Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

TBMM Genel Kurulu, AB Müzakere Çerçeve Belgesi Hakkında
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN TBMM GENEL KURULUNDA MÜZAKERE ÇERÇEVE BELGESİ HAKKINDA YAPTIĞI KONUŞMA
5 EKİM 2004
- Okunan Metin Muteberdir -
Sayın Başkan, Çok Değerli Milletvekilleri,
Sayın Dışişleri Bakanı’nın Müzakere Çerçeve Belgesi ile ilgili olarak verdiği bilgiler hakkında Cumhuriyet Halk Partisi grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.
Açıkça ifade etmek istiyorum ki, biz Sayın Dışişleri Bakanı’nın biraz önce verdiği bilgileri ve Hükümetin bu konudaki çalışma ve değerlendirmelerini Müzakere Çerçeve Belgesi sonuçlandırılmadan önce bilmek, değerlendirmek ve ülkemiz açısından büyük önem taşıyan bu merhalede CHP olarak katkılarımızı sunmak isterdik.
Bu hükümetin döneminden çok daha önce başlamış olan ve bu hükümetin ömrünün yetişmeyeceği, bu hükümetten sonra da yıllarca devam edecek olan ve ülkemizin bir millî dava olarak kabul ettiği Avrupa Birliğine üyelik konusunda, biz, hükümetin, Yüce Meclise ve muhalefete daha fazla önem veren, daha fazla saygı gösteren ve Meclisin, muhalefetin görüşlerini öğrenmeye dikkat eden bir yaklaşım sergileyeceğini bekliyorduk; ama, ne yazık ki, böyle olmadı. Sayın Bakan diyor ki, bu bizim işimiz, biz koalisyon hükümeti değiliz ki sizinle bu konuda iş bitmeden bilgi paylaşmak zorunda değiliz ki; biraz önce öyle dedi yanlış anlamadıysam. Çok güzel…
Değerli arkadaşlarım, 2004 yılının aralık ayında Türkiye bir koalisyon hükümetiyle mi yönetiliyordu?! Nasıl oldu da, aralık ayında Brüksel’e gitmeden Sayın Başbakan, Sayın Genel Başkanımızı ziyaret etti, bilgi verdi, onun görüşlerini aldı; o zaman koalisyon muyduk?! O zaman gösterdiğiniz dikkati niçin şimdi göstermediniz?
Gerekçe olarak zamanın eksikliğini dile getiriyorsanız onu söyleyin ama, koalisyon olmadığımız için size bilgi vermek zorunda değiliz derseniz; sizin, biz, parlamenter demokratik rejimi biraz hafife aldığınızı düşünürüz.
Burada akla şöyle bir soru geliyor? Acaba diğer aday ülkeler de böyle mi yapmışlardı? Onlar da Meclislerini devre dışı mı bırakmışlardı? Hayır, onlar Meclislerinin önemini ve değerini biliyorlardı ve Mecliste bu konuları görüşmenin demokratik parlamenter rejimin bir gereği olduğunun farkındalardı. Örneğin Türkiye ile birlikte müzakere sürecine başlaması beklenen Hırvatistan’da 2004 yılının Aralık ayında iktidar ve muhalefet partileri bir araya gelerek müzakere sürecini tartışmaya açmışlar ve sonuç olarak “Tüm Siyasi Partilerin Ortak Açıklaması” olarak tabir edilen bir ortak tutum belgesini kabul etmişlerdi. Yine 2005 yılının Ocak ayında yapılan bir diğer genel görüşmede “Hırvatistan Cumhuriyetinin Avrupa Birliği’ne Tam Üyeliği Hakkında Müzakerelerin Temel İlkeleri” başlıklı bir Meclis açıklaması yapılmıştı. Polonya’da da benzer bir süreç izlenmiş ve Polonya Parlamentosu müzakere sürecinde 8 Eylül 1999 ve 16 Şubat 2000 tarihlerinde yaptığı genel görüşmelerde müzakere sürecini tartışmaya açmıştı. Kısacası, yeni üye olan ülkelerdeki uygulamaya bakılacak olunursa gerek müzakere süreci başlamadan, gerekse süreç içerisinde Hükümetler asla Meclisi devre dışı bırakacak bir yöntem izlememişler, bilakis Meclisin gücünü arkalarına almayı tercih etmişlerdir.
Diğer aday ülkeler bu çalışmaları yaparken biz ne yapıyoruz; Cumhuriyet Halk Partisi olarak Meclis tatile girmeden bu Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizin ulaştığı durum hakkında genel görüşme önergesi veriyoruz ve iktidar partisinin oylarıyla genel görüşme önerimiz reddediliyor. Üzülerek söylüyorum ki, eğer bir noktada bugünkü hükümetin bu politikaları yüzünden Türkiye Avrupa Birliğinin gerisindeyse, işte, bu noktada gerisindedir. Yani, demokrasiye önem vereceksiniz, parlamentoya önem vereceksiniz. Burası milletin sesidir. Bir konunun, bu kadar hayatî bir konunun parlamentoda görüşülmesinden kaçınmak nasıl bir demokrasi anlayışının ürünüdür.
Değerli arkadaşlarım, bizim Dışişleri Komisyonumuz var, haberi bile yok olup bitenden. Bizim Avrupa Birliği Uyum Komisyonumuz var, haberi bile yok. Karma Parlamento Komisyonumuz var, haberi bile yok. Böyle şey olur mu, bu komisyonların işi nedir?! Böyle bir dönemde bu konuları biz o komisyonlarda görüşmeyeceksek, ne zaman, hangi konuyu görüşeceğiz?! Parlamentoya hükümetin daha saygılı olmasını bekliyoruz ve hükümeti bu gibi konularda Meclise karşı daha ciddî olmaya, daha saygılı olmaya davet ediyoruz
Üzülerek söylüyorum ki, Hükümet konuyu Meclise getirmediği gibi ana muhalefet partisi ile de en küçük bir istişare içine girmemiştir. Sayın Dışişleri Bakanı Lüksemburg’a gitmeden bir kaç dakika önce kendisini arayarak Çerçeve Belgesi üzerinde mutabakata varıldığını belirtmiş ve sadece birkaç nokta hakkında genel nitelikte bilgi vermiştir. Genel Başkana hiç bir belge ulaştırılmamıştır.
Hükümet muhalefete bilgi vermemiştir de kime bilgi vermiştir? Basına yansıyan bilgilerden anladığımız kadarıyla Sayın Başbakan Müzakere Çerçeve Belgesi ile ilgili bazı güçlüklerin yaşandığı bir safhada Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice’ı aramış, kendisine belge ve karşılaşılan güçlükler hakkında bilgi vermiş ve desteğini istemiştir.
Değerli arkadaşlarım,
Düşünebiliyor musunuz? Bu kadar önemli bir konuda, bu kadar önemli bir belge hakkında AB üyesi olmayan ABD bilgi sahibi olacak, devrede olacak, ama Türkiye’de muhalefetin ve Meclisin bilgisi olmayacak. İşte bu tablo iktidarın devlet anlayışının ne kadar hazin olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Hükümetin bu yaklaşımı Yüce Meclise ve muhalefete karşı saygılı bir davranış değildir.
Belgenin metni bugüne kadar Hükümet tarafından bize resmen ulaştırılmış değildir. Basından, internet sayfalarından edindiğimiz bilgilerden metnin içeriği hakkında fikir sahibi olduk. Ve hemen söyleyeyim bu metni okuyunca büyük bir üzüntü ve ülkemizin AB ile ilişkilerinin geleceği konusunda kaygı duyduk.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, maalesef, hükümet, böyle cevap vermekte zorlandığı bir konu olunca veya başarılı olmadığı anlaşılınca bazı konularda, geçmişe atıfta bulunuyor. Geçmişte siz de böyle yapmıştınız… Geçmişte, bir kere anlattıkları doğru değil; ama, diyelim ki, bir an için geçmişte bir konuda bir hata yapılmış; bu, sizin bu konuda hata yapmanızı haklı gösterir mi, mazur gösterir mi?!
Peki, biz geçmişe baksak, sizin yaptığınızı biz yapsak, geçmişte acaba bunlar ne yapmıştı, ne düşünmüştü diye bir araştırma yapsak, acaba ne görürüz?! Mesela, şöyle bir şey görürüz; size iki satırla okuyorum Meclis zabıtlarından: “Türkiye’nin Avrupa Birliğine giremeyeceği kesindir; bunu, Avrupalılar söylemektedir, Avrupa’nın önde gelen bütün politikacıları söylemektedir, Avrupalı filozofların hepsi söylemektedir; çünkü, Avrupa Birliği bir Hıristiyan birliğidir. Bunu biz söylemiyoruz Bunu, dünkü, Avrupa Birliğinin başındaki Delors söylüyor, dünkü İngiliz Başbakanı söylüyor, bunu Avrupa’da herkes söylüyor, herkes biliyor.”
Yüce Meclisin huzurunda, bu sözleri acaba kim söylemiştir dersiniz; biraz önce Yüce Meclise hitap eden Sayın Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül söylemiştir.
Değerli arkadaşlarım, bir şey daha söyleyeceğim. Yani, bunlar, gerçekten, bize üzüntü veren konular. Şimdi, Sayın Bakanın sağlanan bu sonucu, elde edilen belgeyi büyük bir başarı örneği olarak takdim etmek istediğini anlıyoruz; fakat, tavsiye ediyorum, ölçüyü kaçırmayınız. Hükümetin başka konulardaki büyük başarısızlıklarından sonra, belki bu konuda bir başarı kazanma ihtiyacı olduğunu anlayabiliriz; ama, ölçüyü kaçırmayın. Kalkıp da, Sayın Bakan “bu, dünya için tarihtir” derse, bizi ciddiye almazlar, Türkiye’nin ciddiyetine kimse inanmaz; “bundan büyük bir olumlu hava olamaz, bu, dünyaya büyük bir hediyedir” derse, bu bizi büyütmez, küçültür. Nedir dünyaya büyük bir hediye olan; Türkiye’nin masaya oturması! Nasıl oturmuştur Türkiye masaya; belli koşullar koymuşlar, Türkiye bu koşulları yerine getirmiş ve bizi masaya oturtmuşlar. Yani, bu, dünyanın sonu gibi, dünya için büyük bir başarıymış gibi takdim edilir mi?! Yani, koşulları yerine getirmiş bir ülkenin, Türkiye’nin masaya oturması bir başarı olarak dünyaya takdim edilebilir mi?! Hangi ülke masaya oturmayı bir zafer olarak ilan etti?!
Değerli arkadaşlarım, biz, cumhuriyetin 82 yıllık döneminde çok büyük müzakerelere girdik; ama, hiçbir yerde masaya oturmayı dünyaya bir zafer gibi takdim etmedik, ilan etmedik, kendimizi küçültmedik. Biz, öyle bir ülkeyiz ki, değerli arkadaşlar, masaya oturtulmamızı bile bir zafer olarak kabul edeceğiz! Böyle şey olur mu?! Diplomaside marifet masaya oturmak değildir, masadan başarıyla kalkmaktır! Siz masadan başarıyla kalkın, önce biz sizi kutlayacağız; ama, masaya oturduğumuz için, Türkiye’yi, böyle olağanüstü bir başarı kazanmış bir ülke gibi takdim etmek, bizi gerçekten rencide eder.
Basına büyük bir başarı örneği, adeta bir zafer gibi takdim edilen ve basının bir kesimi tarafından da halka Hükümetin tarihi bir başarısı gibi yansıtılan metin aslında ne yazık ki, ülkemiz açısından 17 Aralık 2004 tarihli Zirve kararının çok gerisinde ve ülkemizi tam üyelikten çok imtiyazlı ortaklık statüsüne götürebilecek bir metindir.
Bazı yabancı çevrelerin övgüleri gözlerinizi kamaştırmasın. İktidarın tam üyelik hedefinizi sulandıracak bir metne razı olması gayet tabii ki, Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmayan bazı çevreleri çok mutlu etmiştir. Nitekim Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel müzakere çerçeve belgesinin kabulünden “gurur duyduğunu” belirtmiş ve “hazmetme kapasitesi” kavramının metne dahil edilmesini bir başarı olarak gördüğünü açıklamıştır. Biz onların sevincini anlıyoruz. Ama böyle bir metni halkımızın sevineceği bir başarı gibi sunmak gerçekten Türk milletini hafife almaktır.
Değerli arkadaşlarım,
Buraya nereden geldik, kısaca hatırlayalım. 6 Ekim tarihli AB Komisyonu İlerleme Raporu şu anda elimizde olan belgenin ana unsurlarının çoğunu içeriyordu. Bunlar arasında Türkiye’nin hiç bir zaman kabul edemeyeceği, temel menfaatleri ile hatta devletinin temel yapısı ile bağdaşmayan hükümler de vardı. Yüz kırk yedi sayfalık bu raporun yayınlanmasından bir iki saat sonra Sayın Başbakan gazetecilere bu raporun “olumlu ve dengeli” olduğunu açıkladı. İşte biz büyük bir diplomatik mücadeleyi o dakikada kaybettik. Ülkemiz açısından bir çok olumsuzluklar içeren bir belgeyi siz olumlu ve dengeli olarak nitelendirdikten sonra bunun değiştirilmesi için nasıl mücadele edeceksiniz? Nitekim edilememiştir.
Daha sonra Sayın Başbakan 17 Aralık Zirvesine gittiğinde önüne çıkarılan belge özü itibariyle 6 Ekim tarihli Raporun bütün olumsuzluklarını içeriyor ve ona ilaveten bütün yeni üyelere Ankara Antlaşmasını uyarlamak için bir Protokol imzalamasını istiyordu. Bu konuda Sayın Başbakana büyük baskılar yaptılar. Saatlerce süren görüşmeler oldu. Metinde Kıbrıs Rumlarının adı geçmiyordu ama herkes biliyordu ki, esas maksat bu protokolü Rumları da kapsayacak şekilde imzalayarak Türkiye’nin tanımadığı Kıbrıs Rum Kesimi’ne meşruiyet kazandırmasını sağlamaktı. O sırada CHP Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal bir basın toplantısı düzenleyerek Hükümeti bu baskılara karşı direnmeye davet etti. Türkiye’yi tam üyelikten uzaklaştırıp özel bir statüye yönlendirebilecek olan ve Kıbrıs’la ilgili temel politikalarımızın çöküşüne yol açabilecek bu metni imzalamamasını uçağına binerek geri dönmesini önerdi. Başbakan bu önerimize itibar etmedi. Metni kabul etti, hatta Devlet Bakanı Beşir Atalay imzasıyla Uyum Protokolünün 3 Ekimden önce imzalanacağını taahhüt eden yazılı bir belge verdi.
Değerli arkadaşlarım,
Birçok olumsuzluklar ve sakıncalar içeren bu belgenin imzalanmasını, Hükümet halka ve basına bir zafer gibi ilan etti. Kızılay’da gündüz vakti havai fişekler atıldı. Bu tecrübeli ve görgülü bir devletin yapabileceği bir iş değildi. İktidarı övmek için birbiriyle yarışanlar oldu. Biz ise CHP olarak belgenin gerçek niteliğini halka açıkladık. Oynanmak istenen oyunu bozduk. Hükümet de pek kısa zamanda coşkusunu kaybetti, belgenin gerçek niteliğini görmeye başladı ve 17 Aralık’tan sadece bir kaç gün sonra AB’ne bir nota vererek belgede yer alan insanların serbest dolaşımına sürekli kısıtlamalar getiren ve tam üyelikle hiç bir şekilde bağdaşmayan hükümlerin değiştirilmesini istedi.
Ne yazık ki, Hükümetin bu girişimleri hiç bir sonuç vermedi. AB gerçekten bizim için kabul edilemez nitelik taşıyan bu hükümlerin değiştirilmesi için en küçük bir gayret bile göstermedi.
Daha sonra ne oldu? 25 Nisan 2005 tarihinde Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplandı. Bu toplantıya AB bir Ortak Tutum Belgesi sundu. Ne yazık ki, Hükümet bu belgeyi Türkçe’ye çevirerek halkın ve Meclisin bilgisine sunmadı. Bu belgede ne deniyordu? “Türkiye limanlarını Kıbrıs Rum gemilerine, havaalanlarını Kıbrıs Rum uçaklarına açmalıdır. Bu Gümrük birliğinin gereğidir ve Avrupa Adalet Divanının bu konuda kararları vardır.” diyordu. Oysa Hükümet bunun tam tersini söylüyordu. Türk limanlarının ve havaalanlarının açılmasının Gümrük Birliğini ilgilendirmediğini bunun hizmet sektörü ile ilgili bir konu olduğunu ileri sürüyordu. Ancak Hükümetin bu görüşünü AB’nde kaale alan olmadı.
AB’nden gelen baskılara direnemeyen Hükümet 29 Temmuz 2005 tarihinde Uyum Protokolünü Kıbrıslı Rumları da kapsayacak şekilde imzaladı. Ancak Türk kamuoyunun Meclisin ve muhalefetin tepkilerini yatıştırmak için bu imza sırasında Hükümet tek taraflı bir deklarasyon yayınladı ve Türkiye’nin Kıbrıs Rum Kesimini tanımadığını ilan etti. Bu deklarasyonun imzaladığı uyum protokolünün bir parçası olduğunu belirtti. Biz bu deklarasyonun hukuki bir değeri olmadığını daha o zaman söyledik ve yapılması gereken işinm uyum protokoloünün Kıbrıs meselesi çözümlenene kadar Kıbrıs’ı kapsamayacağını belirten bir rezertv konulmasını istedik. Hükümet bunu yapamamıştır veya yapmaya gücü yetmemiştir.
AB bu deklarasyona çok açık ve sert bir tepki gösterdi. 21 Eylül 2005’te yayımladığı karşı deklarasyon ile Türkiye’nin deklarasyonunun hiçbir hukuki değerinin olmadığını ve Türkiye’den başka hiç kimseyi bağlamadığını, Türkiye’nin limanlarını Kıbrıs Rum gemilerine, havaalanlarını Kıbrıs Rum uçaklarına açmasının bir zorunluluk olduğunu belirtti. Bununla da kalmadı. Bir de müeyyide koydu. Eğer bunu yapmazsanız önemli konularda sizinle müzakere sürecini başlatmayız, önemli bölümleri müzakereye açmayız dedi.
Başka ne dediler? Türkiye’nin Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerini normalleştirmesini istiyorlardı. Bunun anlamı Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımaktı. AB bunları yapıp yapmadığımızı 2006 yılında gözden geçirecekti. Ayrıca Kıbrıs meselesinin BM Güvenlik Konseyi kararları ile Avrupa Birliği normlarına uygun bir biçimde çözülmesini istediler.
Değerli arkadaşlar,
İşte Müzakere Çerçeve Belgesi ile ilgili görüşmelere bu yollardan geçilerek gelindi. Biz Müzakere Çerçeve Belgesi hakkında Hükümetin çeşitli temaslar yaptığını biliyorduk, ve umuyorduk ki, 17 Aralık tarihli belge iyileştirilecektir ve önümüze Türkiye’yi kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tam üyeliğe götürecek bir belge çıkarılacaktır. Bu müzakereler uzadıkça uzadı. Ne yazık ki, Hükümet 3 Ekim’den önce Müzakere Çerçeve Belgesinin çıkartılması için AB’ni ikna edemedi.
Bu gecikme gerçekten basına yansıtıldığı gibi AB içindeki iç çekişmelerin ürünü müydü? Eğer öyleyse gerçekten tek engel Avusturya’mıydı, yoksa Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkıp özel statü öneren başkaları da Avusturya’yı destekliyor muydu? Avusturya bütün bu manevraları Türkiye’nin husumetini çekmek pahasına Hırvatistan ile müzakerelerin yolunu açmak için mi yapmıştı? Yoksa bütün bunlar bir taktik miydi? Belgeye son dakikaya kadar nihai biçimini vermeyerek bu metnin olumsuz yönlerinin Türkiye’de tartışma konusu yapılması önlenmek mi istenmişti? Meclisin bu konuda bilgilendirilmesinin önüne mi geçilmek istenmişti? Bunu bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var. Son dakikaya kadar itirazını sürdüren Avusturya itirazından vazgeçti ve belge çıktı. Acaba Avusturya’ya bu itirazından vazgeçmesi için nasıl bir bedel ödendi? Acaba Yunanistan’ı ve Kıbrıs Rum Kesimi’ni aylardan beri sürdürdükleri yoğun itirazlardan vazgeçirmek için onlara hangi bedel ödendi?
İşte değerli arkadaşlarım,
Ortaya çıkan Çerçeve Belgesini gördüğünüzde bu soruların cevabını buluyorsunuz. Maalesef bu belge 17 Aralık kararlarını iyileştirmek şöyle dursun, bu kararları Türkiye için daha da kabul edilemez hale getiren, ülkemizin üyeliğinin önünü açmak yerine üyeliğimizi büsbütün zora sokan bir çok yeni hüküm içermektedir. Size bunlardan bazılarını kısaca özetleyeceğim.
Birincisi Müzakere Çerçeve Belgesinde 17 Aralık kararlarının Türkiye açısından büyük sakıncalar yaratabilecek ve Türkiye’yi tam üyelik hedefinden saptırarak özel statüye götürebilecek maddeleri aynen korunmuştur. Müzakerelerin ucunun açık olacağı ve insanların serbest dolaşımına sürekli kısıtlamalar getirebileceği konusundaki hükümler Müzakere Çerçeve Belgesinde de yer almaktadır.
Ancak bu belgede bununla da yetinilmemiştir. Belgenin ikinci ve üçüncü maddelerinde ayrı ayrı iki kez Birliğin hazmetme kapasitesinden bahsedilmiştir. Bu şu demektir: Türkiye kendisinden istenen bütün talepleri yerine getirse ve bütün tavizleri verse de müzakereler sonuçlandığında Avrupa Birliği, “biz iç politika gerekçelerimiz nedeniyle sizi hazmedemeyeceğiz” dediği anda tam üye olamayacaktır. Bu, 17 Aralık kararlarının da gerisine düşen bir hükümdür ve son derece sakıncalı bir durum yaratmıştır. Hazmetme kabiliyetini 1993 tarihli Kopenhag kararlarında atıfta bulunulması bu sakıncanın önemini azaltmıyor.
Bir diğer sakıncalı husus da Çerçeve Belgesinin 10. maddesinde yer alan AB müktesebatı tanımıdır. Bu tanımda “yasal olarak bağlayıcı olsun ya da olmasın, kurumlar arası antlaşmalar, kararlar, deklarasyonlar, tavsiye kararları, kılavuzlar gibi Birlik çerçevesinde kabul edilen diğer işlemler” de Türkiye’nin kabul etmesi zorunlu olan müktesebat tanımının içinde gösterilmiştir. Bu ne demektir? Avrupa Parlamentosunun Türkiye’nin tam üye olmadan önce sözde Ermeni Soykırımını kabul etmesine yönelik tavsiye kararını da bu çerçeve de kabul mü edeceğiz? Sayın Başbakan diyor ki bu karar bağlayıcı değildir. Ama şimdi önümüzdeki belgede bağlayıcı olmayan kararların da AB müktesebatı içinde olduğu söyleniyor. Hükümet bunu kabul etti mi? İçine sindirebildi mi? Bunun ne anlama geldiğini sordu mu? Sorduysa ne cevap aldı? Sayın Başbakan Avrupa Parlamentosu’nun Ermeni Kararının bağlayıcı olmadığını söylüyor. Ancak şurası da unutulmamalıdır ki, Türkiye Avrupa Parlamentosu’nun onayı olmaksızın AB’ne tam üye olamayacaktır. O bakımdan Parlamentonun kararlarını bağlayıcı olmasa bile hafife almamak gerekir.
Bir diğer dikkat çekici husus da Çerçeve Belgesinin 7. maddesinde yer alan “Türkiye’nin müzakereler sırasında, tüm AB üyesi ülkelerin uluslararası kuruluşlara ve anlaşmalara taraf olması da dahil olmak üzere üçüncü ülkelere ve uluslararası kuruluşlarla politikalarını yakınlaştırması gerekmektedir” ifadeleridir. Bu ifadelerden şöyle bir anlam çıkmaktadır. Eğer Güney Kıbrıs Rum Kesimi NATO’ya üye olmak ister ve Avrupa Birliği de Kıbrıs Rum Kesimi’nin bu kararını desteklerse Türkiye politikalarını bu karara yakınlaştırmak durumunda kalabilir. Her ne kadar bu konuda AB tarafından bir deklarasyon yayımlanarak bunun içeriği hafifletilmeye çalışılmışsa da geçmiş tecrübelerimizden biliyoruz ki, esas olan bu deklarasyonlar değil metinlerdir. Nitekim AB dönem başkanı İngiltere’nin Ankara büyükelçisi bugün televizyonlarda yayımlanan açıklamasında metnin içindeki ifadenin AB’nin müktesebatını oluşturduğunu söylüyor. Gayet tabii ki, böyle bir metinle Türkiye’nin NATO anlaşmasından kaynaklanan veto hakkını elinden alamazsınız ama AB’nin beklentisi bu metinden açıkça anlaşılıyor. Yani Kıbrıs NATO’ya üye olmak ister ve AB de bunu desteklerse Türkiye buna karşı çıkmayacaktır. Türkiye’den beklenen budur.
Çerçeve Belgesi’nin 11. maddesinde de şu ifadeler yer alıyor: “Türkiye’nin sonuçta bir üye devlet olarak sahip olacağı haklar ve yükümlülükler, Türkiye ile topluluklar arasındaki mevcut tüm ikili anlaşmaların ve Türkiye’nin taraf olduğu üyelik yükümlülükleri ile bağdaşmayan diğer tüm uluslararası anlaşmaların sona ermesini gerektirecektir.” Bu maddede kastedilen uluslararası antlaşmalar hangileridir? Acaba Kıbrıs Cumhuriyetinin kurucu antlaşmaları olan Londra ve Zürih Antlaşmaları bu madde kapsamındadır. Ya da İlerleme Raporunda da iki yerde eleştirilen Lozan Antlaşmasının bazı maddeleri bu hüküm çerçevesinde değerlendirilebilir mi? Hükümet bu maddenin yaratabileceği sakıncaların farkında mıdır?
Yine metnin üçüncü maddesinde 2004 yılının Ekim ayında yayınlanan üç metinden biri olan Etki Raporu’na atıf var. Bu rapor aslında Kürt ve Alevi azınlık gibi kavramlardan bahseden Dicle ve Fırat nehirleri üzerindeki baraj ve sulama sistemlerinin uluslararası yönetime sokabileceğini söyleyen bir rapordur. Biz bu konuda tepkilerimizi dile getirdiğimiz zaman, bize “Bu AB’nin iç belgesidir, Türkiye’yi ilgilendirmez diyorlardı”. Şimdi bakıyoruz çerçeve belgesinde buna da atıf var ve Komisyon müzakere sürecinde bu belgeyi de dikkate alacak. İşte metnin en büyük sakıncalarından biri de budur.
Bugüne kadar kamuoyuna 3 Ekim’de müzakerelerin başlayacağı söylendi. Şimdi metne bakıyoruz. Başlayacak olan tarama sürecidir. Her bölümle ilgili tarama süreci bitmeden müzakere başlamayacaktır. Yani şu anda girdiğimiz dönem sanal bir müzakere dönemidir. Daha tarama sürecinde ne gibi güçlüklerle ve dayatmalarla karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Unutmayınız ki, her bölümün başlaması için de üye ülkelerin ayrıca onayı gerekecektir. Her bölümün hem başlaması hem de sonuçlanması için bütün ülkelerin oy birliğine ihtiyacımız var. Yani her ülke her safhada Türkiye’ye karşı veto oyu verebilir. İşte şimdi girdiğimiz yol böyle bir yoldur.
Herhalde Sayın Dışişleri Bakanı da bu olumsuzlukların farkında ki, “Bu belge bizi bağlamaz” diyor. Değerli arkadaşlarım, bu bir kara mizah örneğidir. Bizi bağlamaz ne demektir? AB “Sizinle müzakereleri bu çerçevede yürüteceğim” diyor. Bu koşulları kabul etmezseniz müzakereleri durdururum ve üyelik kapısını kaparım diyor. Bu belge içinde müeyyideler olan bir belgedir. Biz bunun farkında değil miyiz? Bizi bağlamayacak bir belgenin düzeltilmesi için niçin günlerce müzakere ettiniz? Siz de farkındasınız ki, bu belge yıllarca müzakerelere yön verecek ve her vesileyle önümüze çıkarılacak bir belgedir.
Biraz önce belirttiklerimiz metinde yer alan sakıncalar. Bir de metinde yer almayan ancak Türkiye’ye ve Türk halkı açısından önem taşıyan sakıncalar var. Örneğin diğer aday ülkeler müzakerelere başladıktan sonra vatandaşlarına vizesiz seyahat etme hakkı elde etmişlerdir. Biz de elde edebildik mi? Metinlere bakacak olursak edemedik. Hatta muhtemelen tam üyelikten sonra bile vatandaşlarımızın bu hakka sahip olamayacakları anlaşılıyor. Şimdiye kadar AB’ye üye olan bütün ülkelerin çiftçileri AB’nin tarım destekleme fonlarından yararlandılar. Türk çiftçisi muhtemelen bundan yararlanamayacak. Metinde yazılı olan budur. AB’nin geri kalmış bölgelerinde oturanlar o bölgelerin kalkındırılması için oluşturulan fonlardan yararlandılar. Muhtemelen Türk vatandaşları bundan yararlanamayacak. Metinde yazılı olan budur. Türkiye’nin metninde yer alan kalıcı kısıtlamalar tabiri Hırvatistan için hazırlanan belgede yer almamaktadır. Bununla beraber, Türkiye bütün koşulları en kısa zamanda yerine getirse bile en yakın ihtimalle 2014 yılından önce üye olamayacak. Böyle bir zaman tahdidi Hırvatistan da dahil olmak üzere hiç bir aday için yapılmamıştı.
Fransa anayasasını değiştirerek Türkiye’nin üyeliğini halkoyuna sunulmasını zorunlu hale getirdi. Avusturya’da aynı yola gidiyor. Bunları engellemek için Hükümetimiz ne yaptı? Hangi girişimlerde bulunduk? Niçin sonuç alamadık? Bazı AB üyesi ülkeler “En iyi Türkiye AB ile ebedi nişanlı olan bir Türkiye’dir” düşüncesi içindedirler. Hükümetimiz bu konuda ne gibi bir önlem almayın düşünüyor?
Değerli arkadaşlarım,
Bu mudur başarı? Bunu mu kutluyoruz? Üzülerek söyleyelim ki, Sayın Başbakan bu belgede Türkiye’ye yönelik olarak yapılan haksızlıklara, uygulanan çifte standartlara karşı çıkacağına onlara sahip çıkıyor ve bu haksızlıkları eleştiren muhalefeti suçluyor. Bakınız, Sayın Başbakan Türkiye açısından yenilir yutulur olmayan bu belgeyi “akl-ı selimin galip gelmesi” olarak yorumluyor. Muhalefetin eleştirilerine de bakın ne diyor? “Yok açık uçluydu. Yok şuydu. Yok buydu. Bunlar gerçekten çok dürüst olmayan çirkin yaklaşımlar. Her müzakere şüphesiz ki açık uçlu başlar.”
Sayın Başbakan’ın dürüstlükle ilgili haksız ithamlarını reddediyoruz. Kullandığı mantığı anlamak ve savunmak mümkün değildir. Her müzakere ucu açık başlayacak ise bu ifadeyi niçin diğer adaylar için kullanmadılar? Niçin sadece Türkiye için bunu kullanıyorlar? Ucu açıklık konusunu Hırvatistan için bile Türkiye’den farklı bir yazımla dile getirdiler. Sayın Başbakan bunun farkında değil mi? İktidar ile muhalefet birbirinin dürüstlüğünden kuşku duymaya başlarsa bu, ülkeye de rejime de zarar verir. Biz CHP olarak görevimizi büyük bir dürüstlükle yapıyoruz ve ülke çıkarlarını korumaktan başka bir kaygı da taşımıyoruz.
Başbakan metnin içeriğinin farkında değilmiş gibi konuşuyor. Müzakereler bizim başarımıza bağlıdır diyor. Acaba metinde iki defa vurgulanan Türkiye’nin üyeliğinin AB’nin hazmetme yeteneğine bağlı olduğu cümleleri Sayın Başbakan’a tercüme edilmedi mi?
Türkiye’yi tam üyelikten çok özel statüye götürebilecek bütün sakıncalı hükümleri burada sıralayacak vaktimiz yok. Ancak şu kadarını söyleyelim ki, bu metin 17 Aralık belgesinin çok gerisindedir ve diğer hiçbir aday ülke için bugüne kadar kullanılmayan bir ifade tarzı içermekte, tam üyeliğimizin önünde bubi tuzakları ve mayın tarlaları oluşturmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, son günlerde Türkiye’yi müzakere masasına oturtmak isteyenlerden çok, masaya yatırmak isteyenlerin talepleri yerine getirilmiştir. Kıbrıslı Rumların, Yunanlıların ve Avusturyalıların bu belgeden büyük memnuniyet duymaları boşuna değildir. İstediklerini elde etmişlerdir ve Türkiye’den her türlü tavizi koparmalarına imkan sağlayacak bir çerçeve elde etmişlerdir. Özellikle Rumların ve Yunanlıların müzakerelerin başlaması için bu kadar istekli olmalarının nedeni budur. Yarın Ege ve Kıbrıs ile ilgili kabul edemeyeceğimiz talepler karşımıza çıkarıldığı zaman bu sözlerimizi hatırlarsınız.
Değerli arkadaşlarım,
Daha bu belge ortaya çıkmadan böyle sıkıntılı bir durumu önlemek için biz Hükümete bir çağrıda bulunduk. Dedik ki: “Meclisi derhal toplayın. Bu konuyu müzakere edelim ve bir ortak karar alalım. Bu ortak kararda Türkiye’nin tam üyeliğin dışında hiç bir seçeneği müzakere konusu bile yapmayacağını dile getirelim, masaya sadece tam üyelik için oturacağımızı söyleyelim. Kıbrıs meselesi çözülmeden Güney Kıbrıs’ı tanımamızın söz konusu olmayacağını ilan edelim ve Hükümete yeni üyeler ile imzaladığı uyum protokolünün Kıbrıs için ancak Kıbrıs meselesi çözüldükten sonra yürürlüğe gireceğini belirten bir rezerv koymasını isteyelim.”
Bu çağrılarımıza hiç bir cevap alamadık. Hükümet bu konuyu Meclise getirmeyi kabul etmedi ve Meclisin gücünü arkasına alarak AB’ne karşı daha kuvvetli bir müzakere pozisyonu kazanabileceğini düşünemedi.
Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri,
Maalesef bugün ulaştığımız durum ülkemizin temel çıkarları açısından çok ciddi sakıncalar yaratabilecek bir durumdur. Hiç kuşkunuz olmasın ki, eğer ortaya çıkarılan bu belgenin Türkiye’yi tam üyeliğe taşıyabilecek bir metin olduğuna inansaydık, Hükümet bizi buna ikna etseydi, biz bunu olumlu bir biçimde değerlendirecektik. Çünkü Hükümetin bu konuda sağladığı başarı Türkiye’nin başarısı olacaktı. AB hedefini ortaya koyan ilk antlaşmanın altında o zamanki partimizin lideri ve Başbakan İsmet İnönü’nün imzası vardır.
Bugün bazıları CHP’sini Avrupa Birliği karşıtı olmakla suçluyorlar. Biz CHP’liler olarak Türkiye’nin tam üyeliği hedefine içtenlikle inanıyoruz ve bu amaca yönelik bütün girişimleri şimdiye kadar hiçbir parti çıkarı gözetmeden kuvvetle destekledik. Anayasa değişiklikleri ve yasal reformlar için verdiğimiz destek ortadadır. Hatta daha geçen haftalarda Sayın Genel Başkanımız Londra ve Roma’da yaptığı temaslarla Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği için yoğun girişimlerde bulunmuştur. Ama, değerli arkadaşlarım, ortak çabalarımızla yaratılan ve Türkiye’yi çağdaş ülkeler topluluğu ile köklü biçimde birleştirecek bu hamlelerimiz AB içinde çağdışı düşüncelerle ülkemizi Avrupa ailesinden dışlamak isteyen bazı muhafazakar çevrelerin aleyhimizde yürüttükleri çabaların ve Hükümetin izlediği dikkatsiz ve basiretsiz politikaların sonucunda bugün gerçekleşme ihtimali son derece zayıflamış bir uzak hayal haline gelmiştir.
Eğer Türkiye’nin üyeliğini engellemek isteyen çevreler bu çabalarında başarıya ulaşırlar ve Türkiye ebediyen AB’nden dışlanırsa biliniz ki, halkımızın hiç de hak etmediği böyle bir durumun sorumlusu bu Hükümetin yanlış, bilinçsiz ve isabetsiz politikaları olacaktır.
Değerli arkadaşlarım,
Bugün Türkiye’nin masaya oturmasını büyük sevinç gösterileriyle karşılayanlara şunu hatırlatmak isterim. Kendine güvenen kendine saygısı olan ülkeler masaya oturdukları zaman değil, masadan başarıyla kalktıkları zaman sevinirler. Gerekli koşulları yerine getirmiş olan Türkiye’yi masaya oturtmayacaklardı da ne yapacaklardı? Bu Avrupa’nın kendi sözlerini, kararlarını ve ortak değerlerini açıkça inkar etmesi anlamına gelmez miydi? Bu durumu bir sevinç vesilesi yapmak biz buna bile layık değildik, bizi karşılarına almaları bile bizim için bir başarıdır demek olmuyor mu? Cumhuriyet döneminde herhangi bir müzakerede sırf masaya oturduğumuz için sevinç gösterileri yaptığımız bir dönemi hatırlıyor musunuz?
İktidardan ve onun destekleyicisi olan çevrelerden rica ediyoruz. Lütfen devletimizin itibarını ve haysiyetini ucuzlatmayınız. Üstelik ülkemiz için bu kadar haksızlıklar ve çifte standartlarla dolu bir belgeyi bir başarı abidesi olarak göstermeye kalkmayınız. Şunu açıkça söylemeliyim ki, Atatürk’ün Türkiye’si bu çerçeveye sığmaz. Biz CHP olarak Türkiye’nin AB’ne tam ve şerefli bir üye olması için her türlü çabayı göstermeye devam edeceğiz ama şunu biliniz ki hiç bir zaman ve hiç bir koşulda boynumuzu eğerek ikinci sınıf bir üye olarak AB’ne girmeyi kabul etmeyeceğiz. Biz bu yolda başımız dik olarak yürümeye devam edeceğiz.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.