Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

CHP Mersin Örgütü – Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Yeniden Kuvvai Milliye Konulu Konferans
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Mersin-Yenişehir Belediyesinin düzenlediği konferansta yaptığı konuşma
12 Kasım 2006
Gerçekten içinde bulunduğumuz günlerde kurtuluş savaşını, milli mücadeleyi ve Türkiye’nin nerden nereye geldiğini hatırlamak özel bir önem taşıyor. Değerli arkadaşlarım çok önemli bir dönemden geçiyoruz. Ülkemiz çok zor bir dönemden geçiyor. Bu dönemi bizim çok akıllıca bilgiyle, düşünceyle değerlendirmemiz lazımdır.Ve aynı zamanda da düşüncelerimizi artık çok açık bir şekilde söylememizin zamanı gelmiştir. Gerçekleri bilelim, aramızda tartışalım, dünyaya duyuralım ve kimseden korkmadan, çekinmeden görüşlerimizi açıklayalım. İşte biz bu görevi yerine getirmeye çalışıyoruz. Sayın Turgut Özakman’ın söylediği sözler herkes için hepimiz için derslerle doludur. Sayın Oğuz Oyan arkadaşımın sözleri son derce önemlidir, düşündürücüdür ve çok değerli arkadaşım, dostum Mustafa Özyürek’in ifade ettiği görüşleri de hepimiz çok iyi değerlendirmeliyiz. Değerli arkadaşlarım ülkemiz çok zor bir dönemden geçiyor. Bakıyoruz hemen hemen her gün Türkiye’yi suçlayıcı, Türk milletini incitici, aşağılayıcı demeçler birbirini takip ediyor. O hale gelmiştir ki sanki Türkiye dünyanın en kötü, en beceriksiz, en niteliksiz, en eleştiriye müstahak bir devletidir gibi bir görünüm ortaya çıkıyor. Avrupalı liderler, siyaset adamları, AB yöneticileri inanılmayacak derecede ağır suçlamaları fütursuzca arka arkaya sıralıyorlar. Acaba niçin bu böyle? Acaba biz gerçekten bu kadar her alanda beceriksiz, başarısız, akılsız, ne yaptığını bilmeyen bir millet miyiz? Bize bu kadar ağır suçlamaların yönlendirilmesinin ardında ne yatıyor? Bunu bir düşünelim.
Değerli arkadaşlar, 1987 yılının mayıs ayında biz AB’nin tam üyeliği için başvuruda bulunduk. O zamana kadar bu kadar ağır suçlamalar işitilmiyordu. Bizim üyelik başvurusunda bulunmamızı hiç istemediler. Bizim başvurumuzdan önce, Türkiye’ye üst üste parlamento heyetleri geldi. Ben o zaman Dış İşleri Bakanlığında siyaset planlama başkanıydım. Hemen hemen her hafta bir parlamento heyeti geliyordu. Hepsinin ortak mesajı kesinlikle üyelik başvurusunda bulunmayın şeklindeydi. Sakın AB’ye üye olmak istemeyin. Biz sizinle ilişkilerimizi geliştiririz bugün dedikleri gibi , ama siz sakın bizim ailemize girmeye çalışmayın. İngiliz büyükelçisi bana dedi ki siz müracaat ederseniz, sonunda AB Türkiye’yi reddederse ne yapacağınızı düşündünüz mü? Dedim ki düşündük. AB Türkiye’yi reddederse kendi kendisini inkar eder. Çünkü bizim AB’yi kuran Roma Anlaşmasına göre bu birliğe üye olma hakkımız var. Ve bu birliğin değerlerini AB çiğnemeden Türkiye’yi dışlayamaz, reddedemez. Onun için biz bu başvuruda bulunacağız. Ve bulunduk. Bulunduk ta ne oldu? Birde baktık ki tam iki ay sonra 1987 yılının temmuz ayında Avrupa Parlamentosu Türkiye ile ilgili bir karar aldı. Bu kararı tavsiye ediyorum açıp okuyunuz. Bugün ne diyorlarsa aynı eleştiriler orada var. İlk günden Türkiye’yi boy hedefi yapmışlardır. 1987 yılında Türkiye’nin üyelik başvurusundan sonra, Türkiye’yi boy hedefi yapmışlardır. Şimdi Türkiye’nin diğer aday ülkelerden farkı nedir? Diğer bütün adaylar AB’nin büyük ülkelerinin desteğiyle, rızasıyla , yerine göre himayesiyle AB’ye aday olmuşlardır. Onları daima teşvik etmişler, siz AB’ye üye olun diye onları yüreklendirmişlerdir. Bir tek Türkiye hariç. Türkiye AB üyelerinin tümüne rağmen aday olmuştur. Bir tanesi bizi desteklemedi. Bir tanesi bize üye olun diye tavsiyede bulunmadı. Gazetelerde çıkıyor, o zamanlarda çok istenmişte Ecevit itiraz etmiş diye filan. Bir tek devlet bizi teşvik etmedi. Avrupa Birliğinin üst düzeyde bir yetkilisi vardır Emile Noyer diye bir tek o kişisel görüş olarak bir tavsiyede bulundu. Onun dışında bir tek devlet AB’ye üyelik için başvuruda bulunun, biz de sizin arkanızdayız dememiştir. Bu gerçeği bilelim. Biz başından beri çok zorlu bir mücadeleyi göze alarak AB’ye girmeye kalkıştık. Çünkü bu bizim Atatürk’ten bu yana gelen çağdaşlaşma projemizin bir sonucuydu. Öyle düşünün, öyle değerlendirin. İsmet Paşa da öyle değerlendirdi. Türkiye’nin tam üyeliğini hedefleyen ilk metin 1963 tarihli Ankara Antlaşmasıdır. Bunun da 28.maddesinde bu anlaşmanın hedefi, Türkiye’nin tam üyeliğidir. İsmet Paşa bunu bilerek bunu ima etmiştir. Ama arada fark var. Avrupa’nın o zamanki liderleri bugünkü liderleri gibi değil. O zaman Avrupa’da devlet adamları var. O zaman Avrupa’nın devlet adamları İkinci Dünya Savaşının tecrübesinden geçtikten sonra soğuk savaşın yaşandığı bir dönemde Türkiye’nin, Avrupa’nın bir parçası olduğuna inanmışlardır. Daha 1949 yılında kurulur kurulmaz Türkiye’yi Avrupa Konseyine üye yaptılar. Sizin yeriniz Asya dır diyen çıkmadı. Avrupa Ekonomik Kalkınma Teşkilatına üye yaptılar.1952 yılında Avrupalı ülkelerle, Kuzey Amerika ülkelerinin oluşturduğu NATO’ya üye yaptılar. O bakımdan anlayış farklıydı. Türkiye Avrupa ailesinin bir parçasıydı.
Değerli arkadaşlar bu liderler gitmiştir.Ve bir daha da Avrupa’ya böyle liderler gelmemiştir. Bugün bizim çektiğimiz sıkıntıların en önemli sebeplerinden biri Avrupa da çok büyük bir liderlik boşluğunun yaşanmasıdır. Bunu çok açık konuşalım. Tamamen güncel, küçük hesaplarla hareket eden sadece kendi seçim başarısından başka bir hedef benimsemeyen, ileriyi göremeyen, Dünyanın geleceğini göremeyen, Avrupa’nın geleceğini göremeyen, Türkiye’nin Avrupa ya neler kazandıracağını göremeyen liderler Türkiye’yi sürekli olarak dışlıyor, sürekli olarak horluyor ve sürekli olarak Türk milletini incitiyor. Biz buna isyan ediyoruz. Türk milleti olarak bu kadar aşağılanmayı kabul etmiyoruz. Biz Atatürk’ün çocuklarıyız. Biz bu memleketi bu cumhuriyeti şerefiyle kuran ve her türlü sıkıntıya ızdıraba katlanarak, Sayın Özakman’ın anlattığı gibi, varlığını bağımsızlığını kanıtlamış bir ülkenin çocuklarıyız. Biz hakareti kabul etmiyoruz.
Değerli arkadaşlarım şimdi niçin bunlar bize karşı çıkıyorlar? Güçlü liderler olmadığı zaman zayıf liderler daima tarihin baskısı altında kalırlar. Tarihin etkisi altında kalırlar, tarihin önyargıları altında kalırlar. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Bugün tarihin karanlık bulutları Avrupa’nın üstüne çökmüştür. Ve Türkiye’yi tarihte gördükleri gibi görüyorlar. Nasıl görüyorlar? Bir emperyalist ülke başka ülkeleri nasıl görürse öyle görüyorlar. İşin gerçeği budur. Bu gerçeği hiç kimse saklamaya kalkışmasın. Şimdi bakıyoruz tarihte bizi nasıl görmüşler.Biz 1.Dünya Savaşının sonuna kadar iki yüz yıl boyunca sürekli olarak gerilemişiz, sürekli olarak toprak kaybetmişiz. İmparatorluk memleketin iliklerini sömürmüş. Sanayi devrimini kaçırmışız, Aydınlanma Devrimini kaçırmışız. Ve en verimli topraklarımız yabancılara terkedilmiş. Ve bu gelişmelerin son noktası Sevr anlaşması olmuş. Çok değerli Turgut Özakman anlattı. Sevr anlaşmasını bizim çok iyi okumamız, çok iyi değerlendirmemiz lazım. Sevr Anlaşması bir teslimiyet belgesinin ötesindedir, Sevr Anlaşması bir yok oluş belgesidir. Sevr anlaşmasından geride kalan devlet bağımsız bir devlet olamaz. Bizim kimliğimizi, kişiliğimizi, özgüvenimizi, varlığımızı ortadan kaldıran bir anlaşmadır. Size bir örnek vereyim. Bugün bizi azınlıklar konusunda bu kadar sıkıştırıyorlar, şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın, patriğin ekümenlik sıfatını kabul edin, Heybeliada da ruhban okulu açın, vakıflar için şunu verin ,bunu verin diye. Bunları bize söyleme cesaretini nerden buluyorlar. Bizden başka bunları söyleme cesareti buldukları başka bir devlet oldu mu? Olmadı. Bir tek Türkiye. Niçin? Çünkü bu Sevr’in sonucudur. Sevr Anlaşmasını açıyorsunuz, 147.maddesine bakın 148,149. maddelerinde azınlık haklarından bahsediyor. Azınlıklara şu haklar verilecek, bu haklar verilecek vakıflar dahil her şey yazıyor. Ve 151.madde de büyük devletler azınlıklar konusunda Türkiye’ye ne yapacağını dikte edeceklerdir ve Türkiye onların her dediğini yapmak zorundadır şeklinde yazıyor. Bugün bunu yapmaya çalışıyorlar. Biz bunu mecliste de açıkladık. Biz Lozan da bunu yıktık. Lozan da buna benzer tek bir madde yoktur. Ama bize Lozan’ı değil Sevr’i uygulatmaya çalışıyorlar. Bunu AB Parlamentosu üyeleri yüzümüze karşı söylediler. Dediler ki siz AB’ye girmek istiyorsanız Lozan’ı unutun dediler. Bize bugün çıkarttıkları raporu okuyunuz. Bu raporun birçok maddesi açıkça Lozan’a aykırıdır. Değerli arkadaşlarım, Lozan bizim varlık sebebimizdir. Lozan bizim devletimizin bel kemiğidir. Ve burada huzurunuzda bir kere daha açıkça söylüyorum biz Lozan’ı deldirmeyeceğiz.
Lozan da büyük bir zafer kazandık diyoruz, doğrudur. Lozan da gerçekten çok büyük bir zafer kazandık. Fakat her zaferin unutmayalım bir mağlubu var. Lozan biz galiptik, kim mağlup oldu. Sadece Türkiye’yi istila etmeye çalışan Yunan birlikleri mi Yunanistan mı? Onların arkasında dünyanın en büyük devletleri vardı. İşin özü budur. Türkiye’yi bu kadar yıldan beri hazmedememelerinin, Türkiye’nin özgür, bağımsız, egemen, güçlü bir ülke olduğunu bir türlü içlerine sindirememelerinin sebebi budur, sebebi Lozan dır. Hiç başka bir yerde aramayın. Bakın biz Kurtuluş savaşını kazandık. Şu çılgın Türkler inanılmaz bir mucize gerçekleştirerek Kurtuluş Savaşını kazandılar ve biz bununla en büyük zaferimiz olarak övünüyoruz. Karşı taraf nasıl görüyor bunu acaba hiç düşündünüz mü? Türkiyenin Kuruluş savaşını büyük devletler nasıl görüyor, yabancılar nasıl görmüşler. Okuyorum. Chirchill diyor ki Türklerin yeniden Avrupa ya girmeleri müttefikler için en kötü aşağılanmadır. Müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır. Ve sonunda başarılı bir savaşın bütün meyveleri uğrunda binlerce askerin hayatını verdiği Gelibolu, Mezopotamya Filistin başarıları, bunların hepsi bir utanç içinde sona ermiştir. Bizim zaferimiz onların utancı olmuştur. Değerli arkadaşlarım insanlar unutur, devletler unutmaz. Büyük devletler hiç unutmaz. Bu mağlubiyeti bu utancı hiç unutmamışlardır. Bunun acısını bizden bugünde çıkartmak istemektedirler. Hiç kuşkunuz olmasın. İşin gerçeği budur. İşte biz onun için bu sıkıntılarla bu güçlüklerle mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Türkiye’yi bu kadar aşağılamak isteyenlerin içindeki duygular, düşünceler bunlardır. Hiç kuşkunuz olmasın. Ama çareleri yoktu. Mustafa Kemal Atatürk’ü yenmeleri mümkün değildi. Atatürk dünyanın en büyük devletlerini dize getirdi. Yalnız Anadolu da değil. Bakın okullarda okutmuyoruz bir çok şeyi diyor Sayın Özakman. Doğru. Siz Atatürk’ün İngiliz hükümetini devirdiğini biliyor musunuz? Türkiye’nin Kurtuluş Savaşının sonuçlarından biri İngiliz hükümetinin devrilmesidir. Çünkü o zaman İngiltere Başbakanı Lloyd George Türkiye’ye karşı yeniden savaşmayı önermiştir. Yeniden silah zoruyla Ege’de Yunan ordularını İzmir’den denize döken Türkiye’yi silah zoruyla mağlup etmeyi istemiş, kimseye kabul ettirememiştir, kendi parlamentosuna kabul ettirememiştir, kendi basınına kabul ettirememiştir, Fransa’ya kabul ettirememiştir, sonunda istifa etmiştir. Ama nasıl istifa etmiştir? Lloyd George 19 Ekim 1922 tarihinde Kurtuluş Savaşından kısa bir süre sonra Avam kamarasının kürsüsüne çıkıyor ve orada şu konuşmayı yapıyor. Bir cümledir söylüyorum. ‘İnsanlık tarihinde dahiler pek ender bulunur. Fakat kötü talih böyle bir dahiyi Türkiye’de dünyaya getirdi ve biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dahiyi yenmemiz imkansızdı’ diyor ve kürsüden iniyor.
Biz dünyanın kaderini değiştirdik. Kurtuluş Savaşı dünyanın kaderini değiştirdi. O zaman dünyanın en büyük devleti İngiltere’dir. Ve dünyanın jandarmasıdır. Bütün dünya ondan sorulur. Dünyaya yön vermek İngiltere’nin hakkıdır ve görevidir. Ne zamana kadar? İşte o güne kadar. Lloyd George kürsüden iniyor ve yerine kürsüye çıkan Başbakan Bonar Law artık tek başımıza dünyanın jandarması gibi davranamayız diyor. Haddini biliyor. O tarihten sonra İngiltere artık bir daha süper devlet olma iddiasından vazgeçiyor, adım adım imparatorluğu küçültüyor. Vaktiyle üzerinde güneş batmayan imparatorluk üzerinde hiç güneş doğmayan bir adadan ibaret kalıyor.
Değerli arkadaşlarım hiç unutmayalım onların hedefi sadece savaş alanında yenmek değildi bizi, ellerindeki yegane silah tankları, tüfekleri, topları değildi, onlar en çok para hizmeti veriyorlardı. Bakın mesela Amerikan Başkanı Willson 1917 yılında diyor ki savaş bitince biz onları kendi düşüncelerimizi kabul etmeleri için zorlayabiliriz. Çünkü o zaman diğer unsurların yanı sıra mali açıdan da bize muhtaç olacaklardır. Yani onlara muhtaç olacaksınız ve size para gücüyle her şeyi yaptırabilecekler. İşte bunu yaptırmaya çalışıyorlar. Bugün IMF ile, başka mali politikalar ile, mali baskılar ile size bu ödülü verdirtmek istiyorlar.Şimdi özetle Atatürk’ün sözüyle toparlayalım bu düşünceleri. Atatürk çok kısa ve veciz bir şekilde bu Lozan işini özetlemiş. Diyor ki Atatürk ‘ Lozan Türk milletine karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Anlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın, sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zaferin eseridir’
Şimdi değerli arkadaşlar tarihten bahsedersek bütün zamanınız almış oluruz. Yalnız size bir iki şey söylemek istiyorum. Atatürk’ün gözünde Lozan bir başlangıçtır, bitiş değildir. Lozan’da elde edemediklerimiz vardır. Bunları yapmak zorundaydık. Atatürk Lozan’ı bir son nokta olarak görmemiştir. Bakınız Lozan da boğazlar konusunda önemli ilerlemeler kaydettik ama Lozan bizi tatmin etmedi. Ne yaptı Atatürk? 1936 yılında Montrö Anlaşmasını imzaladı ve Lozan’a ve boğazlara bugünkü statüsünün verilmesini sağladı. Montrö Lozan’ın çok ilerisindedir. Başka? Misak-ı Milli hududu içinde olan ama Lozan da alamadığı Hatay vardır. Hatay’ın Anavatana kavuşturulması olağanüstü bir siyasi zaferdir. Türkiye bir tek fırtına atlatmıştır. Fransızların Suriye’ye vaat ettiği Misak-ı Milli toprakları içinde, halkının çoğunluğu Türk olan Hatayı kazanmıştır. Atatürk’ün ömrü Hatay’ın Anavatana katıldığını görmeye yetmemiştir ama onun attığı adımlar, yaptığı olağanüstü siyasi manevralarla Türkiye Hatay’ı kazanmıştır. Ondan sonra ne oldu? Ondan sonra Türkiye’yi büyük baskı altına almaya kalktılar. Osmanlı borçlarını bize ödettiler. 85.6 milyon lira Türkiye’nin payına düşen paraydı. Bu parayı son kuruşuna kadar ödedik. Ondan sonra bunu altın liraya çevirdiler, 8 milyon altın lira ödeyeceksiniz dediler bu o kadar büyük bir paraydı ki, bir dönemde 1930 yılında Türkiye’nin devlet bütçesinin yüzde 17,8 i Osmanlı borçlarının ödenmesine gitti. Hiçbir şey söylemedik. Son kuruşuna kadar dış borç almadan, kimseye boyun eğmeden, diz çökmeden ödedik. Ve o zaman kalkınma hızımız her yıl yüzde 10’un üzerindedir. Bir tek yıl bütçe açığı yoktur. Bir tek yıl bile dış ticaret açığı yoktur. Bir tek yıl bile cari açık yoktur. İşte Türkiye bu mucizeyi gerçekleştirmiştir. Bugün bazıları çıkıyor 1930’ların kafası ile biz bu işleri yürütemeyiz diyorlar. Keşke sizin kafanız 1930’ların kafası gibi olabilse.
Değerli arkadaşlarım geçmişi gördük bugüne kısaca bakalım. Nerden çıktık gördük. Nereye vardık? Vardığımız nokta hazindir. Türkiye gerçekten son derece yeteneksiz siyasi kadrolar ve onların iş başına getirdiği son derece yeteneksiz bürokratik kadrolar sonucu defalarca krizlere, iflasa sürüklenmiştir. Türkiye’nin hazin tablosu budur. Türkiye bugün dünyanın 5. en borçlu ülkesidir. Atatürk zamanında, İsmet Paşa zamanında büyük özenle dış borç almamaya çalışan ve kendi olanaklarını en akılcı biçimde kullanarak kalkınan Türkiye, hoyrat üretimlerinin sonucunda dünyanın en borçlu beşinci ülkesi durumuna gelmiştir. Bugünkü iktidar zamanında alınan borçların toplamı sadece 100 milyar dolardan fazladır. Bundan önceki otuz yılda alınan borçlardan fazladır. Türkiye bu duruma getirilmiştir. Ve artık Türkiye borcunun faizini ödeyemeyecek duruma gelmiştir. Faizini ödemek için yine borç almış onunda faizini ödemektedir. Bu kadar beceriksizlik dünya tarihinde az görülmüştür. Bunlara rağmen Türkiye perişan bir ülke midir, fakir bir ülke midir, ekonomik açıdan dünyanın en zayıf ülkelerinden biri midir? Değildir. Tam tersine Türk halkının dinamizminin, çalışkanlığının sonucunda Türkiye bugün ekonomik alanda gayri safi milli hasılada dünyanın 19. en zengin ülkesidir. Ama devlet olarak zengindir. Halk fakirdir. Halkın refah düzeyini yansıtan gelişmelerdir. İnsan gelişimi endeksinin sonuncusu geçenlerde açıklandı. Türkiye bütün dünya devletleri arasında 92.sırasındadır. Düşünebiliyor musunuz? 91 ülke kişi başına milli gelir, eğitim düzeyi, sağlık düzeyi açılarından Türkiye’nin ilerisindedir. Atatürk Türkiye’si buna müstahak değildir. Siz bunlarla mücadele edeceğinize, fakirlikle, gelir dağılımı bozukluğuyla, kayıt dışı ekonomi ile, vergi kaçağı ile mücadele edeceğinize ne yapıyorsunuz? Sabahtan akşama kadar Türkiye’yi, Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik cumhuriyet özelliğinden uzaklaştırıp bir İslam devleti haline getirmeye çalışıyorsunuz. Bu tarihimize karşı yaptığınız son derece vahim bir hatadır.
Değerli arkadaşlarım bunu yapmaları için iktidarda kalmaları lazım. İktidarda nasıl kalacaklar. Çiftçiden oy isteseler, çiftçi perişan. Tepe taklak iniyor bütün göstergelerde iktidar partisinin oyları. Esnafa gitseler, esnaf kan ağlıyor. Esnaftan destek sağlayamazlar. Küçük sanayiciye gitseler destek alamazlar. Herkes perişan. Memur perişan, işçi perişan, işsiz perişan. Ne yapacaksınız? Şunu yapacaksınız. Dış destek sağlayacaksınız. Dış destek nasıl sağlanır? Size bedava dış destek verirler mi? Yabancıların desteğine muhtaç kalmışsınız. Başbakanımızın danışmanı Amerika’da basınla yaptığı toplantıda altı yedi yıl daha iktidarda kalmak istiyoruz diyor. Başbakanımızı delikten aşağı süpürmeyin, onu kullanın diyor. Cumhuriyet tarihimizde kim bir Türkiye Başbakanı için onu kullanın demiştir. Kim Türkiye’nin Başbakanını kullandırmıştır. Bizi kullanın, yeter ki biz iktidarda kalalım. Mesaj budur. Bu çok hazin bir tablodur. Sizi iktidarda tutmak için çok ağır bir bedel ödetirler. Sizden önceki hiçbir hükümetin vermediği tavizleri size verdirmeye çalışırlar. İşte bugün geldiğimiz nokta budur. Kıbrıs gidiyor haberiniz olsun. Ve Kıbrıs’ın gidişini mutlaka önlememiz gerekir, bunu biz önleyeceğiz. Sayın Denktaş’a söz verdim dedim bunu hükümet önlemezse, meclis önleyecek, meclis önlemezse halk önleyecek. Atatürk ilerdeki Türk devlet adamlarının iç ve dış baskılarla ve bu gibi sıkıntılarla karşılaşabileceklerini tahmin ediyordu. Onun için geleceği gençliğe emanet etti. Geleceği halka emanet etmek demektir bu. Siz durduracaksınız. Bu kötü gidişi siz durduracaksınız. Bu aşağılanmaları, bu tavizci politikaları siz önleyeceksiniz. Halkın gücünün karşısında dayanabilecek hiçbir siyasi güç yoktur. Yabancıların destekleriyle, bazı sivil toplum örgütlerinin propagandalarıyla, bu iktidar zamanında çok para kazanan iş adamlarının basın üzerindeki etkileriyle, yeşil sermayenin gücü ile, Türkiye’den taviz alacağını umarak yabancı ülkelerin desteğiyle bunlar iktidarda kalmaya çalışacaklardır. Çalışmaktadırlar. Ben size burada Mersin’de açık yüreklilikle açıklamaya çalışıyorum. Beyhude Türk milleti bu çabaları geçersiz kılacaktır, Türk milleti Atatürk’ün gösterdiği bağımsızlık yolunda, çağdaşlık yolunda kimsenin boyun eğmeden, kimsenin önünde diz çökmeden mutlaka başarıya ulaşacaktır. Cumhuriyet Halk Partisinin bir mensubu olarak bu düşünceleri sizlerle paylaşmaktan gurur duyarak şunu açıkça bir kere daha açıkça ifade etmek istiyorum ki karşı devrimciler için Türkiye’de gelecek yoktur. Hiç kimse Atatürk’ün cumhuriyetini yolundan saptırmaya kalkışmasın. Onlara geçit vermeyeceğiz. Onları Atatürk’ün koltuğuna oturtmayacağız. Geldikleri gibi gideceklerdir. En büyük güvencemiz Türk halkının yüksek vatanseverlik duygusudur ve ulusal çıkarlarımıza sahip çıkma bilincidir. Bütün bu söylediklerimi bir cümle ile özetlemek istiyorum. Bunu mutlaka kafamıza ve yüreğimize yazalım. Biz diyoruz ki bu iktidar içerde gericidir, dışarıda vericidir, yakında gidicidir.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.