırıldı. Hafif silahlı bu ordu sadece iç güvenlik ve sınır güvenliğinden sorumlu olacaktı. Macaristan ayrıca ağır bir savaş tazminatı ödeyecekti.

Lozan Antlaşması Türkler için büyük bir zaferdi. Atatürk Lozan Antlaşması için şunları söylemişti:
« Lozan Antlaşması, Türk milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş, büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir belgedir. Osmanlı devrine ait tarihe eşi geçmemiş bir siyasi zafer eseridir.»

Teslimiyetçilikten bahsettim, bunun bir örneğini daha vereyim size. İngiliz muhipleri cemiyeti başkanı bir rahip, Rahip Fray. Bir numaralı üyesi Vahdettin. Üyelerinden biri İçişleri Bakanı Ali Kemal. Sait Molla da üye, Rahip Fray’e bir mektup yazıyor. Diyor ki “Ali Kemal İçişleri Bakanlığından istifa etti ama Padişaha çok yakındır ve sözünü geçirir. Bu zatı elde bulundurmak gerekir. Bu fırsatı kaçırmayalım bir hediye takdimi için en uygun zamandır. Ali Kemal Bey talimatınıza harfi harfine uyacaktır.” İşte böyle bir ortamdan şimdi konuştuğumuz Lozan’ın koşullarına geldik.

Lozan için yabancılar ne diyor? İngiliz tarihçi Toynbee bile bakın Lozan konusunda diyor ki, “Türk delegasyonu Misak-ı Milli ile belirlenmiş olan toprak konuları, kapitülasyonlar, borçlar ve diğer milli çıkarlar konularında bir adım bile geriye atmamıştır. Hemen her konudaki milliyetçi istekleri Lozan’da müttefikler tarafından kabul edilmiştir. Dünya tarihinde bir eşi olmayan bir olayla karşılaşılmış, yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması ve dünyanın en iyi ulusları ile eşit şartlar içinde karşı karşıya gelmesi ve bu büyük savaşın galiplerini dize getirerek istediklerini kabul ettirmesi şaşılacak bir şeydir. Neticede Lozan’da Türkiye büyük bir zafer kazanmıştır, yeni bir devletin ötesinde bir millet oluşturmuştur.”

Ancak savaşın galibi ülkeler için büyük bir yenilgi olmuştu. Churchill Lozan için şunları söylüyordu: “Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri Müttefikler için en kötü aşağılanmadır… Müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır. Ve sonunda başarılı bir savaşın bütün meyveleri, uğrunda binlerce askerin hayatını verdiği Gelibolu, Filistin, Mezopotamya…başarıları, bunların hepsi bir utanç içinde sona ermiştir.”

Onlar Lozan’da yenilmişlerdi ama Türkiye’yle ilgili taleplerinden vaz geçmemişlerdi. Lozan’da İngiltere Baş Delegesi ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon İsmet Paşa’ya şunları söylüyordu:
“Paşa, sizden hiç memnun değiliz. Ne söylesek reddediyorsunuz. Bu reddettiklerinizi biz cebimize koyuyoruz. Ülkeniz haraptır, perişandır, imara ihtiyacı vardır. Yarın gelip bunun için paraya ihtiyacınız olacak. Bu para bir bizde var bir de şu yanımdaki Amerikalılarda var. Biz önümüze gelip de diz çöktüğünüz, bizden borç istediğiniz zaman bu cebimizdekileri ortaya çıkartacağız”

Curzon’un mesajı açıktır. Bizden borç istediğinizde şimdi vermediğiniz siyasi tavizleri sizden alacağız. İsmet Paşa buna kesin cevap verir: “Siz şimdi istediklerimizi yapın, yarın gelip de önünüzde diz çökersem o zaman cebinizdekileri çıkartırsınız.”

Atatürk ve İsmet Paşa onların önünde hiç diz çökmedi. Ülkenin bağımsızlığını kararlılıkla korudular. Ancak son zamanlarda Lord Curzon’un Lozan’da İsmet Paşa’ya verdiği mesaja benzer bazı gelişmeler Türkiye’de ve başka ülkelerde görülüyor. 1990’lu yılların sonunda, 2000’li yılların başında IMF’in dayatmasıyla Türkiye’nin 15 gün içinde acı ilaç niteliğinde 15 yasa çıkartıldığı hafızalardan çıkmamıştır.

Son zamanlarda, borçlarını ödeyemeyen Yunanistan’a dayatılan önlemler, ekonomik ve mali politikalar da bunun örnekleri arasındadır. O kadar ki, Yunanistan yalnız bazı zor kararlar almakla kalmayacak bu kararların uygulanması da AB tarafından denetlenecektir. Yunanistan’ın gelirlerinin bir bölümü bir fonda toplanacaktır. Yabancı basında bu gelişmeyi Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında dayatılan Düyunu Umumiye’ye ve kapitülasyonlar sistemine benzetenler var. Yunanistan’ın ekonomik bağımsızlığını büyük ölçüde kaybettiği kuşkusuz.

İşte Türkler Lozan’da bunun tam tersini yapmışlardı. Atatürk’ün İsmet Paşa’ya verdiği 14 maddelik talimatın içinde yer alan üç madde Türklerin hiçbir şekilde vaz geçemeyecekleri maddelerdi. Bunlardan biri kabul edilmediği takdirde Türk heyeti, Ankara’dan talimat istemeye ihtiyaç duymadan masayı terk edecekti. Bu maddelerden biri de kapitülasyonların kaldırılmasıyla ilgiliydi. Nitekim başta İngiltere olmak üzere Batılı ülkeler kapitülasyonların sürdürülmesinde çok ısrarcı olmuşlar ancak Türkler geri adım atmamıştı. 1923 yılının Şubat ayında müzakerelere ara verilmesinin en önemli sebeplerinden biri de buydu. Lort Curzon’un “son teklifimizdir” verdiği metni İsmet Paşa kabul etmemiş ve derhal trene binerek Ankara’ya dönmüştü. Sonunda Batılılar geri adım attılar. Müzakereler yeniden başladı ve Türkiye’nin istediği gibi sonuçlandı. Kabul edilen son metinde kapitülasyonlar yer almıyordu.

Atatürk’ün, bizim ,için çok önemli konuların kabul edilmemesi halinde Türk heyetinin masayı terk etmesi yolunda verdiği talimat da bugün için örnek olmalıdır. Ne yazık ki, bazı dış baskıların da etkisiyle Türkiye son yıllarda Kıbrıs gibi milli meselelerde bile “masayı terk eden taraf biz olmayalım” yaklaşımını benimsemiştir. Karşı tarafın müzakereleri terk ettiği durumlarda bile Kıbrıs Türk Heyeti, masadan kalkamamış, Rumların masaya dönmesini eklemiştir.

Lozan’ın önemli sonuçlardan biri de borçlar meselesinde sağlanan başarıdır. Türk heyeti Osmanlı borçlarının ödenmesi konusunda, kendi payına düşen ödemeyi yapacağını bildirmiş, ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarında kurulan devletlerin de bu borçlardan kendi payına düşeni ödemeleri gerektiğini kabul ettirmiştir.

Osmanlı borçlarının her devlete düşen hissesi şöyle saptanmıştır:
Türkiye – 84,597,495 TL
Suriye – Lübnan – 11,108,858 TL
Yunanistan – 11,054,534 TL
Irak – 6,772,142 TL
Yugoslavya 5,435,597 TL
Filistin – 3,284,429 TL
Bulgaristan – 1,776,354 TL
Arnavutluk – 1,633,233 TL
Hicaz (S. Arabistan) – 1,499,518 TL
Yemen – 1,182,104 TL
Ürdün – 733,610 TL
İtalya – 243,200 TL
Necit (S. Arabistan) – 129,150 TL
Maan (Güney Arabistan) – 128,728 TL
Asir (S. Arabistan) – 26,138 TL

Lozan’dan sonra Duyun-u Umumiye idaresi kaldırıldı Duyun-u Umumiye’nin bütün malları ve kadroları Türkiye’ye devredildi.

Daha sonra 1933’te Osmanlı borçları yeniden gözden geçirildi ve bu tarihten sonra yapılan muntazam ödemelerle, 1954 yılında genç Cumhuriyet kendi payına düşen bütün borçları ödedi. İtalya 1926’da, Filistin 1928’de, Suriye ve Lübnan 1933’te, Irak 1934’te, Ürdün ve Maan 1945’te, Bulgaristan 1955’te, Yugoslavya 1960’ta borçlarını ödemişlerdir. Bunlara karşılık, Yunanistan, Suudi Arabistan (Hicaz, Necit, Asir), Arnavutluk ve Yemen hiçbir borç ödemesinde bulunmamışlardır.

Bugün Yunanistan’ın bazı borçlarını sildirmek istemesine razı olmayan ülkeler o zaman bu ülkenin Osmanlı borçlarındaki payını ödememesine razı olmuşlardır

Lozan Antlaşması Cumhuriyetimizin temel taşını oluşturmuştur. Aynı zamanda Türkiye’nin ülkesiyle ve milletiyle bir bütün olduğu anlayışını pekiştirmiştir.

1922 yılının sonlarına doğru Atatürk diyor ki,, biz 2,5 yıl öncesine kadar -1919’u kastediyor-, millet değildik. Şimdi millet olduk diyor. Türk milletinin ne olduğunu, kimliğini, her vesile ile açıkça vurguluyor. Cumhuriyetin temel taşının Türk milleti olduğunu da her vesile ile söylüyor. Peki, neymiş Türk milleti? 1924 anayasasının 88.maddesinde yazıyor, diyor ki, Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk sayılır. Bugün Türkiye’de siyaset yapanlar da dahil olmak üzere, herkes acaba çıkıp “hangi kökenden, mezhepten gelirsek gelelim biz Türk’üz” diyebiliyor mu? Türk milleti lafını son zamanlarda kaç kere duydunuz? Televizyonlardan hepimiz izliyoruz. Bu millet şunu yapar, millet bunu kabul edemez, bu millet şöyledir, böyledir, diyorlar. Peki bu milletin adı yok mudur? Türk milleti değil midir? Kendimize Türk milleti diyemiyor muyuz? Maalesef biz Lozan’da yarattığımız o anlayışı, milli gücü, şu anda aynı kararlılıkla savunabilecek durumda değiliz. Gayet tabi Atatürk’ün ilkelerini benimseyen Türkiye’de on milyonlarca insan var. Ama bu ülkeyi yönetenler içinde kaç kişi bunu söyleyebiliyor? Açın bilgisayarlarınızı girin Google’a politikacıların ismini yazın, virgül koyun ve Türk milleti deyin. bakın bakalım kaç kere bahsetmiş veya hiç bahsetmiş mi?

Lloyd George’dan bahsettim, Türkler insanlık kanseridir falan diyordu, bunu söyledikten 4 sene sonra ne diyor? Kurtuluş Savaşı bitmiş, Türkiye başarı sağlamış, Lloyd George, Avam Kamarasında kürsüye çıkıyor ve “İnsanlık tarihinde dâhiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dâhiyi Türkiye’de dünyaya getirdi. Biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dâhiyi yenmemiz imkansızdı” diyor ve kürsüden iniyor, istifa ediyor. Biz Kurtuluş Savaşı’nı biliriz, Lozan’ı biliriz ama pek azımız Atatürk’ün bu direnciyle, İsmet Paşa’nın çabalarıyla o devirde dünyanın en büyük devletinin başbakanını istifa etmek zorunda bıraktığımızı bilmez. Aynı şey Fransa meclisinde de oluyor. Diyorlar ki “haydutlarla antlaşma yaptınız.” Fransız Başbakanı Aristide Briand diyor ki, “dağ başında haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve onun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik .Böylesine kahramanla bir antlaşma imzalamaktan gurur duydum.” İşte o zamanki Türkiye budur.

Atatürk ve İsmet Paşa öyle bir devlet kurmuşlardır ki, bu devletin hedefi yalnız kalkınmada, yolların, barajların, limanların yapılmasında değil, düşüncede, hukukta da çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır. Türkiye’nin o zamanki zihniyetle bugünkünü kıyasladığımız zaman gerisinde midir, ilerisinde midir? Siz karar verin. Bugün Türkiye maalesef dünyadaki demokratik ülkeler arasında tam 88. sırada. Kadın erkek eşitliğinde 132. sıradayız. Basın özgürlüğünde 148. sırada, yargı bağımsızlığında en arkalarda. AİHM kararlarında bütün Avrupa Konseyi üyeleri arasında hem son 50 yıllık rakamlarda hem de son 2011 yılı rakamlarında Türkiye en sonuncu veya en sondan 3 ülke arasındadır. Lozan’dan çıktığımız yolda vardığımız yer burasıdır. Bence bu gibi toplantıların faydası hem Lozan’ı yapanların, cumhuriyeti kuranların düşüncelerini aramızda konuşmak hem de bugün nerede olduğumuzu tespit etmektir. Ben inanıyorum ki Türkiye yine Lozan’daki hedefimize dönecektir. Halkımız Atatürk’ün devrimlerini içtenlikle benimsemiştir. İsmet Paşa’nın demokrasi anlayışını benimsemiştir.

Atatürk ve arkadaşları iç ve dış düşmanlarla sonuna kadar mücadele etmiştir. Atatürk diyor ki ben savaşa karşıyım, ülkenin savunması için yapılmadıkça savaş cinayettir. Ama benim topraklarımda gözü olanların sonuna kadar düşmanıyım da diyor. Bu zihniyet ile Türkiye Lozan’dan sonra Montrö’ye gitti. O, Boğazlar konusunda Lozan’dan da ileri bir antlaşmadır. Sonra yine Atatürk’ün başlattığı hareket ile Hatay bağımsızlığa kavuşturuldu. Kıbrıs harekatı da aynı temel anlayışla yapılmıştır. Kıbrıs harekatının hukuki dayanağı Lozan’ın 16. maddesidir. Menderes ve Zorlu Londra ve Zürih antlaşmalarını yaparken, Lozan antlaşmasının 16. Maddesine dayanmışlardır. O maddedeki herhangi bir antlaşma ile Yunanistan’a verilmemiş adaların kaderi ilgili ülkeler tarafından kararlaştırılır, hükmünden yararlanılmıştır. Kardak aynı şekilde Lozan’ın 16. maddesinden yararlanılarak Yunanistan’ın emrivakisinden kurtarılmıştır. Bizim geçmişimizde bunlar var. geleceğimizde neler olacak ona milletimiz karar verecek. Bu kararı verirken geçmişimizi çok iyi bilmemiz lazım, çocuklarımıza bunu çok iyi anlatmamız lazım. Biz bu memleketi sokakta bulmadık. Bu memleket için bütün gücümüzle çalışmak bize bu devleti kuranların verdiği bir görevdir. Sıfatımız ne olursa olsun hepimiz bu görevi mutlaka yerine getirmeliyiz. Ben inanıyorum ki sonunda kazanan Türkiye olacaktır, Türk milleti olacaktır.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.