Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Kanal B – Cumhurbaşkanı Gül’ün ABD Ziyareti, Terör, Kıbrıs, AB ve Ermeni Meselesi hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Kanal B’ye verdiği mülakat
16 Ocak 2008
Sunucu: Sayın seyirciler, biz bu akşam Türkiye’nin dış politikası üzerine bir ufuk turu yapmak istedik ama Türk dış politikasının ufkuna baktığımızda Washington’dan başka bir kent göremez olduk. Gerçekten de 22 Temmuz seçimlerinden sonra dış politikada sanki bütün parametreler Amerika’ya endekslenmiş gibi. Özellikle 5 Kasım’da Başbakan Erdoğan’ın yılbaşı ertesinde de Cumhurbaşkanı Gül’ün ABD ziyaretleriyle TSK’nın K. Irak’taki terör örgütü kamplarına düzenlediği hava operasyonları Amerika’dan başka şeyi konuşulmaz hale getirdi. Sanırsınız Dışişleri Bakanlığındaki Ortadoğu, Kıbrıs-Yunanistan, AB, Avrupa Konseyi, Kafkas-Rusya ve Orta Asya Cumhuriyetleriyle ilgili dairelerin bütün ışıkları sönmüş varsa yoksa projektörler Atlantik ötesine çevrilmiş. AKP’lilere gündüz vakti havai fişek attıran AB heyecanı ne oldu? Azerbaycan’ı ve Orta Asya Cumhuriyetlerini ilk tanıyan ülke olmakla övünen Türkiye’yi Bişkek’teki, Aşkabat’taki, Aslana veya Taşkent’teki dostlarını unuttular mı? KKTC’ye yönelik izolasyonları kaldırtıyoruz diye böbürlenenler Kıbrıs adasının çevresi Rumların verdiği petrol arama ruhsatlarıyla parsellenirken acaba ne yapıyorlar? İzolasyonlar kalmıyor ama yeşil hattaki geçiş kontrol noktalarının duvarları ve barikatları kaldırılıyor. Rusya Devlet Başkanı Putin 2 yıl önce Ankara’ya geldiğinde coşkulu işbirliği şarkıları söyleyenler Türkiye-Rusya ilişkilerini şahlandıracak envayi türlü projeler üretenler acaba bugünlerde Moskova’nın telefonlarına dahi çıkmıyorlar mı? Ege sorunlarını çözeceğiz diyen diplomatlar, politikacılar şimdi nerelerdeler? Bu arada Başbakan Erdoğan İspanya’dan türbana selam yolladı. Bütün bunları Amerika ziyaretinden başlayarak kısaca değerlendirirseniz ondan sonra ayrıntılara gireriz.
Onur Öymen: Bir Türk Cumhurbaşkanının Amerikan Cumhurbaşkanıyla görüşmesi önemli bir olaydır dış politikada. Bu çok iyi hazırlanır. Bütün ayrıntılarıyla düşünülür ve ondan sonra da mümkün olduğu kadar somut sonuçlar elde edilmeye çalışılır. Fakat üst üste resmi ziyaret yapma adet değildir. Bir ülkeye önce Başbakan 2 ay sonra Cumhurbaşkanının gitmesi usullere uygun değildir. Başbakanın ziyaretin değerlendirmesini yapacaksınız. Biraz zaman geçecek. Ne istedik ne aldık, yeni sorunlar var mı, daha fazlasını yapabilir miyiz bunları göreceksiniz ondan sonra daha uygun bir zamanda giderek bunları konuşacaksınız. Ama hemen Sayın Cumhurbaşkanı Başbakandan sonra gitmeyi tercih etti.
Sunucu: Bu Amerikan Başkanı Bush’un daveti ve özel olarak hemen gelmesini istediği şeklinde yansıtıldı.
Onur Öymen: Zannetmiyorum. Yani davet her zaman yapılır da davet yapılır yapılmaz ertesi gün buyurun denmez. Davetler genelde tarih belirlenmeden yapılır. Ondan sonra taraflar ortak uygun bir tarih tespit ederler. Bütün mesele bu gibi ziyaretlerde ne gibi sonuç alındığı. Bakıyoruz, burada önemli ölçü Başkan Bush ne dedi? Görüştükten sonra Sayın Cumhurbaşkanımızla ne açıkladı? Dedikleri Sayın Başbakanın ziyaretinden hemen hemen hiç farklı değil. PKK’yı işte ortak düşman sayıyoruz. Bu sefer insanlığın düşmanıdır dedi. Türk-AB ilişkilerini ve Türkiye’nin üyeliğini destekliyoruz. Onu zaten hep söylüyorlardı. Bir de işte Müslümanlıkla demokrasiyi bir arada yürütebilen bir ülkedir. Başkan Clinton’un aksine burada hiç laikliğe atıfta bulunmaması dikkatimizi çekti. Yani Türkiye’yi bir Müslüman ülke gibi takdim etmesi. Onun dışında da başka hiçbir şey yok. Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı açıklamada da buna ilave edilecek fazla özlü bir şey yok. Hemen anlaşılıyor ki, K. Irak operasyonumuzla ilgili bazı sıkıntılar var. Basına yansıyan ve teksip edilmeyen haberlere göre mesela hava operasyonunun belli bir esasa bağlanması için Türk tarafı Amerikalılara bir protokol yapalım demiş. Amerikalılar Barzani’nin de baskısıyla bunu kabul etmemiş. Basında böyle haberler çıktı ve bunu teksip etmediler. Daha önemlisi İngiliz Financial Times gazetesi 27 Aralık tarihinde bir haber yayınladı ve orada diyor ki, Amerika Türkiye’ye hava operasyonları için belli bir ölçüde izin verdi ama teröre karşı kapsamlı bir kara operasyonu için izin vermedi. Şimdi bu doğru mu değil mi? Bunu da yalanlamadılar. Şimdi bu ziyaret bunu açıklığa kavuşturmak için bir fırsattı. Yani diyebilirlerdi ki ziyaretten sonra bu bilgiler doğru değildir. Biz kara operasyonu için de Amerika’yı ikna etmiştik. Şu ana kadar yapılmadıysa biz henüz bunu uygun görmediğimiz ve arzu etmediğimiz için yapılmadı diyebilirlerdi. Veya doğrudur işte bunu çözmeye çalıştık ama maalesef çözemedik derlerdi dürüstçe ve halka bilgi verirlerdi. Ne o ne öbürü. Ondan sonra Kerkük konusu. Başkan Bush Kerkük konusunda hiç bir şey söylemiyor. Sayın Cumhurbaşkanının yanındakiler işte görüşüldü Kerkük filan dediler. İşte Amerikan Başkanı işte bunun üzerine fazla gitmeyin filan gibi laflar etti diyorlar ama esası yok. Sonra adını vermeyen bir Amerikan sözcüsü diyor ki, bu PKK konusunda siyasi çözümden bahsettiler. Sayın Cumhurbaşkanı da basın konferansında yok siyasi çözüm olmaz bu işe filan. Yani bir siyasi çözüm konusu da anlaşılan gündeme gelmiş bir şekilde.
Sunucu: Peki, Cumhurbaşkanı döndükten sonra ya basın toplantısında ya da havaalanındaki açıklamalarında bir cümle sarf etti. Amerika’dan akıl almaya ihtiyacımız yok gibisine. Bu, Amerika’yla belli konularda uzlaşamadığımız anlamına mı geliyor yoksa yolda düşündükten sonra geldikten sonra bazı gerçekleri daha iyi tartıp Amerika’ya bir öfkenin ifadesi mi?
Onur Öymen: Resmi bir ziyaretten sonra böyle şeyler söylenmez. Bir kere nezaket kurallarına uymaz. Ne söyleyecekseniz orada yüzüne söyleyeceksiniz. Ama ölçü bu gibi ziyaretlerde aldığınız sonuçtur. Efendim, biz nezaket ziyareti yaptık. Protokol ziyareti yaptık. Olmaz. Amerika gibi bir ülkeye giden bütün yabancı devlet adamları belli konuları görüşmek için giderler. Belli sonuçlar almak için giderler. Siz hangi konuları görüştünüz ve ne sonuç aldınız? İşte bakıyoruz ki, bu alına sonuçlar içinde elle tutulur bir şey yok. Keşke olsaydı. Biz de çok isterdik tabii. Mesela hiç bahsetmiyorlar, Türk-Amerikan ekonomik ve ticari ilişkileri geriye doğru gidiyor. Artış yok azalış var. Bütün dünyayla dış ticaretimiz gelişiyor ama Amerika’ya aynı kalıyor hatta birazda düşüyor. Bundan hiç bahsetmedi Sayın Cumhurbaşkanı. Bu yönetimin Türkiye’de bu idarenin bir alışkanlığı var. Sorunları hiç halka anlatmayacaksınız. Sadece başarılarınız anlatacaksınız. Yani bir sorunla karşılaşmak ayıp değil. Her ülke her zaman sorunla karşılaşabilir. Bunu halka dürüstçe anlatmak lazım. Biz şunu elde etmek istedik ama edemedik. Niçin? Karşı taraf çünkü şöyle bir gerekçeyle itiraz etti. İşte bu çalışmalarımızı devam ettireceğiz filan derseniz. Yok. Dikkat edin bütün Başbakanın ve Cumhurbaşkanının dış seyahatlerine hep böyle zaferden zafere koşuyorlar fakat neticede bakıyoruz AB’de geriye gidiyoruz. Amerika’yla ilişkilerde elle tutulur bir gelişme yok. Bir sınır ötesi operasyon vardı hepimizi memnun eden fakat o da işte böyle haberler üst üste gelince insanın kafasında kuşkular uyandırır hale geldi. Yani gerçekten biz dilediğimiz gibi PKK’ya karşı orada bir operasyon yapabiliyor muyuz yapamıyor muyuz? The Economist’te haberler çıktı efendim işte hava operasyonuna karşılık Başkan Bush Başbakandan af istedi diye. Buna çok kızdı Başbakan. Çok ağır kelimelerle yani böyle karşılık verilir mi filan diye laflar etti. Unuttu ki, daha iki üç sene önce kendi devlet bakanı o zamanki Ali Babacan Amerikan Hazine Bakanıyla böyle koşullu bir anlaşma imzaladı Dubai’de. Bize 1 milyar dolarlık hibe vereceksiniz biz de buna mukabil K. Irak’a asker geçirmeyeceğiz diye anlaşma yaptık. Sonra biz bunun üzerine gidince biraz basın yazınca filan olayı Meclise getiremediler. İşte alın size bir karşılıklı iş. Yani karşılıklı iş yaptığı için insan bu kadar ağır kelime kullanmaz. Yani özetlenecek olursa: Amerika’yla bizim ilişkilerimiz bizim için hakikaten çok önemlidir ve bu ilişkilerde elle tutulur sonuç almak lazım. İçinde bulunduğumuz aşamada en önemli meselemiz terörle mücadeledir. Terörle mücadelede de bu terörü tamamen tasfiye edecek bir sonuç almak lazım. Bakıyoruz çıkan yayınlara daha sonraki bilgilere filan aldığımız en çok nasihat olmuş. Yani ala ala nasihat almışız doğrusunu söylemek gerekirse. Bizim isteklerimizden ne aldık belli değil. Mahmur Kampı var mesela. Elle tutulur sonuç orada alınabilirdi. PKK tarafından vaktiyle kaçırılmış 11 bin 500 Türk vatandaşı yaşıyor orada. Şu anda PKK’nın denetiminde bir kamp. Hiç bir şey yapamıyorlar. Dağıtamıyorlar. Amerikalılar bir şey yapamıyor. Iraklılar bir şey yapamıyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliğini ikna edemiyorlar. Yani o öyle büyük bir sıkıntı ve sorun olarak orada durmaya devam ediyor. 11 bin 500 Türk vatandaşı olacak orada ve bunu gündeme bile getirmeyeceksiniz. Bu açılardan baktığımız zaman görüyoruz ki fazla bir şey yok. Irak’ın toprak bütünlüğü. Şimdi Amerikan basınında, kamuoyunda, kongresinde Irak’ın bölünmesine ilişkin bir sürü senaryo konuşuluyor. İşte geçen Haziran ayında Amerikan Kongresinin aldığı karar endişe vericidir. Bunlardan hiç bahis yok yani bu kadar kısıtlı ve dar bir gündemle ziyaret olmaz. Mutlaka bunların konuşulmuş olması lazım.
Sunucu: Ya da bunları iki cumhurbaşkanı konuşmuyorsa vakitleri yetmez diyorlarsa bunlar alt kademede görüşülür. Dışişleri Bakanlığı düzeyinde filan.
Onur Öymen: Ama onun için Cumhurbaşkanı ve Başbakanın hazırlıkları önemlidir. Yani önce iki tarafın diplomatları bir masaya otururlar işte bu ziyaret sırasında hangi konuları ele alacağız, işte gündeme şunu koyalım bunu koymayalım, bir anlaşma mı imzalayacağız, ortak bir bildirge mi yapacağız, sonunda halka ne diyeceğiz v.s. bütün bunlar önceden hazırlanır. Cumhurbaşkanı Amerika’ya gitmeden önce oradaki sonuç belli olur. Ufak tefek değişiklikler düzenlemeler ziyaret sırasında olabilir ama işin esası önceden en küçük ayrıntısına kadar protokolüne varıncaya kadar hazırlanır. Ama öyle anlaşılıyor ki, bizim bu alışkanlıklarımız bu geleneklerimiz biraz unutulmuş. Biraz gözden kaçırılmış. Öyle görüyoruz.
Sunucu: Sayın Öymen diyor bir izleyici terörü yaratan ABD değil midir? İsrail değil midir? Biz neden ABD’den medet umuyoruz? Rusya’ya daha yakın olsak ulusal çıkarlarımız daha iyi korunmaz mı? Bir izleyicimiz de Nisan ayından sonra bu Hükümeti Amerika kurtarabilecek mi diyor? Nisan’da bu rüyalar bitecek diyor. Ne olacaksa Nisan ayında? Onu siz biliyor musunuz bilmiyorum. Sayın Öymen, vatandaş olarak milli duruşunuza hayranım. Erivan’da tatil yapan teröristler Nisan’da ne olacak? Herhalde bu 24 Nisan’la bağlantılı bir şey. Kayseri’den de diyorlar ki, Atatürk bağımsız bir cumhuriyet bıraktı. Şu anda ABD’nin sömürgesi mi oluyoruz? Vatanın hali ne olacak gibi soru. Bunları da içine alarak isterseniz Türkiye’nin dış politikasında yani Amerika dışında gerçekten Kıbrıs’la ilgili AB’yle ilgili yeni kullanabileceğimiz kozlar var mı?
Onur Öymen: Önce birkaç cümleyle Kıbrıs’la ilgili düşüncelerimi paylaşayım. Hatırlayacağınız gibi bu hükümet iş başına geldiği zaman Kıbrıs konusu gündeme geldiğinde her defasında diyordu ki, “çözümsüzlük Çözüm değildir.” Ne oldu acaba bu söylem? Niye şimdi acaba bundan hiç bahsetmiyorlar. Hep bizden önceki Hükümetlerin kusuru yüzünde, Sayın Denktaş’ın kusuru yüzünden bu iş çözülemiyordu işte biz geldik çözeceğiz diyorlardı. Umarım ki, şimdi anlamışlardır ki, Kıbrıs meselesinin çözülememesinin sebebi Türkiye değildir. Denktaş da değildir. Kıbrıs meselesi Rum tarafının Yunanistan’ın çok katı ve uzlaşmaz bir politika izlemesi nedeniyle çözülemiyor. Bir kere bunu açıklıkla ortaya koyalım. İkincisi Sayın Cumhurbaşkanı yeni bir süreç başlatmaktan bahsediyor BM Genel Sekreteriyle yaptığı konuşmada. O da ilgi çekici. Nasıl bir yeni süreç başlatacaksınız? Şimdi karşı taraf Kofi Annan Planını reddetmiş. Türkiye bunlar reddetmesine rağmen “aman bu plan masada dursun” diyordu. Şimdi yeni bir süreç başlatacağız diyor. Bu yeni süreç Kofi Annan Planından tamamen bağımsız mı olacak? O zaman niçin bunun masada durmasını istediniz? Masada ise karşı taraf bunu reddetmiş. Onun üzerine siz yeni bir süreçten bahsettiğiniz zaman herkes bu Kofi Annan Planda verdiğiniz tavizlerden daha fazlasını vermeye hazır olduğunuz gibi anlar. Başka türlü anlaşılmaz. Şimdi bu sırada Türkiye’nin karşı tarafın planını reddetmesinden sonra çok böyle istekli, hevesli bir görünüm sergilemesi ancak ve ancak daha çok taviz vermeye hazırız yaklaşımını yansıtıyor. Bu bir. İkincisi, Kıbrıs’la ilgili olarak hiç tartışılmayan ama çok önemli bir konu var. Kıbrıslı Rumlar 2003 yılından beri Mısır’la Lübnan’la çeşitli anlaşmalar yaptılar ve deniz altındaki sahayı paylaştılar. Ekonomik bölge anlaşmaları yaptılar, kıta sahanlığını paylaştılar. Bununla da kalmadılar ve o kıta sahnlığında şimdi biri Amerikalı olmak üzere iki yabancı şirkete petrol arama izni verdiler. Şimdi Sayın Cumhurbaşkanının ziyareti sırasında bu acaba gündeme gelmedi mi? Yani bundan duyduğumuz rahatsızlığı dile getirmedik mi? Bu Kıbrıs Devletini kuran Londra ve Zürich Anlaşmasına göre böyle şeyler yapmaları mümkün değil. Üstelik bir de gayet tabii böyle tepeden bakar bir şekilde açıklamalar yapıyorlar. Orada çıkartılan petrolün bir litresini bile Türklere vermeyeceğiz diyorlar ve siz hiç bir şey söyleyemiyorsunuz. Bunun tedbiri var. Yani Ege’de Yunanlıların yaptığı gibi siz de orada yaparsınız. O bölgelerde uzun süreli atışlı dikkat sahaları ilan edersiniz. Kimseyi sokmazsınız oraya. Türkiye’nin bunu yapacak gücü, birikimi ve örneği var. İşte Ege’de Yunanlıların yaptıkları. Yani yapılacak ve söylenecek çok şey var. Ama bu Hükümet maalesef kendileri açısından böyle bir başarı gibi takdim edemeyecekleri konuları kamuoyuna yok farz ediyorlar. Sanki böyle bir mesele hiç yok. Sanki Kıbrıs’ın etrafında petrol arama faaliyeti hiç yokmuş gibi davranıyorlar. Kaldı ki, bu anlaşmalar yüzünden Türkiye’nin açık denize yönelik kıta sahanlığı daralıyor. Şimdi uzmanların yaptığı araştırmalara göre bu Mısır’la yapılan anlaşmanın sonucunda Türkiye’nin o bölgedeki yani Antalya’dan açık denize doğru uzanan alandaki petrol araştırma hakları veya kıta sahnlığı üzerindeki hakları 11 bin 500 km azalmıştır diyorlar. Bu çok ciddi bir iddia. Bir taraftan Lübnan’la bir taraftan Mısır’la yarın Yunanistan’la bu anlaşmalar yapıldığında Türkiye’nin kullanabileceği alan giderek daralacak. Bunlar şimdi çok ciddi sorunlar ama bunlardan bahis yok. AB’nin Kıbrıs’la bağlantısı. Şimdi bu da çok ciddi bir mesele. AB geçen yıl yani 2006 yılının sonunda bir karar aldı ve Türkiye’yle müzakere sürecini doğrudan doğruya Kıbrıs ipoteğinin altına soktu. Yani 35 tane başlık var bunlardan 8 tanesini dondurdu. Kıbrıs meselesinde Türkiye’den bekledikleri tavizi henüz tam alamadılar diye Türkiye’nin imzaladığı Ek Protokolü onay için Meclise getiremediği için ve uygulamaya koyamadığı için 8 maddenin müzakeresini tamamen dondurdu. Geri kalan bütün müzakere başlıklarını da Kıbrıs’ta elle tutulur somut sonuç alınmasına bağladılar. Yani bu Kıbrıs meselesinde onların istediği tavizleri Türkiye vermedikçe diğer başlıkların hiç birini sonuçlandırmayacağız diyorlar. Kararı bu. Bu defa ki karar daha da kötü. Bu 2007 yılının sonunda Kıbrıs konusunda alınan karar eski karardan da kötü çünkü bu sefer bir ilave yapmışlar. Orada diyorlar ki, bu Ek Protokole ilaveten Kıbrıs’la ilişkilerini Türkiye normalleştirecek diyor. Yani bunun düzgün Türkçeye tercümesi Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Devleti olarak tanıyacaksınız diyor. Bunu sizden istiyor ve bunu zirve kararına koymuş. Daha önce Türkiye’nin o zaman yayınladığı deklarasyona bir karşı bildirge yayınlamıştı. Orada böyle bir laf geçiyordu şimdi bunu zirve kararına bağlamışlar. Bütün bunlar bizim aleyhimize unsurlar. Türkiye-AB ilişkilerini Kıbrıs’la o kadar iç içe bağlamış ki, yani Türkiye’nin tek taraflı çabasıyla bunu çözmesi mümkün değil. Çok ciddi bir mücadeleyi göze almadıkça Türkiye bu bağı çözemezsiniz. Bir kere karşı taraf bir geri adım atma işareti vermediği sürece herhangi bir ülkeden Türkiye lehine bir açılım bekleyebilir misiniz? Daha spor ambargosunu bile kaldıramıyorlar. Bir İngiliz takımı gidecekti orada maç yapmaya ona bile izin vermedi Rumlar. Onu bile engellediler. Ulaşım ambargosunu engelliyorlar. Türkiye hariç herhangi bir ülkeye bir uçak kaldıramıyorsunuz. Tek bir olumlu gelişme yok. E hani çözümsüzlük çözüm değildi? İşte buyurun çözün. Eğer bizim kusurumuzdan idiyse geçmişte şimdi siziniz iktidar. Hadi buyurun çözün. Çözemedikleri için böyle arada bir laf ediyorlar yeni süreç başlasın filan. Yeni süreç ne zaman başlayacak? Niçin başlayacak? Ne amaçla başlayacak? Nasıl başlayacak? Şimdi karşı tarafta seçimler var. Şubat ayında cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Bir kere ondan önce herhangi bir adım atmak söz konusu bile değil. O bakımdan, Kıbrıs’ta bizim yapmamız gereken biz CHP olarak bunu açıkladık daha önce orada gerçek durumun fiili durumun iki ayrı devlet olduğu noktasını dünyaya kabul ettirmeye çalışmak ve atacağımız somut adımlarla da bu tutumumuzu belirlemek ve ortaya koymak. Yani mademki siz karşı taraf Rumlar bir ortak çözüme yanaşmıyorsunuz, mademki merkezde Türklerden ve Rumlardan oluşacak bir çatı örgütünün hükümetinin olmasına yanaşmıyorsunuz mademki en küçük bir yetkinizi devretmeye yanaşmıyorsunuz Türklere yapılacak tek bir şey var: yana yana yaşayacaksınız. E örneği var mı dünyada var. Dünyada öyle adalar var ki orada iki devlet var. Karayipler’de Haiti ile Dominik Cumhuriyeti mesela. Söz gelimi. İlla yana yana yaşamasın bunlar diye şu çıkarılan sıkıntılara bakın. Ambargoyla yaşanan bir nesil geçti. Bir nesil Türk doğduğundan beri ambargoyla yaşadı. Günah değil mi bu insanlara. Yani dünyada başka hangi millete bu kadar ağır bir ambargo uygulanıyor? En kötü zamanında Irak’a bu kadar ağır bir ambargo uygulanmamıştır. Yani KKTC’ye yapılan zulüm dünyada hiçbir ülkeye hiçbir zaman yapılmamıştır. Bu kadar katı, bu kadar uzun süreli, bu kadar ağır bir ambargo rejimi ben başka ülkeye uygulandığını hatırlamıyorum. O zaman ne yapacaksınız? Alacağınız inisiyatif yeni bir çözüm öngörecek. Yeni çözüm de iki ayrı devlet esasına göre oluşursa ne ala. O zaman hepimiz destekleriz. Bütün siyasi partiler sizin yanınızda olur. Türk halkı sizi destekler ve KKTC’yi tanıtmak ve tanınmasını sağlamak için çaba sarf edersiniz.
Sunucu: Peki, bu Londra ve Zürich Anlaşmalarını daha doğrusu Kıbrıs’a vücut veren bu kurucu anlaşmalara bugün bizim çok atıfta bulunmamız iyi mi acaba?
Onur Öymen: 1960 Anlaşmalarının özü şu: taraflardan biri tek başına Kıbrıs Devleti olamaz. Şimdi Kıbrıs’ta bizi en çok rahatsız eden husus Güney Kıbrıs Rum Kesiminin kendini bütün Kıbrıs’ın meşru devleti olarak takdim etmesi ve dünyanın da bunu kabul etmesi. Yani fiilen 1960 anlaşmalarını yok sayıyor. 1960 Anlaşmalarının hükmü iki unsurlu bir devlet meydana getiriyor. Yani taraflardan birinin temsilcisi istemeden ne bir uluslar arası anlaşma yapabilirsiniz ne bir kanun çıkarabilirsiniz ne bir üst makamlara bir atama yapabilirsiniz. Yani son derece etkili rolü vardı Kıbrıslı Türklerin. Şimdi bu tamamen kayboldu. Yani Güney Kıbrıs Rum yönetimi içinde ne Türk makamı var ne bir Türk yüksek memuru var ne bir Türk hâkim var. Hiç kimse yok. Ama buna rağmen sadece Rumlardan oluşan bu devletçiği tamamen Kıbrıs’ın tamamının bir devleti gibi takdim ediyorlar ve dünya da bunu kabul ediyor. İşte bu Türkiye’ye yapılmış çok büyük bir haksızlıktır. Yani bu kadar haksızlık yapamazsınız. Şimdi AB belgelerine bakınız Kuzey Kıbrıs’tan bahsederken merkezi hükümetinin yetkilerini uygulayamadığı alan diyor. Yani nedir burası? Deve midir kuş mudur burası bir devlet midir? Yani insansız bir boş arazi midir? Bu haksızlığa AB de ortak oluyor, Amerika da oluyor ve biz de sesimizi çıkaramıyoruz. Bu inanılacak gibi bir şey değildir. Bir Atatürk devrindeki Türkiye’yi düşününüz. Hatay’ı nasıl aldığımızı düşününüz. Ondan sonra Ecevit dönemindeki Türkiye’yi düşününüz. Kıbrıs Harekâtı dönemini düşününüz. Kardak olayını düşününüz. Bir de bugünkü halimize bakınız. Yani gerçekten çok üzüntüye kapılıyor Türkiye hesabına.
Sunucu: 1974’te bizim dış borcumuz ne kadardı acaba?
Onur Öymen: 1974’te Merkez Bankasının kasasında topu topu iki milyar dolar rezerv vardı. Bizim bırakın 1974’ü 1980 yılında yıllık dış borç ve faiz ödememiz 1,9 milyar dolardı yıllık. Bugün 47 milyar dolar. Düşünebiliyor musunuz? “Nereden nereye geldik” diyor Başbakan. İşte oradan buraya geldik. Ekonomik açıdan da böyle, diğer açılardan da böyle.
Sunucu: Şimdi Amerika’da seçim var. Büyük ihtimalle demokrat bir aday cumhurbaşkanı olacak ama. E şimdi kongrede de demokratlar çoğunlukta olduğuna göre gerçekten seçim Kasım ayında ama gelecek yıl kongrede ciddi bir durum oluşabilir. Bu Ermeni iddialarıyla ilgili gerçek anlamda bir tasarısı gelirse bu sefer bir de yönetimde demokrat başkan varken önlenebilecek mi?
Onur Öymen: Bu risk her zaman var. Bu yıl da olabilir. 2008 yılında bu tasarının geçme şansının yüksek olduğunu Amerikalılar bize söylemişlerdi. Başkanın son yılı bu. Üstelik orada çıkacak tasarı hazırlıkları da öyle bir tasarı içinde başkanın onayına tabii olmayan. Kongrenin temayüllü başlığını taşıyan bir metin olacaktı. Sens of the congress diyor. Onların başkan tarafından onaylanması gerekmiyor ama psikolojik ağırlığı ve etkisi olacaktır.
Şimdi ekonomik durum gerçekten çok kaygı vericidir. Türkiye’de carı açık yani toplum döviz gelirleriyle toplam döviz giderleri arasında fark 35 milyar doları aştı. Şimdi Türkiye gelişme yolundaki bir piyasa ekonomisi sayılıyor. Bu kategoriye giren yaklaşık 30 devlet var. Bu devletlerin içinde hiçbirinin böyle bir cari açığı yok. Bunun yarısı kadar yok. Yani o kadar büyük bir cari açık ki, hiçbir ülke buna yanaşamıyor bile. Ve dış ticaret açığında da bütün bu ülkeler arasında da birinci. 100 dolar almak için kaç para faiz veriyorsunuz. Şimdi bu ölçüye göre bakarsanız Yunanistan %4,6, Mısır gibi bir ülke bile %9,5, Türkiye %17. Yani öyle bir ekonomik tablo ki, bu tablo endişe verici. Şimdi IMF de Türkiye’yi sıkıştırıyor biran önce borçlarını ödesin diye. İşte ilk başlangıçta yıllarca %6,5 faiz dışı fazla dediler. Aynı anlaşmayı Brezilya yapmış %4’le. Neticede, Türkiye dünyada en fazla borç ve faiz geri ödemesi yapan ülkeler içinde 4. sırada geliyor. Bizden önce 3 ülke var: Brezilya, Meksika ve Rusya. Bu ülkeler böyle yüksek bir borç ödemek zorundalar diye bunlara siyasi baskı yapabiliyor musunuz? Yani Meksika’nın üzerine, Brezilya’nın üzerine, Rusya’nın üzerine bir baskı yapabiliyor mu büyük devletler? Yapamıyorlar. Bir tek Türkiye’ye yapabiliyorlar. Niçin? Çünkü siz maalesef bu dış baskılara karşı direnme gücünü gösteremiyorsunuz. Bütün mesele burada. Yani siz mademki, borçluyuz çaremiz yoktur. Her istedikleri siyasi tavizi vermek zorundayız dediğiniz mi zaten iş bitiyor. Yapacak bir şeyiniz kalmıyor. O zaman da ekonominizi de dış politikanızı da yabancılar yönlendiriyor. İşte başka ülkelerden örneklere bakın. En zor durumda olan ülkeler bile ulusal çıkarı söz konusu olduğu zaman direnmesini biliyor. Çıkarını ve hakkını koruyor. Yani en kötü ne yapabilirsiniz bir ülkeye? Savaş mı ilan edecekler siz hakkınız koruyorsunuz diye? Türkiye gerçekten uzunca bir zamandan beri, özellikle bu iktidar zamanında, haklarını ve çıkarlarını koruyamayan bir ülke durumuna düşürüldü. İşte Kıbrıs’taki durumu bakın, AB’yle ilgili duruma bakın, Kuzey Irak’ta terörle mücadeleye bakın. Son zamanlardaki hava operasyonları hepimizi biraz ferahlattı ama işin gerçeğine bakacak olursanız orada 3500 terörist var diyorlardı. Yapılan en iyimser açıklamayla 200 terörist bertaraf edilmiş. Ne oldu geri kalan 3300 terörist? Onlar nereye gitti? Yani orada durup hedef olarak sizin yeni saldırılarınız bekliyorlar mı yoksa köylere, kasabalara, şehirlere mi gittiler? Gittilerse orada niye bunların tevkif edilip Türkiye gönderilmesini sağlayamıyorsunuz? Bütün bunlar çok ciddi soru işaretleri. Yani terörün kökünü nasıl kazıyacaksınız? Ancak kapsamlı bir operasyon yaparak.
Sunucu: Bu arada Ermenistan’da da seçim var Şubat ayına. Rusya’da devlet başkanı değişiyor. Bunlar bizi nasıl etkiler?
Onur Öymen: Tabii, şimdi Ermenistan’a bakacak olursanız Ermenistan’da bugünkü cumhurbaşkanı Koçaryan daha önce yukarı Karabağ’ın lideriydi ve en sert en radikal yaklaşımını savunan liderdi. Ondan önceki cumhurbaşkanı zamanında biz epey ilerleme kaydetmiştik. Hatta o zaman Ter-Petrosyan’ı Türkiye’de iki kere Sayın Aliyev’le buluşturduk. Sayın Demirel’in girişimiyle. Şimdi yönetim Ermenistan’da eskisinden çok daha katıdır ve bu yeni seçimlerde de Koçaryan’ın tekrar kazanma şansı yüksek gözüküyor. Bana öyle geliyor. Rusya’daki gelişmeler de önemli tabii. Putin’in anayasa gereğince cumhurbaşkanlığını bırakma zorunluluğu var. Ama başbakan olarak aynı gücünü koruyacağı anlaşılıyor.
Sunucu: Var mı son söyleyeceğiniz bir şey?
Onur Öymen: Şunu söyleyeyim: bütün bunları, yani dünyada olup bitenleri, çok iyi izlememiz lazım ve dünya hakkında kamuoyuna doğru bilgi vermek lazım. Şimdi örnek olarak söyleyeyim: Sayın Başbakan Madrid’de yaptığı konuşmada, işte bu türbanı bir siyasi simge olarak takdim ettikten sonra, “dünyanın neresinde siyasi simgeler yasaklanmış?” Farkında bile değil. Gama Haç mesela Almanya’da yasak. Alın size siyasi simge. İran’da kravat takmak yasak. Hiçbir İranlı devlet memuru, politikacısını gördünüz mü kravatla? Simge kravatsız gömlek giymek. Siyasi simge dediğiniz andan itibaren çok ciddi bir tartışma açıyorsunuz. Kıyafetlerin siyasi simge olarak kullanılması sadece otoriter ve totaliter devletlerde görülüyor. Mesela Hitler döneminde kara gömlekliler vardı. Mussolini devrinde kahverengi gömlek vardı. Bunlar otoriter rejimlerin sembolleridir. Zannedilmesin ki demokrasinin icabıdır. Kıyafetine bakarak bir insanın düşüncesini tayin edemezsiniz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.