Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Teketek Programı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
“Teke Tek” Programına Verdiği Mülakat
9 Nisan 2009
Fatih Altaylı: Programımıza hoş geldiniz Sayın Öymen. Programın başından beri konuklarımızın konuşmalarını siz de izliyorsunuz ve konuklarımız arasında diplomat olan sadece sizsiz. Hem bir siyasetçi hem de eski bir diplomat olarak, Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesi konusunda neler söyleyebilirisiniz?
Onur Öymen: Öncelikle şunu söyleyeyim ki, biz bütün komşularımızla iyi ilişkiler kurmayı isteriz. Ermenistan bizim düşmanımız değildir. Biz Ermenileri düşman saymıyoruz. Biz istemez miyiz Ermenistan’la dostluk kuralım, sınırları açalım, iyi ilişkiler kuralım? Fakat bu konuda unutulmaması gereken bir nokta var; 1992 yılından beri bütün Türk Hükümetleri ve bugün iktidarda olan AKP Hükümeti de dahil, yıllardır hep aynı çizgiyi izledik. Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmemizin, sınırı açmamızın koşulları vardır. Bu koşullardan biri Ermenistan’ın Türkiye’den toprak talebinden vazgeçmesidir. Ermenistan’ın resmi belgelerinde, Anayasasının bir parçası olan Bağımsızlık Bildirgesi’nde, Türkiye’nin doğu topraklarından Batı Ermenistan diye bahsedilmektedir. Bu bizim kabul edemeyeceğimiz bir şeydir.
İkinci koşul da, Ermenistan’ın yurtdışında sürekli olarak Türkiye aleyhine yaptığı soykırım çalışmalarından vazgeçmesidir. Son olarak da Ermenistan, işgal ettiği Azeri topraklarından geri çekilmelidir. Bilhassa bu son nokta çok önemlidir. Çünkü bizim dosttan öte, hatta kardeş saydığımız Azerbaycan’ın, dünyada bizden başka güveneceği bir ülke yoktur. Biz de Türkiye olarak bunu baştan beri taahhüt etmişizdir.
Şimdi Ermenistan’la dostluk kurmak, bölgede barışı sağlamak ve ilişkileri normalleştirmek adına bu temel çizgilerimizden vaz mı geçeceğiz? Yoksa tüm bu konularda Ermenistan’ı ikna ettik, Ermeniler bütün bu konularda geri adım atmayı kabul ettiler de biz onun üzerine mi ilişkileri normalleştireceğiz? Yani bugünkü durumu sineye çekerek mi ilişkileri normalleştirmeye çalışıyoruz yoksa Ermenistan’ı beklediğimiz doğrultuda ikna etme çalışmalarımız sürüyor mu?
Öyle anlaşılıyor ki şu sıralarda Türkiye’nin pozisyonu, dış baskıların, Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin de etkisiyle, Ermenistan bugünkü fiili durumdan özde bir değişim yapmadan, tek taraflı taviz vererek ilişkileri normalleştirmek, sınırları açmak, büyük elçiliklerin karşılıklı olarak, belki Gürcistan üzerinden temsili gibi çözümler aramak noktasındadır. Diplomaside bunun adına tek taraflı taviz denir. Taviz verenler de her zaman, bunları dostluk ve barış için yaptıklarını söylerler. Taviz veren hiç kimse baskı altında kaldığını, perişan olduğunu ve başka çare bulamadığı için bu tavizi verdiğini söylemez. Herkes bunu bölge barışına hizmet etmek için yaptığını söyler ama neticede çok şey kaybedilir.
Siz Sayın Cumhurbaşkanınızı Ermenistan’a gönderdiniz. Peki bugüne kadar ne sonuç aldınız? Ermenistan bu saydığımız konuların hangisinde geri bir adım attı? Tek bir Azeri köyünü bile boşaltmadı. Tam tersine, Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ve Dışişleri Bakanı Nalbandyan verdikleri demeçlerde Yukarı Karabağ’ın bağımsızlığını ilan edeceklerini ve çözümde Azerbaycan’a bunu kabul ettireceklerini beyan ettiler. Oysa Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve bütün ilgili kuruluşlar Yukarı Karabağ’ı Azerbaycan toprağı olarak kabul etmektedir. Yani siz uluslararası toplumun Azeri toprağı olarak kabul ettiği bir bölgeyi Ermeni toplumu haline getirip bağımsız devlet yapmayı planlıyorsunuz. Bizden de Türkiye olarak bunu içimize sindirmemizi, dış baskılara direnemediğimiz için yelkenlerimizi indirmemizi, bizden ne isterlerse onu yapmamızı bekliyorsunuz. Sizin “kanımıza dokunuyor” sözünüz aslında Türk milletinin duygularını ifade eder.
Sürekli olarak irtifa kaybederek politika yapmak iyi bir yaklaşım, iyi bir yöntem değildir. Başka konularda da bu yöntemleri görüyoruz. Yukarı Karabağ 1998’den beri, Soğuk Savaş henüz sona ermemişken, Azerbaycan’dan ayrılmaya çalışmıştır. O devirde Sovyetler Birliği bile buna itiraz etmiş, izin vermemiştir. Ondan sonraki dönemde de bakıyoruz ki, her fırsatta bu toprakları Azerilerden kurtarmaya çalışmışlardır. Neticede Ermenistan Yukarı Karabağ’a ilaveten, Azeri topraklarının yüzde yirmisini işgal etmiştir. Bu işgalden dolayı da bugün, bir milyondan fazla insan göçmen durumundadır. Bu süreç içinde yirmi bin insan hayatını kaybetmiş, elli bin insan yaralanmıştır. Azerbaycan’ın bu ihtilaftan kaynaklanan 60 milyar dolar zararı vardır.
İşte bahsettiğimiz tablo, böyle bir tablodur. Burada herhangi bir ihtilafı konuşmuyoruz, insani açıdan çok ağır sonuçları olan ve bizim çok yakınımız olan bir ülkeyi yürekten etkileyen bir konudan bahsediyoruz. Son yaptığımız şey, Türkiye olarak bize yakışıyor mu? Amerika bastırdı, Obama öyle istedi, Avrupa Birliği baskı yaptı diye bu temel politikamızdan, yıllardır bütün partilerin ortaklaşa savunduğu bu politikadan sapmak bize yakışıyor mu?
Hükümet “Önce biz mi adım atalım, yoksa Ermenistan’dan sonra mı adım atalım?” kararsızlığında kaldı. Bunun anlamı şudur; “Biz sınırı açacağız, Ermenistan bizim taleplerimizi yerine getirmezse tekrar kapatırız.” Buna kimse inanmaz. Siz böyle bir tavizi bir kez verdiğiniz takdirde bir daha geri alamazsınız.
Nasıl ki Rasmussen’i seçme kararını bir kez verdikten sonra bir daha onu azledemeyecekseniz, bu konuda da bu adımı bir kez attıktan sonra bir daha geri alamazsınız. Şimdiye kadar Türkiye’nin tavrı, Ermenistan üzerinde bir baskı unsuru oluşturuyordu. Şimdi ise Ermenistan rahatladı, Azerbaycan’a taviz vermesi için gerek kalmadı. Azerbaycan’ın lehine olan tek baskı unsuru Türkiye’nin uyguladığı baskı unsuruydu. Türkiye’nin dışında hiçbir ülke, hiçbir konuda Ermenistan’a baskı yapmıyor. Baskı altına alındığımız için Türkiye elindeki bu önemli imkanı kaybedecektir. Bunu tabii ki hiç kimse itiraf etmeyecek ve herkes “biz sorumlu davranıyoruz, bölge barışına hizmet ediyoruz. Azerilere de bu konuda bilgi veriyoruz” diyecek. Peki Azerilere ne söylüyorsunuz? “Ermenistan sizin topraklarınızı terk etmeyi kabul etti, bu yüzden biz sınırı açıyoruz” mu diyorsunuz? Yoksa “Ermenistan sizin topraklarınızdan geri çekilmeden biz sınırı açıyoruz ama ileride çekilmesi adına umudumuzu muhafaza ediyoruz” mu diyorsunuz?
Fatih Altaylı: Avrupa ve Amerika’da sık sık gündeme gelen ve bazı ülkelerin kabul ettiği, bizim “sözde” diye nitelendirdiğimiz ama onların böyle tanımlamadığı Türkiye’ye yönelik, her yerde kabul gören bir soykırım suçlaması var. Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesinde bu konuda bir avantaj sağlayabilir miyiz? Yani ilişkilerimiz normalleşince sizce Ermenistan bu iddiasından vaz geçer mi?
Onur Öymen: Fransızların ünlü bir sözü vardır: “İnsan yemek yedikçe, iştahı artar” derler. Yani siz taviz verdikçe karşı taraf daha fazla taviz ister. Uluslararası ilişkilerin kuralı budur. Kamuoyunun dikkatinden kaçan bir şey var. Obama Ankara’da iken, Obama’nın doğum yeri olan Hawaii’deki parlamento, soykırımı kabul eden bir karar aldı. Bu son gelişmeler neticesinde, soykırım iddialarının sürdürüleceği anlaşılıyor. Zaten Sarkisyan, Cumhurbaşkanı olduktan sonra verdiği demeçte soykırım iddiaları yolundaki çabalarını iki misline çıkaracaklarını söylemişti.
Bildiğiniz üzere Ermenilerin üç temel hedefi vardır: Toprak, tanıma ve tazminat. Şu anda tanıma safhasındalar. Önce soykırımı tanıtacaklar, sonra tazminat isteyecekler en sonunda da toprak isteyeceklerdir. Ermenistan’ın klasik politikası budur.
Fatih Altaylı: Tazminat miktarı ne kadar olabilir?
Onur Öymen: Tazminatın ne kadar olacağı değil, bunu isteme cesaretini bulmaları önemlidir. Buna rağmen Türkiye’nin gayet saf duygularla “şunu verelim de bu işi halledelim” demesi Türkiye’ye zemin kaybettirecektir ve Türkiye’nin itibarı sarsılacaktır. Nitekim daha şimdiden sarsılmıştır.
Aynı yaklaşımla hareket ederek Kıbrıs’ta da Rumların her istediğini verebilirsiniz. Madem ki barış istiyorsunuz, herkesle dostluk kurmak istiyorsunuz, onların istediklerini de yapın, Kıbrıs’ı da feda edelim. Hiçbir ülke “Bizden kim ne istiyorsa verelim ki rahatlayalım” mantığında bir politika izlemez. Sayın Başbakan “çözümsüzlük çözüm değildir” diyor. Örneğin, İngiltere ile İspanya arasındaki Cebelitarık ihtilafı üç yüz yıldır devam ediyor ama bu konuda hiç kimse “Çözümsüzlük çözüm değildir, hadi yarın bu işi çözelim” ya da “Biz tek taraflı bir taviz verelim de belki karşı taraf da bir adım atar” demiyor.
İhtilaflardan korkmamak gerekir. Mesela Ege konusunda Yunanistan’la olan ihtilaflarımız 70 yıldır devam ediyor. “Hadi yarın sabah onları da çözelim. Bir taviz de orada verelim”. Dünyada böyle bir yaklaşım yoktur. “Çözümsüzlük çözüm değildir” diye bir politika da olamaz. Kimse ihtilaf istemez, herkes çözüm ister ama çözüm karşılıklı ve dengeli olmalıdır. Herkes birer adım atar ve ortada bir yerde buluşursunuz. Ben bütün tavizleri vereceğim, karşı taraf hiçbir adım atmayacak ve bunun adı çözüm olacak. Bunun adı çözmek değil, çözülmektir. Siz çözmek mi, yoksa çözülmek mi istiyorsunuz?
Tüm bunları niçin yapıyorsunuz? Bu İktidar yedi senedir bunları yapmadı da neden şimdi yapıyor? Çünkü Obama bunu istiyor, Avrupa Birliği’nden de baskı var. Bu baskılara direnemiyorlar ve kim, nerede, ne baskı yaparsa Türkiye’yi bu baskılara boyun eğdiriyorlar. Bu durum, Türk dış politikasında Atatürk’ten beri hiç görmediğimiz bir tablodur. Ben şahsen, bu kadar tek taraflı taviz vererek çözüm arama anlayışına hiçbir hükümet döneminde şahit olmadım.
Fatih Altaylı: Sayın Öymen, Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliğine seçilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Öncelikle şunu söyleyeyim ki, toplumda NATO Genel Sekreterliğine seçilecek kişinin bize dikte ettirildiği ve bizim de buna boyun eğdiğimiz yönünde yanlış bir kanı var. Bugüne kadar hiçbir zaman böyle bir şey olmamıştır. Genel Sekreterin değişeceği zamanda, ortaya birkaç aday çıkar, bütün NATO ülkeleri ile istişare edilir, danışılır ve bunların içinden bütün üye ülkelerin onaylayacağı bir aday tespit edilir. Bu her zaman böyle olmuştur. Ayrıca adayların onaylanmadığı zamanlar da olmuştur. Bazen sadece tek bir ülke, herkesin mutabık olduğu bir adayı reddetmiştir.
Mesela, yine Danimarka ile ilgili bir örnek vereyim. 1995 yılında Danimarka Dışişleri Bakanı olan Uffe Ellemann-Jensen, NATO Genel Sekreterliğine aday olmuştu. Amerika dahil bütün ülkeler kabul etmesine rağmen sadece Fransa buna itiraz etti ve Ellemann-Jensen’in NATO Genel Sekreteri olmasına engel oldu. Buna da Ellemann-Jensen’in, Fransa’nın Pasifik Okyanusu’nda yaptığı nükleer denemelerini eleştiren bir demeç vermesini gerekçe göstermişti. “Fransa’yı eleştiren bir kişi NATO Genel Sekreteri olamaz” dedi ve Ellemann-Jensen NATO Genel Sekreteri olamadı.
İşte bu örneği, bir ülkenin birinin adaylığını gerçekten engellemek istemesi halinde buna engel olabileceğini göstermek açısından anlatıyorum. Türkiye’nin Rasmussen’in adaylığını engellemek için çok daha haklı sebepleri vardı. Başbakanın tutumunun özü doğrudur. Bir NATO ülkesinde, başka bir NATO ülkesine yönelik terörist faaliyetleri destekleyen bir televizyon istasyonunun yayın yapması, olacak şey değildir. Evvelce İngiltere’den yayın yapan Med TV vardı. Türkiye güçlü diplomatik girişimlerle bunu kapattırdı. Şimdi siz Roj TV’yi Danimarka’ya kapattıramıyorsunuz.
Karikatür krizinde ise Peygamberin şahsına yapılmış ve kabul edilemeyecek hakaretler içeren bir karikatür söz konusuydu. Danimarka Ceza Yasasının 140. maddesine göre bu bir suçtur. Çünkü Danimarka Ceza Yasasına göre bütün dinlere hakaret, suçtur. Siz bu karikatürün Danimarka mahkemelerinde yargılanmasını bile sağlayamıyorsunuz.
Siz NATO’ya “Türkiye’ye bir Genel Sekreter Yardımcılığı görevi vermediğiniz için biz Rasmussen’i istemiyoruz” demediniz. Sizin istediğiniz iki konu vardı; biri karikatür krizi ile ilgili haklı talebiniz, diğeri de Roj TV ile ilgili haklı talebiniz. İkisi de olmadı. Siz Başbakanın ağzından birinci gün direndiniz ama ikinci gün bu direncinizin arkasında duramadınız. Sonuç olarak da bu konuyla hiç ilgisi olmayan, bizim dilimizde siyasi rüşvet denilen, bir takım yan avantajlar sağlama karşılığında haklı bir davadan geri adım attınız.
Başka bir konu da Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönmesidir. Fransa’nın fiilen NATO’nun askeri kanadında olduğu iddiası doğru değildir. Askeri kanadın en önemli organı, Savunma Planlama Komitesidir ve Fransa bu komitede yoktur.
Son Irak Savaşı’nda Türkiye, Irak’tan gelebilecek füze saldırılarına karşı NATO’dan Patriot füze savar sistemleri istemişti. Bütün ülkeler kabul etmesine rağmen Fransa bu sistemin Türkiye’ye verilmesini reddetti ve biz NATO Konseyi’nden bu kararı çıkaramadık. Neticede Fransa’nın üye olmadığı Savunma Planlama Komitesi’nden karar çıkarttık ve füzeler bu şekilde Türkiye’ye geldi. Yani Fransa’nın zaten NATO içerisinde olduğu ve bizim de mevcut durumu tescil ettiğimiz gibi bir şey söz konusu değildir. İşte bu yüzden Fransa’nın askeri kanada dönmesiyle o kadar ciddi bir değişiklik yapılıyor ki, gelecekte benzeri bir durum olsa ve Fransa askeri kanatta buna itiraz etse, hiçbir şekilde füze veya benzeri istediğiniz hiçbir şeyi alamazsınız.
Üstelik Fransa AB’ye tam üyelik konusunda Türkiye’ye karşı hasımane bir tavır sergiliyor. Şimdi siz böyle bir ülkeye hiçbir koşul koymadan, hiçbir şey istemeden, hiçbir teminat almadan NATO’nun askeri kanadına dönmesine onay veriyorsunuz. Vaktiyle Türkiye, aynı şekilde Yunanistan’ı da askeri kanada almıştı. O zamanki NATO Başkomutanı Rogers, Ege‘deki komuta kontrol sahalarının Türkiye’nin istediği doğrultuda değiştirileceği taahhüdünde bulunmuştu. Bu taahhüt üzerine Türkiye, Yunanistan’ın askeri kanada dönüşüne onay verdi. Ancak Yunanistan döndükten sonra bu sözler unutuldu, hiçbir şey yapılmadı.
Karikatür krizine dönecek olursak, bu konuda özür bile dilenmedi, hatta tam tersi oldu. Bu olaydan sonra Danimarka’daki o meşhur karikatürler çoğaltılarak karikatüristin imzasıyla tanesi 400 liradan satılmaya başlandı. Ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy Türkiye’nin üyeliğine karşı olmasına rağmen bizim tek güvencemiz olan Fransa Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin bu çıkışı üzerine, şimdiye kadar AB üyeliğimizi desteklerken Türkiye’nin artık laik bir ülke olmaktan çıkıp bir din devletine doğru gittiğini beyan ederek Türkiye’nin AB üyeliğine olan desteğini çektiğini açıkladı. Kısa bir süre önce Fransız milletvekilleri ve ondan önce de Fransa’nın TÜSİAD’ı olarak bilinen kuruluşun başındaki insanlar bu beyanın aynısını bize söylemişlerdi.
Biz tüm bu gerçekleri yok mu saymalıyız? Yani genel ilke “Hükümet ne yaparsa yapsın bu bir başarı ve zaferdir” şeklinde mi olmalıdır? Onlardan önce hiçbir şey yapılmamış ve yapılanlar da yanlışmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Sanki kendilerinden önceki hükümetler hiçbir çözüme ulaşamamış da kendileri İktidara gelince çözüm üretiliyormuş gibi bir hava yaratıyorlar. Sizden önceki hükümetlerin Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmek için neler yaptıklarını, kaç kişiyle, hangi yollarla, ne çabalar sarf ederek görüştüklerini, sonucunda neler sağlandığını biliyor musunuz?
Bir örneğini size anlatayım. Ermenistan’la aramızdaki sorunları 1996’da Lizbon AGİT Zirvesinde çözmek üzereydik. Bu zirvede Ermenilerle ve diğer AGİT ülkeleriyle görüştük ve herkesin kabul edeceği bir çözüm metni üzerinde anlaştık. En azından anlaştığımızı farz ettik. Sonucunda 50 AGİT ülkesinden -Rusya dahil- 49 ülke bu anlaşma metnini onayladı ama Ermenistan itiraz etti. Şimdiye kadar Ermenistan meselesine çözüm bulunamamasının sebebinin Türkiye’nin katı tutumu olduğu ve Türkiye’nin çözüm istemediği sanılıyor. Eğer Türkiye daha yumuşak ve esnek davranmış olsaydı meseleye çözüm bulunabileceği söyleniyor. Bu düşünce, kesinlikle yanlıştır.
Sayın Cumhurbaşkanı Demirel, Aliyev ile Ter Petrosyan’ı Karadeniz Ekonimik İşbirliği Örgütü çerçevesinde İstanbul’da buluşturmuştu. Biz de kendilerinin yardımcılarıyla bir çok kez görüştük. O yüzden bugüne kadar bu Hükümet dışında hiçbir hükümetin çözüm istemediği, iki devlet arasındaki ilişkilerde yumuşama ve normalleşme istemediği ve sadece bu Hükümetin çözüm aradığı zannedilmesin. Az önce de söylediğim gibi bunun adına çözüm değil çözülme denir. Siz her konuda tek taraflı taviz verirseniz çözemeyeceğiniz hiçbir mesele olmaz, fakat hepsinde kaybedersiniz.
Kıbrıs meselesinde de aynı şey oldu. Rumların reddetmesine rağmen Türk tarafı Kofi Annan Planını kabul etti. Sonra da Kofi Annan Planından geri adım atmayacağınızı söylediniz. Şimdi ise Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan, Kofi Annan Planının ölmüş olduğunu söylüyor ve kendileri için Kofi Annan Planından daha iyi, Türkiye içinse daha kötü şartları olan bir metni müzakere etmek istiyorlar. Siz ise “Masadan kalkan taraf biz olmayalım” diyorsunuz. İster kabul edin, ister etmeyin bunun adı teslimiyetçiliktir. Hiçbir konuda direnemiyorsunuz ve hiçbir kırmızı çizginiz yok. Kuzey Irak’taki kırmızı çizgileri de unuttunuz. Bütün meseleniz dünya ile hoş geçinmek, Türkiye’den bir talebi olanların gönlünü yapmak, Türkiye’nin izlediği temel politikalardan varsın sapılsın.
Fatih Altaylı: Sayın Öymen, kırmızı çizgilerden bahsettiniz. Peki Türkiye’nin gereğinden fazla kırmızı çizgisi yok mu sizce? Bu kadar fazla kırmızı çizgi rahatsızlık yaratmıyor mu?
Onur Öymen: Türkiye’nin bütün bu konularda gösterdiği esnekliğin ölçüsünü tahmin bile edemezsiniz. Zamanında, BM eski Genel Sekreteri Javier Perez de Cuellar’ın Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik hazırladığı çözüm planını biz olduğu gibi kabul ettik fakat Rumlar reddetti. Bunu biliyor musunuz? Ondan sonraki Genel Sekreter Boutros Ghali’nin hazırladığı çözüm planının da hemen hemen tümünü kabul ettik, Rumlar yine reddetti. Rumlar, Türklerin her kabul ettiğini cebine koyup, her defasında bizi çözümü kabul etmeyen tarafmışız gibi takdim etmeye çalışıyorlar. Bizden de bunlara göz yummamızı bekliyorlar. Bu böyle olmaz.
Amerikalılar bize “Şu toprakların % 30’undan biraz azını kabul edin, Kıbrıs meselesi bir hafta içinde çözülür” demişlerdi. Biz de Sayın Denktaş’ı ikna ettik, 29+ diye bir açıklama yaptık ve bu plan çerçevesinde çözüm bulmaya hazırlandık. Fakat sonra Amerikalılar gelip bizden özür dileyerek “Rumlar bize söz vermişti ama Türk tarafı bu tavizi kabul edince hemen geri adım attılar, bu çözümü istemiyorlar.” dediler. Yani bu işler böyle oluyor. Fakat yeni gelen hükümetler her zaman kendilerinden önceki hükümetlerin hep yanlış işler yaptıklarını, doğru politikalar izlemediklerini zannederler. Böyle yapılınca hiçbir sonuç alamazsınız. Kofi Annan Planında da benzer bir yol izlediler ve aldıkları sonuç sıfır. Aynı şekilde Kuzey Irak’ta her türlü tavizi verdik fakat aldığımız sonuç nedir? PKK hala oradadır. Bir milimetre bile gerilemedi, bir tane PKK’lıyı Kuzey Irak’ta yakalayıp bize teslim etmediler. Şimdi biz kazançlı mı çıktık? Bu, başarılı bir politika mıdır?
Aynı işi şu anda Ermenistan’da yapıyoruz. Ermenistan bir adım gerilemiyor, hep biz taviz veriyoruz. Sonra da “Biz barış istiyoruz, komşularımızla iyi geçinmek istiyoruz bu yüzden taviz veriyoruz” deniliyor. Peki Türkiye, Ermenistan’ın komşusu değil mi? Onlar niçin Türkiye ile iyi ilişkiler kurup uzlaşmak için, sınırı açmak için küçücük bir adım atmıyor, işgal ettikleri Azeri köylerinin bir tanesinden bile çekilmiyorlar? Onların bu katı tutumunu hayatın bir gerçeği olarak kabul edip yine biz mi taviz vermeliyiz?
Avrupa Parlamentosu’nun 1987 yılından beri yayınladığı Türkiye raporlarına bakınız. Bu raporlarda herhangi bir konuda Türkiye’nin haklı olup başka bir ülkenin haksız olduğunu belirten tek bir cümle bile bulamazsınız. Türkiye her konuda haksız ve taviz vermesi gereken ülkedir. Mesela Obama’nın konuşmasını okuyun. Obama’nın konuşmasının herhangi bir yerinde “Şu konuda Türkiye haklıdır, başka bir ülke haksızdır ve biz Türkiye’nin haklılığını kabul ediyoruz.” şeklinde bir cümleye hiç rastladınız mı?
Fatih Altaylı: Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ihtilaftan dolayı Ermenistan’la anlaşamıyoruz ve Türkiye’nin Ermenistan’la anlaşması halinde, sorunların çözümünün mümkün olmadığını söylüyoruz. Peki diğer taraftan baktığımızda dost ülke dediğimiz Azerbaycan’ın Kıbrıs konusunda Türkiye’ye verdiği bir destek var mıdır? Yani Azerbaycan Kıbrıs’ı tanımış mıdır?
Onur Öymen: Biz “Ermenistan’la aramızdaki sorunu çözmeyelim” demiyoruz. Herkes çözüm istiyor. Bütün mesele, çözümün nasıl olacağı, hangi noktada buluşulacağıdır. Mesela Azerbaycan, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nde bir büyükelçilik açsa biz rahatsız olmaz mıyız, kendimizi sırtımızdan bıçaklanmış hissetmez miyiz? İşte şimdi Azeri basını “Türkiye bizi sırtımızdan bıçakladı.” diyor. Bu bize yakıştı mı? Ne karşılığında ve niçin buna sebebiyet verdiniz? Neyi kazanmak için bunları yaptınız?
Bir işi yaparken bir başka işi bozmamak gerekir. Diplomasi, çoğu zaman sonucu sıfır olan bir oyundur. Birilerinin kazanması için birilerinin kaybetmesi gerekir. Siz bu noktada Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmek için Türk-Azeri ilişkilerini kaybettiriyorsunuz. Niçin bunu yapıyorsunuz? Bunun bizim görebildiğimiz tek bir sebebi var: Üzerimizdeki baskıların altından kalkamamamızdır. Dış baskılara çok yumuşak tepkiler gösteriyor, direnemiyorsunuz.
Obama Türkiye’ye geldiğinde bizden Ermenistan sınırını açıp ilişkileri normalleştirmemizi istedi. Sayın Cumhurbaşkanımızla beraber soykırım konusu da dahil olmak üzere uzun bir konuşma yaptılar. Peki biz ne bekledik? Ben şahsen Cumhurbaşkanımızdan bizin tezlerimizi Obama’ya çok iyi bir şekilde anlatmış olmasını ve görüşme sonunda Obama’nın “Benim bu konuda belli görüşlerim vardı ama Sayın Cumhurbaşkanı bana çok önemli şeyler söyledi. Bu yüzden görüşlerimi bir kez daha değerlendireceğim.” demesini beklerdim. Obama’nın bu kadarını söylemesi bile Türkiye için büyük bir başarı olurdu. Fakat Obama tam tersine, “Benim bu konuda kayda geçmiş belli görüşlerim var. Bu görüşlerimde de hiçbir değişiklik yoktur” dedi. Şimdi biz bu ziyaretten ve görüşmeden ne sağlamış olduk?
Kıbrıs konusunda ise Amerika’nın yıllardan beri söylediği politikaları aynen tekrarladı. Peki biz Obama’yı Kıbrıs konusunda hangi noktada ikna edebildik? Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine uygulanan ambargoların haksız ve insan haklarına aykırı olduğunu ve bunların kaldırılması gerektiğini kabul ettirebildik mi? Bu kadarını bile söyleyemedik. Obama PKK ile mücadele edeceklerini söyledi ama en azından El Kaide için kullandığı lisanı PKK için de kullanmasını sağlayabildik mi? Onu da sağlayamadık. Peki ne sağladık?
Başkan Bush da daha önce PKK ile mücadele edeceklerini söylemiş ve hatta PKK’yı düşmanları ilan etmişti. Obama’nın söyleminde ise “düşman” kelimesi yerine “ortak tehdit” tanımı yapılıyor. Obama, PKK sorununun çözümü için Türkiye’nin Kuzey Irak’taki yerel yönetimlerle görüşmesi, Türkiye’de Kürtlerin eğitim hakları ve fırsat eşitliği sağlanması ve çözümün bu şekilde bulunması tavsiyelerinde bulunuyor. Peki, Obama El-Kaide için ne diyor? El Kaide’yi yerinden sökeceklerini, mahvedeceklerini, yeneceklerini söylüyor. El Kaide için kullandığı söyleme bakın, bir de PKK için söylediklerine bakın. Aradaki farkı fark etmiyor muyuz?
Hükümet, sanki hep başarılı işler yapıyormuş da herkes bunları takdir ediyormuş gibi bir hava yaratıyor. Kendilerine göre son başarıları da Ortadoğuda Gazze olayındaki tutumları. Halbuki Obama’nın konuşmasını dikkatle okursanız, Türkiye’ye İsrail’in güvenlik çıkarlarını gözetmesini ve İsrail’e yönelik terörist saldırılarla mücadele etmesini tavsiye ettiğini görürsünüz. Biz ise Hamas’ın, seçimi kazandığı için meşru bir taraf olarak kabul edilmesini savunuyor ve Hamas’ın görüşlerini BM’de savunacağımızı söylüyorduk. Obama’nın konuşmasında Sayın Başbakanın ve Hükümetin bu konudaki tavrını olumlu karşıladığı yönünde en küçük bir işaret bile yoktur.
Biz Türkiye olarak Obama’nın bu ziyaretinden ne kazandık? Hükümet ne kazandı? Herhangi bir şey kazandığımızı göremiyoruz. Çünkü Obama, hangi görüşlerle geldiyse aynı görüşlerle gitti. Peki, biz kendisini hangi konularda ikna ettik? Hiçbir konuda ikna edemedik. NATO Zirvesinden bu yana Obama’nın ziyaretinin tek sonucu, Türkiye’nin, daha önce direndiği bir konu olan Rasmussen’in adaylığını Obama’nın telkini ve baskısıyla kabul etmiş olmasıdır. Bunun dışında bizim kazandığımız bir şey yoktur.
Fatih Altaylı: Sayın Öymen, yayınımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.