Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – 2007 İç ve Dış Politika Değerlendirme
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ARTV’ye verdiği mülakat
15 Ocak 2008
Sunucu: Siz 2007’yi nasıl değerlendirirsiniz?
Öymen: Evet, çok özet olarak belirtmek gerekirse: bizim için belli ölçüler var. Değerlendirme yapabilmemiz için belli ölçülere bakmamız lazım. Bunlardan birisi güvenlik. Güvenlik alanında gördüğümüz şu: 2007 yılında terörist saldırılar giderek arttı. Ankara’da şehrin ortasında minik bir patlama oldu. Başka şehirlerimizde patlama oldu. İnsanlarımız öldü ve yaralandı ve güvenlik mensuplarımızdan bu terörist saldırılar sonucunda şehit olanlarının sayısı bizdeki bilgiye göre 128’e yükseldi. AKP iktidara geldiğinde bir yılda 6 şehit vermiştik şimdi 5 yıl sonra 1 yılda 128 şehit veriyoruz. Bu acaba niçin? Yani terörle mücadelede çok önemli bir zamanı boşa geçirdik ve kaybettik bu zamanı ve bütün bu dönem içinde AKP acaba bazı uzlaşıcı yöntemler izlesek, alttan alıcı bir söylem dile getirsek, efendim işte eve dönüş yasası desek, işte başka yöntemler denesek, Amerika’yla özel temsilci sistemi kursak acaba bu işi halledebilir miyiz diye olmayacak duaya âmin dedik ve neticede terörist saldırılar arttı ve bu saldırıların sonucunda ölen ve yaralanan insanlarımızın sayısında çok büyük bir artış oldu.
Senin sonuna doğru artık bu Dağlıca saldırısından sonra da herkes gördü ki sözle bu işi halletmeye imkân yok. Hükümet uzun süre direndikten sonra Meclisten tezkere almıştı fakat bu tezkerenin gereğini yerine getiremiyordu. Askerlere gerekli siyasi direktif veremiyordu. İşte Amerika’ya gitti ve Başkan Bush’la görüştü. Amerika terörle mücadele de Türkiye’ye destek verdi denildi. Başkan Bush “PKK bizim de düşmanımızdır” dedi. Fakat sonra baktık ki, sadece hava operasyonlarıyla Türkiye yetiniyor. Acaba neden? Yani terörle mücadelede sadece hava operasyonuyla başarıya ulaşmış bir ülke var mı? Yok. Peki, biz niye kara operasyonu yapamıyoruz? Yabancı basına çıktı. 27 Aralık tarihli Financial Times’da orada açıkça söylüyor ki, Amerika Türkiye’ye kapsamlı bir kara operasyonu için izin vermedi diyor. Hükümet şimdi bunu hala teksip edemedi. 2007 yılının son günlerini böyle geçirdik. Yani bir hava operasyonu yaptık. Hava kuvvetlerimizi Silahlı Kuvvetlerimizi bu başarılı operasyon dolayısıyla kutladık. Ama bu yetmiyor. Açıkça ilan ettiler Kuzey Irak’ta 3500 terörist var diye. En iyimser tahminlere göre 200 teröristi bertaraf ettik diyorlar. Geriye kaç tanesi kaldı? 3300 terörist nereye gitti? Şehirlere gittiyse niye yakalanıp Türkiye’ye iade edilmiyor? Bir tane terörist lider oradan yakalanıp Türkiye’ye iade edilmedi. Hâlbuki demişlerdi ki, “yakalandı ve 1–2 gün içinde Türkiye’ye verilecek.” İşte böyle basının boyuna yanıltıcı bilgilerle doldurdular.
Sunucu: Teröristleri vermedikleri gibi yaralanan teröristleri Kuzey Irak’ta bazı hastanelerde tedavi altına aldıkları biliniyor.
Öymen: Böyle bir durumda tabii bunları o hastanelerde gözaltına alırsınız. İyileşince de Türkiye’ye iade edersiniz. Ama bunun da işareti yok. Yani 2007 yılı bu açıdan maalesef parlak olmadı. Şimdi siyasi açıdan bakıyorsunuz onun dışındaki konularda 2006 yılında ne oldu? Kıbrıs büsbütün AB’nin ipoteğine koyuldu. Kıbrıs Doğu Akdeniz’deki deniz sahlarına kıta sahanlığını kontrol altına aldı. Bazı ülkelerle anlaşmalar yaptı. Fiilen şu anda oranın kara sularında anlaşmalara aykırı olarak bazı devletlere petrol arama izni verdi. Türkiye bunu da engelleyemedi. Şimdi AB’ye bakıyorsunuz, AB’de Türkiye çok geri kaldı. 1985 yılında Hırvatistan’la aynı gün başlamıştı üyelik müzakereleri. Hırvatistan 16 başlığın müzakeresine başladı ve bazılarını bitirdi. Biz daha 6 başlığa zor ulaşabildik. Açık farkla Hırvatistan önce. Son gelişmede şu: AP’nın Dış ilişkiler Raportörü Elmar Brok birkaç gün önce yayınladığı raporda Türkiye’nin adını bile geçirmiyor. Hırvatistan’ın bir an önce üye olmasını istiyor. Batı Balkan ülkelerinin yani Sırbistan, Makedonya, Arnavutluk gibi o ülkelerin AB’ye üye olabileceğini söylüyor. Diğer ülkeler için de üyeliğin dışında çözümler aranmalıdır diyor. Yani Türkiye’nin üyeliğine bahis bile yok. Şimdi, bütün bunlara karşı Türkiye bir şey yapamadı. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy çok ağır bir dille Türkiye’nin hiçbir zaman üye olamayacağını söyledi. “Türkiye bir Asya ülkesi” dedi. “Biz nüfusu 100 milyona varacak bir kütleyi Avrupa’da istemiyoruz” dedi. Ve bütün bunlara karşı Türkiye’den ciddi bir tepki gelmedi. Almanya Başbakanı Merkel kendi partisinin CDU’nun parti kongresinde karar aldı. “Türkiye’ye üyelik vermeyeceğiz, özel statü vereceğiz” diye. Parti görüşü olarak bunu tescil ettirdi. Şimdi bütün bu tabloya baktığınız zaman yani bu 2007 çok başarılı geçti, çok iyi yıl oldu diyecek durumda değiliz.
İç politikaya baktığımız zaman görüyoruz ki, bir seçim süreci yaşandı. Bu seçim sürecinde de çok tartışmalı gelişmeler oldu. Meclis yeterince çoğunluğa sahip olmamasına rağmen bu çoğunluk varmış gibi anayasaya aykırı olarak Sayın Gül’ü cumhurbaşkanı seçmeye kalkıştılar. Biz gidip anayasa mahkemesine müracaat edince anayasa mahkemesi bize hak verdi ve bu seçimi engelledi. Böylelikle erken seçim zorunlu hale geldi ama Hükümet bununla yetinmedi ve kendisi erken seçim istedi. Bir taraftan 4 maddelik anayasa değişikliği talebinde bulundular. Bütün bunlar çelişkilerle dolu bir döneme girmemize yol açtı. Niçin bu değişikliği önerdiler? Çünkü anayasanın ve yasaların kendilerini frenlemesine tahammülleri yok. Yani anayasanın üstünlüğünü, yasarlın üstünlüğünü bir türlü kabul edemiyorlar. Eğer benim istediğim olmazsa yasalar buna imkân vermiyorsa o zaman ben yasaları değiştiririm. Anayasa imkân vermiyorsa anayasayı değiştiririm. Yani ben hukuka uymak zorunda değilim hukuk bana uymak zorunda mantığı bu. Yani hukuku kendilerine uydurmaya çalışıyorlar ve şimdi de bunu yapıyorlar. Yani yeni anayasa değişikliği veya yepyeni bir anayasa hazırlama girişimin arkasında bu var çünkü mevcut anayasa birçok açıdan bunları kısıtlıyor. Türban konusunda kısıtlıyor, laiklik konusunda kısıtlıyor, pek çok konuda kısıtlıyor ve Meclisten geçirdikleri birçok konu bizim başvurumuz üzerine anayasa mahkemesinde iptal edildi. O zaman ne yapacaksınız? Anayasası öyle değiştirelim ki, bir daha anayasa mahkemesi bizim irademizi engelleyecek bir rol oynamasın. Yani orada süs gibi otursun ama mademki ben iktidarım hukuku da ben tayin ederim. Benim dediğim olur. Anayasayı da ben yaparım. Her şey benim istediğim gibi olur. İşte bu hukuk tanımaz anlayışın ifadesidir ve o yüzden de Türkiye çok ciddi bir sıkıntı yaşamaktadır siyasi ve hukuki açıdan. Seçimlerle ilgili olarak da son olarak şunu söyleyeceğim, belki bazı vatandaşlarımızın dikkatinden kaçmış olabilir, şimdi Türkiye’de bir nüfus artışı var. Senede nüfusumuz %1,4 artıyor. Buna bağlı olarak her seçimde 1983 yılından bu yana 3,5 ila 4 milyon bazen daha fazla seçmen sayısı artıyor. Son seçimde 2004 belediye seçimlerine nazaran seçmen sayısı 1 milyon azaldı. Bu nasıl oldu acaba? Kimse de bunu kuşkuyla karşılamadı. Yani nasıl oldu bu? Nüfus artıyor. Zaten gençlerin seçimlerde oy kullanma hakkı tanındıktan sonra büsbütün bu nüfus artışı seçmen sayısında hissediliyor. Peki, siz nasıl olur da seçmen sayısını azaltırsınız? Kamuoyunda ve basında kimse bunu tartışmıyor. Yani seçimler çok normal demokratik yapılmış gibi söyleniyor. Çok ayrıca başka kuşkular da var. Doğrusunu isterseniz ben bu 2007 yılında yapılan seçimleri içime sindirebilmiş değilim. Bu usuli kurallar açısından. Özellikle paranın ve din istismarının bu seçimlerde çok geniş bir biçimde kullanılmış açısından. 2007 yılı böyle bir yıl oldu. Ümit ederiz ki bundan sonraki yıllar 2008 ve daha sonraki yıllar daha olumlu olur. Ekonomide yılsonuna doğru çok önemli bir düşüş yaşandı. Bir taraftan milli gelirin artışında önemli düşüşler oluyor bir taraftan da bakıyorsunuz cari açık dediğimiz devletin toplam döviz gelirleriyle döviz giderleri arası açık.
Sunucu: Sayın Bakan Kemal Unakıtan için bir problem yok çünkü sıcak parayla cari açığı finanse ediyoruz diyor.
Öymen: Bunlar yanlış şeyler tabii. Şimdi Türkiye’de 35 milyar dolar cari açık var. dış ticaret açığı 55 milyar doları aştı. İhracatımız artıyor diyorlar ama ithalat rakamını söylemiyor. Tek başına ihracatla iş bitse mesele yok. Hepimiz alkışlayalım. Ama ihracatımızın neredeyse 2 misline yakın ithalat var. Ve ihraç ettiğimiz ürünlerin içinde ithalatın payında çok artışı var. Bazı mallarda %70-80’e çıkıyor. Yani siz dışarıdan alıyorsunuz ara malları, ham maddeleri, bunları bir yerde ambalajlayıp, monte edip veya yurt dışına ihraç ediyorsunuz. İşin özü bu. O bakımdan ekonominin iyiye gittiğini söyleyecek durumda değiliz. Maalesef. Sosyal güvenlik alanında da öyle. Yani bir bütün olarak bakarsak 2007’ye hem ekonomik hem sosyal açıdan hem işçilerin, çiftçilerin, memurların, emeklilerin, işsizlerin durumu açısından bakarsak bu iyi bir yıl oldu diyemiyoruz. Maalesef bu çok kötü bir yıl oldu. Dış politikada da bu böyle. Güvenlikte de bu böyle.
Sunucu: Dış politikaya değinmişken bu konuyu biraz açalım isterseniz. Terör konusunda Hükümet 12 Nisan’da Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın sınır ötesi operasyonun gerekliliği konusunda konuşma yaptıktan sonra çok fazla konuşuldu. Ancak Hükümet kanadı “önce içeridekileri bitirelim, daha sonra dışarıdakileri hallederiz” şeklinde cevap verdi ama maalesef 21 Ekim’de gerçekleşen Dağlıca baskınından sonra bir sınır ötesi operasyonun gerekliliği ortaya çıktı. Ancak Hükümet öncelikle uluslararası kamuoyunu ikna etme çabalarını öncelik sırasına aldı ve ne olduysa 5 Kasım görüşmesinden sonra Başkan Bush’la Erdoğan görüşmesinden sonra bütün dünya Türkiye’nin arkasında yer aldı. Bunun nedeni nedir?
Öymen: Bir kere, sizin eğer burada meseleniz vatandaşlarınızın can güvenliğini korumaksa, sınırlarınızın güvenliğini korumaksa dünya bana ne der diyemezsiniz. Yani dünya kaş çatarsa ben vatandaşımı korumayacak mıyım? Dünya bana tepki gösterirse ben sınırımın güvenliğini korumayacak mıyım? Yani sizin Hükümet olarak bütün önceliğiniz başka ülkelerden aferin almak mı? Onların desteğini almak mı? Ben sınırımı korurum başka ülkeler desteklerse ne ala. Desteklemezlerse kendi bilecekleri bir iş. Biz daha önceki Hükümetler zamanında 24 defa sınır ötesi operasyon yaptık. Üçü de çok büyük operasyondu. Bunlardan hangisinde yabancı ülkelerin desteklemesi şartına bağladık biz bunu?
Sunucu: Bu sefer bir fark var: ABD’nin kontrolünde şuanda Irak.
Öymen: Güzel de kimin kontrolünde olursa olsun yani siz komşu ülkeniz filancanın kontrolünde diye sınırınızın güvenliğini sağlamaktan vazgeçebilir misiniz? Yani devlet olma özelliyle ilgilidir bu. Yani bir ülke yabancı bir ülkenin varlığı nedeniyle sınırını korumaktan çekiniyorsa o ülke devlet olma özelliğini kaybeder. Yani siz devletseniz sınırınızı koruyacaksınız. Vatandaşınızı koruyacaksınız. Hukuk bizden yana. Amerika size ne diyecek? “Siz ne hakla teröristlerle mücadele ediyorsunuz” mu diyecek? Yani kendisi dünyanın her yerinde teröristlerle mücadele ediyor birisi kalkıp da Amerika’ya “nasıl yaparsınız bu mücadeleyi” diyor mu? Yani Amerika hangi ülkeye kalkıp da hem de bir müttefik ülkeye terörle ne hakla mücadele ediyorsunuz diyecek. Diyebilir mi?
Sunucu: Efendim, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, İsrail iki askeri için Lübnan’ı işgal edebilir ama Türkiye 10 binlerce şehit vermiş teröre ve Türkiye’nin sınır ötesi operasyon yapmaması için itina çağrısında bulunabiliyorlar. Emekli bir büyükelçisiniz. Büyükelçilik yapmış bir kişi olarak size soruyorum: böyle bir durumda Türkiye’nin işgalci statüsünde olabileceği düşünülür müydü?
Öymen: Söz konusu bile değil. Bakın biz böyle büyük operasyonlardan birini yaptığımızda Almanya2da büyükelçiydim. Beni Başbakanın baş danışmanı bir büyükelçi davet etti. “Ne oluyor” dedi? “Nasıl yapıyorsunuz sınır ötesi operasyonu” filan yani biraz endişeli biraz eleştirir gibi biraz da merak ediyor öğrenmek istiyor. Dedim ki, “siz Entdebbe’de ne yaptıysanız biz de onu yapıyoruz. Siz Alman komandolarını GSG9 komandolarını ta Entdebbe’ye nasıl yolladınız sınırınızın binlerce km ötesine? Niye? Çünkü vatandaşlarınızın can güvenliğini korumak zorundaydınız. İşte biz de bunu yapıyoruz” dedim. Bir şey diyemedi. Bütün mesele siz kendi tezleriniz, görüşleriniz, haklılığınızı cesaretle anlatabiliyor musunuz yoksa “efendim, işte Hükümetime söyleyeyim, bakayım acaba niçin yapmışız” filan mı diyorsunuz? Yani orada hiç duraklamadan tepkinizi koyacaksınız ve eleştiri kaynağını da keseceksiniz. Yani başkası beni eleştiriyor o zaman ben onlar ne isterse onu yapayım. Terörü engelleme diyorlar engellemeyeyim. Teröristlerle müzakere et. Siyasi çözüm ara. Öyle yapayım. Ondan sonra af çıkart. Af çıkarayım. Yani Türkiye o zaman tabii bir devlet olur. Bağımsız bir devlet olmaz. Başka bir devletin dümen suyunda bir tabii devlet olur. Daha açıkçası parya bir devlet olur.
Sunucu: Sayın Öymen, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ABD Başkanı Bush’la görüşmeye gittiği sırada İran Türkiye’nin doğalgazını birden kesti ve diplomatik kaynaklarca bu bir mesajdı. İran’ın bu tutumunu nasıl değerlendirirsiniz?
Öymen: Bu konuda Türkiye’nin yaptığı anlaşmaların çok sıkı güvenceye bağlanması lazım. Yani siz bir ülkeden doğalgaz satın alıyorsanız o ülke size bunu lütuf olarak vermiyor. Sizin ihtiyacını karşılıyor ama siz de bunun bedelini ödüyorsunuz. Şimdi bu gibi alışverişlerde teminat olur. Eğer doğalgazı vermezse, o ülke size vermeyi keserse ne yapacaksınız? Nasıl cezai yaptırım uygulayacaksınız? Bunlar tespit edilir. Şimdiye kadar yapılmış mıdır? Yapılmamış mıdır? Bunu bilmiyoruz. Ayrıca Türkiye petrollerinin İran’da doğalgaz araması gündemdeydi. Hükümet bunu açıkladı sonra ne oldu? Yani bu unutuldu. Amerika buna tepki gösterdi ve bir daha Türkiye’nin İran’da doğalgaz araması gündemden düştü. Bütün bunları tabii esaslı bir şekilde irdelemek lazım. Hükümetin bu konulardaki sorulara cevap vermesi lazım. Maalesef çok yüzeysel olarak böyle bu işleri götürüyorlar. Halka bilgi verme ihtiyacını hissetmiyorlar. Şimdi şu soruyu soruyoruz: İran’da siz doğalgaz anlaşması yaparken bunun bir ceza maddesi yok muydu? Yani bu gaz verilmezse ne yapacaksınız? Bunun koşulu yok muydu? Cezası yok muydu? Bütün bunları düşünmek lazım ve irdelemek lazım. Biraz yüzeysel yürütülüyor bu işler maalesef.
Sunucu: Efendim, Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ABD’den geldikten hemen sonra Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in davetlisi olarak Mısır’a gitti. Kimi çevrelerce eleştiriye maruz kaldı Sayın Gül çok fazla dış ziyarette bulunuyor diye. Hemen ABD’den gelir gelmez ayağının tozuyla Mısır’a gitmesi biraz eleştirildi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öymen: Öyle anlaşılıyor ki, Sayın Cumhurbaşkanı kendi biraz “süper bir Dışişleri Bakanı” gibi görüyor. Dışişleri Bakanının veya zaman zaman Başbakanın yapması gereken işi kendisi yapmaya kalkışıyor. Şimdi şunu unutmayalım ki, bizim anayasamıza göre Cumhurbaşkanımızın yetkileri semboliktir. Esas yetki sahibi ve sorumluluk sahibi olan hükümettir. Cumhurbaşkanının bağlayıcı bir söz söylemeye yetkisi yok. Ama sanki Hükümetin başında kendisi varmış gibi beyanlarda bulunuyor. Açıklamalar yapıyor filan. Ve ne sonuç alıyor ona bakmak lazım. Başkan Bush’la görüştü. Belli ki, Sayın Başbakan’dan iki ay sonra gittiğine göre önemli mesajlar verecekti. Önemli beklentileri vardı. Hangi mesajı verdiniz ve hangi sonucu aldınız ona bakarlar. Yani dış politikada hangi düzeyde olursa olsun bu ziyaretler laf olsun diye yapılmaz. Nezaket ziyaret değil bunlar. İş ziyareti. Ne sonuç aldınız? Şimdi Başkan Bush Sayın Başbakan’a söylediğine ilaveten size ne söyledi. Ona söylemediği neyi size söyledi? Şimdi bakıyorsunuz yapılan açıklamalarda bir ilerleme yok. Başkan Bush diyor ki, “PKK bizim de düşmanımızdır. Bütün dünyanın da düşmanıdır.” Yani bunu dedirtmek için mi gittiniz? Bizim düşmanımızdır lafını Başbakanın ziyaretinde de söylemişti. “Türkiye’nin AB’ye üyeliğini destekliyoruz” diyor. E bunu yıllardan beri diyor. Bunda yenilik yok. İşte “Türkiye” diyor “hem İslamiyeti hem de demokrasiyi birlikte yaşatan ülke.” Laiklikten bahsetmiyor. Esas bizim devletin can alıcı özelliği laiklik. Ben bir araştırma yaptım internette filan Başkan Bush’un herhangi bir ülke için laikliği öven bir sözüne rastlamadım. Varsa da ben göremedim. Ama özellikle Türkiye’yle ilgili göremedim. Şimdi Başkan Clinton Türkiye’ye geldiğinde Türkiye’nin laik devlet yapısını övücü konuşmalar yapmıştı. Başkan Bush’un laiklikle pek fazla irtibatı yok.
Sunucu: Başkan Bush zannediyorum kendini oldukça dindar olarak nitelendiriyor. Zira Başbakan Erdoğan 2002’de Başbakan olduktan sonra ABD’ye gittiğinde “sizle bizim ortak özelliğimiz var. Siz de dindarsınız ben de dindarım” dediğini biliyoruz.
Öymen: Şimdi dindar olmak laik olmaya mani değildir. Fransa’da din ve devlet işlerini kilisenin devlet üzerine nüfusunu ortadan kaldıran adam bir kardinal. O zaman Başbakan olan Kardinal Richleu 17. yüzyılın ilk yarısında. Devletin kiliseden bağımsız olması için Fransa’da bir din adamı kilisenin yetkilerini ortadan kaldırıyor. Amerika’nın ilk cumhurbaşkanlarından Thomas Jefferson’un beyanı var. “Biz” diyor “ dinle devlet işleri arasında duvar ördük” diyor. Kendisi dindar. Yani Amerika’da pek çok dindar cumhurbaşkanı gelmiştir ama hepsi dinle devlet işlerini ayırmasını bilmiştir çünkü Amerikan anayasası böyle. İlk defa Başkan Bush’ta böyle bir laiklik, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması gibi bir söyleme biz rastlayamıyoruz. Tam tersine “Allah” diyor “benim Başkan olmamı istedi” diyor. “Allah bana görev verdi” diyor “git şu Filistin işini hallet diye. İşte onun için gidiyorum” diyor filan. Yani böyle dini motifleri çok fazla kullanıyor. Benzetmek gibi olmasın Sayın Başbakanımız gibi. Şimdi bunlar iyi de, devlet işini yürütürken dinle devlet işlerini ayırt etmesini bileceksiniz. Dine tam saygı göstereceksiniz. Dini kutsal bir varlık olarak kabul edeceksiniz ama onu devlet işine bulaştırmayacaksınız.
Sunucu: Efendim, biraz geriye gidelim dilerseniz. 2007 yılının sonlarına doğru gidelim. Başkan Bush’la Başbakan Erdoğan’ın yaptığı görüşmeden sonra The Economist dergisi ilginç bir iddia ortaya attı: Türkiye ABD’nin terörle mücadelesinde desteğini alabilmek için bir takım tavizler vermiş olabilir şeklinde bir iddia ortaya attı ama Sayın Başbakan bunu şiddetle yalandı. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı bu kadar şerefsiz olamaz şeklinde bir beyanatı var. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz The Economist dergisinin yorumunu ve Başbakanın tepkisini?
Öymen: Şimdi iki şey söyleyeceğim. Bir tanesi şu: The Economist diyor ki, yani teröristlere af meselesini de Başkan Bush gündeme getirdi filan Başbakan buna şiddetle itiraz ediyor. Söz konusu değildir. Sizin söylediğiniz çok ağır laflarla söylüyor. Peki, başka ne söylüyor? Başka şunu söylüyor: daha önce işte af niteliği taşıyan pişmanlık yasası filan başarılı olmadı ama şimdi başarılı olabilir. Biz bu yola gideceğiz diyor dimi? Yani haberin özünde fazla bir yanlışlık olduğunu zannetmiyorum. Daha önemlisi şu: 23 Eylül 2003 tarihinde Sayın Başbakanın Hükümeti şimdiki Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan o zaman Devlet Bakanıyken Amerikan Hazine Bakanıyla Dubai’de bir anlaşma imzalamadı mı? Ve bu anlaşma da demiyor mu ki size 1 milyar dolar hibe veririz ama siz de Kuzey Irak’a asker göndermeyeceksiniz. Gönderirseniz hibeyi keseriz demiyor mu? E hani şartlı anlaşma yapmıyordunuz siz? Sonra biz tepki gösterdik filan onay için Meclise getiremediler ama anlaşmanın altında sizin imzanız var. o bakımdan, böyle hem siyasette hem günlük hayatta bir laf vardır, büyük lokma ye büyük söz söyleme derler. Başbakana tavsiye ediyoruz böyle büyük sözler söylemesin sonra mahcup olur. Kaldı ki, uluslararası ilişkilerde böyle şartlı karşılılık filan zaman zaman karşılaşılan bir durumdur. Yeter ki, siz milli menfaatinizden fedakârlıkta bulunmayın. Mesela Kuzey Irak’ta askeri operasyon yapmayacağım diye bir taviz verdiyseniz işte yanlış olan bu. Yoksa uluslar arası ilişkilerde bir alışveriş her zaman olur ve bunu yapanlara da hiçbir zaman şerefsiz demezler. Uluslararası ilişkilerin tabiatında vardır bu. Bir şey alırsınız ve karşılığında bir şey veririsiniz. Bütün mesele dengeli mi yaptınız? Ölçülü mü? Menfaatinizi koruyacak bir mutabakat mı? İşin esası bu. Yoksa her böyle karşılık veren şerefsizdir diyecek olursanız dünyada şerefli adam kalmaz.
Sunucu: Efendim, 2007’de bir öne çıkan konu da Ermeni meselesi az kalsın ABD dış ilişkiler komitesinde kabul ediliyordu. Daha doğrusu senatosuna geliyor. Dış ilişkiler komitesinde kabul edildi ama az kalsın senatoya geliyordu. Bu günlerde Ermenilerin bir ilginç çabaları var. Biliyorsunuz, ABD’de başkanlık seçimleri çok yakın ve bu başkanları kendilerine çekebilmek için lobileri kanalıyla bir takım çalışmalar yürütüyorlar. Ermeniler her fırsatı değerlendiriyor tabiri caizse ve Rum lobileri de çalışıyor. Konuşmasının sonunda Türk lobilerin durumlarının pek parlak olduğunu söyleyemeyiz. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öymen: Rum lobisi de Ermeni lobisi de çok uzun zamandan beri çok yoğun bir çaba içinde Amerika’da. Yalnız bu tasarıyla ilgili olarak değil genellikle kendi anavatanlarının çıkarları doğrultusunda. Şimdi bu lobilerin arkasında hiç kuşkunuz olmasın ki kendi anavatanları var. Ermeni lobisin arkasında Ermenistan var Rum lobisinin arkasında Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar var. Şimdi bu lobilerin faaliyetlerini destekleyen, yönlendiren, onlara ilham veren anavatanlarıdır. Bizim de böyle bir lobi çalışması yapmamız lazım. Amerika’da azımsanmayacak sayıda vatandaşımız var. Bunların büyük bir bölümü önemli mevkilerdedir, iş hayatındadır, başka sahalardadır, bilim adamıdır, doktor v.s. şimdi bunları bir araya getirecek örgütlerimiz var bizim ve onlar da hakikaten canla başla çalışıyorlar ama Türkiye’den yeterli destek görebildiklerini söyleyemeyiz. Bize arada bir e-mail gönderiyorlar, telgraf çekiyorlar. “Aman” diyorlar “Ermeniler şu kadar kitap dağıtıyor, bu kadar belge dağıtıyor, bizim dağıtacak malzememiz yok.” Yani Türk lobilerin dağıtacağı malzeme yok. İkincisi, political action committee (PAC) derler. Ermenilerin ve Rumların her eyalette aşağı yukarı bir siyasi harekât grupları vardır. Şimdi bizim yok. Bu komiteleri kurmak lazım. Bunlar ne yaparlar? Her kongre üyesini kendi seçildiği bölgede izlerler. Eğer Ermenistan’ın lehine bir şey yapmışsa onu överler. Ziyaret ederler. İşte ödüllendiririler. Davet ederler filan. Aleyhinde bir şey yapmışsa bütün yerel basında onun aleyhinde ne kadar konu varsa hepsini ön plana çıkarıp onu suçlarlar ve bir daha seçilmesini engellemeye çalışırlar. PAC’ın işi budur. Bir anlamda kongre üyelerini, senatörleri tehdit ederek eğer ben senin tezlerimi desteklemezsen ben de seni bir daha seçtirmem havasına girerler. Fransa’da da aynı şey yaşanıyor. Fransa’da geçen sene gittik biz işte Ermeni soykırımı doğrultusunda soykırımı inkâr etmenin suç olacağını ön gören bir tasarı geçti Meclisten. Şimdi konuştuk milletvekilleriyle. Konuştuklarımızın hepsi “biz sizi destekliyoruz. Tezlerinizde haklısınız ama sizin lehinize ve bu tasarı aleyhine oy kullanamam.” “Niye kullanamazsınız?” “Çünkü aksi takdirde bu Ermeni seçmenler bizi mafederler” diyorlar. Şimdi bu o k adar etkiliyse bizim Fransa’da 400 bin insanımız var. Niye onları örgütleyemiyoruz? Niye onları bu tip bir siyasi faaliyete etkili hale getiremiyoruz? Almanya’da Türkler daha etkilidirler. Daha fazla sözleri geçer.
Sunucu: Gücü mü yok bu lobilerin?
Öymen: Efendim, öncelik vereceksiniz, para harcayacaksınız. Yani bu işler hafife alınacak işler değil. Sürekli olarak Hükümetin, Başbakanın, Dışişleri Bakanının gündeminde olacak bu konu. Yani “ben efendim başka işlerle uğraşıyorum. Buna vaktim yok.” filan diyemezsiniz. Bu lobicilik ve tanıtma faaliyetleri çok önemli işler. “Bizim arkadaşlar yapsınlar. İşte bu işin uzmanları var. Heyetleri var.” Onlar uğraşsın diyemezsiniz. Yani bu Başbakan düzeyinde bizim takip etmemiz gereken bir konu. Yalnız bu Hükümet açısından değil. Geçmiş Hükümetler de bu konuda yeterli varlık gösteremediler. Türk tezlerini savunan bilim adamlarına saldırılar oldu. Evlerine bombalı saldırlar oldu. Bir kısmı Amerika’yı terk etmek zorunda kaldı. E bunlara arka çıkacaksınız ve bu olayları gündeme getireceksiniz. 70 civarında Amerikan Kongre üyesi soykırım yoktur diye ortak bir bildiri yayınladılar fakat onlara öyle bir hücum oldu ki şimdi bir daha ağızlarını açamıyorlar. Bazıların kürsüleri ellerinden alındı. Yani bunlar bu kadar saldırgan politika izliyorlar bu Ermeni lobileri yerine göre Rum lobileri ve biz buna karşı oradaki kendi varlığımızı harekete geçirmekte çok zorlanıyoruz. Çok geç kalıyoruz. Gerekli adımları zamanında atamıyoruz.
Sunucu: Başbakanın bir türban konusunda dün İspanya’da bir söylemi var. Türban siyasal simge olursa suç mu şeklinde bir açıklaması var. Sayın Baykal’ın da bu yönde yoğun bir eleştirisi var. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Öymen: Şunu söyleyelim: bir kere türban Türkiye’de 20–30 yıl öncesine kadar hiç gündemde olamayan bir şeydi. Yani türban takmak dinin icabıdır ise 20 yıl öncesine kadar Türkiye’de kimse dininin icabının farkında değil miydi? Bu tip türban hiç yoktu Türkiye’de. Bu yeni icat bu. Anadolu kadının başörtüsü vardır yüzyıllardan beri taktığı ama o başka. Yani saçının bir teli gözükmeyecek. İşte belli bir usulle bağlanacak filan bu bir siyasi simge. Biz öteden beri bunu söylüyorduk. Başbakan “hayır, dinin icabıdır” diyordu. Şimdi baklayı ağzından çıkarttı. “Ne olmuşuz siyasi simgeyse? Yasak mı?” diyor. Şimdi şunu hatırlatmak isteriz: siyasi simge olarak bir giysinin kullanılması totaliter devletlerde olur. Mesela Hitler Almanya’sında siyasi simge kara gömlek giymekti. Gençler kara gömlek giyerdi. Bunlara Hitler’in kara gömleklileri derlerdi. İtalya’da faşizm zamanında Musolini’nin gençleri kahverengi gömlek giyerlerdi. Şimdi gene Almanya’da gamalı haçlı pazıbent takarlardı kollarına. İşte onu takan adamı gördüğünüz zaman işte bu Nazi partisinin adamı derdiniz. Şimdi bazı ülkelerde mesela İran’da kravat takmıyorlar. Bu bir siyasi simge. Yani hiçbir İranlı devlet adamı görmedim ki ben son 15–20 yılda bir kravat takmış olsun. Demek ki, bu bir siyasi simge. Belli bir dünya görüşünde bir tepki yansıtıyor. Bunların hepsi otoriter ülkeler. Yani demokratik ülkelerde böyle şeyler olmaz. Mesela bugünkü Almanya’ya gittiğiniz zaman Hıristiyan demokratlar başka türlü sosyal demokratlar başka türlü mü giyiniyor. Amerika’da cumhuriyetçiler başka demokratlar başka türlü mü giyiniyor. Siyasi simge bu demek. Yani giysisiyle siyasi kimliğini ortaya koymak demek. İşte bu da demokratik ülkelerde değil daha çok otoriter ülkelerde oluyor.
Sunucu: Zaten Müslüman ülkelere baktığınızda türbanlı bayanların olduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla aynı siyasetin orada var olmadığı akla geliyor.
Öymen: Orada da tabii aynı şekilde dini bir siyaset aracı olarak kullanıyorlar. Şimdi bazı halkı Müslüman olan bazı ülkeler var laik devlet olarak kurulmuş. Mesela Bangladeş. Bu aşırı dinci akımlar devlete öyle bir baskı yaptı ki, 5 sene dayanabildi laikliğe. 5 sene sonra din devleti oldu. Pakistan kurulduğunda bu kadar değildi. E giderek arttı dinci baskılar. Şimdi en radikal dincilerin etkili olduğu bir ülke haline geldi. Fas öyle. Fas laikliğe en yakın olan ülkelerden biriydi. Bugün gidin Fas’a kitaplar çıktı Fas’ın aşırı İslamlaşması filan diye. Yani pek çok ülkede bunu görüyoruz. Yani aynı semboller bir tek Türkiye’de görülmüyor. Başka ülkelerde de görülüyor. Ama Türkiye’nin bütün bu devletlerden bir farkı var. Türkiye anayasasında laikliği kabul etmiş bir ülkedir. Türkiye’den başka da yok yani halkı Müslüman olan ve gerçek anlamda batılı anlamda laik bir demokrasi olan başka bir ülke yok. Siz şimdi bir din devleti haline Türkiye’yi getirmeye çalışırsanız ve bütün siyasi faaliyetleriniz de buna yönlendirirseniz ve dini de kendi siyasi başarınız için bir vasıta haline getirirseniz Türkiye bundan çok şey kaybeder. Rejim kaybeder, demokrasi kaybeder. Oysa Atatürk’ün bize ne önemli vasiyeti cumhuriyete sahip çıkın diyor. Açın Nutuk’un en son sayfasını okuyun. İşte Gençliğe Hitabı oradadır. Orada gençlere ödev veriyor. İşte birinci vazifen cumhuriyete ve bağımsızlığa sahip çıkmaktır diyor. Niçin söylüyor bunu acaba? Tehlikeyi görmüş. O devride tehlikeyi görmüş. Reformlarını yapmış, Halifeyi yurtdışına göndermiş, Türkiye’de şeriat bakanlığını kapatmış, tekke ve zaviyeleri kapatmış, laikliği adım adım bir anayasa maddesi haline getirmiş ama biliyor ki, ileride bunu ortadan kaldırmak isteyenler olabilir. Onun için buna sahip çıkma görevini gençlere veriyor. Cumhuriyete sahip çıkın demek aynı zamanda laikliğe sahip çıkın demektir. Şimdi Başbakanın bu söylemine geldiğimiz zaman görüyoruz ki, sanki Atatürk’ün Cumhuriyetinin Başbakanı değil. “Ne olmuş” diyor “siyasi simge olmuşsa.” Son olarak şunu da söyleyeyim: Türkiye’de öyle bir hava yarattılar ki, başını örtmeyen kadın dini gereğini yerine getirmiyor gibi. Oysa başka dinlerde de var bu. Hatta Kuran’da olduğundan daha açık yazılıyor. Açın İncil’i! İncil’de çok açık bir şekilde kadınlar başlarını örtsün diyor. Kuran’da bu kadar açık yazmıyor. Böyle bir ifade yok. Ayrıca bu uzmanların işi. Şimdi Hıristiyan kadınlar İncil’de böyle yazıyor diye başlarını örtüyor mu? Batıda başlarını bir tek rahibeler örter. O zaman şimdi siz bunu dinin icabı olarak söylüyorsanız başka ülkelerde insanlar inançsız, dinsiz manası çıkıyor. Kuran’ı Kerim’de de biz bu konunun tartışmasını biz açmak istemeyiz. Biz dini konuları tartışmaya açmak istemeyiz ama bunun uzmanları var. Başbakan İmam Hatip Okulunda orta düzeyde bir din eğitimi görmüş. Ama din uzmanı değil. İlahiyatçı değil. İlahiyat profesörü değil. Bıraksın bu konuları onlar tartışsın. Şimdi bunların içinde birçok görüş çıkıyor ortaya. Farklı görüşler var. Bir kısmı böyle diyor bir kısmı öyle diyor. Bırakalım onlar tartışsın. Yani siz bir siyasetçi olarak bilim adamlarının, din âlimlerinin tartışacağı bir konuyu nasıl sahiplenip de hüküm verirsiniz? Yani siz bu konuda fetva verebilecek makamda değilsiniz. Siz laik bir cumhuriyetin laik hükümetin başbakanısınız. Bırakın bu dini konuları tartışmayı. Bu sizin konunuz değil. Biz CHP olarak dine en büyük saygıyı gösteriyoruz. Bu başörtüsü ve türban konularını mecbur kalmadıkça tartışmaya açmıyoruz ve biz bu konudan bir siyasi rant elde etmeye çalışmıyoruz. Hiçbir zaman.
Sunucu: Şunu söylemekte fayda var: bir ikilik söz konusu. Üniversiteye gidenlerimiz bilir. Türbanlı öğrenciler siyasi simge olarak okula girmeleri yasaklanır ama diğer yandan baktığımız zaman askeri parkayla okula giren öğrencileri de görürsünüz. Ona ses çıkarılmaz.
Öymen: Bu doğru değil. Bunlar işte radikal işaretlerdir. Yani radikal grupların sembolleridir. Başka Almanya’da da var şimdi neo-Nazileri var. İşte dazlaklar. Kollarında Nazi amblemleriyle dolaşıyorlar. İşte Gamalı Haçla. İşte bu demokratik örgütlerin, demokratik toplumun simgesi değil. Zaman zaman demokratik toplumlara da sızan radikal örgütlerin simgesidir. Yani normal bir demokratik örgütlenme içinde insanlar giysileri siyasi simge yapmıyorlar. Bir tek türbana karşı böyle vasiyet almak söz konusu değil. Genel olarak dini veya siyasi giysileri sembol olarak, simge olarak kullanmamak lazım. Yani bu demokrasiye zarar verir ve toplumu gruplara böler ve toplumda ikilik çıkarır ve gerginliklere yol açar ve demokrasi ve rejim bundan zarar uğrar. Onun için biz Başbakana diyoruz ki, “Bırakın bu işi halkın dinine, inançlarına hep birlikte saygı gösterelim ama bu konuyu siyaset meydanında tartışma konusu yapmayalım” diyoruz. Mesajımız bu.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.