TBMM Genel Kurulu, Merkezi Finans ve İhale Biriminin İstahdam ve Bütçe Esasları Hakkında

CHP GENEL BAŞKANI ONUR ÖYMEN’İN TBMM’DE MERKEZİ FİNANS VE İHALE BİRİMİNİN İSTİHDAM VE BÜTÇE ESASLARI HAKKINDAKİ KANUN TASARISI HAKKINDAKİ KONUŞMASI – 26 MAYIS 2007

Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Merkezi Finans ve İhale Biriminin İstihdam ve Bütçe Esasları Hakkındaki Kanun Tasarısı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini yüce Meclise arz etmek üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, ilk bakışta, gündemimizdeki bu yasa teknik bir mesele gibi gözükebilir. O bakımdan, değerli arkadaşlarımın da daha önce bu kürsüde söyledikleri gibi, teknik açıdan bunu değerlendirmek kabildir. Bunu yapmak lazım, bunu yapacağız. Ama bundan ibaret değil mesele. Bu yasa çerçevesinde şimdiye kadarki gelişmeler nasıl oldu, ne gibi sorunlar yaşadık ve bütün bu çalışmalar hangi genel çerçeveye oturuyor buna bakmak lazım.

Bir kere, çok Değerli Bakana sormak istiyoruz. Bu yasanın özünü teşkil eden Türkiye Cumhuriyeti Hükümetiyle Avrupa Birliği Komisyonu arasındaki mutabakat zaptı ve ulusal fonun kurulmasına ilişkin mutabakat zaptı Bakanlar Kurulu tarafından 24 Şubat 2003 tarihinde imzalanmış. O tarihten bugüne kadar bu yasayı niçin Meclise getiremedik acaba? Bu yasal düzenlemeyi şimdiye kadar niçin yapamadık? Değerli arkadaşım Mehmet Ceylan, biraz önce söyledi, “Çok sıkıntılı bir durum var, bunu bir an önce geçirmemiz lazım” dedi. Doğrudur, ama bu kadar zamanı acaba niçin boşa harcadık?

Değerli arkadaşlar, şimdi, uygulamada ne oldu? Yani, bu yasayı zamanında geçiremediğimiz için ne oldu size söyleyeyim: Mevzuatımız yeterince düzenlenemediği için, bu alanda görevlendirdiğimiz bazı devlet görevlilerinin maaşını Avrupa Birliği ödedi biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti’nin memurlarının bir bölümünün maaşını uzunca bir süre Avrupa Birliği bütçesinden ödediler. Olacak iş değil! Türkiye Cumhuriyeti’nde biz böyle bir şeyi ne zaman yaptık? Ne zamandan beri devlet görevlilerimizin maaşlarını, ücretlerini yabancılara ödettik? İşte, bu yaşanmıştır. Niçin? “Efendim, mevzuat müsait değil.” Başka? “Efendim, başka ülkelerde de var böyle yöntemler. İşte, biz onları uygulamak zorundayız Türkiye’de, onun için bu kuruluşu meydana getirdik.” Çok güzel! Bu kuruluşun esas işi ne? Avrupa Birliği’nden gelen paraları Türkiye’de nasıl kullanacağız, nasıl ihale yapacağız, bu ihalelere kim katılacak, hangi koşullarda katılacak falan… Onunla ilgi başka bir düzenleme yüce Meclisten geçti. Bu konuyu görüşürken, Meclis Dışişleri Komisyonunda, bir de baktık ki, değerli arkadaşlarım, öyle bir sistem kuruluyor ki, Avrupa Birliğinin parasıyla ve aynı zamanda Türk Hükümetinin de katkısıyla oluşturulacak fonlardan yararlanarak proje üstlenecek yabancı firmalar varsa bu yabancı firmalar hiç vergi ödemeyecek, ne gelir vergisi ödeyecek ne katma değer vergisi ödeyecek, ama Türk firmaları yararlanacaksa onlar hem gelir vergisi ödeyecek hem de katma değer vergisi ödeyecek. Dedik: “Böyle bir şey olabilir mi?” Yani, bu kadar haksız bir rekabet ortamı yaratabilir miyiz? Doğrudan doğruya Türk firmalarına zarar verecek böyle bir sistemi siz nasıl yaparsınız? “Efendim, işte uygulama öyledir, böyledir filan.” dediler. “Peki, diğer aday ülkelerde de böyle bir uygulama olmuş mu, orada nasıl olmuş bu iş?” dedik. “Efendim, işte inceledik” dediler. Orada hem Avrupa Birliği firmaları hem de kendi ülkelerinin firmaları, yani Polonya firması, Çek firması filan hepsi vergiden muaf. Yani, bir Polonya firması Avrupa Birliği parasıyla bir iş yapacaksa vergiden muaf olacak, ama Türk firması yapacaksa vergisini ödeyecek. Bir tek Türkiye. “Başka hangi ülke bunu yapıyor?” dedik, başka hiçbir ülkeyi çıkaramadılar ve bu vesileyle şunu da üzüntüyle söyleyeyim ki, bu işlerin yürütülmesinde çeşitli kuruluşlarımız arasında bazı önemli görüş ayrılıkları, yaklaşım farklılıkları olduğuna da gördük.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bu konunun fazla ayrıntısına girmek istemiyorum, birkaç önemli konuda söyleyeceklerim var, ama bu konuyla ilgili olarak şunu belirtmek istiyorum: AB Uyum Komisyonunda bu iş görüşüldükten sonra, değerli arkadaşımız Sayın Gaye Erbatur bir muhalefet şerhi notu imzalamıştır. Tavsiye ediyorum -önünüzdeki belgeye eklidir- lütfen okuyunuz. Göreceksiniz ki, hazırlanan bu yasa tasarısı bizim devlet usullerimizle, devlet geleneklerimizle hiç bağdaşmamaktadır. Yani, başlangıçta, eski metinde “Merkezi Finans ve İhale Birimi Türk idare sisteminin tamamlayıcı bir parçasıdır.” diyoruz, şimdiki metinde, hayır öyle demiyoruz, Merkezi Finans ve İhale Birimi Hazine Müsteşarlığına bağlı bir birim olacak… Yani, nasıl olacak, bu nasıl bağlı olacak? Belli değil. Hazinenin bir birimi mi olacak? Öyle bir ifade yok. Hazinenin bir genel müdürlüğü mü olacak? O da belli değil. Yani devlet memuru mu olacak bunun yöneticileri? Hayır, o da olmayacak, sözleşmeyle gelecekler.

Yani o kadar çok hüküm var ki bunun içinde bizim devlet anlayışımızla bağdaşmayan, devlet sistemimizle bağdaşmayan, başka benzeri kuruluşlarımızda örneğini bizim bulamadığımız. Birçok aykırılıklar var devlet sistemimize. Bunlardan, en önemlilerinden bir tanesi şu: Hazinenin destek birimi değil, hizmet birimi değil, tüzel kişiliği yok; yani bu gibi eksikleri olan bir kuruluşu meydana getiriyoruz, hayata geçiriyoruz; denetimle ilgili hüküm yok. Yani bunların kimin tarafından denetleneceği tam olarak açık değil. Denetimle ilgili açık bir düzenlemeye de yer verilmemiş.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu konunun teknik ayrıntıları için daha fazla zamanınızı almak istemiyorum. Böyle bir birim kurulması gerektiğini biz de biliyoruz, ilke olarak buna karşı değiliz ama biz isterdik ki, bir, bunu zamanında yapalım. Dört seneyi boşa harcamayalım ve bu süre içinde bu çalışmaları düzenli bir biçimde yürütelim. İki, yaptığımız iş Anayasa’mıza, devlet anlayışımıza, devlet personeliyle ilgili düzenlemelerimize uygun olsun. Bu da değil maalesef. Yani yapılan iş hem geç yapılmıştır hem eksik yapılmıştır hem de yanlış yapılmıştır maalesef.

Ama işin esasına gelelim.

Değerli arkadaşlar, şimdi bizim burada konuşmamız gereken bu meselenin aslıdır. Meselenin aslı şudur… Zannediyorum ki çok değerli milletvekillerimizi de ilgilendiriyor bu, onların da dinlemekten öğrenecekleri bazı unsurlar olabilir. Şimdi, burada Avrupa Birliğinden sağlanan hibeler nasıl hayata geçirilecek, nasıl kullanılacak filan, bunu tartışıyoruz. Esas konuşmamız gereken şu: Türkiye’ye Avrupa Birliği ne kadar mali katkıda bulunuyor ve diğer ülkelere, benzeri ülkelere ne kadar katkıda bulunuyor? Bir bakalım.

Şimdi, bizim komşumuz Yunanistan var biliyorsunuz. 1981 yılında üye oldu. Yunanistan Avrupa Birliğinden kaç para aldı? Yunanistan 1981 yılından bu yana Avrupa Birliğinden tam 84 milyar euro para almıştır, 84 milyar. Türkiye’nin onda 1’i kadar nüfusu var. İspanya ne kadar almıştır? 110 milyar euro. Türkiye ne kadar almıştır bu süre içinde? Türkiye’nin 1963 yılından 2005 yılının sonuna kadar, kırk iki yılda aldığı para toplam 1 milyar 700 milyon eurodan ibarettir. Yani bu, gerçekten, son derece hazin bir tablodur. Bunu savunmak kabil değil. Bu, bugünün meselesi değil. Yani bu, birikimin sonucudur ve Türkiye’nin nasıl bir muameleye maruz kaldığını gösteriyor. “Şimdi, onları bırakalım efendim, onlar üye ülkedir, biz üye değiliz filan.”

Peki, diğer aday ülkeler ne almış, bakalım. Görüyoruz ki, on tane üye var, yeni üye olan. Bunlar, adaylık döneminde, 1990 yılından 2005 yılına kadar… Bunların nüfusu toplam 75 milyon, yani, Türkiye’nin nüfusu civarında, bizimki de 73 milyon. 75 milyonluk aday ülkeler toplam olarak 31 milyar 251 milyonluk bir hibe katkısı almışlar. Türkiye’nin aldığı para toplam 1 milyar 702 milyon, demin de söylediğim gibi. Demek ki, değerli arkadaşlar, bu konuda ciddi bir mesele var karşımızda.

Şimdi denilebilir ki: “Efendim, işte, onlara o kadar vermişler, bize bu kadar vermişler, uğraştık, daha fazlasını alamadık, ne yapalım.” Öyle değil. Bu, doğrudan doğruya, Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili bir meseledir değerli arkadaşlar. Dikkatle incelerseniz, Avrupa Birliğinin 2004 yılının aralık ayında aldığı zirve kararını dikkatle okursanız, orada şöyle ifadeler var, -diğer unsurları çok söyledik burada, onları bırakıyoruz- deniyor ki: “Türkiye, Avrupa Birliği bir mali reform yapmadan üye olamaz. Bu da, 2014 yılından önce olamaz.” Yani şunu demek istiyor: “Siz bütün yükümlülüklerinizi yerine getirseniz, her şeyi yapsanız, biz mali reform yapmadan, sizi üye yapmayacağız.” Acaba niçin? Çünkü size verecek paraları yok, mesele bu kadar açık, bu kadar basit.

Avrupa Birliğinin bütçesi yaklaşık 125 milyar eurodur ve bu bütçenin özlü biçimde artırılmaması konusunda da ilke mutabakatları var.  Şimdi, Türkiye bugün üye olsa, Avrupa Birliğinin bütçesinden yaklaşık 16 milyar euro para alacak, yaklaşık 5,5 milyar euro Avrupa Birliği bütçesine katkıda bulunacak, yani, net olarak -kredi, borç filan değil, doğrudan doğruya Avrupa Birliğinin bütçesinin katkısı olarak- Türkiye’ye yılda 11,5 milyar euro para verilecek. Bunun 8,5 milyar eurosu da tarım sektörüne gidecek.

Değerli arkadaşlar, Avrupa Birliğinde bu parayı verecek kaynak yok. Onun için size diyorlar ki: “Biz mali reform yapacağız, yani, bugünkü usulleri değiştireceğiz, size bugün vermemiz gereken parayı vermeyeceğiz ve o nedenle, ancak, size çok daha düşük bir para verebileceğimiz bir duruma gelirsek, o zaman bakacağız.” Yani, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların her zaman dile getirmedikleri, ama, bu gibi belgelerden okuduğumuz gerçekler bunlardır. Biz böyle teknik meselelerle, teknik belgelerle boğuşurken, bu meselenin özünü gözden uzak tutamayız.

Bir şeyi daha size söyleyeyim: Aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütünde ne olduğuna bakacaksınız. Doha’da Dünya Ticaret Örgütünün aldığı karar, 2014 yılına kadar tarım sektörüne yapılan katkıların azaltılacağını, hatta, mümkünse sıfıra indirileceğini söylüyor. Yani, demin size söyledim, şimdi, Türkiye bugün üye olsa, bizim çiftçimizin cebine, aynen, Yunan çiftçisinin, Polonya çiftçisinin, Bulgar çiftçisinin cebine girdiği gibi çok büyük bir katkı girecek, borç filan değil, kredi değil, Avrupa Birliği parası olarak bir katkı girecek 8,5 milyar. Ama, bir taraftan da öyle bir sistem geliştiriliyor ki Dünya Ticaret Örgütünde, bu katkılar tamamen sıfıra indiriliyor, o da 2014 yılında. Tesadüf o ki, bizim zirve kararında da “2014 yılından önce Türkiye üye olamaz.” deniliyor. İşte, bunları, bizim burada konuşmamız lazım değerli arkadaşlarım, yüce Mecliste bunları konuşacağız. Üyeliğimizin önündeki bu engelleri konuşacağız. Bunlar bizim meselelerimiz.

Şimdi, bununla bitmiyor. Yeni bir gelişme var. Bazı arkadaşlarımız bunu biliyor, Avrupa Uyum Komisyonunda üye olanlar, ama, zannediyorum ki, yüce Meclisin önünde bunlar tartışılmadı. Şimdi, önümüze her gün yeni bir engel çıkarılıyor. En son çıkarılan engeli müsaade ederseniz size arz edeyim. O da şudur: Almanya, kısa bir süre önce bir çerçeve kararı tasarısı sundu Avrupa Birliği Konseyine, Parlamento filan değil, doğrudan doğruya Avrupa Birliğinin icra makamına. İlk başta bakıyorsunuz ne diyor bu tasarı: Efendim, bu tasarı, ırkçılıkla mücadele, yabancı düşmanlığıyla mücadele, Yahudi düşmanlığıyla mücadele… Bunlara itirazımız yok, ama bir hüküm daha koymuş. O da şu: “Soykırımı inkâr edenleri hapis cezasına çarptıracaksınız” diyor. Ve bütün AB ülkelerini bağlayacak bir karar bu. Burada konuştuk, Fransız meclisinin aldığı kararı hepimiz oybirliğiyle takbih ettik, çok şiddetle tepki gösterdik. Bu, Fransa’ya özgü olmayacak. Bu tasarı kabul edilmek üzere şu sırada. Kabul edildiği anda, bütün Avrupa Birliği ülkeleri soykırım iddiasını inkâr edenleri cezalandırmak zorunda kalacaklar, bunun için ceza kanunlarını değiştirmek zorunda kalacaklar.

Değerli arkadaşlar, bunları konuşmak zorundayız. Ve bunu yaparken çok önemli bir noktayı dikkatinize çekeyim -Meclis zabıtlarına bunu mutlaka kaydettirmemiz lazım ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi bunun farkında değil miydi demesinler- uluslararası alanda soykırım konusundaki en temel belge olan 1948 tarihli Soykırımı Önleme Sözleşmesi’ni tamamen devre dışı bırakıyorlar. Buna hiçbir atıf yok. Öyle anlaşılıyor ki, Türk hükûmeti teknik düzeyde “Aman ne yapıyorsunuz! İşte, bunun esası 1948 Sözleşmesi’dir. Bunu mutlaka buraya yazmanız lazım.” diye itirazda bulunmuş, ciddiye almamışlar Türkiye’nin itirazını. Tek bir satırla, tek bir cümleyle bahsetmiyorlar bundan.

Neticede ne olacak? İşte, Fransa gibi ülkelerin parlamentolarında aldıkları sözde soykırım iddialarına dayanarak, üye ülkeler, “soykırım olmamıştır” diyenleri cezalandırma yoluna gidecekler.

“Efendim, Ermeni demiyor.” Ermeni demiyor, ama Ermeni meselesini de kapsayacak şekilde kaleme alınmış. Nereden biliyoruz? Çünkü, 1948 Sözleşmesi’ne atıfta bulunsa bu Ermeni iddialarını dışarıda bırakıyor. Çünkü, uluslararası hukuk millî hukuk gibi makabline şamil olmuyor, geçmişe geçerli olmuyor. Halbuki, bu hazırlanan metin doğrudan doğruya geçmişe de geçerli oluyor, yani geçmişteki soykırım iddialarına da geçerli oluyor. İşte, biz, Avrupa Birliğinin Ankara’daki temsilcisini davet ettik, bazı büyükelçileri davet ettik, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu olarak çalışıyoruz, ama tatile girmeden yüce Meclisin bilgisine bunu getirmek istedik.

Yani, neticede ne olacak? Bu metin kabul edildiğinde -belki bir, iki aya kadar kabul edilecek- Avrupa hukukunun bir parçası olacak ve siz üye olmak istediğiniz zaman, üyelik sürecinde karar aşamasana geldiğiniz zaman size diyecekler ki, bak, Avrupa hukukunun tamamını kabul etmek zorundasınız, bunu da kabul edeceksiniz, yani soykırımın inkarını siz de yasaklayacaksınız Ceza Kanunu’nuzda. Yani, Fransa ne yaptıysa Türkiye de onu yapmak zorunda kalacak. Bunun daha ayrıntıları var, girmiyorum; millî mahkeme kararını bağlıyorlar, bu da 1948 Sözleşmesi’ne aykırı.

Yani, değerli arkadaşlarım, biz zamanımızı bu işlere ayırmak zorundayız. Meclisin son günlerini, biz, zannediyorum ki, bu gibi konuları tartışmaya ayırsak çok isabetli bir iş yapmış olurduk. Çok değerli arkadaşım Yaşar Yakış büyük bir titizlikle bu konuyu takip ediyor, kendisine teşekkür ediyorum bu vesileyle, ama bu hepimizin sorunudur, hepimizin konusudur ve zannediyorum ki, biz Meclis olarak bunların üstüne gideceğiz. Bunu yapmıyoruz. Ne yapıyoruz? Alelacele bir Anayasa değişikliği yoluna gidiyoruz. Bu konu benim şu andaki konuşmamın konusu değil, değerli arkadaşlarım da görüşlerimizi çok iyi bir şekilde, ayrıntılı bir şekilde anlattılar, onlara bir şey söylemeyeceğim. Yalnız, çok değerli Adalet ve Kalkınma Partisi sözcüsü arkadaşım dünyadan örnekler verdi, işte, halkın cumhurbaşkanını seçtiği ülkelerden örnekler verdi filan.

Şimdi, bu vesileyle, mademki dünyadan bahsediyoruz, müsaade ederseniz size bir cümleyle şunu hatırlatayım: Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçim kararı aldıktan sonra Anayasa değişikliği yoluna gitmesinin dünyada bir tane örneği yoktur. Biz çok aradık, bulamadık. Seçim kararı almış bir parlamentonun anayasa değişikliğine gittiğinin örneğini biz bulamadık. Siz bulursanız lütfen bize de söyleyin, bizim de irfanımız artmış olur, biz de öğrenmiş oluruz. Bu gibi konularda, daima, gelecek parlamentoya bırakılır görev. Bırakınız anayasa değişikliği gibi konuları, önemli ihaleler yapmazlar hükümetler. Bırakınız onu, hükümetler, siyasiler devlet parasıyla uçağa binmezler meclis seçim kararı aldıktan sonra. Bu kadar titizlikle hareket edilir, çünkü, yetki, artık, belli ki, kısa bir süre oluşturulacak meclise aittir.

Şimdi, biz, bunları bilmeden, bunları düşünmeden, alelacele, gece yarısı çalışmalarıyla Anayasa değişikliğine gidersek, şunu biliniz -içeriği hakkında çok şey söylendi, daha da söylenecek ama, şunu bilhassa tescil ettirmek istiyorum, vatandaşlarımızın da bilgisine sunuyorum ki- dünyada bir tek örneği yoktur. Artı, gene, arkadaşım, halkın doğrudan seçtiği ülkelerden bahsetti Avrupa’da ve bu arada Fransa’dan bahsetti.

Değerli arkadaşlarım, size bu konuda da kısa bir bilgi vereyim. Bahsettiği Fransa Anayasası, 1958 tarihli İkinci Cumhuriyet Anayasası’dır ve Fransız hukukçularının oy birliğiyle belirttiği görüş şudur: Bütün Avrupa ülkeleri arasında en antidemokratik anayasa Fransız Anayasası’dır. Niçin? Çünkü, öyle yetkiler vermişler ki o zaman De Gaulle cumhurbaşkanı olacak diye, hiçbir uygar ülkede, hiçbir demokratik ülkede örneği yok. Dilediği zaman meclisi feshediyor, altı ay süreyle Fransa’yı kararnamelerle idare ediyor. 1958 Anayasası çerçevesindeki bu yetkilerini De Gaulle’ün kullanmasına rakam kalmıştı 68 olayları sırasında, gitti Almanya’ya, oradaki Fransız Birlikleri Komutanı Massu’yle konuştu. Doğrudan doğruya askerî idare kuracaktı Fransa’da, bu Anayasa’ya dayanarak. Onun için, katiyen zannetmeyin ki, halkın seçtiği, doğrudan doğruya cumhurbaşkanını seçtiği rejimler çok demokratik rejimlerdir, fakat, parlamentonun seçtiği rejimlerin demokrasiyle alakası yoktur. Hiç doğru değil.

Bu arada, bir son cümle olarak şunu da söyleyeyim: Değerli arkadaşlar, bütün ülkeleri, büyük ve küçük, müttefik olan ve olmayan, bütün ülkeleri uyarıyoruz: Türkiye’deki iç politika tartışmalarına lütfen karışmayın. Lütfen, bunların dışında kalın. Kalkıp da, yabancı ülkeler, Türkiye’de Anayasa öyle mi olsun, böyle mi olsun, bu konuda, lütfen görüşlerini kendilerine saklasınlar, bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi karar verir, Türk halkı karar verir. (CHP sıralarından alkışlar) Biz yabancıların telkiniyle, teşvikiyle, önerisiyle Anayasa değiştirecek bir millet değiliz. Onun için uyarıyoruz: Hiç kimse Türkiye’ye neyi nasıl yapacağını öğretmeye kalkmasın, hiç kimse Türk halkına kime oy vereceğini söylemeye kalkmasın. Türk halkı bunu çok iyi bilir ve ben inanıyorum ki, bu Mecliste görev yapan hiçbir milletvekili yabancıların desteğiyle seçilip bir kere daha bu koltuklara oturmak istemez. Bu görüşlerimi de bu vesileyle ifade etmek istiyorum.

Bizim tavrımız, bu yasayla ilgili bu söylediğim nedenlerle bellidir. İlke olarak, böyle bir kurumun kurulmasına karşı değiliz. Biz de oy verirdik; eğer, bizim devlet sistemimize, personel rejimimize, Anayasa’mıza uygun bir metin olarak hazırlanmış olsaydı.
Bu vesileyle, değerli arkadaşlarım, yüce Meclise en içten saygılarımı sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.