Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

TEPAV – “Türkiye’nin Kafkasya Politikasında Değişim ve Seçenekler” Paneli
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
TEPAV – “Türkiye’nin Kafkasya Politikasında Değişim ve Seçenekler”
Konulu Panelde Yaptığı Konuşma – 14 Nisan 2009
Onur Öymen: Sayın Başkan ve çok değerli konuklar, öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum. Fransızların bir sözü vardır; “Katılmayanlar daima pişman olurlar.” Bu toplantıya katılmayanlar da bu görüşleri duyamadıkları için pişman olacaklardır. Bazı seminerlerin başlığını okuduğunuz zaman o seminerde konuşmacıların ne söylemelerinin beklendiğini de anlarsınız. Bu seminerin başlığı “Türkiye’nin Kafkasya Politikasında Değişim ve Seçenekler”. Bu başlıkta telkin edilmek istenen Türkiye’nin Kafkasya politikasının değişmesi gerektiğidir. Hâlbuki sorulması gereken soru, Türkiye’nin Kafkasya politikasında bir yanlışlık olup olmadığıdır. Yoksa bazıları Türkiye’nin bu politikasını değiştirmesini mi istemektedirler? Galiba daha çok ikincisi.
Kafkasya denildiğinde son zamanlarda özellikle Güney Kafkasya akla geliyor. Kafkasya’yı bir bütün olarak düşünmekte fayda vardır. Coğrafi açıdan, stratejik açıdan, ekonomik açıdan, enerji açısından Kafkasya bir bütündür. Sadece bir bölümünü ön plana çıkarıp diğer bölümünü göz ardı etmek bizce doğru değildir.
Kafkasya’nın stratejik açıdan önemi, aynı zamanda Kafkasya’da yaşayan halkların da çektiği sıkıntıların bir sebebidir. Hangi ülkenin stratejik önemi varsa o ülkede yaşayan halklar genellikle sıkıntı çekerler. Çünkü o ülke üzerinde başka devletlerin de menfaatleri vardır. Bu durum, Ortadoğu’da da böyledir. Ortadoğu denildiğinde, insanın aklına önce petrol yatakları gelir. Daha sonra, eğer gelirse, o topraklar üzerinde yaşayan insanlar gelir. Kıbrıs’ta da böyledir. Kıbrıs denilince önce Kıbrıs’ın stratejik önemi akla gelir, orada yaşayan insanların çektiği çileler daha sonra hatırlanır.
Kafkasya çok önemli bir stratejik mevkide olduğu için pek çok ülkenin ilgisini çekmektedir. Bölgeyi kendi menfaatleri doğrultusunda şekillendirmek, yeniden yapılandırmak isteyenler sürekli olmaktadır. Kafkasya’da yaşayan halkların ne durumda olduğu ise en son akla gelen konudur.
Çarlık Rusya’sı zamanından beri Rusya’nın sıcak denizlere iki çıkış yolundan biri Kafkaslar üzerinden İran, Basra Körfezi ve Hint Okyanusudur, diğeri ise Boğazlardır. Bu nedenle Kafkasya, Rusya için daima stratejik önem taşımıştır. Kafkasya, Almanya için de önemli bir bölgedir. Almanya hem Birinci Dünya Savaşı’nda hem de İkinci Dünya Savaşı’nda Kafkasya’daki petrollere ulaşmak için çok büyük çabalar sarf etmiştir. Almanya’nın özellikle İkinci Dünya Savaşı döneminde yaptığı savaşlara bakacak olursanız, hedeflerinden bir bölümünün Kafkas petrollerini ele geçirmek olduğunu anlayabilirsiniz. Stalingrad Savaşı da bunlara dahildir.
İngilizler de Kafkasya’yı çok önemsemişler ve oradaki petrol kaynaklarını Almanya’ya kaptırmamak için Kafkasya’yı kontrol altına almaya çalışmışlardır. Günümüzde de Kafkasya, stratejik önemini hala korumaktadır. Mesela Sovyetler Birliği zamanında Azerbaycan’ın Gence Bölgesinde inşa edilen bir sınır ötesi radar sistemi, Hindistan’ın doğusundan direkt olarak Kafkasya’yı kontrol etmektedir.
Özetle, herkes bu bölgenin stratejik boyutuyla çok yakından ilgilidir. Bu bölgede zengin petrol ve doğalgaz kaynakları var. Bunların dünya pazarlarına nasıl, hangi yollardan ulaştırılacağı, kimin elinde, hangi şirketlerin denetiminde olacağı son derece önemlidir. Ayrıca Hazar Denizi’ni Karadeniz’e bağlayan Don-Volga Kanalı da bu bölgeden, Kuzey Kafkasya’dan geçmektedir. Bütün bunlar Kafkasya’nın önemini açıkça ortaya koymaktadır.
Bölgenin bu stratejik önemin bir çatışmaya yol açmaması için yıllardan beri biz Türkiye dahil bütün Batı ülkeleri, Doğu Avrupa ülkeleri, Rusya, bir çalışma içerisindeyiz. Türkçe kısaltılmış adı AKKA olan Avrupa Konvensyonel Silahları Kısıtlama Antlaşması’nı imzaladık. Bu antlaşmaya göre bütün Avrupa ile birlikte özellikle Kafkasya bölgesinde, devletlerin ne kadar tank, top, zırhlı muharebe aracı, uçak, askeri helikopter bulundurabileceğinin tavanları tespit edildi. Aynı zamanda bir teftiş sistemi kuruldu. Bu teftiş sistemine göre devletler birbirlerini 48 saat önceden haber vererek denetleyebiliyorlar, yani gidip oradaki askeri birliklerinin durumunu kontrol edebiliyorlardı. Bu nedenle pek çok tank, top ve zırhlı muharebe aracı kontenjan üstü olduğu için imha edildi. İşte bu açıdan bakıldığında AKKA çok önemli bir antlaşmaydı ve bölgeye barış ve istikrarı getirecek en önemli antlaşmalardan biriydi.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra antlaşmanın, bağımsızlığını kazanan yeni devletlere uyarlanması gündeme geldi. Ancak bazı Batılı ülkeler, Rusya’nın Gürcistan’daki üslerinden çekilmesi kararını yeterince hızlı yerine getirmediği gerekçesiyle, bu yenileştirilmiş antlaşmayı onaylamadılar. Bunun üzerine Rusya da antlaşmayı askıya aldı. Şu anda fiilen bir antlaşma yoktur. Antlaşma olmadığı için de oradaki silah sistemleri üzerinde hiçbir tavan ve denetim mekanizması yoktur. Eğer antlaşma ve bu denetim sistemi hala yürürlükte olsaydı 8 Ağustos çatışmaları olmayabilirdi. O zaman yapılan askeri hazırlıklar zamanında tespit edilecekti ve muhtemelen önlenebilecekti. Yani bu kadar insan hayatını kaybetmeyecekti. Stratejiden bahsetmek kolaydır, herkes bahseder ama o stratejik kavramların içini doldurmak zordur.
Türkiye açısından baktığımız zaman biz, Kafkasya’nın bir barış ve istikrar bölgesi ve demokrasinin yerleştiği, insan haklarının geliştiği bir alan olmasını isteriz. Çünkü Türkiye bütün NATO ülkeleri, Batı Avrupa ülkeleri arasında gerçek demokrasi ile yönetilmeyen komşulara sahip tek devlettir. Bu bakımdan Türkiye’nin stratejik hedefleri, komşularının demokrasi ve istikrar içinde yaşayan ülkeler olmasını gerektirir. Biz hem Ortadoğu’da hem de Kafkaslarda bunu isteriz.
Kafkasya ne yazık ki pek çok çatışmaya sahne oldu ve bu çatışmalarda çok sayıda insan hayatını kaybetti. Siyasi coğrafya, hiç değilse geçici bir süre için değişiklik gösterdi. Şu anda önümüzde iki seçeneğimiz var; birincisi bugünkü durumu hayatın bir gerçeği ve reel politik olarak kabul etmek.” Mademki bu çatışmalar sonucunda sınırlar fiilen değişmiştir, biz bunu sürekli bir veri olarak kabul edelim ve buna göre yeni politikalar oluşturalım. Bu durumu yaratan şartları da içimize sindirelim.” demektir. İkinci seçeneğimiz ise ilkelerimizi korumaya devam etmek, barış ve istikrarın korunmasında, devletlerin güç kullanarak toprak ilhak etmelerine karşı çıkmaktır.
Türkiye şimdiye kadar kuvvet yoluyla toprak ilhakına karşı, devletlerin toprak bütünlüğüne saygılı bir politika izlemiştir. Bu Hükümet de dahil olmak üzere bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün hükümetler bu politikayı izlemişlerdir. 1992 yılında Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki çatışmaların sonucunda Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarının yüzde yirmisini işgal etmesi ve bir milyon insanın göçmen haline getirilmesi, dünya toplulukları ve uluslararası kuruluşlar tarafından kabul edilmedi. Birleşmiş Milletlerin bu konuda çıkarılmış dört tane Güvenlik Konseyi, bir tane de Genel Kurul kararı vardır. Kararların tümü de bu toprakların Azerbaycan’a ait olduğunu belirtmektedir.
İşin tuhaf tarafı ise Birleşmiş Milletler kararlarının altında imzası olan bazı devletler, Türkiye’ye bugünkü durumu, yani işgal durumunu fiili bir durum olarak kabul edip Ermenistan ile ilişkilerini normalleştirmesini, sınırlarını açmasını tavsiye ediyorlar. Asıl çelişki budur. Çünkü bu devletlerin altına imza attıkları kararlarda bu toprakların Ermeni toprağı değil, Azeri toprağı olduğu yazılıdır. O halde şimdi Türkiye’nin politikasını değiştirerek bu durumu içine sindirmesini beklemek, aldıkları bu kararlara uyuyor mu? Niçin Türkiye’den bunu istiyorlar?
Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirmemesinin ve sınırları açmamasının nedeni, Ermenistan’a düşman olduğumuz, Ermeni halkına ceza vermek istediğimiz için değil, sadece Ermenistan’ın Azeri topraklarını işgal etmesidir. Biz bunun düzeltilmesini istiyoruz. Ermenistan bu topraklardan çekildiği takdirde kimse Türkiye’nin ilişkileri normalleştirmesine, sınır açmasına karşı değildir. Sınırların kapalı tutulması ve ilişkilerin normalleştirilmemesi, Ermenistan’ın bugüne kadar izlediği politikayı değiştirmesi için bir uyarıdır. Azerbaycan’ın tek dayanağı da Türkiye’nin bu politikasıdır.
Şimdilerde Türkiye’nin bu politikasının değiştirilebileceğine dair bazı sinyaller veriliyor. Başbakan her ne kadar aksini söylese de pek çok AKP’li milletvekili, katıldıkları uluslararası toplantılarda ve Türkiye’deki televizyonlarda yakında bu sınırın açılabileceğini söylemektedirler. Benim de bizzat katıldığım bir toplantıda bazı AKP’li vekiller “Biz sınırı açarız. Ermeniler istediklerimizi yapmazsa tekrar kapatırız” dediler. AKP’nin en önde gelen sözcüleri bunu söylüyor. “Hükümetin böyle bir politikası yok ama sanki varmış gibi takdim ediyorlar” demek yanlıştır. Belli ki böyle bir politika oluşturmaktadır.
Ermenistan’ın Ocak 2007’de çıkardığı Ulusal Strateji Belgesinde Yukarı Karabağ’ın bir cumhuriyet olduğu ve Yukarı Karabağ Cumhuriyeti’nin onaylamadığı hiçbir çözüm yoluna gidilemeyeceği açıkça yazmaktadır. Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan, Yukarı Karabağ’da self-determinasyon hakkını kullanacaklarını, yani Yukarı Karabağ’ın bağımsızlığını ilan edeceklerini ifade etti. Dışişleri Bakanı Nalbandyan da aynı sözleri söyledi, hem de Sayın Cumhurbaşkanımızın Ermenistan’ı ziyaret etmesinden sonra bunları söyledi. Peki Cumhurbaşkanımızın bu ziyareti şimdi ne işe yaramış oldu? Yani biz ne yapmak için Cumhurbaşkanımızı Ermenistan’a gönderdik? İlişkileri yumuşatmak, Ermenistan’ı işgal ettiği topraklardan geri çekilmeye yönlendirmek için değil miydi? Oysa Ermeni yöneticileri şimdi tam tersini söylüyorlar. Bazı beyanatlarda bulunarak, Türkiye’nin Ermenistan’a bu topraklardan çekilmesi şartını koştuğu izlenimini almadıklarını belirtiyorlar. Bunlar, üzerinde durulmaya değer noktalardır.
Türkiye, bir kez ilkelerinden vazgeçmeye başladığı takdirde bunun sonu gelmez. Türkiye gibi ülkelerin en önemli dayanakları ilkeli politika izlemeleridir. Biz yıllarca Ortadoğu’da olsun, Balkanlarda olsun, Kafkaslarda olsun hep ilkeli politikalar izledik ve kendi kendimizle tutarlı olmaya çalıştık. Dış baskılar yüzünden de bu politikalarımızdan hiç vazgeçmedik. Ama şimdi Başkan Obama’nın Mecliste yaptığı konuşmaya, Avrupa Birliği’nin bu konudaki kararlarına ve Türkiye’ye yönelik tavsiyelerine baktığımızda, herkesin Türkiye’den bugünkü durumu içine sindirip ilişkileri normalleştirmesini ve sınırı açmasını istediğini görüyoruz. Bazıları da Türkiye’nin bu değişimi nasıl yapacağını tartışmaya başladı. Bu çok yanlıştır.
İlkelerinizin arkasında durmazsanız ciddi bir devlet olamazsınız. Başkalarının baskısı ve telkiniyle politikalarına yön veren bir devlet olursunuz. Aynı şey Kuzey Kafkasya için de geçerlidir. Biz Kuzey Kafkasya’daki toprak bütünlüğünü zaten savunuyoruz ama bir ilkemiz daha var. Avrupa Konseyi’ne üye olan ülkelerde insan hakları meselesi, iç politika meselesi sayılamaz ve insan hakları ihlallerini iç politika olarak vasıflandırmazsınız. O zaman biz Abhazya’da, Osetya’da, Kafkasya’nın bütün bölgelerinde insan haklarına uyulmasını isteriz. Birleşmiş Milletlere bu konularda sunulan raporlara bakarsanız dehşete kapılırsınız. O raporların küçük bir kısmı bile doğru ise, çok ciddi sorunlar var demektir.
En önemli insan haklarından biri de seyahat etme hakkıdır. Türkiye’de altı milyon Kafkas kökenli insan yaşamaktadır ve bu insanların çoğunun akrabaları Abhazya’da veya Osetya’dadır. Ancak o bölgeye Türkiye’den uçak veya gemi seferleri olmadığı için oralara gidemiyorlar ve akrabalarını göremiyorlar. Bu durum bir insan hakları ihlalidir. Meseleye sadece enerji açısından, stratejik açıdan değil, biraz da insani açıdan bakmak gerekir. Bu ülkelerde yaşayan insanları da düşünmek gerekir. Bu durumu düzeltecek olan tek ülke Türkiye’dir. Çünkü Türkiye, bölgede gerçek anlamda demokratik olan tek ülkedir.
Bölgeye gerçek anlamda bir demokrasi ve insan hakları anlayışı yerleşirse bütün bu meselelerin çözümü çok daha kolaylaşacaktır. Türkiye bunu sağlayabilir mi? İşte, asıl politika budur. Bütün ülkeler Türkiye’deki insan haklarıyla yakından ilgililer. Hepsi bize neyi yapıp neyi yapmayacağımıza dair tavsiyelerde bulunuyorlar. Peki biz başkasına tavsiyede bulunabiliyor muyuz? Hayır. Fakat onlar da Avrupa Konseyi ülkesidir. Dolayısıyla bizim de onlara telkinde bulunmaya hakkımız vardır.
Gerek Güney Kafkasya, gerekse Kuzey Kafkasya açısından bakıldığında, Türkiye’nin bu bölgeye barış ve istikrarı getirmek için şimdiye kadar hiçbir şey yapmadığı, sadece bu Hükümetin bir açılım yapmaya çalıştığı, bu yüzden de onları teşvik etmemiz gerektiği gibi bir izlenim ortaya çıkıyor. Gerçek böyle değildir.
Biz Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki ihtilafı çözmek için başından beri olağanüstü gayretler sarf ettik. Aralarında bir çözüm sağlamak için 1997’de Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Ter Petrosyan’ı İstanbul’da buluşturduk. Her iki tarafla da özel görüşmelerimiz oldu. Siyasi parti liderleri, iş adamaları ve diplomatlarımız vasıtasıyla görüşüldü. Onları ikna etmeye çalıştık. Ne yazık ki Ermenistan’daki bazı radikal unsurlar uzlaşmaya yanaşmadırlar.
1996’daki Lizbon Zirvesinde Türkiye’nin girişimiyle hazırlanan bir karar tasarısı, ki Ermenistan ile danışılarak hazırlanmıştır, 49 ülke tarafından kabul edilmesine rağmen Ermenistan tarafından reddedilmiştir. Bu gerçekleri görmezden gelemeyiz. Biz Ermenistan’ın düşmanı değiliz ama Ermenistan’ın da daha uzlaşmacı bir politika izlemesini bekliyoruz. O zamanki Ermenistan Cumhurbaşkanı Ter Petrosyan, Yukarı Karabağ’ın Azeri toprağı olduğunu resmen kabul etmişti. Ama ondan sonra gelen Koçaryan bunu kabul etmedi ve Ermenistan’daki en radikal partiyi, Taşnak Partisi’ni Hükümete soktu. Bugünkü hükümette Taşnak Partisi’nden olan dört Bakan vardır.
Başkaları bizden politikalarımızı değiştirmemizi istiyor diye biz şimdi bütün bu geçmişi ve bugünü yok mu farz etmeliyiz? Bizim menfaatlerimiz bazı büyük devletlerin menfaatleriyle örtüştüğü için, Azerbaycan’ı ihmal etmek pahasına da olsa, iyisi mi biz bu ilişkileri normalleştirelim, öyle mi? Bu yanlış bir politikadır. Azeriler haklı olarak dünyada sadece bize güvendiklerini ve onları feda etmememiz gerektiğini söylüyorlar. İki gün önce Azerbaycan Parlamentosundan bir heyet ziyaretimize geldi. Yukarı Karabağ’ı feda edemeyeceklerini ve orası işgal altındayken Türkiye’nin sınırlarını açmasını büyük bir üzüntüyle karşılayacaklarını söylediler. Türkiye’yi buna kim zorlayabilir?
Eğer fiili durum esas alınacaksa neden hiç kimse Kıbrıs’taki reel politiğe uymuyor? Kuzey Kıbrıs’ta 1983 yılından beri kurumları ve yönetim yapısıyla tam bir demokratik devlet var. Kimse oradaki reel politiğe uymuyor ama Kafkasya’da bizim buna uymamız isteniyor? Müttefiklerimizden beklediğimiz, tutarlı olmalarıdır. Menfaatlerinizin gerektirdiği politikaları izleyebilirsiniz ama bizi menfaatlerinize göre politika izlemeye zorlayamazsınız. Ne yazık ki her ülkede, başka devletlerin menfaatlerine öncelik veren insanlar çıkabiliyor. Basında ve akademik çevrelerde de böyle insanlar çıkabiliyor ama sorumluluk taşıyan politikacılara düşen görev, öncelikle Türkiye’nin çıkarlarını düşünmektir. Türkiye’nin çıkarları da bugün izlenen politikanın istikrar içinde sürdürülmesini gerektirir.
Kafkasya’nın sınır komşusu İran için de bize belli politikaları empoze etmeye çalışıyorlar. Petrol ve doğalgaz ilişkisi kurmayıp, yatırım yapmamamızı istiyorlar. Aynı şekilde bize vaktiyle “Hindistan’a ve Pakistan’a çift amaçlı malzemeler satmayın, ya bunlar nükleer silah üretiminde kullanılırsa” diyorlardı. Türkiye’nin Hindistan’la ve Pakistan’la olan ticaretini belli malzemeleri ve cihazları satmamızı engelleyerek kısıtlıyorlardı. Sonra her iki ülke de bu silahları geliştirip bazı denemeler yaptılar, bizi engellemeye çalışan ülkelerse Hindistan ve Pakistan’la nükleer anlaşmalar imzalayan ilk ülkeler oldu. Siz politikanızı başka devletlerin tercihlerine göre yönlendirirseniz sonunda işte böyle durumlarla da karşılaşabilirsiniz.
Dolayısıyla elbette ki dünyada olup bitenlerin farkında olmalıyız. İttifak ilişkilerine uyarak hem büyük devletlerle hem de komşu ülkelerle dostluk kurmalıyız ama bunları yaparken öncelikle Türkiye’nin çıkarlarını savunmalıyız. Türkiye’nin çıkarları, az önce de belirttiğim gibi, bölgede toprak bütünlüğüne, insan haklarına, egemenliğe, ulusal bağımsızlığa ve demokrasiye dayanan bir gelişme yaratmayı gerektirir. Kendi menfaatlerini bir tarafa bırakarak başkalarının arzuları doğrultusunda politika yapan başka bir devlet var mı? Böyle devletlere bağımsız devlet denilebilir mi?
Biz Atatürk’ten beri milli bağımsızlık anlayışımızı bu esasa oturttuk. Türkiye’nin topraklarına kimsenin göz koymasına izin vermeyeceğiz ama biz de başka devletlerin topraklarında hak iddia etmeyeceğiz. Bizim politikamızın özü budur. Barış politikası yapacağız ama bunu yaparken de ilkeli politika izleyeceğiz. Türkiye, 1922’den beri bölgede barış içinde yaşayan tek ülke olmuşsa, bunun en önemli özelliklerinden biri bu ilkelere titizlikle uymasıdır. Gününe göre değişen politikalar izleseydik Türkiye şimdiye kadar kim bilir kaç tane savaşa sürüklenmişti. Bu bölgede Türkiye’yi savaşa sürüklemek isteyenler olmuştur ama biz ilkelerimize sadık kalarak hepsine direndik. Avrupa ülkeleri içinde bu kadar uzun bir süre barış içinde yaşamış sadece üç ülke vardır. Bizi bu politikamızdan saptırmak isteyenlere “bırakınız biz kendi politikalarımızı kendimiz takip edelim” diyoruz. Sizin politikalarınızın oluşumunda tavsiye isterseniz bunu memnuniyetle yaparız yeter ki bize kendi politikalarınızı dayatmaya kalkışmayın.
Teşekkür ederim.
Soru-Cevap Bölümü
Öncelikle Türk diplomasisine haksızlık etmeyelim. Türk diplomasisi dünyanın en saygın üç diplomasisinden biridir. Bizim arkamızda 700 yıllık devlet tecrübesi var. Biz dün kurulmuş bir devlet, bir aşiret değiliz. Politikalarımız da günü birlik tespit edilen politikalar değildir. Eğer siz belli ilkelerin arkasında duramazsanız, her baskıya boyun eğerseniz ciddi bir devlet olamazsınız. Kendinize saygınızı ve sonra da bağımsızlığınızı yitirirsiniz.
“Bölgede bazı değişimler yaşanıyor, biz de değişelim” mantığı yanlıştır. Bölgede bir değişim sürecinden bahsediliyor. Bu sürecin başlangıcından bugüne kadar bir milimetrelik bir değişiklik olmuş mudur? Sürecin başındaki Amerika, Fransa ve Rusya tutumlarında bir milimetre değişiklik yapmışlar mıdır? Ermenistan herhangi bir değişim göstermiş midir? Hayır. Değişen sadece Türkiye üzerindeki baskıların dozajıdır. Bölgede yaşanan değişim sadece budur.
Aslında diplomasiye kabahat yüklememek gerekir. Müsteşarlık görevim süresince ben altı hükümetle çalıştım. Altı hükümetten bir tanesi bile herhangi bir konuda Türkiye’nin temel politikalarında en küçük bir değişikliğe gitmedi. Diğer devletler için de aynı şey söz konusudur. Örneğin İngiltere’de başlığı ”İngiltere’nin Kıbrıs politikasında değişim ve seçenekler” olan bir seminer yapılabilir mi? İngiltere, Kıbrıs politikasında kırk yıldır bir milimetrelik bir değişiklik bile yapmıyor.
Peki, Kıbrıs’ta bir değişim olmadı mı? Hayır oldu. Kuzeyde bağımsız bir devlet kuruldu, Güney Kıbrıs Avrupa Birliği’ne girdi ama İngiltere’nin politikasında bir değişim olmadı. Amerika’nın Kıbrıs politikasında bir değişim var mıdır? Obama’nın, ondan önce Bush’un ve Clinton’ın Türkiye’ye geldiklerinde yaptıkları konuşmaları okuyunuz. Hiçbir fark göremezsiniz. Tek bir fark var; Başkan Bush Türkiye’ye geldiğinde Mehmet Okur’a hayran olduğunu söyledi, Obama ise hem Mehmet Okur’a hem de Hidayet Türkoğlu’na hayranlığını ifade etti. İşte bu tarz değişiklikler olabiliyor ama özde ne Kıbrıs konusunda, ne Kürt konusunda, ne Ermenistan ne de Afganistan konularında en küçük bir değişiklik yoktur.
Hemen değişelim duygusu sadece bizde var. Niçin bir değişiklik yapalım? Dış politikada muhafazakarlık gibi kavramlar yoktur, ulusal çıkarlar kavramı vardır. Ben yıllarca bu işle uğraştım, hiçbir devletin ”çözümsüzlük çözüm değildir” anlayışıyla politika yaptığına şahit olmadım. Acaba Başbakana bunu telkin eden kimdir? Herkes çözüm ister ancak menfaatlerine hizmet edecek çözümler ister. Taviz verilir ama karşılıklı ve dengeli olduğu sürece verilir. Tek taraflı taviz verilmez. Tek taraflı taviz ancak bir savaşı kaybettiğinizde ve size bir çözüm dikte edildiğinde verilir.
Kıbrıs, Kafkasya ya da diğer konularda bir taviz verilecekse bu taviz karşılıklı verilmelidir. Karşı taraf sizden bir şey talep edecek ve baskı yapacak, sonra sizin eliniz ayağınız birbirine karışacak, hangi tavizi versek de bu baskıdan kurtulsak diyeceksiniz. Bunu yaptığınız anda daha büyük baskılardan kurtulamazsınız. Bunca sene biz diplomaside bunu öğrendik. Paniğe kapılmamıza hiç gerek yok. Bizden bir şey istediklerinde verecek durumdaysak veririz, veremeyecek durumdaysak da vermeyiz. Makulse, haklıysa ve politikalarımıza uygunsa yaparız, yoksa yapmayız. Obama kendisi söylüyor:”Bazı konularda farklı görüşlerde olmamız doğaldır” diyor. O halde niçin bizden istenen bir şeyi yapamadık diye paniğe kapılıyoruz ? Gayet tabi ki yapamayız, çünkü bizim savunduğumuz bir tutum, bir ilke var. Biz bunun peşinden gidiyoruz.
Değerli arkadaşlar, İktidarla Muhalefeti aynı sepete koyma düşüncesini biraz yadırgadığımı belirtmek istiyorum. Yani demek ki bizim Muhalefet olarak yaptıklarımız yeterince izlenememiş ve anlaşılamamış. Az önce sözünü ettiğim Kafkasya ile deniz yolu bağlantısı ve hava yolu bağlantısı konusunda İktidara defalarca soru önergeleri verdik. Biz Abhazya ile temas kurmuyorlar diye İktidarı sıkıştırıyoruz ama sonunda Muhalefet İktidarla aynı duruma düşüyor. Böyle şey olmaz. Daha üç gün önce, Ermeni sınırının açılması konusunda Dışişleri Komisyonuna ortak açıklama önergesi verdik. Oylamaya bile sunmadılar, çünkü işlerine gelmedi.
Obama Türkiye’ye gelmeden önce gazeteciler bana “Obama bizden ne isteyecek?” diye sordular. “Başkanlar bir şey vermek için değil bir şey istemek için gelirler” diye cevap verdim. İsteyecekleri, Ermenistan, Kıbrıs, Kürt meselesi, Afganistan ve Patrikhane ile ilgili taleplerdir. “Peki Hükümet ne cevap verecek?” dediler. “İki ihtimal vardır: Ya evet ya da baş üstüne derler” dedim. Obama’nın ziyaretinden sonra gördüğümüz tablo budur. Ruhban Okulunu nasıl açsak diye elimiz ayağımız birbirine karıştı. Çünkü bizden istenen budur. Ne yapsak da Ermeni sınırını açsak? Süreci mi değiştirsek? Tek taraflı adım mı atsak? Azerbaycan’ı nasıl idare etsek? Bu kompleksten kurtulmalıyız. Biz Cumhuriyetin kurulmasından bu yana hiçbir zaman böyle bir kompleksin içinde olmadık. Türkiye büyük, ağırlığı olan bir devlettir. Her ülkenin kendi menfaatleri vardır. Amerika’nın kendi menfaatleri gereği Türkiye’den bazı taleplerde bulunması gayet doğaldır. Türkiye’nin kendi menfaatlerinin gerektirdiklerini yapması da doğaldır.
Abhazya’nın tanınmasını insani olarak herkes isteyebilir. Fakat uluslararası ilişkilerin bir icabı vardır. Orada fiili bir durum yaratıldığı için bir devletin bağımsızlığını ilan etmesini kabul ettiğiniz zaman Yukarı Karabağ’ın da bağımsızlığını ilan etmesine hangi gerekçeyle itiraz edeceksiniz? Ya da Kuzey Irak’ta bağımız bir Kürt devleti kurulmasına hangi gerekçeyle itiraz edeceksiniz? Zaman çözer. Sovyetler Birliği 1917’de kurulmuş ama 1933’te tanınmıştır. Aynı şekilde Çin 1949’da kurulmuş ama 1975’te tanınmıştır. Uluslararası ilişkilerde sabır faktörü önemlidir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1983’te kuruldu, tek bir devlet bile tanımadı. Haksız mıyız? Hayır. Çünkü devletlerin menfaatleri bunu gerektirir. Bazı devletler tanımak istese de dış baskılardan dolayı tanımama yoluna gidiyorlar. Peki, biz bu durumda paniğe mi kapılmalıyız? Kuzey Kıbrıs hemen tanınmadı diye dünyaya küsmeli miyiz? Dış politikada çeşitli faktörlerin yanı sıra zaman faktörü de vardır.
Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak tanıyıp, derhal onunla ilişkiler kurmamak istikrarlı ve tutarlı politika izlenmediği anlamına gelmez. Kosova çok farklı bir pozisyondadır çünkü Kosova, dağılan Yugoslav Federal Cumhuriyeti’nin bir parçasıdır. Slovenya, Hırvatistan, Bosna ve Makedonya’nın bağımsız ayrı devletler olarak tanınması da Kosova örneğine benzer. Çünkü bu devletler, zaten özel bir şekilde kurulmuş olup dağılan federal bir devletin dağılma sürecinin doğal sonuçları oldukları için tanınmışlardır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti neden ayrı bir devlet olarak tanınmıyor? Çünkü Kıbrıs, dağılan bir devletin parçası değildir. Kıbrıs bir antlaşmayla kurulmuş bir devlettir. Türkiye o antlaşmanın gereğini yerine getirmek için çabalamıştır ancak Güney Kıbrıs bunu yapmamıştır. Yani Kuzey Kıbrıs bir zorunluluktan doğmuştur. Demek istediğim, her konuyu illa ki birbirine bağlamak gerekmiyor. İlkeleri savunuyoruz ama bunları zorlamadan savunmak, kökenine inerek değerlendirmek gerekir.
Başta Abhazlar ve Osetyalılar olmak üzere tüm Kafkas halkları açısından Türkiye’nin en büyük güvencesi insan haklarıdır. İnsan hakları temelinde birçok şey yapılabilir çünkü hukuk yoluna başvurma hakkı vardır. Mesela Rusya ve Gürcistan, Avrupa Konseyi’ne üye oldukları ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olukları için en küçük bir insan hakları ihlalinde, Abhazya’da yaşayan insanlar bireysel olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurabilirler. Türkiye’nin bu yolu teşvik etmesi yerine “yarın sabah niye tanımıyorsunuz, demek ki yanlış politika izliyorsunuz” demek yanlıştır.
Biz bu halkları sevdiğimiz için ve bizim vatandaşlarımızın akrabaları oldukları için özel bir ilgi gösteriyoruz. Fakat istenenlerin istendiği dakikada yapılmamış olması yüzünden İktidar ve Muhalefeti aynı kefeye koymak Muhalefete haksızlık olur ve o halkların iyiliği için çalışan insanların şevkini kırmak olur. Siz siyasi partiler ve siyasetçilerin bu bölge ile ilgilenmesini mi yoksa bu bölge ile ilgilerini tamamen koparmalarını mı istiyorsunuz? Eğer ilgilenilmesini istiyorsanız bölge ve bölge halkları için çalışanlarla, onların iyiliği için hiçbir şey yapmayanları terazinin aynı sepetine koymamalısınız.
Türkiye’de “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesinin tam olarak uygulanamadığı söylendi. Bu doğru değildir. Doğru olmuş olsaydı biz 1922 yılından beri bu topraklarda barış içinde yaşayamazdık. Terörle mücadele ediyoruz, Kıbrıs’ta sınırlı bir polis operasyonu yaptık ama savaş yapmadık. Dünyanın en güçlü devletleri Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’na sokmak istediler ama direndik. O dönemde baskılara direnmesini biliyorduk çünkü o dönemde Türkiye’de devlet adamları vardı. Fark budur. Bu yüzden “Yurtta sulh cihanda sulh ilkesini uygulayamadık.” dersek kendimize büyük haksızlık yapmış oluruz. Uygulayamamış olsaydık İkinci Dünya Savaşı’na ya da İran-Irak Savaşı’na sürüklenmiş ve milyonlarca vatandaşımızı savaşlarda kaybetmiş olurduk.
Türkiye’nin belli konularda belli politikaları olmadığını söylemek yanlıştır. Türkiye gibi köklü bir devletin belli bir politikası olmayabilir mi? Bazıları “Ortadoğu politikamız yoktur” diyor. Bu yanlıştır. Politikalarımız vardır. Bütün mesele, hükümetlerin bu politikaları cesaretle uygulayıp uygulayamamalarıdır. Uygulayan var, uygulayamayan var. Sıkıntı bundan kaynaklanıyor. Uygulayamayanlar dış baskılara boyun eğdikleri için uygulayamıyorlar çünkü kendi meşruiyetleri için o yabancı ülkelerin desteğine muhtaçlar. Yoksa niye direnemesinler? Bunca senedir elliden fazla hükümet baskılara direnmiş. Siz niçin direnemiyorsunuz? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nde şimdiye kadar hiçbir hükümet yabancıların desteğiyle meşruiyet arayışına girmemiştir. Yani siz varlığınızı yabancıların desteğine bağlamışsanız, sizinle ilgili davalarda istediğiniz sonuç çıksın diye yabancı devletlerin Türk mahkemelerine baskı yapması yoluna bile gitmişseniz, o halde gayet tabi ki onların taleplerine direnemezsiniz. Niçin “Ya evet ya baş üstüne diyorlar.” diyoruz? Çünkü direnemiyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti Atatürk döneminden bu yana çeşitli baskılara maruz kaldı ve direndi. Amerika bize misyoner okullarını açmamız için baskı yaptı, biz mevcut okulları da kapattık. Amerika ile özel imtiyazlı ticaret anlaşması imzalamamız istendi. Bizse karşılığında bütün devletlere eşit muamele yapacağımızı söyledik. Sonunda Amerika, bizim diğer devletlerle yaptığımız şartlarda anlaşma imzalamamızı kabul etti.
NATO için ise öyle bir hava yaratılıyor ki sanki biz NATO’ya üye olduk ve her şeye boyun eğiyoruz. Bunun aslı astarı yoktur. Ben beş yıl NATO’da büyükelçilik yaptım. NATO’da bütün baskılara göğüs gerdik, bir adım geri atmadık. Örneğin Avrupa Ordusu oluşturulması konusunda öyle bir noktaya gelindi ki bize “18 ülke aynı görüşte, siz başka görüştesiniz, siz de kabul edin, anlaşmaya varalım.” dediler. Fakat bize haksız bir çözümü dayatmak ve NATO’nun daha önce aldığı bir kararın gerisinde bir çözümü kabul etmemizi istiyorlardı. Ben “NATO’da 18 1’den büyük değildir.” dedim ve direndim. Sonunda onlar geri adım attılar ve Türkiye’yi de tatmin eden bir çözüm buldular. Kimse Türkiye’nin NATO üyesi olmasından dolayı bütün ilkelerinden vazgeçtiğini ve her şeye boyun eğdiğini sanmasın. Böyle bir durum yok.
Kendimize haksızlık yapmayalım. Baskılar her zaman olmuştur ama Türkiye her zaman direnmesini bilmiştir ve kendine saygılı bir devlet olmuştur. Kafkasya’da da bunu yapacağız. Çıkarlarımız, politikamız, ilkelerimiz neyi gerektiriyorsa onları yapacağız. Bu kadar basit. “Süreç değiştiği için biz de değişelim” demek doğru değildir. Süreçte hiçbir değişiklik yoktur. Biz yıllarca o süreci değiştirmeye çalıştık. Ben şahsen Ermenilerle bir çok defa görüştüm.
Eski Cumhurbaşkanı Ter Petrosyan, Yukarı Karabağ’ın Azeri toprağı olduğunu kabul ediyordu. Sonra neredeyse askeri darbeyle kendisini devirdiler. Yerine gelense en sert politikalarıyla bilinen Yukarı Karabağ lideri Koçaryan oldu. Koçaryan derhal politika değiştirip daha sert bir politika izlemeye başladı. Şimdi bu, Türkiye’nin kabahati midir? Ondan sonra gelen Sarkisyan ise yine aynı şekilde Yukarı Karabağ’ın bağımsızlığını ilan edeceklerini söylüyor. Bu olumsuz yönde bir değişimdir. Sanki her şey olumlu yönde değişiyor da biz sürece ayak uyduramıyor muyuz? Böyle bir durum yoktur.
Özetle, kendimize haksızlık yapmayalım diyorum. Türkiye, doğru izlediği politikaları değiştirmeye zorlanmasın. Sonra bunun bedelini gelecek kuşaklar öder. Sadece Kafkasya’da değil, başka yerlerde de öderiz. “Orada ilkelerinizden nasıl vazgeçtiyseniz burada da vazgeçin” derler. O zaman ne diyeceksiniz? 80 yıldan beri savunduğumuz ilkeler dış politikalarımızın sigortasıdır. Hiç kimse bizi bu ilkeleri terk etmeye zorlamamalıdır. Zorlayan olursa da direnmesini bilmeliyiz. Bu, iktidar veya muhalefet meselesi değildir. Hangi iktidar gelirse gelsin biz yıllarca bunu telkin ettik. Bugünkü İktidara da aynı şeyi telkin ediyoruz. Haklı olduğumuz konuda direnmeli ve başkalarının baskısına boyun eğerek politikamızı değiştirmemeliyiz. Hükümete söylediklerimiz bundan ibarettir.
Teşekkür ederim.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.