Halk TV – “Halkın Gündemi” Programı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Halk TV  “Halkın Gündemi”  Programına Verdiği Mülakat
13 Nisan 2009

Sunucu: Mutlu akşamlar sevgili izleyiciler. Türkiye’nin gündemi bugün Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan şok gözaltılar, aramalar ve baskınlarla meşguldü. 12. dalgada üniversiteler ve Kanal B televizyonu arandı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin önemli şubelerine baskınlar düzenlendi, aramalar yapıldı. Bütün bu aramalar sonucunda da beş rektör gözaltına alındı. Bugünkü yayınımızda stüdyo konuğumuz olan CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’le Türkiye’nin bugün yaşadığı 12. dalgayı değerlendireceğiz. Hoş geldiniz Sayın Öymen.

Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.

Sunucu: Sayın Öymen, Ergenekon soruşturmasının 12. dalgası kapsamında bu süreci nasıl değerlendirmek gerekir?

Onur Öymen:  Türkiye, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana çağdaş, Batılı ve uygar bir ülke olmaya çalışıyor. Her vesileyle çağdaş dünyanın değerlerini benimsediğimizi söylüyor, demokrasiye bağlılığımızı ifade ediyor ve hukukun üstünlüğüne bağlı olduğumuzu vurguluyoruz. Bunları Anayasamıza da yazmışız. Öncelikle kendimize, buna benzer bir durumun herhangi bir demokratik ülkede bugüne kadar yaşanıp yaşanmadığını sormamız gerekir. Çağdaş bir Batı demokrasisinde, beş rektörün bu şekilde gözaltına alındığı, en saygın sivil toplum örgütlerinin evlerinin arandığı böyle bir duruma rastlanmış mıdır? Sadece “Batı demokrasisiyiz” demekle demokratik olunmuyor. Bunun gereğini yerine getirmelisiniz.

Hiçbir Batı demokrasisi biliyor musunuz ki, o ülkenin Başbakanı,  bir davanın savcısı olduğunu söylesin? Hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını bundan daha açıkça zedeleyen bir şey olamaz. Yani Başbakan bu davanın savcısı olduğunu söyleyerek, davada doğrudan doğruya taraf olduğunu ortaya koyuyor.

Başka bir demokratik ülke biliyor musunuz ki, savcıların ve hakimlerin tayin ve terfilerini kararlaştıran Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu gibi bir kurulun başkanı Adalet Bakanı olsun? Yani Hükümet doğrudan doğruya o kurulun başında olsun ve Adalet Bakanı müsteşarı da onun üyesi olsun. Avrupa Birliği bize öteden beri bir yargı reformu yaparak bu durumu değiştirmemizi ve Adalet Bakanı müsteşarını bu kuruldan çıkarmamızı söylüyor. Yargı bağımsızlığı ancak bu şekilde sağlanabilir.

Yargıtay eski Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu yüksek mahkemeler hariç olmak üzere Türkiye’de yargı bağımsızlığının kalmadığını söyledi. Davos Ekonomik Forumunun üç gün önce yayınladığı raporda, yargı bağımsızlığında Türkiye’nin 134 ülke içinde 64. sırada olduğu belirtiliyor. Basın özgürlüğünde de 134 ülke arasında Türkiye, 105. sıradadır. İşte, böyle bir tablo ile karşı karşıyayız.

Bu tabloyu görmezden gelerek sadece Ergenekon Davasını tek başına değerlendirmek mümkün değildir. Gayet tabii ki hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığına herkes saygı gösterecektir. Hukuk devleti olmanın tabi şartı budur. Ama hukuk da kamu vicdanına saygı göstermeli, kamu vicdanını zedeleyecek davranışlardan ve durumlardan kaçınmalıdır. Çünkü demokratik bir ülkede halk, yapılan işlerin doğru olduğuna ikna olmalıdır. Başka bir ülkede, böyle bir davada tanınmış bir kişi bu şekilde gözaltına alınacak olsa yetkili makamlar kamuoyunu derhal bilgilendirirler ve gözaltına alınmanın haklı sebeplerini açıklarlar.

Türkiye’de ise son derece saygın insanlar –yazarlar, gazeteciler, bilim adamları, rektörler, sivil toplum örgütlerinin başkanları, emekli komutanlar-  gözaltına alınıyor ve niçin yargılandıklarını bilmeden aylarca tutuklu bulunuyorlar. Bazıları da aylar sonra serbest bırakılıyor. İşte, tüm bunlar kamu vicdanını zedeliyor ve Türkiye’nin dünya kamuoyundaki itibarını sarsıyor, Türkiye’yi demokratik bir ülke ve hukuk devleti olma özelliğinden uzaklaştırıyor. Anayasamızın değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek maddelerinden biri, demokratik hukuk devleti olma özelliğidir.

Biz laiklik üzerinde haklı olarak çok durduk. Nitekim Anayasa Mahkemesi de AKP ile ilgili olan davada aldığı kararda bizim duyarlılığımızın ne kadar doğru olduğunu ortaya koydu ve AKP’yi,  Anayasanın önemli bir hükmü olan laikliğe karşı olan faaliyetlerin odağı olmakla mahkum etti.

Aynı değiştirilemez maddelerin içinde demokratik hukuk devleti olma özelliği de vardır. Demokratik hukuk devleti olma özelliğinden vazgeçerseniz bu da çok açık ve vahim bir Anayasa ihlali oluşturur. Hukuk devleti olmaktan uzaklaşamazsınız. Bir hukuk devletinde Başbakanın kendisini bir davanın savcısı ilan etmesi görülmemiş bir olaydır. İnsanların, iddianame hazırlanmadan ve yargılanmadan aylarca hapishanede tutulması da görülmemiş bir olaydır. Bunlar bir hukuk devletinde rastlanmayan durumlardır. Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile ilgili son raporunda Ergenekon Davasını eleştiren ifadeler yer alıyor ve bu kapsamda yapılan uygulamaların hukuk devleti esaslarına uygun olması gerektiği savunuluyor.

Basından takip ettiğimiz kadarıyla bu davanın özünde -gazeteci veya haham- ne olduğu belli olmayan bir zat var. Birkaç gün önce televizyonlarda yayınlanan bantlar da gösteriyor ki, bu kişinin ifadesi işkence altında alınmıştır. Bunun sorumluları ve işkence altında ifade alanlar kimlerdir? Bunu bilmiyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin eski yargıçlarından Rıza Türmen işkence altında alınan ifadelerin hukukta geçerli sayılamayacağını açıkladı. Demek ki bu insanlar, hukukun geçerli saymadığı bir iddianame ile aylardır gözaltında tutuluyor. Basından öğrendiğimize göre öyle muameleler yapılıyor ki, Cumhuriyet gazetesinin çok saygın bir köşe yazarı olan Mustafa Balbay kırk günden beri hücre hapsinde tutuluyor. Bu, ancak en azılı katile yapılacak bir muameledir. Peki, bunun sebebi nedir? Bunu denetleyecek bir yargı organı yok mudur? Bir dava sırasında böyle bir uygulama yoluna gidilirse hukuk sistemi bunu içine sindirmek durumunda mıdır?

Şemdinli Davasını hatırlayın. Nasıl oldu da bu dava sonuna kadar sürdürülmedi de savcı görevinden uzaklaştırıldı? Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın’ı 2500 yıl hapis cezası talebi ile gözaltına aldılar, üniversitenin genel sekreteri manevi baskıya dayanamayarak hapishanede intihar etti. Sonra da Yücel Aşkın beraat etti. Az önce de belirttiğim gibi hukukun kamu vicdanını rahatsız etmemesi gerekir.

Bu tarz uygulamalar gerçekten Türkiye’yi demokratik bir ülke olma özelliğinden ve Avrupa Birliği’nden uzaklaştırıyor. Öyle bir izlenim alıyoruz ki, bu Hükümet, hukuku baskı altına alarak kendi hedefini gerçekleştirmeye çalışıyor.

Sunucu: Bu noktada akla gelen en önemli soru, gerçekten terör örgütüne yönelik bir operasyon mu yapıldığı, yoksa iktidara muhalefet olan isimlere yönelik bir operasyon mu yapıldığıdır. Çünkü gözaltına alınan rektörlere baktığımızda geçmişte de çeşitli soruşturmalara maruz kalmış ve Hükümete karşı çeşitli çıkışlar yapmış kişiler olduklarını görüyoruz. Siz bu göz altıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onur Öymen: Adi suç işlediği sanılan veya geçmişte suç işlemiş olup da bu davanın da sanığı olan insanları bir an için bir tarafa bırakırsak, geriye kalanların ortak özelliği bu Hükümeti eleştiriyor olmalarıdır. Bu durum şunu da gösteriyor ki Hükümetin eleştiriye tahammülü yoktur. Sayın Başbakanın Mecliste veya mitinglerde yaptığı konuşmalara dikkat ederseniz bu konuşmaların ortak özelliğinin eleştirilere karşı savunma yapmak değil, kendisini eleştirenleri suçlamak olduğunu görürsünüz. Başbakan eleştirilmeyi içine sindiremiyor ve birinin kendisini, Hükümeti veya partisini eleştirmesine tahammül bile edemiyor.

O kadar alakasız konularda bile bunu yapıyor ki mesela bir iş adamı sakallı ve bıyıklı bir kişiyi işe almayacağını söylemiş. Ona bile “bölücülük yapıyorsunuz” diye Başbakan cevap veriyor. Buna benzer birçok örnek var. İş adamları bir şeyi eleştirecek olur, onlara da olmadık suçlamalar yükler. Sendikalar kendisini eleştirecek oluyor, sonra başlarına gelmedik şey kalmıyor. Basın eleştirdiğinde de basının üzerine inanılmaz baskılar yapılıyor, ağır cezalar veriliyor ve boykot çağrıları yapılıyor. Bana tek bir demokratik ülke gösterin ki o ülkenin Başbakanı çıkıp “bu gazeteleri satın almayın” desin. Bu olacak iş değildir.

İşte, bu yüzden Başbakanın kafasındaki rejim bizim anladığımız demokratik bir hukuk devleti değildir. Öyle olsaydı eleştiriye tahammül edecek ve eleştirilere cevap verecektir. Başbakanın böyle bir âdeti yok. Neyi eleştirirseniz eleştirin, Başbakan refleks olarak eleştiren kişiyi suçluyor. Çünkü onun kafasındaki rejimde biat, itaat ve riayet var. Hiçbir şekilde liderin görüşlerinin aksinin söylenmesi gibi bir düşüncesi yok. Ona diz çökmeli, biat ve itaat etmelisiniz. Mesela Suudi Arabistan’da kralı eleştirebilir misiniz? Eleştiremezsiniz. İşte, Başbakan da bunu istiyor. Yani kafasındaki model, böyle bir modeldir.

Sunucu: Ergenekon Soruşturması sanki biraz da tampon görevi görüyor. Ülkede ne zaman bir karışıklık olsa ya da başka bir gündem olsa Ergenekon’un yeni bir dalgası gündeme oturuyor. Bu soruşturmanın tampon vazifesi görmesi veya bir şeylerin üstünü örtmesi zamanlama açısından bakıldığında, Türkiye’yi gerçekten çok önemli bir şekilde etkileyecek bir olay olduğunda biz Ergenekon gündemiyle meşgul olmaya başlıyoruz. Acaba siz de böyle düşünüyor musunuz?

Onur Öymen: Bu soruşturmayı kimin planladığını, kimin düzenlediğini, soruşturma açılmasına kimin karar verdiğini, zamanlamasının kimin tarafından kararlaştırıldığını bilemeyiz. Ama kamuoyunda yaygın olan kanaat, hukukçuların kamuoyuna açıkladıkları kanaat ile Başbakanın bu davanın savcısı olduğunu açıklaması birlikte düşünüldüğünde davanın siyasallaştırıldığı görülüyor. Bu dava siyasallaştırılırsa sizin söylediğinize benzer her türlü toplum mühendisliği oyunu yapılabilir. Yani dava, kamuoyunun dikkatini başka tarafa çekmek, muhalefeti sindirmek, kamuoyuna baskı yapmak, korku imparatorluğu yaratmak için kullanılabilir. Bütün mesele şudur ki, acaba demokrasilerde böyle bir davanın yeri var mıdır?

Davayla ilgili pek çok hukuksuzluklar var. Soruşturmanın gizli yürütülmesine rağmen bakıyoruz ki, Hükümet yanlısı basında her şey çarşaf çarşaf yayınlanıyor. Bu bilgileri Hükümet yanlısı basına sızdıranlar kimlerdir? Bunun hiçbir cezası yok mudur? Kanunun suç saydığı bir işi yapmanın cezası yok mudur? Hukukun üstünlüğü bir kez zedelendiğinde nerede duracağınız belli olmaz.

Son yapılan yerel seçimlere bakın. Bir valimiz, Hükümetin talimatıyla seçim öncesi buzdolabı ve çamaşır makineleri dağıtıyor. Yüksek Seçim Kurulu Başkanı da savcıları suç duyurusunda bulunmaya ve soruşturma açmaya çağırıyor. Başbakansa “ben valimi yedirmem” diyor. Üstelik bunu da hukuka karşı söylüyor. Yani hukukun kendi emrindeki bir devlet görevlisini cezalandırmasına müsaade etmeyeceğini söylemek istiyor. Peki, siz hukukun üstünde misiniz? Türkiye’de “kanun benim” anlayışı mı var? Başbakan ne derse, kanun o mu sayılacaktır? Yani Başbakan ne derse yargı da onu mu yapacaktır? Bunlar çok yanlış şeylerdir.

Türkiye’de hukuk çok zedelenmiştir. Bir ülkede hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını koruyamazsanız o ülkeye demokrasiyi yerleştiremezsiniz. Biz 27 Mayıs İhtilali sırasında üniversitede öğrenciydik. O sırada da bazı sıkıntılar yaşanmıştı. Mesela Milli Birlik Komitesi’nin bir üyesi maksadını biraz aşan bir konuşma yaparak bir Mülkiye profesörünü eleştirmişti. Bunun üzerine biz üç yüz Mülkiye öğrencisi kar altında Meclise kadar yürüdük ve Milli Birlik Komitesi üyesinin Mülkiye profesörünü eleştirmesini protesto ettik. O zamanlar rektörlerin bu şekilde gözaltına alınması akla bile gelebilecek bir şey değildi. Daha sonra 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerini de gördük ama ben rektörlerin bu şekilde gözaltına alındığını askeri dönemlerde bile hatırlamıyorum.

Kamuoyunda çok saygın olarak bilinen, bir üniversitenin kurucusu, Türkiye’de organ naklinin öncüsü ünlü bir tıp adamı, bir bilim adamını adi bir teröristmiş gibi evinden apar topar gözaltına alıyorlar. Aynı şekilde şu anda hala görevde olan Giresun Üniversitesi’nin çok saygın bir insan olan rektörünü gözaltına alıyorlar. Bu olayların örneğini askeri dönemlerde bile hatırlamıyorum. Gözaltına alınan bütün rektörlerin ortak özellikleri, toplumda Atatürkçü olarak bilinmeleri, saygın insanlar olmaları ve Hükümetin laiklik karşıtı davranışlarına tepki göstermeleridir.

Bu durumun toplumda nasıl bir etki yarattığını görmek gerekir. Bir ülkede herkesin kahraman olmasını bekleyemezsiniz. Hükümet baskıcı bir rejim uyguluyorsa, bunun toplum üzerinde sindirici bir etkisi olur. Mesela Hükümetin laiklik karşıtı eylemleri ön plana çıktığında, Cumhuriyet mitinglerinin olduğu sırada Türkiye’de birçok vatandaş tepki göstererek evlerinin pencerelerine Türk bayrağı asmışlardı. Halkın buna muazzam bir tepkisi vardı. Şimdi ise Türkan Saylan’ın evinin civarında ancak üç beş kişi, geçenlerde Sabih Kanadoğlu’nun evi aranırken onun evinin civarında yine ancak üç beş kişi bayrak asmaya cesaret edebildi. Bu insanlar tepkilerinden vaz mı geçtiler? Hayır, tepkilerini sandıkta gösterdiler. Daha önce bizim partimize oy vermemiş iki milyon insan bu seçimlerde bize oy verdi. İşte bunlar tepki oylarıdır. Peki, bu insanlar şu anda tepkilerini niçin kamuoyunun önünde gösteremiyor? Çünkü onları korkutmuşsunuz, sindirmişsiniz.

Geçenlerde Gani Müjde’nin bir televizyon programı vardı. Bodrum’da konuştuğu bir balıkçı teknesinde Atatürk’ün resminin bulunmasından dolayı başına bir bela gelip gelmeyeceği konusundaki kaygılarını anlatmış. İşte, halkın içine saldığınız korkuyu bu noktaya kadar getirdiniz. Atatürkçü olduğunu söylemek, bir cesaret meselesi haline geldi. Atatürk bu devleti kuran ve hepimizin varlığını borçlu olduğumuz insandır. Modern Türkiye’nin kurucusudur. Atatürk olmasaydı Türkiye çağdaş bir devlet olamayacaktı. İşte böyle bir insanın görüşlerini savunanlara karşı bir yaylım ateşi açıyor ve karşı bir kampanya yürütüyorsunuz. Atatürkçü Düşünce Derneği, Türkiye’yi Atatürk’ün doğrultusunda geliştirmek isteyen Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği boy hedefi haline geliyor. Peki, bu insanlar ne yapıyor? Çağdaş düşünceli insanlar yetiştirmek için burs veriyorlar. Bunlarsa burs evraklarına el koydukları için yarın sabah burs alacak olan gençlerimiz burslarını alamayacaklar.

Hükümet yanlısı bazı insanlar da bunu hafifletmek ve bu durumun önemini küçültmek için CHP’nin, belediyelerin burs vermesini önlemek için Anayasa Mahkemesi’ne gittiğini söylüyorlar. Alakası yok. CHP’nin bu konuda Anayasa Mahkemesi’ne müracaatı bile yoktur. Kaldı ki şu anda CHP’li belediyeler burs vermeye devam ediyor, AKP’li belediyeler bursları kesmiş. Anayasa Mahkemesi kararı yayınlanmadığı sürece bursları yine verebilirsiniz. Kredi ve Yurtlar Kurumu vasıtasıyla da verebilirsiniz. Bunu fırsat bilerek bursları kesmişler, sonra da bu durumu CHP’ye fatura ediyorlar. Bugün Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne yapılan bu muameleyi haklı göstermek için de bunu bahane olarak gösteriyorlar. Nasıl bir noktaya geldiğimizi düşünebiliyor musunuz?

Kamuoyunda mantık bir kere iflas ederse yapamayacağınız hiçbir şey yoktur. Geçmişte de buna benzer olaylar yaşandı. II. Dünya Savaşı’ndan önce Avrupa’da demokrasi ve seçim yoluyla iktidara gelen partiler vardı. Fakat onlar iktidarı terk etmemek için demokrasiyi ve hukuk devletini tahrip ettiler. Sonra hem kendi başlarına hem ülkelerinin başına hem de dünyanın başına felaketler açtılar. Türkiye şimdi böyle bir dönemden mi geçiyor? Türkiye’yi laik demokratik bir devletten çıkarıp bir din devleti haline mi getirmek istiyorsunuz? Amacınız bu mudur? Bu yüzden mi eleştirilere ve Atatürkçü düşünceye, çağdaş yaşama tahammülünüz yok?

Türkiye’nin her tarafında mahallesi baskısı gittikçe artıyor. Bu baskılar, Hükümetin politikasından güç alıyor. Sonucunda da toplum geriye gidiyor. Bir taraftan Avrupa Birliği’ne üye olmaya çalışıyoruz, yasa değişiklikleri yapıyoruz, bir taraftan da Türkiye geriye gidiyor. Basın hürriyetinin bugün 6–7 yıl öncesine nazaran daha iyi olduğunu söyleyebilecek bir kişi var mıdır? Kadın-erkek eşitliğinin, toplumda kadınların durumunun AKP’nin iktidara geldiği tarihe nazaran daha iyi olduğunu söyleyebilecek biri var mıdır? Aynı şekilde yargı bağımsızlığının bugün 6–7 yıl öncesine nazaran daha iyi bir durumda olduğunu söyleyebilecek biri çıkabilir mi?

İşin başka bir boyutu da var. Biz Avrupa Birliği üyeliğine destek verdiğimizi her vesileyle açıklıyoruz. Ancak Avrupa Birliği’nde körü körüne bu Hükümeti destekleyen bazı insanlar olduğunu da görüyoruz. Avrupa Parlamentosu’nda öyle insanlar var ki odasına Tayyip Erdoğan’ın boy posterini asmış olduğunu gördüm. Tarafsız bir makamda olması gereken Avrupa Parlamentosu yetkilisinin odasına Tayyip Bey’in adam boyu posterini asmış olduğunu düşünebiliyor musunuz? İşte, Avrupa Parlamentosu’nda böyle insanlar var. Bu insanlar televizyonlarda konuşuyor, gazetelere beyanatlar veriyor ve kendilerinin Türkiye’de himaye etmek istedikleri bazı gazeteci ve yazarlar aleyhine es kaza bir dava açıldığında dünyayı ayağa kaldırıyorlar. Vermedikleri demeç, Avrupa Parlamentosu’ndan çıkartmadıkları karar kalmıyor. Ama rektörler gözaltına alındığında hiçbir tepki yok, derin bir sessizlik. Mustafa Balbay hücreye atılıyor, hiçbir tepki yok.

Geçenlerde Brüksel’de yapılan Karma Parlamento Komisyonu toplantısında bunu anlattım. Komiser Oli Rehn basın üzerindeki baskıların farkında olduklarını, bunun için özel bir çalışma yürüttüklerini, Türkiye’yi yakından izlediklerini ifade etti. Kendisinin bu kadarını bile söylemesi olumludur. Ama Türkiye’yi bu şekilde her zaman haklı haksız eleştiren insanlar, Ergenekon soruşturması çerçevesinde yapılan bu uygulamalara karşı derin bir sessizlik içindeler. Mesela Mustafa Balbay’ın Türk halkı için nasıl bir anlam taşıdığını bilmiyorlar. Acaba kendi ülkelerinde hücreye konulan bir gazeteci var mıdır?

Mesela bir savcı, Orhan Pamuk veya Elif Şafak hakkında en basit bir dava bile açacak olsa kıyameti koparıyorlar. Gayet tabii onları da korumak gerekir ama bir tarafa böyle davranıp diğer tarafa sessiz kalmak doğru değildir. Aynı 301. maddeden Cüneyt Arcayürek veya Melih Âşık yargılandığında hiçbir tepki göstermiyorlar. Çünkü bu kişiler onların himaye etmek istedikleri insanlar değildir. Rektörlerin gözaltına alınmasına, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı ve eski başsavcının evlerinin aranmasına tepkileri yok, sadece usul kurallarına uyulması gerektiği yönünde tek cümleden ibaret bir tepki gösteriyorlar.

Biz bunları söylediğimiz zaman bazıları Avrupa Birliği’ne karşı olduğumuzu söylüyor. Tam tersine. Biz Avrupa Birliği’ne taraftar olduğumuz için bunları söylüyoruz. Çünkü Avrupa Birliği’nden bu şekilde çifte standart görmek istemiyoruz. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye adil, tarafsız, ölçülü ve eşitlikçi davranmasını istiyoruz. İşte böyle tek taraflı davranışlar, Avrupa Birliği’nin Türk halkı gözündeki itibarını sarsıyor. AKP iktidara geldiği zaman Türk milletinin Avrupa Birliği’ne verdiği destek % 72 iken bugün bu destek % 32’ye düşmüştür.

Hükümetin buna benzer demokrasiye ve hukuka saygılı olmayan davranışlarını Türkiye sınırları dışında da görüyoruz. Önümüzdeki Pazar günü KKTC’de seçimler var. Şu anda kaç tane AKP milletvekilinin İktidar partisi lehine propaganda yapmak için Kıbrıs’ta olduğunu biliyor musunuz? Çarşamba günü de bu Hükümetin bir Bakanının Kıbrıs’a gideceğini biliyor musunuz? Tam da seçim öncesi bunun nasıl bir anlamı olabilir? Bırakın insanlar serbestçe seçimlerini yapsınlar. Halkın iradesini neden zorluyorsunuz? İşte, Türkiye’deki zihniyet neyse Kuzey Kıbrıs’a taşımak istedikleri zihniyet de budur. Sayın Denktaş Ergenekon şüphelisi. Bir hafta sonra seçime girecek olan Ana Muhalefet Partisi Başkanı Derviş Eroğlu terör zanlısı ve Ergenekon şüphelisi. Böyle bir şey olabilir mi? Denktaş bu ülke için hayatını tehlikeye atmış ve bu ülkenin kahramanı olan bir insandır. Hangi partiden olursa olsun bütün Kıbrıslı Türklerin kahraman saydığı bir insana terör zanlısı muamelesi yapıyorsunuz. Bunlar nereden esinleniyor? Türkiye’den böyle bir rüzgar esmese Kuzey Kıbrıs’ta böyle şeyler olur muydu?

İşte tüm bunları bir arada düşündüğünüz zaman Türkiye’de demokrasi ve hukuk devletinin çok ciddi yara aldığını görürsünüz. Bunu yapanlar belki de bunun uluslararası alanda ne kadar büyük sorunlar doğurabileceğini bilemiyorlar. Belki onlar bunun farkında değiller ama bunun Türkiye’deki demokrasinin, hukuk devletinin ve yargı bağımsızlığının geleceği, Türkiye’nin uluslararası alandaki yeri açısından ne manaya gelebileceğini belki düşünebilseler, bu adımları atmadan önce iki kere düşünürlerdi.

Sunucu: Sayın Haberal’ın, gözaltına alındıktan sonra yaptığı açıklamalar aslında uluslararası alanda düşebileceğimiz konumu da gözler önüne seriyor. Sayın Haberal, ertesi gün önemli bir böbrek ameliyatı yapacağını, sonraki gün de uluslararası bir konferansa onur konuğu olarak katılacak olduğunu söyledi. Bu uluslararası toplantıya katılanlar onur konuğunun nerede olduğunu sormazlar mı?

Onur Öymen: Bu Sayın Haberal’a yüklenen bir ceza değil, Türkiye’ye verilen bir cezadır. Hükümetin buna benzer davranışları sonucunda Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, Türkiye’nin AB üyeliğine verdiği desteği çektiğini açıkladı. Türkiye’nin laiklikten uzaklaşarak bir din devletine doğru gittiğini gerekçe göstererek böyle bir ülkeyle AB müzakereleri yapılamayacağını ifade etti. İşte bunlar Türkiye’nin çağdaş, laik, modern bir hukuk devletinden uzaklaşıp Ortadoğulu bir din devletine yönelmesinin sonuçlarıdır. Ama siz buna karşı tepki göstermesi gereken insanlar olarak toplumun çeşitli kesimlerinde sessiz kalırsanız buna benzer uygulamalara cesaret vermiş olursunuz. Bu yüzden biz CHP olarak diyoruz ki; “CHP böyle durumlarda sessiz kalamaz. Türkiye’de herkes sussa, biz susmayız.”

Sunucu: Emniyet İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Bülent Orakoğlu, Ergenekon’un son basamağının Meclis olacağına dair bir açıklama yaptı. Bu konuda siz neler söyleyebilirsiniz?

Onur Öymen:  Ben Ergenekon’un son basamağı olabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Çünkü bu gidiş ucu açık bir süreçtir. Bu süreç siyasetçileri de devletin en üst görevlerinde bulunmuş insanları da kapsar. Çünkü bu zihniyet İktidara muhalif herkesi tasfiye etmeyi amaçladığı için bunun sonu yoktur. Amerika’da II. Dünya Savaşı’ndan sonraki McCarthy döneminde herkes komünistlikle suçlanarak binlerce kişi tutuklanmıştı. Senatoda ve Mecliste bulunanlara, yüksek devlet memurlarına, hatta Milli Savunma Bakanına da komünist suçlaması yapılmıştı. Son olarak Devlet Başkanının da komünist olmasından süphelenildiği anda sistem çöktü ve McCarthy dönemi böylece bitti.

İşte, bu olayların nereye kadar ulaşacağı belli değildir. Son aldığımız bir habere göre İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin CHP’li bir Meclis üyesi olan Gülser Alpslan da gözaltına alınmış. Demek ki soruşturma artık politikacılara kadar uzanıyor. Meclise yeni seçilmiş bir insana bile terörist muamelesi yapılarak o kişi gözaltına alınabiliyor. Bunu yapan insan, her şeyi yapar. Yani siyaset sahasında faaliyet gösteren insanları da tasfiye etmeye yöneliyorlar. Çünkü bunun sınırı yoktur. Çünkü eleştiriye tahammülsüz olanlar, kendilerini eleştirenlerin sıfatı ne olursa olsun, onları tahrip etmek için yapamayacakları şey yoktur. Benzetmek gibi olmasın ama Menderes döneminin son zamanlarında da böyle bir hava esmişti. Menderes, Muhalefeti susturmak için Mecliste bir Tahkikat Komisyonu kurmuştu. Yani İktidar Partisinin milletvekilleri Muhalefet Partisinin milletvekillerini yargılayarak kendilerini bir mahkeme gibi görmüşlerdi. Sonra da bildiğiniz gibi, iyi şeyler olmamıştı. Umarım Türkiye’de bir daha buna benzer olaylar yaşanmayacaktır. Artık o yöntemler sona erdi ve o yollar kapandı ama geçmişte hatırladığımız buna benzer olaylar da var. Eleştiriye tahammülsüz bir İktidarın nereye kadar gidebileceğinin örneği, Meclis Tahkikat Komisyonu’dur. 1959 yılında bunu yaptılar ve sonraki gelişmeleri de hepimiz biliyoruz.

Biz Türkiye’de demokrasiyi ve hukuk devletini yaşatacağız. Türkiye’yi Atatürk’ün belirlediği çağdaş uygarlık düzeyine yükselteceğiz ama öyle anlaşılıyor ki bunların hiçbirini bu Hükümet zamanında yapamayacağız. Bu Hükümet demokratik yollarla gidecek ve sonra Türkiye, çağdaş ve demokratik bir ülke yörüngesine oturacaktır. İşte, o zaman göğsümüzü gere gere bütün dünya ülkelerine “biz de sizin kadar demokratiğiz” diyebileceğiz. Yargı bağımsızlığında 64. sırada değil, birinci sırada veya ilk 5-10 ülke arasında olacağız. Basın özgürlüğünde 105. sırada değil, ilk sıralardaki devletlerin arasında olacağız. Biz bunun için çalışıyoruz. CHP’nin hedefi budur ve bunu yapacağımıza inanıyoruz. Tevfik Fikret dediği gibi; “Sabah olacaktır, sabah olur, geceler tulu-i haşre kadar sürmez”. Türkiye’de karanlıklar sonsuza kadar sürmeyecektir, bir gün güneş doğacaktır. Ampul değil, güneş doğacaktır ve günün birinde ampulle değil, güneşle aydınlanacağız.

Sunucu: Sayın Öymen, değerli yorumlarınızla programımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz.

Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.