Onur Öymen’in Seydişehir ADD’de Yaptığı Konuşma – 12 Mayıs 2015

ONUR ÖYMEN, SEYDİŞEHİR ADD KONUŞMASI, 12 MAYIS 2015-05-11

Sayın Başkan ve değerli arkadaşlar,

Önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum
Son zamanlarda, dış politika ile ilgili konular Türkiye’nin gündeminin ön sıralarına çıktı. Sürekli olarak yabancı siyaset adamları, AB Parlamentosu gibi uluslararası kuruluşlar, bazı hükümet temsilcileri Türkiye’yi suçlayıcı beyanlarda bulunuyorlar. Onlara bakacak olursak Türkiye uzun yıllardan beri karşılaştığı bütün dış politika sorunlarında hep yanlış politikalar izliyor. Öyle anlaşılıyor ki, onlar kendilerini Türkiye’nin mesellerinde bizden daha fazla bilgili hatta söz sahibi sayıyorlar. Ermeni sorununun, Kıbrıs sorununun, Kürt meselesinin, Ege ile ilgili ihtilafların nasıl çözüleceğini onlar bizden daha iyi biliyorlar ve bize akıl vermeye çalışıyorlar. Ne yazık ki bu tavırlar zaman zaman Türkiye üzerinde bir baskı niteliği taşıyor ve hatta Türk halkını incitici bir boyut kazanıyor.

Bu eleştirilerin, hatta suçlamaların içeriğine bakacak olursanız, Türkiye’nin hiçbir konuda haklı bir görüşü, tezi, iddiası olamaz. Hep bizim karşımızdakiler haklıdır.

Batı ülkelerinin bu yaklaşımı 19. yüzyıldan beri değişmeden sürüyor. O kadar ki, artık bazı Batılı yazarlar da buna isyan emişler. Pierre Loti Ermenistan’daki Katliamlar ve Türkler başlıklı kitabında bu konudaki tepkisini dile getiriyor ve en haklı oldukları konularda bile Türklerin Batılı ülkeler tarafından suçlu gibi gösterilmek istendiğini söylüyor. Bu görüşü savunan sadece Pierre Loti değildir. Yine bir Fransız yazarı olan Claude Farrere 1922 yılında Paris’te verdiği bir konferansta şunları söylüyordu: “Dünyanın Türkleri hatalı olarak görmesinde şaşılacak ne var? Düşünün ki Türkleri düşmanlarının parası var ve para her kapıyı açıyor. Türkler çok konuşkan olmayan bir millettir. Ancak düşmanları çok konuşkandır. Onların en büyük silahı yalandır. Düşmanları Türkleri yaşlanalarla bombardıman ediyor. O nedenle bilgisizi insanların gözünde Türkleri haklı, Türk düşmanlarının haksız sayılması mümkün mü?” bu sözleri söyleyen Fransız yazar Claude Farrere’dir. Bu yıl Ermeni sözde soykırımı iddialarının 100. Yıl dönümüdür. Onlara göre, Türkler 1915 yılında 1,5 milyon Ermeni’yi katletmişlerdir.

Birinci Dünya Savaşında İngiliz Propaganda Bakanlığı bu Ermeni iddialarına dayanarak Türkler aleyhine büyük bir kampanya başlattı. Aynı zamanda da savaşta düşmanları olan Almanları suçlayacak belgeler de yayınladılar. Arnold Toynbee ve Ermenilerin destekçisi olan Vicont Price bir Mavi Kitap yayınladılar. Bu kitapta kaynağı belirtilmeden çok sayıda Ermeni’nin Türkler tarafından katledildiğine dair iddialar yer alıyor. Peki Ermenilerin aynı tarihlerde öldürdüğü Türkler hakkında bilgi var mı? Hayır, hiçbir bilgi yok. Oysa devletimizin elindeki resmi bilgilere göre, o tarihlerde öldürülen Ermenilerin öldürdüğü Türklerin sayısı 518 bindir.

Bu vb. propaganda belgelerinde öldürülen Türklerle ilgili hiçbir bilgiye rastlayamazsınız. Pierre Loti’nin sözünü etiğim kitabı 1918’de Paris’te Calmann-Levy yayınevi tarafından yayınlanmıştır. Kitapta yazarın Ermenileri eleştirmeye başladığı bölüm sansür edilmiştir. O sansür edilmiş sayfalarda ne yazıldığını bugün de bilmiyoruz. Ben geçenlerde Fransa’dayken Fransa’nın en büyük kitapçısına giderek Pierre Loti’nin bu kitabını sordum. Ellerinde olmadığını söylediler. Getirtebilir misiniz dedim. Hayır, bu kitap kataloglarımızda da yo dediler. Aynı konuda, başka bir Fransız yazar Jean Scklicklin 1922 yılında Paris’te yayınlanan Angora isimli kitabı da kataloglardan çıkartılmış. Ama Avrupa’nın hemen hemen her ülkesindeki kitapçılarda Arnold Toynbee ve Vicont Price’ın yazdığı Mavi Kitap’ı her an bulabilirsiniz.

Gerçekten Osmanlı İmparatorluğu zamanında Ermenilere gerçekten ikinci sınıf vatandaş muamelesi mi yapılıyordu? Tam tersine, 1881908 yılları arasında Padişahın özel bütçesini yöneten Hazine-i Hassa Bakanlığı başında 28 yıl boyunca Ermeni Bakanlar bulunmuştur. 1912 yılında Dışişleri Bakanı Gabriel Noradonukyan’dı. Parlamentoda Ermeniler de dahil 46 gayrimüslim milletvekili vardı. Osmanlı İmparatorluğunda 7 Ermeni büyükelçi, 41 Ermeni üst düzey subay görev yapmıştı.

Şimdi bu gerçekler ortadayken Türklerin Ermenileri tasfiye ettiği ve devlet yönetiminden uzaklaştırdığı söylenebilir mi? İşin gerçeği şudur: 19. Yüzyılın son yıllarında Ermeni teröristler hem Doğu illerimizde hem de İstanbul’da çok sayıda terör eylemi yaparak masum Türkleri katletmişlerdir. 1896 yılında İstanbul’da 28 Ermeni terörist Osmanlı Bankasına baskın düzenlemiş, güvenlik görevlilerini öldürmüş ve 132 çalışanı rehin almıştır. Aynı zamanda Samatya’da ve İstanbul’un başka semtlerinde Ermeniler güvenlik güçlerine karşı bombalı ve silahlı saldırı düzenlemişlerdir.

Bu eylemleri yapan Ermeni çetecilerin tamamı büyük devletlerin baskısı sonucunda serbest bırakılmış ve Berlin’deki İngiliz büyükelçisi Sir Vincent’in İstanbul’da bulunan yatına bindirilerek Marsilya’ya gönderilmişlerdir.

Ermenilerin baskısıyla ve propagandalarıyla 20’den fazla ülkenin parlamentosu sözde soykırım iddialarını kabul eden kararlar almışlardır. Hatta Yunanistan ve Kıbrıs Rum Parlamentoları bu soykırım iddialarını reddedenleri hapis ve para cezasına çarptıracak yasalar çıkartmışlardır. Fransız Parlamentosunda çıkartılmak istenen aynı nitelikteki bir yasa Fransız Yüksek Mahkemesince engellenmiştir.

Peki, o devri en yakından bilen İngilizler bu iddialar karşısında ne diyor? İngilizler, o devirde görev yapan çok sayıda devlet yöneticisini yargılanmak üzere Malta Adasına sürmüşler. Ancak orada bunlar aleyhine hiçbir delil bulamadıkları için hepsini serbest bırakmak zorunda kalmışlardır.

Daha yakın bir tarihte, İngiliz Dışişlerinde görevli Devlet Bakanı Baroness Ramsey of Cartvale 14 Nisan 1999 tarihinde İngiltere Hükümeti adına Avam Kamarasında yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir: “… Osmanlı idaresinin yok edilmesi kararını kanıtlayacak bir belgenin yokluğu nedeniyle İngiliz Hükümetleri 1915 ve 1916’daki olayları soykırım olarak tanımamaktadır…Bizce 80 yıl önce cereyan etmiş olayların bugünkü hükümetler tarafından değerlendirilmesi uygun değildir. Zira, bu olaylar hukuki ve tarihi tartışmalardır.”
Ayrıca, Amerika’da yaşayan 69 bilim adamı, 19 Mayıs 1985 tarihinde yayınladıkları bir bildiride Amerikan Kongresinde hazırlanan bir tasarıda soykırım kelimesinin kullanılmasına karşı çıkmışlar ve tarihin tarihçilere bırakılmasını istemişlerdir.

İşin esası şudur: Birinci Dünya Savaşı başlarında Rus Çarı İkinci Nikolas Türkiye’ye karşı başlattığı harekatta Ermenilerin Rusya’nın saflarına katılmasını istemiş ve 150 bin silahlı Ermeni Doğu Anadolu’yu işgal eden Rus kuvvetlerine destek vermiştir. Bunlardan bazıları Türk köylerini yakıp yıkmış, orada yaşayan masım Türkleri katletmiş, bazıları da Türk ordusunun ikmal ve cephane depolarına saldırmıştır. Ordu komutanları İstanbul Hükümetine başvurarak bir yandan Rus ordusuyla, bir yandan da Ermeni çeteleriyle mücadele etmenin güçlüğün değinerek savaş alanında yaşayan Ermenilerin İmparatorluğun daha güvenilir bölgelerine nakledilmelerini istemişlerdir. Tehcir dedikleri olay budur. Ayrıca, Ermenilerin saldırdığı köy ve kasabalardaki Türkler de güvenilir bölgelere gitmek için evlerini, köylerini terk etmişlerdir. Bu göç hareketleri sırasında yerel düzeyde çatışmalar çıkmış, ayrıca salgın hastalıklar gibi nedenlerle her iki taraftan da çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir.

Ayrıca, dünya tarihinde çeşitli nedenlerle devletlerin, bazı vatandaşlarını göçe zorladıkları bilinmektedir. Örneğin, İngilizler Avustralya’daki Alman asıllıları, Japonlarla işbirliği yapabilecekleri kaygısıyla kıyılardan iç kesimlere sürmüşlerdir. Amerikalılar İkinci Dünya Savaşında aynı kaygılarla yüz binlerce Japon asıllı Amerikalıyı Batı sahillerinden iç kesimlere doğru göçe mecbur etmişlerdir. Uluslararası Lahey Adalet Divanı 3 Şubat 2015 tarihinde aldığı bir kararda tehcirin soykırım sayılamayacağını belirlemiştir.

Avrupa insan Hakları Mahkemesi Perinçek Davasında İsviçre Mahkemesinin aldığı kararı bozmuş ve 1915 tarihindeki olayların soykırım sayılmasını kabul etmemiştir.

Tüm bunlardan daha önemli olmak üzere, o dönemde, büyük askeri sorumluluklar yüklenmiş olan Mustafa Kemal Atatürk, Ermenilerin kıtal iddialarını reddetmiştir. Nutuk’ta Atatürk bu konudaki düşüncelerini şöyle anlatıyor: “Şüphe etmemek gerekirdi ki, Ermeni kıtali konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildir. Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cesaret alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmaktaydılar. İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekteydiler. Maraş’taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı kuvvetlerle birleşen Ermeniler, top ve ağır makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş kıtalinde, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu olay hakkında İstanbul’daki temsilciliklerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir şekilde ortaya koymaktaydı.

Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorlardı. Canlarının ve bağımsızlıklarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etme politikası, uygar dünyanın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikteyken, aksinin yapıldığını iddia ederek ondan vazgeçilmesini isteme gibi bir teklif nasıl ciddi olarak kabul edilebilirdi?” (Nutuk, s. 348-349)”

Aslında, Türkiye’nin kendini savunma durumunda bırakılması yanlıştır. Ermenistan, Birinci Dünya Savaşında öldürdüğü Türklerin hesabını vermemiştir. Bir özür dilememiştir. Kaldı ki Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni’nin Bükreş’te 1923 yılında yaptığı Konuşmada o dönemdeki bütün olayların sorumluluğunun Taşnak Partisine ait olduğunu iddia etmiştir.

Daha yakın tarihlerde 1992 yılında, Ermeniler Hocali’de bir çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 613 Azeri soydaşımızı işkence ile katletmişlerdir. Bu insanlık dışı olayın sorumluları yargılanıp cezalandırılmış değildir. 1975 tarihinden sonra Ermeniler, Rum ve Kürt teröristlerle işbirliği yaparak 40’tan fazla büyükelçimiz ve diplomatımızı katletmişlerdir. Ermenistan bu teröristlerden hiçbirini yargılayıp cezalandırmadığı gibi o teröristlerin anısına Erivan’daki Yerablur Askeri Mezarlığında bir anıt dikmişler.

Değerli arkadaşlar, özetle, Türkiye Ermeni konusunda hesap vermesi gereken değil, hesap sorması gereken bir ülkedir. Bize düşen görev sanki bütün bu olayların sorumluluğu Türkiye’ye aitmiş gibi özür dilemek, alttan almak, üzüntü beyan etmek değil, bütün bu gerçekleri anlatarak karşı tarafın özür dilemesini sağlamaktır.

Değerli arkadaşlar, aynı şekilde Kıbrıs konusunda da dosyamız çok sağlamdır. 1963 yılının Noel’indeki Rumların kanlı saldırılarından beri Kıbrıs sorununun çözümsüz kalmasında sorumlu olan bütün uzlaşma yollarını makul ve adil çözüm olanaklarını tıkayan Kıbrıs Rum kesimidir. Ne yazık ki orada da uluslararası toplum başından beri Rumların yanında yer alan bir tutum sergilemiştir. Sürekli olarak Türk tarafına baskı yaparak Rumların beklentilerine uygun bir çözüm bulunması için çaba sarf etmiştir. Kıbrıs meselesini Türkiye’nin AB üyeliği gibi konularla bağlayarak Türkiye’ye karşı bir baskı unsuru olarak kullanmıştır. Aynı şekilde, Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde de Türkiye’ye yeterince destek vermeyen ülkeler, ülkemizi PKK ile masaya oturarak onların istediği tavizleri vermesi için baskı altına almaya çalışmışlar, barış süreci gibi yöntemlerle PKK terör örgütünü Türkiye’nin anayasal sorunlarının çözümünde bir taraf haline getirmeye gayret etmişlerdir.

Türkiye bütün bu zorlukları aşacak güce ve birikime sahiptir. Haklı olduğumuz davaların ülkemizin çıkarlarına uygun bir şekilde çözümü için en çok ihtiyaç duyulan şey siyasi kararlılıktır. Türküye bu kararlılığı gösteremediği takdirde bugün çözülmez gibi görünen meselelerin makul ve dengeli çözümlere kavuşturulabileceği görülecektir.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.