Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

TBMM Genel Kurulu, Plan ve Bütçe Komisyonu – Dışişleri Bakanlığı Bütçesi
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU’NDA DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI BÜTÇESİ HAKKINDA YAPTIĞI KONUŞMA
14 KASIM 2006
Sayın Başkan, Sayın Bakan, Plan ve Bütçe Komisyonunun çok değerli üyeleri; dış politika alanında çok zor bir dönemden geçtiğimiz kuşkusuzdur. Sayın Dışişleri Bakanına, Hükûmete, bu zor dönemde başarılar diliyoruz. Dışişleri Bakanlığımızın değerli mensuplarının Türkiye’nin bu zor dönemden başarıyla çıkması için Hükûmete çok değerli bir destek sağlayacaklarına inanıyoruz. Daha önce de çeşitle vesilelerle söylediğimiz gibi, biz dış politikayı bir millî mesele olarak görüyoruz ve bunu hiçbir zaman iç politikanın bir unsuru olarak değerlendirmiyoruz.
Türkiye üzerindeki baskıların son zamanlarda giderek yoğunlaştığı açıkça görülmektedir. Özellikle Kıbrıs konusunda, âdeta bir ültimatom havası içinde, yıl sonuna kadar, Türkiye’den bekledikleri tavizleri yerine getirmemizi istiyorlar. Bildiğiniz gibi, dış politikada eğer bir talebinizin, bir beklentinizin yanına bir de zaman tahdidi koyarsanız bunun adı ültimatomdur. O bakımdan, hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki, bize yapılan dayatmalar bir ültimatom niteliğindedir. Ne istiyorlar? Basında yer alan bilgiler şudur: Bizden Maraş’ı geçici bir süre için Birleşmiş Milletler yönetimine vermemizi istiyorlar. Magosa Limanını geçici bir süre için Avrupa Birliği yönetimine açacağız, karşılığında onlar da Magosa üzerinden ticarete izin verecekler ve biz de havaalanlarımızı ve limanlarımızı açacağız. İstenen, değerli arkadaşlarım, bu tavizlerin bir bölümü Kofi Annan Planı’nın bile ilerisindedir. Kofi Annan Planı’nda bile bu kadar ağır şartlar yok.
Peki, biz bu tavizleri niçin vereceğiz? Avrupa Birliğinin 26 Nisan 2004 tarihinde hiçbir başka koşul aramadan, hiçbir başka koşula bağlamadan kaldırmayı kararlaştığı ticari ambargoların hayata geçirilmesi, yani, ticari ambargoların kaldırılması kararının hayata geçirilmesi için bu tavizleri vereceğiz.
Değerli arkadaşlarım, bu inanılır gibi bir şey değildir. Bu inanılır gibi bir şey değildir. Size burada bir bilgi vermek istiyorum: Finlandiya’nın başkanlığından aylarca önce, bu öneriyi, bize önde gelen Avrupa ülkelerinden birinin diplomatları açıkladılar. Dediler ki: “Böyle bir düşüncemiz var.” Dedik ki: “Sakın böyle bir düşünceyi dile getirmeyin, aramızdaki ilişkiler bozulur.” Yani, bize bu kadar haksızlık, bu kadar insafsızlık yapamazsınız, siz bir koyundan iki post çıkarmaya çalışıyorsunuz. Ambargoların kaldırılması, Türklerin Kofi Annan Planı’nı onaylamasının karşılığıdır. Bu bile, yani, aslında gereksizdi, çünkü, bu ambargolar haksız ambargolardı, hiçbir temeli yoktu, Kıbrıslı Türkleri cezalandırmanızın hiçbir gerekçesi yoktu. Fakat, Türk tarafı Kofi Annan Planını kabul etti. Bizim bazı itirazlarımız vardı biliyorsunuz, ama, şimdi onları bir an için bir tarafa bırakalım. Neticede Türkler “evet” dedi, Rumlar “hayır” dedi ve siz de bunun karşılığında bu ticarî ambargoları kaldırmak için bir tüzük kabul ettiniz. Sonra ne oldu? Sonra Rumlar çeşitli oyunlarla bu tüzüğün hayata geçirilmesini engellediler. Şimdi, aynı kararı uygulamak için bizden olağanüstü tavizler istiyorsunuz. Bu büyük bir insafsızlıktır. Yani, bunun tartışılması bile caiz değildir bizce. Ve şimdi, biz kalkıyoruz ne diyoruz? Sayın Sözcümüzün, Başmüzakerecimizin sözlerine bakacak olursanız, Başmüzakereci diyor ki bu konudaki gazetecilerin sorusuna karşılık Brüksel’de: “Biz her türlü teklife açığız, her türlü öneriyi görüşmeye hazırız.”
Sayın Dışişleri Bakanımız, işte, biraz önce kendisi de söyledi, buradaki konuşma metninde de var. Yani, onda da, onun sözlerinden de Türkiye’nin Finlandiya önerilerini kesinlikle kabul edemeyeceği gibi bir izlenim almıyoruz. Bu önerilerin takdirle karşılandığı gibi bir ifadeye rastladık. Bunu yadırgadığımızı söylemek zorundayız.
Sayın Başbakan ne diyor: “Ambargolar kaldırılmadan limanları ve havaalanlarını açmayız” diyor. Fakat, bakıyoruz, Hükûmet üyelerinin sözleri daha farklıdır. Yani, burada çok açık konuşalım. Şimdi, biz, Avrupa Birliği’ne, hiçbir koşul aramadan taahhüt ettiği bir hususu hayata geçirmesi için ayrıca bir taviz vermeye hazır mıyız değil miyiz? Bizden istenen ne? Magosa Limanı’nı açacağız. Bu Magosa Limanı niçin önemli? Bir kere, egemenlik hakkı var Kıbrıslı Türklerin orada, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin egemenlik hakkı. Onun dışında, bizim Kıbrıs’taki silahlı kuvvetlerimizin lojistik ikmal merkezidir orası. Yani, bunun bir de askerî boyutu var, bir de stratejik boyutu var. Bu kadar büyük tavizleri bizden istiyorlar. Niçin? Kendi kararlarını hayata geçirmek için. Ne kazanacağız? Bunun sonucunda Türk tarafının kazanacağı senede 10 milyon dolardan ibarettir değerli arkadaşlar. 10 milyon dolar için bizden bu kadar büyük bir taviz istiyorlar. Yapmazsak ne olur? Müzakereleri askıya alırlarmış, tren kazası olurmuş.
Şimdi, değerli arkadaşlar, bu gibi suçlamaları, tehditkâr ifadeleri biz çok büyük bir tepkiyle karşılıyoruz ve kınıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, dış baskılarla, tehditlerle politika yapacak bir ülke değildir. Bu gibi sözlere derhal Hükûmetin güçlü bir tepki göstermesini istiyoruz. Tren kazası olurmuş. Tren kazası olursa her iki tren de zarara uğrar. Avrupa’nın treni de hasara uğrar. Herkes bunu böyle bilsin. Yani, bana kırk yıldan beri gayrimeşru olarak tanıdığım, saydığım bir yönetimi kabul ettirmek için, tanıtmak için beni tehdit edeceksiniz. Yapılan bu. Sayın Bakan söylüyor “karşı deklarasyonlarında, 21 Eylül tarihinde limanların, havaalanlarının açılmasını istediler” diyor. Doğru. Bir cümle daha var yalnız altında: “Biz, hepimiz, bütün AB ülkeleri Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs’ın meşru ülkesi olarak, hükûmeti olarak tanıyoruz, siz de ilişkilerinizi normalleştireceksiniz” diyor. Yani, bu “tanıyın” demektir. Hiç kuşkunuz olmasın, diplomatik dilde bu böyle ifade edilir. Yani, Güney Kıbrıs’ı, şimdiye kadar, bu Hükûmet dahil, bütün Türk hükûmetlerinin gayrimeşru saydığı bir Kıbrıs hükûmetini, bizim, bütün Kıbrıs’ın meşru hükûmeti olarak tanımamızı istiyorlar. Siz hata yaptınız, Kıbrıs’ı üye yapmakla siz hata yaptınız, bunun bedelini bize ödeteceksiniz. Biz bunları kabul etmiyoruz, biz bunları reddediyoruz ve bunu bütün açıklığıyla söylemek lazım. Bizi tehdit ederek, bizim üyeliğimizi askıya alacağınız yolunda tehditlerde bulunarak bu temel politikamızı değiştirmemizi bizden isteyemezsiniz. Bunları çok açık konuşmak lazım.
Değerli arkadaşlar, eğer siz başka bir sebepten Türkiye’nin üyeliğini engellemek istiyorsanız Kıbrıs’ın arkasına saklanmayın. Kıbrıs, arkasına saklanılamayacak kadar küçük bir ülkedir. Çıkın, açıkça söyleyin. Şimdi, Sayın Bakan burada çok güzel açıklamalar yaptı, çok önemli şeyler söyledi, fakat, en önemlisini söylemedi. Bizce en önemlisi şu: Bugün, Avrupa’nın bazı büyük ülkelerinde Türkiye’nin üyeliği doğrultusunda siyasi irade henüz oluşmamıştır, yeterince oluşmamıştır. Fransa’da iktidar partisi UMP’nin Başkanı, cumhurbaşkanlığı adayı Sarkozy çok açık bir şekilde “hiçbir şekilde Türkiye üye olmamalıdır” diyor. Yani, şu şart yerine getirilirse, Kıbrıs’ta Türkiye şu tavizi verirse görüşümü değiştiririm demiyor, “hiçbir şekilde üye olmamalıdır” diyor. Düşünebiliyor musunuz? Hatta, diyor ki: “Özel statü verilmesi için bile Türkiye’nin bazı koşulları yerine getirmesi lazım.” Bunları niye konuşmuyoruz? Avrupa’nın gerçekleri bunlar. Bayan Merkel, Angela Merkel, efendim, işte, daha mutedil bir kullanıyor, çünkü, koalisyon hükümetine girdi. Biz kendisiyle burada iki saat konuştuk, bütün argümanlarımızı anlattık ve bize en sonunda dedi ki: “Biz bütün bu dediklerinizi kabul ediyoruz, ama, ben Alman halkına Türkiye’nin üyeliğini desteklediğimi söyleyemem.” “Bizden öncekiler bir mutabakata varırsa, işte, ahde vefa kuralına uyarız” gibi bir laf etti. Ama, istemiyor. Kardeş partisi var. CDU tek parti değil, CDU ve CSU -Hristiyan Sosyal Parti, merkezi Bavyera’da- onun Başkanı Stoiber, her Allah’ın günü, Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu söylüyor. Şimdi, biz -öyle zannediyorum ki Sayın Bakan da kabul edecektir- Türkiye’ye karşı bu kadar hasmane tutum içinde olanları himaye edici bir tavır içine giremeyiz, yani, onların bu olumsuz tavırlarını yokmuş gibi gösteremeyiz. O bakımdan, bunları çok açıkça konuşmak lazım.
Kıbrıs’ta ara çözüm olmaz, geçici çözüm olmaz. Bizim kanaatimizce, Kıbrıs’ta kapsamlı bir çözüm olur, o da iki tarafın egemen eşitliğine dayanan bir çözüm olur. Bu bir millî davadır. Hata yapmadık mı? Yaptık bizce. 17 Aralık yazılı taahhüt vermemiz Kıbrıs konusunda hataydı, 29 Temmuzda Ek Protokol’ü imzalayacağımızı yazılı olarak taahhüt etmemiz, yazmamız, imzalamamız hataydı bizce. Şimdi onun bedelini ödetiyorlar size. İmzaladınız, ödeyin bakalım bedeli. Şimdi sıkıntılar buradan kaynaklanıyor.
Değerli arkadaşlarım, ben inanıyorum ki, Hükûmet, baskı altında taviz verme yoluna gitmeyecektir. Hükûmet giderse Meclis gitmeyecektir, Meclis eğer gitmek zorunda bırakılırsa halk buna izin vermeyecektir. Kıbrıs bizim bir millî davamızdır. İçeride, dışarıda herkes bunu böyle bilsin, hiçbir zaman Türkiye’yi taviz vermeye hazır bir ülke olarak görmesinler.
Bu vesileyle şunu da söyleyeyim: Uluslararası ilişkilerde bir kural vardır, haksız olana baskı yapmazlar, taviz vermeye hazır olan tarafa baskı yaparlar. Şimdi, biz burada çok dikkat etmek zorundayız.
Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğinin son ilerleme raporuna bakıyoruz, Kıbrıs konusunda, söyledik, son derece ağır ifadeler, talepler, ültimatom niteliğinde görüşler var. Başka ne var? Türk ordusuyla ilgili görüşler var. Ne diyor: Türk ordusu siyasete hakimmiş, Türk ordusu siyasete yön veriyormuş. Şimdi, bakıyoruz, Hükûmetten tepki yok. Bu sözlere tepki yok. Dışişlerinin açıklamasına bakıyoruz “bu objektif bir rapordur” diyor. Objektif mi? Doğru mu bu? Yani, doğruysa, burada, çıkın, açıkça söyleyin. Ben size soruyorum: Türkiye’nin en yüksek siyasi organı Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Siz oy verirken, karar verirken Mecliste ordunun baskısıyla mı oy kullanıyorsunuz? Hiç kullandınız mı? Biz kullanmadık. Bugüne kadar tek bir vatandaşımızın, tek bir milletvekilimizin ordunun baskısıyla hareket ettiğine biz inanmıyoruz. Böyle bir durum yok. O zaman, bunlar haksız iddialardır ve buna tepki göstereceksiniz. Siz bu kadar haksız iddialar içeren bir raporu objektif olarak nitelendirirseniz, bunu sineye çektiğinizi, sizin de bu iddiayı paylaştığınızı anlarlar, öyle yorumlanır. Size diyor ki, efendim, işkence yapılıyor, devlet de işkence yapanları himaye ediyor. Kim etmiş, nerede etmiş, nerede olay olmuş, bu yok. Tepki göstereceksiniz. Yani, bu gibi haksız iddialar olduğu zaman mutlaka tepki göstermeniz lazım.
Değerli arkadaşlarım, buna benzer çok şey var. Mesela, azınlıklarla ilgili dayatmalar, açınız bakınız, aynen Sevr Anlaşmasının 151’inci maddesinin uygulanmasıdır. 151’inci maddede “tek tek azınlıklar konusunda Türkiye’nin ne yapacağına büyük devletler karar verir, Türkiye’ye bildirir, Türkiye de bunu aynen uygular” diyor. Yapılan bu. Lozan’da biz bunu yırtmışız, Lozan’da yok bu madde, Sevr’de var. Şimdi bize bunu yapıyor. Tek tek, en küçük ayrıntısına kadar azınlıklara ne yapacağımızı bize dikte ettirmeye çalışıyorlar. Tepki göstereceksiniz. Uluslararası hukukun gereği neyse onu yapacağız, Lozan’ın gereği neyse onu yapacağız, bunun dışında başka bir şey yapmayacaksınız. Efendim “Lozan geride kalmıştır, Avrupa Birliği’ne girmek istiyorsanız Lozan’ı unutun…” Daha geçen hafta Amerikalı diplomatlar Batı Trakya’yı ziyaretlerinde demeç veriyorlar, “Lozan olmuştur ama, Lozan tek belge değildir.” Nedir? “Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının nihaî senedi var, Helsinki Senedi’ne uysun Türkiye, Lozan’ı bıraksın” diyor. Siz ne tepki gösteriyorsunuz? Hiçbir tepki göstermiyorsunuz. Şimdi, bunlara mutlaka tepki göstermek lazım değerli arkadaşlarım.
Bir örnek daha vereceğim size: Ermeni konusundan Sayın Bakan haklı olarak bahsetti. Ama, bir şey söylemedi. Yazılı metne baktım, orada da yok. Şimdi, Fransa Meclisinin bu kararı almasından bir hafta önce Fransız Cumhurbaşkanı Ermenistan’ı ziyaret ediyor. Düşünün, yıllardan beri biz resmen davet ediyoruz, NATO üyesi, müttefiki Türkiye’ye ayıracak zamanı yok, Ermenistan’a ayıracak zamanı var. Gidiyor, gazetecilerin sorusuna cevaben diyor ki: “Bence, Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olmadan Ermeni soykırımını mutlaka tanımalıdır.” Düşünebiliyor musunuz? Peki, buna tepkimiz ne? Dışişleri açıklaması: “Çok üzüntü duyduk” diyor. Başbakan ne diyor? Hiçbir şey demiyor. Dışişleri Bakanı ne diyor: “Hiçbir şey demiyor.” Belki bugün söyler diye bekledik, bugün de söylemedi. Buna tepki göstereceksiniz değerli arkadaşlar. “Siz bu kadar haksızlık yapamazsınız, kendi başınıza bir kriter koyamazsınız, sizden başka bunu söyleyen tek bir Avrupalı devlet adamı yok, bunu nasıl söylersiniz” diyeceksiniz. Yani, niçin bu kadar korkuyoruz, niçin bu kadar çekiniyoruz haksızlıklara tepki göstermekten? İşin bizi üzen tarafı budur.
Değerli arkadaşlarım, raporda hep yanlış şeyler yok, raporda doğru talepler de var. Mesela -geçen seneki raporda da vardı- diyor ki: “Milletvekili dokunulmazlığını kaldırın.” Sayın Bakan diyor ki: “Yükümlülüklerimizi yerine getireceğiz.” Bu bizim bir yükümlüğümüz mü? O zaman, hemen yapın, ne bekliyorsunuz? Yükümlüğümüz değil. O zaman, onu söyleyin. Deyin ki: “Biz, bu talebinizi reddediyoruz, kabul etmiyoruz.” “Objektiftir” diyorsunuz, yani, kabul ediyorsunuz, yerine getireceğiz diyorsunuz ama yapmıyorsunuz. Niye yapmadınız? Dört seneden beri niye yapmadınız? Biz de bunu söylüyoruz. “Adli reform yapın” diyor, “Adalet Bakanını ve Müsteşarını Hâkimler ve Savcılar Kurulundan çıkarın” diyor. Biz de onu söylüyoruz. Niye yapmıyorsunuz? Niye 9’uncu Reform Paketinde bunlar yok.
Onun dışında, 100’e yakın eleştiri var Türkiye’ye yönelik değerli arkadaşlarım,100’e yakın eleştiri var çeşitli alanlarda. Tarımdan eğitime kadar, sağlıktan vergiye kadar, ekonomiye kadar, aklınıza gelen her alanda ve raporda en çok rastladığımız iki cümle: “Bu alanda hiçbir gelişme olmamıştır”, “bu alanda yeterince gelişme olmamıştır.” Rapor elimizde, açınız okuyunuz. 88 sayfa rapor baştan aşağı eleştirilerle dolu. 9’uncu Reform Paketine bakıyoruz, bunların hemen hemen hiçbiri yok. Niçin yapmıyoruz? Yani, haksızsa bu talepler, bu eleştiriler haksızsa, hiç çekinmeyin, lütfen, bunların haksız olduğunu söyleyin. Haklıysa, gereğini yapın, biz de size destek olalım.
Yani, bunların pek çoğu teknik konulardır, hiçbir siyasi bedeli yok, hiçbir sıkıntı yaratacak tarafı yok, Türkiye’ye fayda sağlayacak şeyler. Niye yapmıyorsunuz? Niye getirmiyorsunuz bunları? Bir seneden beri bunları bekliyoruz.
Değerli arkadaşlarım, raporda Alevi’lerden bahsediyor, Alevi’lerin haklarını tanıyın diyor. Şimdi, bu konuda da, yani, biz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden karar mı çıkmasını bekliyoruz. Evvelki gün biz Mersin’de büyük bir cemevine gittik. Alevi vatandaşlarımız diyor ki: “Burası bir ibadethane. Biz burada dua ediyoruz, biz burada cenaze kaldırıyoruz. Niçin tanımıyor Hükûmet cemevlerini?” Biz de soruyoruz: Niçin tanımıyoruz? Niçin Diyanet İşlerinde bu işe bakan bir bölüm yoktur? Milyonlarca Alevi vatandaşımız var. Yani, bunların haklarını tanımak uluslararası belgeler açısından da bizim yükümlülüğümüzdür, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından.
Değerli arkadaşlarım, Irak’la ilgili olarak Sayın Bakan söyledi. Maalesef, Kuzey Irak’taki PKK terörünü bertaraf etmek için Amerika en küçük bir adım atmamıştır. Özel temsilci atadılar, çok güzel, ama, bu bir çözüm getirmedi. Üç ay oluyor, bir tek teröristi yakalayıp iade ettiler mi bize? Etmediler. O zaman, demek ki, bu tek başına çare değil. Ne yapacağız? Buna çare bulacağız.
Bizim Hükûmete önerimiz şuydu: “Kuzey Irak’a asker geçireceksiniz” dedik. Daha Amerikan harekâtından önce, orada sınırın güvenliğini koruyacaksınız. Adam sınırı delik deşik etmiş, tonlarca patlayıcı madde geçiriyor, insanlarımızı öldürüyor, trenlerimizi havaya uçuruyor. Bunu nasıl sineye çekeriz? Ben size şunu söylüyorum: Dünyanın hiçbir başka bölgesinde, hiçbir terör örgütü bir güvenlik gücünün takibatından masun olarak faaliyet göstermiyor. Dünyada tek örnek Kuzey Irak’tır ve biz buna hiçbir şey yapmıyoruz, yapamıyoruz, Amerika hiçbir şey yapamıyor ve bu bizim tahammül edeceğimiz bir durum olmaktan çıkmıştır. Hükûmetten rica ediyoruz, gerçekten bu konuda somut tedbir alsın. Yani, Sayın Başbakan diyor ki: “Efendim, durup dururken bir şey yapacak değiliz.” Böyle söylenir mi? Yani, sizin komutanlarınız diyor ki: “Onlar ateşkes bile ilan etse -ki, devlet değil, nasıl ateşkes ilan eder ayrı- biz mücadelemize devam edeceğiz.” Başbakan diyor ki: “Durup dururken ateş edecek değiliz.” Peki, oradaki, dağdaki asker bu mesajları nasıl anlayacak, nasıl yorumlayacak, bunun moralini nasıl etkileyecek? Bunları düşünmemiz lazım. Bunlar hep millî meselelerdir. Daha fazla ayrıntısına girecek vaktim yok, ama, değerli arkadaşlarım, zannediyorum ki, Hükûmet gereğini yapacaktır.
Sözlerimi tamamlıyorum. Daha çok söyleyeceklerimiz var. Bu konuşmamın metnini Sayın Bakana da takdim edeceğim. Fakat, şunu söyleyeyim: Bu kadar büyük meselelerin altından böyle bir bütçeyle kalkamayız. Sayın Bakan Başbakan Yardımcısıdır, Hükûmet içinde çok güçlü bir konumu var. Son kurultaydan, son genel kongrelerinden anladığımız kadarıyla parti içinde de çok güçlüdür. Bu kadar güçlü bir siyaset adamının başında bulunduğu Bakanlığın bütçesinin daha fazla olmasını bekleriz biz. Yani, bu parayla bu işi yapamazsınız, bu kadar açık. Ben, kendi tecrübelerime dayanarak söylüyorum, bu parayla bu işi yapamazsınız.
.
Bu parayı ihtiyaca göre veriyorsanız ihtiyaç çok fazladır. Bakın, Sayın Bakanın sözlerini memnuniyetle karşıladım, “merkezdeki memurların maaşını artıracağız” diyor. Çok güzel. Bir küçük önerim olacak: Yurt dışındaki memurların durumunu da düşününüz, onlara hiç değilse eğitim yardımı veriniz. Yurt dışında çalışan diplomatlar arasında çocuklarına eğitim yardımı almayan pek nadir ülkelerden biri Türkiye’dir ve bazı arkadaşlarımız yurt dışında bütün maaşlarını çocuklarının eğitimi için harcıyorlar biliyor musunuz? Son kuruşuna kadar, iyi bir eğitim verebilmek için ve devletten beş kuruş yardım alamıyorlar. Bunları yapacağız, araştırma için, tanıtma için para harcayacağız.
Değerli arkadaşlarım, bütün bu konularda, ben, Sayın Bakanın ve Bakanlığın başarılı çalışmalar yapacağını ümit ediyorum ve kendilerine başarılar diliyorum. Dışişleri bütçesinin de hayırlı olmasını temenni ediyorum.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.