Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

CNNTürk, “Ulusal Çıkarlarımızı Sabırla Korumalıyız”
27 Kasım 2002
Onur Öymen’in CNN Türk’e verdiği Mülakat
Almanya öteden beri Türkiye’nin AB üyeliği konusuna çok sıcak yaklaşmıyor. Daha Helmut Kohl’un Başbakanlığı zamanında Almanya Türkiye’nin üyeliğine karşıydı. 1997 Lüksemburg zirvesinde de Türkiye’nin adaylığına karşı çıkmıştı. Almanya’da Türkiye’nin üyeliğine karşı özellikle hristiyan demokratlardan kaynaklanan kuvvetli bir cereyan vardır. Son seçimlerde CDU, CSU partilerinin Başbakan adayı Stoiber de Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu açıklamıştı. Almanya’da iktidarlar muhalafetin karşı olduğu konularda daima dikkatli davranırlar. Çünkü Alman parlamentosunda iki meclis vardır. Muhalefetteki hristiyan demokratlar üst meclis Bundesrat’ta çoğunlukta olabiliyor. İktidar partisi olan sosyal demokratlar bu durumu düşünmek zorundadır. Özetle Almanya’nın Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakması öteden beri beklenmiyordu. Buna rağmen bizim Almanya’yı ikna etmek için çabalarımızı sürdürmemiz gerekiyor.
Almanya’da kamuoyu faktörü daima önümüze çıkartılmıştır. Bizim Almanya’da yalnız iktidarla değil, muhalefetle de görüşmemiz lazım ve onlara Türkiye’nin Avrupa’dan dışlanmasının ne kadar büyük bir yanlış olacağını, Türkiye’nin üyeliğinin sanıldığı gibi Avrupa Birliği’ne ve Almanya’ya sorun yüklemeyeceğini; tam tersine büyük katkılar sağlayacağını gerekçeleriyle anlatmamız lazım. Çünkü gerçekten de Türkiye’nin üyeliği yalnız Almanya’ya değil, bütün Avrupa’ya önemli katkılar sağlayacaktır.
Şunu hatırlamak lazım, Avrupa’da geçmişte başka ülkelerin üyeliğine de karşı çıkılmıştı. De Gaulle zamanında Fransa, İngiltere’nin üyeliğini iki kere veto etmişti. Bazı Avrupa ülkeleri İspanya’nın adaylığına da karşı çıkmışlardı. İspanyolların AB’deki işgücü pazarını ellerine geçireceğinden endişe ettiler Akdeniz ürünlerinde rakip olacağından endişe ettiler. Bu ve benzeri gerekçelerle karşı çıktılar. O bakımdan bu gibi davranışları yadırgamamak lazım.
Türkiye’ye gelince Türkiye ile ilgili eleştiriler farklı bir nitelik taşıyor. Örneğin şimdi AB Konvansiyonu Başkanı olan eski Fransa Cumhurbaşkanı Giscard D’Estaing’in yaptığı açıklama dikkat çekici oldu. Türkiye’nin üyeliği AB’nin sonu olur diyor.
Her ülkenin kamuoyunda farklı eğilimler vardır. Avrupa kamuoyuna yön veren Giscard D’Estaing gibi, Kohl gibi, Lüksemburg eski Başbakanı Santer gibi, hatta eski Almanya Başbakanı Schmidt gibi siyaset adamları var. Bunların Türkiye’nin üyeliğine bu kadar katı biçimde karşı çıkmalarını izah etmek çok zor. Avrupalılar Türkiye’nin üyeliğine bu kadar karşı idiyse tam üyeliği hedef alan 1963 Ortaklık Antlaşmasını neden imzaldılar? 1999’da Helsinki’de Türkiye’yi niçin aday yaptılar? Yani tam üye yapmayacağınız bir ülkeyi neden aday yaparsınız? Bunda bir mantık var mı? Türkiye’nin üyeliği bir gerçek gibi ortaya çıkmaya başlayınca bu gibi tepkiler su yüzüne çıktı. Şimdi burada dikkat edilmesi gereken, hükümetlerin tutumudur. Bu gibi siyasi eğilimler ortaya çıkabilir, basında yazılar yayınlanır, kamuoyunda eleştiriler olur. Avrupa Birliği ile ilgili referandumlarda halkın yarısına yakını olumsuz oy kullanıyor. Ancak hükümetlerin resmi tutumu nedir buna bakmak lazım.
Burada her zaman açıkça ifade edilmese de ön plana çıkartılan hususlar şunlar: Önce Türkiye’nin işgücünden endişe ediliyor. Türkiye AB’ye tam üye olduğunda serbest dolaşım hakkından yararlanacak Türk işçileri AB ülkelerinde serbestçe iş arayabilecekler. Vize kalkacak, bunlardan endişe ediliyor. Bir bölümü, bize açıkça söylediler, “biz diğer ülkeleri hazmedebiliriz ama Türkiye’yi hazmedemeyiz” dediler. Biz Türkiye’nin potansiyelini biliyoruz ve Türkiye’yi bir rakip olarak görüyoruz dediler. Bu gibi unsurları dikkatten uzak tutmamak lazım. Din ve kültür farkını ön plana çıkartanlar da var. Avrupa’yı bir hristiyan topluluğu gibi görenler de var. Ama Türkiye bütün bu sıkıntıları aşabilir ve aşmalıdır. Çünkü Avrupa kendi kendiyle çelişkiye düşmek istemiyorsa, tutarlı olmak istiyorsa kendi ilkelerini korumak zorundadır.
Bir ülkeyi sırf nüfusu fazla diye Avrupa’dan dışlayamazsınız. O zaman İngiltere’yi niye aldınız diye sorarlar. İspanya AB’ye girerken küçük bir ülke değildi. Bugünkü adaylardan Polonya küçük bir ülke değil. Avrupa tutarlı olmak zorunda. Onun için, bütün gerekçeleri, bahaneleri Türkiye’nin eksiklerine odaklanıyor. Açıkça ifade etmem gerekirse bütün kusurun Türkiye’ye ait olduğunu biz çok kolaylıkla kabul ediyoruz. Yani deminden beri konuştuğumuz Avrupa’dan kaynaklanan sorunlar hiç yokmuş gibi, bütün nedenler Türkiye’den kaynaklanıyormuş gibi bir izlenim ediniyoruz ve boyuna kendimizi suçluyoruz. Evet, Türkiye’nin eksikleri var, belki kusurları var, hala tamamlaması gereken bazı hususlar var ama biz bütün suçu, bütün kusuru kendi üzerimize alırsak sanıyorum doğru bir iş yapmış olmayız.
Bugün Avrupa güvenliğini Amerikasız düşünmek zordur. Bugün Avrupa güvenliğinin temel taşı NATO’dur ve İttifakın içinde Amerika’nın oynadığı rol ortadadır. Bugün Amerikan faktörünü ortadan çıkarttığınız zaman Avrupa güvenliği çok şey kaybeder. Bazı iddiaların aksine Türkiye’nin AB içinde ABD’nin truva atı olması söz konusu değildir. Türkiye şimdiye kadar kimsenin Truva atı olmamıştır, bundan sonra da olmaz.
İşin önemli tarafı şudur: Avrupa Birliği vaktiyle bir ekonomik birlik olarak kuruldu. Daha sonra bir siyasi boyut da kazandı. Şimdi bir savunma ve güvenlik boyutu kazanıyor. Boyle bir AB’ye Türkiye’nin gerçekten çok büyük katkılarda bulunması söz konusu. AB bugün yetenekler konusunu tartışıyor. Savunma ve güvenlik alanında etkili bir rol oynayabilmesi için Avrupa ordusunun belirli bir güce sahip olması lazım. Yani 60.000 kişilik bir orduyu bir yıl süreyle görev yapar hale getireceksiniz. Bunun hava ve deniz unsurları da olacak, yılda üç kere rotasyon yapacağı için bu 180.000 asker demektir. Avrupa’da buna tahsis edecekleri asker yok. Avrupa ordusuna tahsis edilecek askerler bugün başka görev yapan, milli ordularda veya NATO’da görev yapan askerlerdir. Onun için Avrupa’da en çok tartışılan konuklardan biri yetenekler konusudur. Bu yetenek bizde var. Avrupa Birliği’ne sağlayacağımız katkı gerçekten çok büyük. Bugün Türkiye AB’ye üye olmadığı halde, Avrupa ordusuna tahsis etmeyi kabul ettiğimiz birklikler 10 AB ülkesinden fazladır. O bakımdan Türkiye’nin güvenlik alanında sağlayabileceği katkıyı kimsenin gözardı etmemesi lazımdır. Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin bir yük gibi düşünülmemesi lazım. Türkiye AB’ye pek çok alanda büyük bir katkı sağlayacaktır. Ama önce bunu bizim farketmemiz gerekiyor. Kendimize güvenmemiz lazım, kendi ağırlığımızı, etkinliğimizi hissettirmemiz lazım.
Sayın Başbakan’ın ifade ettiği bir noktaya da değineceğim. “Yaptığımız reformlar kendimiz içindir” diyor. Aslında öyle olması gerekir ama ne yazık ki, son zamanlarda demokratikleşme paketi denilen reformların içinde hemen hemen sadece Avrupa Birliği’nin bizden istedikleri var. AB’nin bizden istemediği demokratikleştirme önlemlerini ne yazık ki, gündeme getiremiyoruz. Mesela yurt dışındaki vatandaşlarımızın seçme haklarıyla ilgili bir yasal düzenleme şu anda aklımıza gelmiyor. Bu Türk demokrasisinin çok ciddi eksikliklerinden biri. Neden aklımıza gelmiyor? Çünkü Avrupalılar bizden bunu istemiyor. Şimdi biz kendimiz için çalışıyoruz dediğimiz zaman bunun inandırıcılığı biraz azalıyor.
Kıbrıs’lı Türklerin en büyük başarılarından biri orada demokratik bir devlet kurmuş olmalarıdır. Biz Türkiye’de sık sık milli iradeden bahsediyoruz. Unutmayalım ki, KKTC’de de halkın özgür iradesi ile seçilmiş bir cumhurbaşkanı var, bir hükümet ve parlamento var. Öncelikle onların görüşlerini almamız lazım. Bu planı müzakere edecek olan KKTC Cumhurbaşkanıdır. Biz onların görüşlerini bir tarafa bırakırsak, KKTC liderlerini çözümü istememekle suçlarsak zannediyorum ki, yanlış bir iş yapmış oluruz. Mesele aynı zamanda Türkiye’yi de ilgilendiriyor, çünlü Kıbrıs’ta Türkiye’nin güvenlik çıkarları var. Oradaki soydaşlarımıza karşı sorumluluklarımız var. 1960 tarihli Londra ve Zürih Antlaşmaları’ndan kaynaklanan yükümlülüklerimiz var. Ama Kıbrıslı Türkler’i dışlamamamız gerekiyor.
Planda dikkati çeken bazı noktalar var. En önemli unsurlardan biri şudur: Plan Sayın CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın da TBMM’de dediği gibi, toplumların dokusunu bozuyor. Rumları tekrar Türk kesiminin içine yerleştirmeyi öngörüyor. Aynen 1974’den önceki durum gibi. Şimdi, bu iki toplumun içiçe yaşamalarının geçmişte ne gibi dramlara yol açtığını hepimiz gayet iyi biliyoruz. İki toplum iç içe yaşarsa ki, plana göre birkaç yıl sonra Kıbrıs Türk kesiminin üçte birinin Rumlardan oluşması söz konusudur, bu çok ciddi bir durum yaratacaktır. Parlamentoda temsil edileceklerdir. Yani Kuzey Kıbrıs Türk parlamentosunun üçte biri muhtemelen Rumlardan oluşacak. Böylelikle şimdiye kadar sürdürdüğümüz mütecanis, homojen yapı kaybolacak Kuzey Kıbrıs’ta. Muhtemelen pek az sayıda Türk Güneye gideceği içinde Güneyde bu sorun olmayacak.
Bunun merkezi hükümet üzerinde de etkileri olacaktır. Türklerle Rumların barış içinde birlikte yaşayacakları düşünülüyor mu? Düşünülseydi bir de barış gücü yerleştirilmesine ihtiyaç duyulmazdı. Çünkü öyle anlaşılıyor ki, planda öngörülen barış gücünün esas görevi kuzeye yerleştirilecek Rumları korumak olacaktır. Peki o zaman kuzeydeki Türk devletinin egemenliği nerede kalacak? Oradaki Rum asıllı vatandaşların güvenliğini korumak Türk devletinin görevi olmayacak mı? Hayır. Bu Barış Gücünün görevi olacak. Barış Gücü gerektiğinde barikatlar kurabilecek. Bu planda yazılı. Peki Türkler isterlerse Barış Gücünün görevine son verebilecekler mi? Veremeyecekler. Barış Gücünün görevine son vermek esas itibariyle merkezi hükümetin yetkisinde. Şimdi bütün bunları düşünmeden, görmeden, planı bir bütün olarak değerlendirmeden- ki, planın olumlu tarafları da var kuşkusuz- ne getirecek, ne götürecek, bunları değerlendirmeden plan hakkında acil hükümler vermemek gerekiyor. Bu işin bir tarafı.
İkinci tarafı şu: Herkes çözüm istiyor. En çok Türkiye istiyor. Biz CHP olarak bir çözümün mutlaka bulunmasını istiyoruz. Makul bir çözümün bulunmasını istiyoruz. Yalnız, şu noktayı unutmamak lazım: Bu çözümün adil olması lazım. Şimdi haritaya baktığımız zaman görüyoruz ki, iki öneri yapılıyor planda. Denktaş’a ya Karpas Burnu’nu Rumlara bırakacaksın, ki bu Türkiye’nin güvenliği, stratejik menfaatleri açısından son derecede önemlidir; bırakmazsan eğer, Magosa’nın, Güzelyurt’un en mümbit, en sulak arazilerini bırakacaksın. Buralardan muhtemelen 60.000- 65.000 Kıbrıs’lı Türk başka yerlere göç edecek. Nereye göç edecekler? Bu göç ettikleri yerde nasıl yaşayacaklar? Var mı başka toprak böyle? Kıbrıs’ın su kaynaklarının en büyük bölümü Güzelyurt’tadır. Bu kaynakları kaybedeceksiniz. Su kaynaklarını kaybedeceksiniz. Oradaki verimli toprakları kaybedeceksiniz.
Ayrıca Türkiye’den gidip Kıbrıs’a yerleşen Türklerle ilgili çok kısıtlayıcı hükümler var. Öyle anlaşılıyor ki, Kıbrıs’lı Türklerin ve Türkiye’den gidenlerin önemli bir bölümü belki Adayı terketmek zorunda kalacaklar. Planı bu şekliyle uyguladığınız zaman çıkacak tablo budur.
Peki ne yapmak lazım? Sayın Denktaş’ın söylediği çok açıktır. Diyor ki, bu planın bir müzakere zemini olmasını sağlamak mümkün müdür? Bunu araştırmak için görüşmeye hazırım, diyor. Yani planı müzakere zemini olarak kabul ederim demiyor. Zira müzakere zemini olarak kabul ettiğiniz zaman buradaki bu temel kavramları da kabul ediyorsunuz. Müzakere zemini olarak kabul etmek, bunun ayrıntıları üzerinde bir al-ver egzersizi yapılabilir demektir. Belki bazı tavizler alırsınız ama işin özünü kabul etmiş olursunuz. Denktaş diyor ki, planın özünü kabul edebilecek durumda değilim. Bizim bunu anlamamız lazım. Buna saygı göstermemiz lazım. Türkiye ile KKTC arasında görüş ayrılığı olduğu izlenimi vermememiz lazım. Kuzey Kıbrıs yönetimine baskı yapıyor izlenimi vermememiz lazım. AB’den bir üyelik takvimi alma uğruna oradaki soydaşlarımızın sırtından bu kadar önemli tavizleri vermememiz lazım. Avrupa Birliği’ne üyelik bizim hakkımız. Dün Mecliste de ifade ettik. Orada, objektif koşullara göre hem Türkiye’nin üyelik takvimi alması lazım, hem de en kısa zamanda üye olması lazım. Ama bunun için Kıbrıs’tan taviz vermemiz gerekmiyor. Bize böyle zorlamalar, dayatmalar yaptıkları zaman hükümetin buna karşı direnmesi gerekiyor. Karşı çıkması gerekiyor ve Türkiye’nin hakkını güçlü bir biçimde koruması gerekiyor. Her istenen tavizi vererek bunları sağlayamazsınız.
O bakımdan bizim kamuoyunu bilgilendirirken meselenin bütün bu boyutlarını da anlatmamız gerekiyor. Bir kere daha söylüyorum: Biz çözüm istiyoruz. Yani planın şu veya bu yanını eleştiren insanları siz çözüm istemiyorsunuz diye suçlarsak kendimize haksızlık yapmış oluruz. Şunu unutmayalım ki, bugün yapacağımız hataları ileride telafi edemeyiz. Rogers planında yapılan hatanın bize kaç yıl nelere malolduğunu biliyoruz. Bu onunla kıyaslanmayacak kadar büyük ve ciddi bir konudur. Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşü sırasında gözü kapalı verdiğimiz tavizleri kastediyorum. Tek taraflı olarak, sırf sözlü teminatlara dayanarak… Sonunda gördük ki, uygulama hiç öyle olmadı. O bakımdan bizim şimdi son derecede dikkatli olmamız lazım. Neyi aldığımızı neyi verdiğimizi çok iyi bilmemiz lazım. Bu değerlendirmeleri çok iyi bir şekilde yapmadan da, duygusal bir yaklaşımla, Kıbrıs meselesinin belki doğurduğu bazı bıkkınlıklarla hareket etmememiz lazım. Dış politikada yapılabilecek en büyük hatalardan biri yorgunluk, bıkkınlık emaresi göstermektir. Efendim bu bunalım çok uzun sürdü, dünyada bunun örneği yok diyenler var. Şimdi bu doğru değil. Türkiye ile Yunanistan arasında Ege’deki ihtilafların tarihi Kıbrıs sorunundan çok daha eski. Çin ile Tayvan arasındaki ihtilafın tarihi bundan çok eski. Cebelitarık meselesinde İspanya ile İngiltere arasındaki ihtilaf 300 yıldır sürüyor. Ama kimse, bu kadar uzun sürdü, artık bir taviz verelim de kurtulalım demiyor. Ulusal çıkarlarınızı sabırla koruyacaksınız. En zor şartlarda bile sabırla koruyacaksınız. Bütün dünya ülkeleri böyle yapıyor. Türkiye’nin tecrübesiz bir devlet gibi, yorgunluk, bıkkınlık emaresi göstererek temel çıkarlarından fedakarlıkta bulunması son derecede yanlış olur. Gelecek kuşaklara bunu anlatamayız.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.