Bursa Kafkas Derneği Konuşması

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Bursa Kafkas Derneği’nde Yaptığı Konuşma
17 OCAK 2009

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Konuşmama öncelikle Kafkasya’nın stratejik açıdan önemine değinerek başlamak istiyorum. Soğuk Savaş zamanında, 1960’lı yıllarda Rusya ile Amerika arasındaki tırmanma politikaları döneminde, Kafkasya’da büyük bir gerginlik ortamı yaratılmış ve Rusya tarafından bölgeye 30 tane Rus tümeni yerleştirilmişti. Türkiye de bir NATO gücü olarak o bölgeyi ele geçirmeye çalışıyordu. Rusya da aynı şekilde Türkiye’ye karşı büyük bir baskı unsuru oluşturuyordu. NATO ülkesi olarak bölgede bizim de Jüpiter füzelerimiz bulunmaktaydı.

Kafkasya’nın tarihine bakacak olursak, bölge bizim açımızdan son derece önemli olayların cereyan ettiği bir yerdir. O tarihlerde Rusya, Kruşçev zamanında Küba’ya girerek Amerika’yı tehdit edecek füzeler yerleştirmeye çalışıyordu. Türkiye’nin de Kafkasya sınırında Jüpiter füzeleri bulunuyordu. Neticede, Amerika ile Rusya arasında bir savaş çıkmak üzereydi. Fakat sonunda uzlaşmaya vardılar; Rusya Küba’ya füzelerini yerleştirmekten vazgeçti, Amerika da Türkiye’deki Jüpiter füzelerini çekti. Yani burası büyük pazarlıkların cereyan ettiği bir bölgedir. Meşhur U2 uçakları vardır. Bu uçakların hedefi Kafkasya bölgesini ve oradaki füze üslerini tespit etmekti. Soğuk Savaş zamanında Türkiye’den kalkan uçaklar o bölgeyi devamlı denetim altında tutuyorlardı. Hatta uçaklardan biri düşürüldüğünde büyük bir kriz oluşmuştu.

Kafkasya o kadar önemli bir bölgedir ki, ilk bakışta bunlar pek bilinmiyor ve değerlendirilemiyor; ama Kafkasya dünyanın pek çok bölgesindeki stratejik gelişmelerle, siyasi gelişmelerle doğrudan doğruya ilgili bir bölgedir. Mesela Kıbrıs. Kıbrıs’la Kafkasya arasında nasıl bir ilişki olabilir, diyeceksiniz Her ikisi de ayrı coğrafik bölgedeler ve birbiriyle hiç alakaları yok, irtibatı ve temasları yok diyebilirsiniz. Kıbrıs’ın şöyle bir önemi var; Soğuk Savaş zamanında Kıbrıs’ın Trodos Dağlarında İngilizlerin yerleştirdiği ve Amerikalılarla birlikte çalıştırdıkları bir radar sistemi bulunuyordu. Bu radarın özelliği ufkun ötesini görmesi, hedefi de Kafkasya’yı incelemekti. Radar sistemi Kıbrıs’tan Kafkasya’daki her gelişmeyi inceliyor, oradaki füze fırlatma platformlarını gözlemliyor, böylece de bölgeyi denetim altında tutuyordu. İşte Kafkasya, stratejik açıdan bu kadar önemli bir bölgedir.
Bunun tersi de söz konusu. Rusların vaktiyle Azerbaycan’ın Gence şehrine yerleştirdikleri bir radar sistemi vardı. Bu radar sistemi bugün de faaliyet halindedir ve yine Rusların kontrolündedir. Bölgeye gittiğimizde Azerbaycan Savunma Bakanı’ndan bu radar sistemiyle ilgili bilgi aldık. Bölgedeki radar sistemi, bir ucu Hindistan’ın batısında olan, öbür ucu da  Güney Afrika’nın batısında olan ve ortada kalan bu alandaki her uçuşu, her hava harekatını – yani Irak, Ortadoğu’nun tamamı, petrol bölgeleri, Mısır vs, bölgenin tamamını – gözlemleyen bir sistem. Yani orada kuş uçsa, bu radarla tespit etmek mümkün.

İşte Kafkasya bu yüzden stratejik açıdan son derece önemli bir bölgedir. Öncelikle işin bu boyutunu görmek gerekir. Bazen Kafkasya’daki günlük olaylar, günlük çatışmalar o kadar ön plana çıkıyor ki, insan bu boyutlarını göz ardı edebiliyor. Ama bizim, Türkiye’den baktığımız zaman o bölgeyi bu boyutlarıyla da görüp değerlendirmemiz gerekiyor.

Ayrıca Kafkasya ulaşım yolları açısından da son derece ilginçtir. Dünyanın en büyük kapalı denizi olan Hazar Denizinin etrafında pek çok ülke bulunmakla beraber Hazar Denizinde değerli petrol kaynakları vardır. Dolayısıyla Hazar Denizi’nin dünyayla ulaşımı çok önemlidir. Petrol işte bu bölgeden, Kafkasya’dan, Don-Volga kanalından geçmektedir. Bu kanaldan geçebilecek büyüklükteki gemiler Hazar Denizi’nin kıyısındaki şehirlerle Karadeniz kıyısındaki şehirlerarasında, Karadeniz üzerinden dünya ile ulaşımı sağlıyor. Ruslar zaman zaman, gerginlik ve çatışma zamanlarında bu kanalı kapatıyorlar. O zaman ulaşım kesiliyor, sonra tekrar açıyorlar, ulaşım yeniden sağlanıyor. Kanal bazen kış aylarında donuyor, geçit vermiyor.  Hazar Denizi ile dünya arasındaki tek deniz geçiş yolu işte bu kanaldır.

Bölgenin demiryolu ağı da son derece ilginç ve önemlidir. Rusya ile Kafkasya arasında demiryolu bağlantısı vardır fakat Türkiye ile Kafkasya arasındaki ve Türkiye’nin Kafkasya üzerinden Orta Asya ile olan tek demiryolu bağlantısı Ermenistan üzerinden geçen demiryolu bağlantısıdır. Daha doğrusu iki tane demiryolu bağlantısı var; biri Ermenistan’dan geçer, diğeri de Ermenistan-İran sınırından geçer. Bu yüzden şimdi yeni bir demiryolu projesi ile Türkiye’nin, Gürcistan üzerinden bütün Kafkas ülkeleri ile bağlantı sağlayabilmesi ve Ermenistan’dan geçmeden Azerbaycan ve Orta Asya ülkelerine gidilebilmesi planlanmaktadır. Bu projeyi yaklaşık olarak 10-12 yıl önce biz başlatmıştık. Şimdi mukavelesi imzalanarak proje artık hayata geçirilmiştir.

Bölgenin sahip olduğu stratejik önem, petrol ve ulaşım ağı gibi özelliklerini düşünerek Türkiye vaktiyle bir inisiyatif almıştı. Bu inisiyatif Karadeniz İşbirliği Projesi’dir. Bu proje Karadeniz’e sahili olan bütün devletleri kapsıyordu. Soğuk Savaşın sona ermesiyle  bu proje daha da önem kazandı. Türkiye bu projeye  Karadeniz’e sahildar olmayan bazı ülkeleri de davet etti. Bunlardan biri Yunanistan’dı. Yunanistan Karadeniz’e kıyısı olmamasına rağmen örgütte yer alıyordu. Diğerleri de Ermenistan ve Azerbaycan’dır. Böylelikle, Kuzey Kafkasya’dan başlayıp Güney Kafkasya’yı da içine alarak İran sınırına kadar uzanan bölge ile diğer tarafta da Bulgaristan, Romanya, Yunanistan’ın da dahil olduğu geniş bir bölgeyi kapsayacak bir işbirliği ve güvenlik alanı yaratılsın istedik.

Bu bölge stratejik açıdan o kadar önemlidir ki,  bölgede güvenliği sağlamak bizim öncelikli hedeflerimizden biridir. Bu yüzden Türkiye’nin de katılımıyla biz bölge için yaklaşık 20 yıl yürürlükte kalacak olan bir Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması hazırladık ve imzaladık. Ben de onu hazırlayanlardan biriyim ve başından beri bu süreci biliyorum. Belki 20 yıl geçmiştir, belki de daha fazla. Ben bu işe başlayalı 22-23 yıl geçti. O zamandan beri kumaş dokur gibi bu projeyi oluşturduk. Sonuç olarak öyle bir proje yarattık ki, bu bölgede çatışma ihtimalini asgariye indirmeyi amaçladık.

Çatışma ihtimalini en aza indirgemek nasıl olacaktır? Rusya dahil, bölgedeki her ülkenin sahip olacağı tank, top ve zırhlı muharebe aracı sayısını tespit ettik. Bu sayıdan bir tane bile fazla olamayacaktır. Hatta fiilen görevde olan silahlar ile depolarda veya tamirde olan bütün silahları tespit ettik. Bir denetleme sistemi kurduk. Denetim yapmak isteyen ülke, Rusya, Gürcistan veya Azerbaycan, 48 saat önceden haber vermek şartıyla istenilen herhangi bir bölgeye askeri uzmanlarını göndererek denetim yapabiliyordu. O ülkeler de istediği zaman gelip Türkiye’yi denetleyebiliyorlardı. Bu son derece önemli bir anlaşmadır ve bu anlaşmanın yaşatılması, bölgedeki barışın sürdürülmesinin teminatı gibi düşünüldü. Fakat sonraki zamanlarda Rusya bu anlaşmadan çekildi. Daha doğrusu son aylardaki gerginliklerin sonucu olarak çekileceğini söyledi, anlaşmayı askıya aldı. Anlaşmanın askıya alınması  bölgenin geleceği ve güvenliği açısından son derece önemlidir.
Bir taraftan bu bölgenin stratejik özelliklerini değerlendirirken diğer taraftan da 1975 yılında Helsinki’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı çerçevesinde bir anlaşma yapmıştık. Bu anlaşma da güven ve güven arttırıcı önlemler sistemini getirdi. Yalnız bu bölgenin değil, Doğu Avrupa ve Batı Avrupa da dahil olmak üzere tüm Avrupa ve Kafkaslar’ı kapsayan bölgede güvenliğin ve barışın sağlanması için  güven ve güven arttırıcı yöntemler tespit etmiş olduk.

Açıkça söylemek gerekirse, Soğuk Savaş döneminde aslında bu bölgedeki insanların özgürlüğü yoktu. Helsinki’de yapılan bu anlaşma bazı özgürlükler getiriyordu ama uygulamada bu bölgede de gerçek anlamda bir demokrasinin ve özgürlüklerin varlığından bahsetmeye imkan yoktu. Buna mukabil bölgedeki yönetim biçimi otoriter bir rejim olduğu için iç çatışmalar da görülmüyordu. Bir anlamda gergin bir barış vardı ama özgürlük ve demokrasiden bahsetmek mümkün değildi. Örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin Gürcistan’la sınırı olan Sarp Köyü var. Sarp sınırı bir köyü ortadan bölmüş. Sınırın Türk tarafında yaşayan insanlarla Gürcistan tarafındakiler birbiriyle akraba olan insanlar. Çünkü sınır, köyün ortasından geçiyor. Sarp Köyü’nün Türkiye tarafında kalan insanlar, sınırın Sovyetler Birliği tarafında kalan akrabalarıyla görüşmek için ancak Moskova üzerinden giderek bulundukları yerden bir taş atımı mesafedeki evlerini ziyaret edebiliyorlardı. Diğer tarafta olanlar için de aynı şey söz konusuydu. Çok büyük zorluklar yaşanıyordu, aileler kopmuştu. Yani Türkiye’de yaşayan Kafkas kökenlilerle oradaki insanlar arasındaki bağlar, o rejimin özellikleri dolayısıyla çok zor yürütülüyordu.

Soğuk Savaş sona erince bu zorluklar aşıldı. Demokrasi yavaş yavaş bu bölgeye yerleşmeye başladı. Dün Abhazya Parlamentosu’nun yetkililerinden biriyle bir telefon görüşmesi yaptım ve kendisine özgürlükler ve demokrasi açısından bir sıkıntıları olup olmadığını sordum. Pek fazla olmadığını söyledi. Eskiyle kıyaslandığında durum biraz rahatlamış gibi gözüküyor. Ancak yine de buna çok dikkat etmek gerekiyor.

Şunu da hatırlatmak isterim ki bu bölgede Rusların askeri üsleri vardı. Bazı yerlerde hala da vardır. Örneğin Gürcistan’da Rusya’nın dört tane askeri üssü vardı. Bunlardan biri de Abhazya bölgesindeydi. İstanbul’da yapılan bir NATO Zirvesinde Rusya’nın bu üslerden çekilmesi için bir anlaşmaya vardık. Çok uzun müzakereler ve pazarlıklar sonucunda Rusya aşama aşama çekildi, sonuncusundan da 2007 yılında çekildi ve ilk defa olarak o bölgede Rus üssü kalmadı. Acaristan – Türkiye sınırına yakın Batum bölgesinde de bir üs vardı. Bu dört üsten bir tanesi de Abhazya bölgesindeydi. Bu üsten tamamen çekilip çekilmediklerini henüz bilmiyoruz.  Peki, Rusya üslerden çekilince ne yaptı? Rusya anlaşmadan da çekilince  kendisi açısından biraz özgürlük kazandı ve oralardaki bazı askeri teçhizatlarını Gümrü’ye, Ermenistan’a gönderdi.

Bu bölgede gerçekten çok büyük insanlık dramları yaşandı.  Bilhassa 1990’lı yılların başlarından itibaren çok ciddi çatışmalar oldu. Bunların ayrıntısına çok fazla girmeyeceğim, siz zaten biliyorsunuz. Gürcistan, Osetya’ya ve Abhazya’ya karşı altı defa operasyon düzenledi. Bu operasyonlarda bir tarafta Gürcüler savaşırken karşı tarafta çatışmaların niteliğine göre Osetler veya Abhazlar, ayrıca Rus gönüllüler de savaşıyordu. İşin ilginç tarafı, her iki tarafın da aynı silahları kullanmasıdır. Hepsinin elinde Rus silahı var.

Bu çatışmalarda gerçekten çok fazla kayıp oldu. Sayılarını size verebilirim. Dehşet verici ve son derece üzüntü verici bir tablodur. Uluslararası toplum ancak çatışmalar başlayınca  bölge ile ilgilenmeye başladı ve çeşitli raporlar yayınladılar. BM’nin ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın bu bölgeyle ilgili raporları bulunmaktadır. Örneğin bir raporda belirtildiğine göre, bölgede 1500 tane Kazak gönüllü bu çatışmalara katılmış. Daha başka rakamlar da var. Çatışmalar başlayınca uluslararası toplum o çatışmaların olduğu bölgeye bir barış gücü gönderir. Bu, BM barış gücüdür. Fakat o bölgede öyle bir durum oluşmuş ki, bu barış gücü adına veya barış gücü yerine sadece Ruslardan veya Ruslardan, Gürcülerden ve Osetyalılardan oluşan barış gücü var. Barış gücünün esas ağırlığını Ruslar oluşturuyor. Ayrıca bölgede BM gözlemcileri, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın gözlemcileri ve Türkiye’nin gönderdiği gözlemciler de bulunmaktadır. Yani bölgedeki durum son derece karmaşıktır.

Gürcistan ve Abhazya arasındaki çatışmalar ortaya çıktıktan sonra 4 Nisan 1994 tarihinde bir anlaşma imzalandı. Anlaşma  Gürcü-Abhaz çatışmasının çözümü için siyasi önlemler öngörüyordu. Fakat bu girişimden yeterli bir sonuç alınamadı. Çatışmalar bittikten, barış sağlandıktan ve ateşkes sağlandıktan sonra gözlemcilerin ,yani Rus gözlemcilerin olduğu dönemde ölenlerin sayısı 1500 olarak tespit edildi. Bu, Abhazya için çok yüksek bir rakamdır. Bu rakam sadece çatışmalar bittikten sonra ölenlerin sayısıdır. Abhazya ile Gürcistan arasındaki çatışmalar sırasında ise 3000  Abhaz asıllı ölmüştür. Çatışmalarda ölen Gürcülerin sayısı da oldukça yüksektir.  Uluslararası araştırmalar çatışmalarda ölen Gürcülerin sayısının 13 bin ila 20 bin arasında olduğunu söylemektedir. Ayrıca 250 bin kişi de göçmen durumuna düşmüştür.

Bölgeden bahsederken sadece Gürcistan ve Abhazya olarak düşünmemek gerekir. Bildiğiniz gibi işin bir de Çeçenistan boyutu var. Önce Gürcistan ile Abhazya  ve Osetya arasında çatışmalar başlamış, daha sonra da Çeçenistan ve Rusya arasında çatışmalar başlamıştır. Coğrafi olarak ve uluslararası hukuk açısından Çeçenistan, Rusya’nın bir parçasıdır. 1994-95 yıllarındaki bu çatışmalarda da çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Hayatını kaybedenlerin sayısı 14 bine ulaşmış, bunların büyük bir bölümü de masum insanlar ve sivil halktır. Elimizde farklı  rakamlar da var. Bazı araştırmalar hayatını kaybeden sivillerin sayısının 50 binden fazla olduğunu göstermektedir. 1999 yılında ikinci bir Çeçen Savaşı oldu ve bu savaşta da 25 bin ila 50 bin kişinin öldüğü veya kaybolduğu ifade ediliyor.

Değerli arkadaşlar, işte burası böyle bir yer. Orada sürekli ve kronik çatışma alanları var: Ermenistan’daki Yukarı Karabağ, Osetya ile İnguş arasındaki savaş, Abhazya ile Gürcistan arasındaki savaş, Çeçen savaşları. Yani bölge savaştan kurtulamıyor. Niçin böyle oluyor? Çünkü az önce anlattığım gibi o bölge stratejik açıdan son derece önemlidir. Bölgenin stratejik değeri olmasaydı bu kadar çatışma olmazdı.

Az önce söylediklerime ilave olarak söyleyeyim ki, o bölgeden ayrıca petrol boru hatları geçiyor. Biri Bakü’den Suşa’ya giden petrol boru hattıdır. Yani Azerbaycan’ı Kafkasya’ya bağlayan petrol boru hattı tam bu bölgenin ortasından geçiyor. Bu da bölgenin stratejik önemini arttırıyor. Azerbaycan ve Gürcistan’dan geçerek Türkiye’nin Akdeniz limanlarına kadar ulaşan Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı döşendi. Bu boru hattı bölgenin stratejik önemini daha da arttırdı. Bu boru hattının özelliği, eski Sovyet Cumhuriyetlerindeki petrol kaynaklarından çıkarak Rusya’nın kontrolünde olmayan bir alandan geçip açık denizlere, Akdeniz’e ulaşan ilk ve tek boru hattı olmasıdır. İşte bu da çatışmaları körükleyen unsurlardan bir tanesidir.
Değerli arkadaşlar, buradan Türkiye’ye geleceğiz. Osmanlı İmparatorluğu zamanında azınlıklar meselesi o kadar önemliydi ki, azınlıklar meselesi yüzünden pek çok savaş çıkmıştır. 1855 yılında, Rusya Osmanlı’ya Prens Mençikof adında özel bir temsilci yollamış. Prens Mençikof Osmanlı Devleti’nden Türk topraklarında yaşayan bütün Hıristiyanların kontrolünün ve denetiminin Rusya’ya verilmesini istemiş. Osmanlı İmparatorluğu’na ültimatom vererek altı gün içinde cevap vermesini istemişler ve altı gün içinde kabul etmezse savaş ilan edeceklerini söylemişler. Osmanlı İmparatorluğu bunu kabul etmeyince Kırım Savaşı bu yüzden çıkmıştır. Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yanında İngiltere ve Fransa da Rusya’ya karşı savaşmışlardır. Bu savaşta 200 bine yakın insan hayatını kaybetmiştir. Bundan sonra da bölge büsbütün istikrarsız bir hale gelmiş ve daha çok savaşlar ve çatışmalar yaşanmıştır. Bu çatışmalar Çerkezlerin yaşadığı bölgeye de, Kuzey Kafkasya’ya da sirayet etmiş ve neticede oradaki insanlar, yani sizlerin dedeleriniz, dedelerinizin dedeleri, 1864 yılından itibaren Türk topraklarına göç etmeye başlamışlardır. İşte bugün Türkiye’de yaşayan Çeçenlerin ataları 19. yüzyılın ikinci yarısının başlarından itibaren Türkiye’ye gelmişlerdir. O dönemde gelenlerin sayısı tabii bugünkü nüfus kadar değildir ama bugünkü nüfus, evlenmeler yoluyla çoğalmış ve az önce söylediğim rakamlara varmıştır.

Bölgedeki sorunların çözümü ne olabilir? Türkiye bu bölgeyle ilgilenirken Karadeniz Teşkilatı kurmaktan veya Kafkas Platformu oluşturmaktan söz ediyor ama bizim o konuda çok ciddi kuşkularımız var. Ancak bunlar çözüm getirmiyor. Çözüm nerede? Yani bu bölgede nasıl bir çözüm bulunacak? Bu bölgede çözüm bulunmasının en önemli unsurlarından biri bölgeye demokrasi getirmektir. Biz aynı şeyi Ortadoğu için de söylüyoruz. Niçin demokrasi? Demokrasinin ne önemi var? Gerçek demokrasinin önemi şudur: dünya tarihinde demokrasiler arasında hiçbir savaş çıkmamıştır. Dünya tarihinde çıkan bütün savaşlara bakarsanız ya iki demokratik olmayan ülke savaşıyordur veya biri demokratik diğeri değildir. Ama iki demokratik ülkenin savaştığının örneği yoktur. Eğer biz bu bölgeye ve Ortadoğu’ya demokrasiyi gerçek anlamda getirebilirsek – Türkiye bu konuda çok önemli bir rol oynayabilir – o zaman bu bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yardımcı oluruz.

Türkiye nasıl bir rol oynayabilir? Türkiye bölgedeki tek gerçek demokrasidir.  Kendimizi hiç aldatmayalım. Ben geçen gün Hakkari’ye gittiğimde de söyledim. Oradaki insanlar birçok şeyden şikayetçi oluyorlar. Onlara  sıkıntılarını paylaştığımızı söyledim, ayrıca dedim ki; “unutmayın ki şu gördüğünüz dağların arkasına geçtiğiniz zaman ikinci bir demokrasi bulmak için Japonya’ya kadar gitmeniz gerekebilir”. Türkiye’nin doğu sınırıyla Japonya arasında gerçek anlamıyla bir demokrasi yoktur. Hindistan’da yok mu? Hindistan’da hem var, hem yok. Demokrasi var, seçimler var, seçimle işbaşına geliniyor ama kast sistemi de var. Hiçbir demokratik ülkede örneği olmayan bir şekilde  kast sistemi hala devam ediyor.

İşte Türkiye’nin Kafkasya’ya yapabileceği en büyük katkılardan biri demokrasiyi yerleştirmektir. Diğeri de insan haklarıdır. Artık dünya o hale geldi ki, bir ülke kendi topraklarında yaşayan insanlara istediği muameleyi yapamıyor. Devlet o ülkedeki, o bölgedeki herkesin insan hakkına saygı göstermek zorundadır. Başkaları nasıl Türkiye’ye bu konuda telkinlerde bulunuyorsa biz de bu bölgedeki bütün ülkelere aynı telkinde bulunmalıyız. İnsan haklarının korunması bence işin kilididir. Zaten bu bölgeyi demokrasiye taşıyacak olan da insan haklarına tam olarak saygı gösterilmesidir.

Bugün saygı gösteriliyor mu? “Bugün bu bölgede insan haklarına  riayet ediliyor mu” sorusuna çeşitli cevaplar verilebilir. Bir tanesini az önce söyledim. Ancak o kadar da basit değildir. Mesela insan haklarından biri de seyahat etme özgürlüğüdür. Bu bölgede yaşayan insanların diledikleri gibi seyahat etme hakkı var mı? 1990’lı yıllardan sonra Kafkaslara, Abhazya’ya ve o bölgedeki diğer ülkelere  uzun yıllar ambargo uygulandı. Bu ambargo nedeniyle ulaşım kesildi. Evvelce,  belki 15 yıl önce Türkiye’den oraya gemi seferleri vardı, artık yok. İnsanlar akşam Trabzon’dan gemiye binip sabah Abhazya’da inebiliyordu. Şimdi inemiyor. Uçak seferleri de yapılamıyor. Hükümete bu konuda daha aktif olmamız ve bu seferleri mutlaka tekrar başlatmamız gerektiğini söyledik. Türkiye’de yaşayan, Kafkas veya Çerkez kökenli vatandaşlarımız mesela Sohum’daki akrabalarını ziyaret etmek isteseler oraya nasıl gidecekler? Önce bir Rus limanına gidecekler, Rus limanından kara yoluyla Abhazya’nın sınırına kadar gelecekler, sınırda saatlerce bekleyecekler. Yani uçak veya deniz yoluyla Rus limanına vardıktan sonra Abhaz topraklarına girmelerine kadar tam beş saat geçecek. Bunun ne kadar zahmetli bir yolculuk olduğunu düşünebiliyorsunuz.  Hâlbuki Trabzon’dan yarım saatlik uçuşla oraya ulaşabiliyorsunuz. Bunu niye yapmıyorsunuz?
İşte ben bu konuda yazılı bir soru önergesi verdim ve Hükümete neden deniz ve hava ulaşımı sağlamadıklarını sordum. Gürcistan’ın buna izin vermediğini söylediler. O bölgenin toprakları BM tarafından ve bütün dünya tarafından, Gürcü toprağı sayıldığından, Gürcistan’ın uçuşlara ve bölgeyle herhangi bir iletişim kurulmasına izin vermediğini söylediler. Peki dünyada böyle mi oluyor bu işler? Mesela Kosova’nın bağımsızlığına kavuşmasından önceki dönemde Türk Hava Yolları Piriştina’ya uçmuyor muydu? Uçuyordu. Başka ülkelerin hava yolları uçmuyor muydu? Uçuyordu. Peki bu nasıl oluyordu? Bugün Milliyetçi Çin’i ve Tayvan’ı siyasi açıdan kimse tanımıyor, herkes kıtasını tanıyor. Çünkü Çin diyor ki, “ya beni tanıyacaksın, ya onu”. Kimse Çin’i tanımamayı göze almadığı için onları tanımıyor ama her ülkenin uçağı uçuyor. Demek ki, bir ülkeye uçak uçurmak için illa o ülkeyi siyasi açıdan tanımak gerekmiyor. Diyelim ki, Abhazya bağımsızlığını ilan etti, Rusya tanıdı, başkası tanımıyor. O zaman sadece Rus uçağı mı uçacak? Başkası oraya gidemeyecek mi? İşte bunların gidip konuşulması gerekir. Kosova bağımsızlığını ilan etmeden önce resmen Sırbistan toprağıydı ama  Kosova’ya  gidebiliyordu.

Ulaşım meselesi son derece önemlidir çünkü ulaşım meselesini çözüme bağlamadan orada gerçek anlamda istikrar sağlanmıştır diyemeyiz. Ulaşım olmadan bölgenin ekonomik ilişkileri ve insani ilişkileri sağlanamaz. Türkiye’nin yapacağı işlerden biri az önce dediğim gibi demokrasiyi bütün bölgeye yaygınlaştırmak, diğeri insan hakları ve bu çerçevede ulaşım olanaklarını sağlamaktır. Bölgeden gelen Hükümet yetkilileriyle yaptığımız görüşmelerden anlıyoruz ki, Türkiye’den bekledikleri birinci katkı, ulaşım meselesinin çözümüdür.

Değerli arkadaşlarım, bölgenin tarihi, geçmişi, geleceği ve ekonomisiyle ilgili daha çok şey anlatılabilir ama isterseniz bir an için Türkiye’ye ve Türkiye’de yaşayan Kafkas kökenli insanlarımıza dönelim. Bizim gözlemimiz şudur; sadece  Kafkas kökenli vatandaşlarımız için değil, başka etnik kökenden gelen insanlarımızın da yaşadığı çeşitli sıkıntılar ve sorunlar olabilir. Fakat bir şeyi unutmamak gerekir ki, özellikle Kafkaslardan bu bölge ülkelerine göç eden ve göç ettiği ülkelerin vatandaşı olan insanlar açısından baktığımızda, Türkiye’ye gelen ve burada yaşayan, hayatlarını burada sürdüren bu insanlar, en azından demokratik bir ülkede yaşıyorlar. Bizim Türkiye’nin demokratik durumu hakkında da birçok eleştirimiz var ama Türkiye başka bölge ülkeleriyle kıyaslanmayacak kadar  özgürlüklerin var olduğu bir ülkedir. Bunu kabul etmek gerekir. Anayasal sistem, seçim sistemi ve vatandaşların bireysel özgürlük haklarına baktığımız zaman bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Eksiklikler olduğu doğrudur ama az önce de söylediğim gibi Türkiye diğer ülkelerle kıyaslanmayacak kadar özgürlüklerin bulunduğu bir ülkedir.

Peki CHP’nin farkı nedir? Yani biz nasıl görüyoruz? Sizleri nasıl görüyoruz, başka etnik grupları nasıl görüyoruz? Bu görüşlerimizi çeşitli vesilelerle açıkladık. Son olarak da görüşlerimizi iki-üç hafta önce kabul ettiğimiz programa koyduk. Bizim yaklaşımımız nedir? Biz  farklı etnik yapıların, farklı kültür ve kimliklerin varlığının Türkiye’nin zenginliği olduğunu söylüyoruz ve  bunu bir sıkıntı konusu, bir rahatsızlık konusu gibi değil, bir zenginlik olarak görüyoruz. Sizin kökeninizden gelen edebiyatınız, kültürünüz, müziğiniz, folklorunuz Türkiye’yi zenginleştiriyor. Dolayısıyla  parti olarak bizim yaklaşımımız bu etnik grupları bir sıkıntı unsuru gibi değil, bir zenginlik gibi görmek ve değerlendirmektir.  Biz bu kültürel ve etnik değerlere saygı gösteriyoruz ve insan unsurunu ön planda tutuyoruz. Bizim için önemli olan insandır. Hangi kökten gelirse gelsin, hangi dinden gelirse gelsin, hangi mezhebe mensup olursa olsun biz bütün insanlarımızı eşit olarak görüyoruz. Bu yüzden en küçük bir ayrımcılık istemiyoruz.

Geçenlerde de açıkladık ama bazıları çok iyi anlayamadılar. Bir kez daha söyleyeyim:  TRT Şeş yayına başladı. TRT hakkındaki görüşlerimizi ayrıca biliyorsunuz, onu size anlatmayım. TRT ile biraz mücadele içindeyiz. Ancak, tavla bilenler için söyleyeyim; bizim gözümüzde TRT’nin lotu şeş değil, hep yek. TRT perişan bir vaziyettedir ve maalesef Hükümetin sözcüsü, borazanı olmuş durumdadır. Kürt kökenli insanları düşünün, Türkçe bilmiyorlarsa dünya ve Türkiye ile ilgili tek haber kaynağı TRT olacak, TRT ne derse onu doğru zannedecekler. Türkçe bilen vatandaşlarımız çeşitli kanallardan seçerek istediğini izleyebilecek, onlarsa izleyemeyecekler. İşte bu yüzden özel kanallara izin verilmesini istiyoruz. Bu kanallar etnik grupların dillerinden yayın yapabilsinler. Devlet kurallarını koysun, denetlesin. Bu durum diğer ülkelerde de vardır. Ama bırakın da bu insanların radyo-televizyon dinleme hakları olsun.

Cumhurbaşkanı Çerkez dernekleri ve federasyonlarını ziyaret ettiğinde, Çerkez kökenli vatandaşlarımız kendisinden Çerkezce yayın istemişler. Bizce esas mesele  bu insanların farklı istasyonların yayınlarını özgürce izleyebilme hakkına sahip olmalarıdır. İşte biz İktidara geldiğimizde bunu gerçekleştireceğiz.

Bizim başka bir görüşümüz de şudur ki; Avrupa’da farklı etnik kökenden gelen insanların bireysel özgürlüğü ne ise Türkiye’de de aynısı olmalıdır, Avrupa’nın bir adım gerisinde olmayı kabul etmiyoruz. Yani diyelim ki, Çerkez biri Avrupa ülkelerinden birine gitti, Almanya’ya veya Fransa’ya yerleşti. Onun orada bireysel hakkı neyse Türkiye’de de o olacaktır. Diyelim ki, Kürt kökenli bir insan gitti Avrupa’ya yerleşti veya Bask kökenli bir insan gitti Fransa’ya yerleşti. Onların oradaki hakları neyse Türkiye’de de o olacak ve kişisel kültürel haklar hiçbir güç tarafından engellenemeyecek. Bizim yaklaşımımız budur.

Önemli olan başka bir nokta: biz asimilasyona karşıyız. Yani devletin zorla insanların kültürel kimliğini silerek onları asimile etmesi, kültürel kimlikleri yok ederek onları başka bir kültürün unsuru olarak değiştirmesi, bizim insan anlayışımıza aykırıdır. Bu yüzden diyoruz ki;  “Biz aynı milletin insanlarıyız, hepimiz Türküz, farklı kökenlerden geliyoruz, farklı kökene saygı göstereceğiz. Onların kendi benliğini, kimliğini, geçmişini eritmeden bunu yapacağız”. Bizim anlayışımız, yaklaşımımız budur.

Evvelce Türkiye’de vatandaşların kendi ana dillerini kullanmaları yasaktı. Bu yasağa ilk olarak 20 yıl önce hazırladığımız bir raporla biz karşı çıktık. Tanıdığım Çerkez kökenli arkadaşlar tek bir kelime Çerkezce bilmediklerini söylüyorlar. Mesela Arap kökeninden gelen bir insan da tek bir kelime Arapça bilmiyor veya Arnavut kökenden geliyor ama Arnavutça bilmiyor. Vatandaşlarımız kendi ana dilini öğrenmek istiyorsa bırakın öğrensinler. Kurs açarak kendi kökeninden gelen insanlara  o dili öğretmek istiyorsa bırakın öğretsin.  Kültürel kimliği baskı altına almak ancak totaliter rejimlerde karşılaşılan bir durumdur. 

Özetle biz Çerkezleri de Abhazları da diğer etnik gruplarla birlikte açıkça programımıza koyduk. Belki başka partilerin programında bu kadar açıkça yazmıyordur. Biz diyoruz ki, “Türkiye’nin her yöresinde yaşayan Kürt, Arap, Boşnak, Laz, Çerkez, Abhaz, Arnavut, Roman gibi farklı etnik kimliklere sahip olan tüm insanlarımızı huzura, barışa, gelişmeye ve sosyal refaha taşıyacağız”. İşte bizim CHP olarak farkımız budur  ve İktidara geldiğimiz zaman, hangi etnik kökenden olursa olsun bu insanlarımız bugünkünden çok daha özgür, çok daha mutlu olacaklar ve kendi kimliğini bir zenginlik gibi taşıyacaklardır.

İşte bölgedeki gelişmelerle ve Türkiye ile ilgili genel değerlendirmelerimiz bunlardır. Vakit olsa belki başka vesileyle bunları daha ayrıntılı olarak da size anlatırım. Çünkü Kuzey Kafkasya’yla ilgiliyiz, Güney Kafkasya’yla ilgili değiliz derseniz olmaz. Güney Kafkasya’da neler olduğunu da size anlatırız. Ermeni – Azeri ihtilafı nedir? Ermeniler ne yapmak istiyor? Yukarı Karabağ sorunu hangi safhadadır? Bunları da anlatırız. Gürcistan içindeki çatışmalar nelerdir? Acaristan meselesi nedir? Bunları istediğiniz zaman konuşabiliriz. Başka ülkelerin bölgeye yaklaşımı nedir?

Bir örnek verirsem, bölgenin tarihinin ve coğrafyasının nasıl oluştuğuna şaşarsınız. Bölgedeki sınırlar nasıl çizilmiş? Yine Kafkasya’dan bir örnek vereyim;  Vaktiyle bugün Nahçıvan denilen bölge, Türkiye’nin sınırındaki Azeri toprak parçası ile Azerbaycan toprakları bitişikmiş. Türkiye sınırından bölgeye girdiğiniz zaman Hazar Denizi’ne kadar Azeri toprağından gidiyorsunuz. Şimdi gidemiyorsunuz. Niye? Çünkü arada bir dilim halinde Ermenistan toprağı var. Yani Ermenistan’dan İran sınırına kadar olan bölge şimdi Ermenistan olarak sayılıyor. Niçin böyle? Çünkü Stalin böyle olmasını istemiş. Stalin istemiş ki, Türkiye kendi sınırından çıkıp Azerbaycan ile doğrudan doğruya ilişki kuramasın ve Türkiye ile Azerbaycan arasına, Nahçıvan’dan sonraki bölgeden İran sınırına kadar uzanan bir dilim koyulsun ki böylece engelleme yapılabilsin.

İşte bölgede buna benzer gelişmeler olmuştur. Yani bölgenin hem coğrafyasının, hem etnik yapısının, hem de siyasi yapısının oluşumunda böyle dış etkenler rol oynamıştır. Bence bu bölgeyi gerçekten derinlemesine incelemek gerekir. Dolayısıyla üniversitelerimizin daha çok araştırma ve yayın yapması gerekir. Elimizde pek çok yayın var, kitaplar var. Bunları okuduk, karıştırdık ve gördük ki, içlerinde bölgeyle ilgili pek çok değerli bilgiler var ama bu yayınlar bilimsel değil. Bilimsel yayın olmadığı için de bilimsel sistematiği yok. Yayınlardaki rakamların, bilgilerin ne kadarının doğru, ne kadarının yanlış olduğunu kestiremiyorsunuz. Bir kitapta bazı rakamlar, başka kitapta başka rakamlar var. Bu araştırmaları bilim adamlarının yapması gerekir. Biz İktidara geldiğimiz zaman, her alanda araştırmayı teşvik edeceğiz ve böylece her bölge ile ilgili bir araştırma  olacaktır.
Başka ülkelere baktığımızda Türkiye ile ilgili inanılmaz araştırmalar yapmış olduklarını görüyoruz. Bizim kendi ülkemiz hakkında o kadar araştırmamız yok. Komşu ülkeler içinse hiç yok. Ben Almanya’da büyükelçi iken Stuttgart Üniversitesi için çalışan İngiliz bir profesör ziyaretime gelmişti. Eşi de Türk asıllı bir antropologdu.  Birkaç Türk bilim adamını da yanlarına alarak bir ekip kurmuşlar, bütün Türkiye’yi karış karış incelemişler ve bunu bir kitap halinde yayınlamışlar. Kitabın özü de Türkiye’nin hangi bölgesinde hangi etnik grubun yaşadığıdır. Yalnız Türkiye’yi değil, İran’ı, Ürdün’ü, Mısır’ı, Suudi Arabistan’ı da incelemişler.  Irak’ı ise o dönemde çok katı bir rejim olduğundan izin verilmediği için inceleyememişler. Bu araştırmayı hem kitap olarak yayınlamışlar, hem de haritaya koymuşlar. Haritada  24 tane etnik grup yer alıyor ve her birini ayrı renkte göstermişler. Bu haritaya baktığımız zaman, mesela Çeçenlerin Türkiye’nin hangi şehrinin, hangi ilçesinin, hangi köyünde yoğunlukta olduğunu görüyorsunuz. Başka kökenliler, mesela Araplar, Arnavutlar, Kürtler nerede yoğunlukta yaşıyor görüyorsunuz. Her etnik grubun  Türkiye’nin neresinde olduğunu nokta nokta tespit etmişler ve her etnik grup için değişik rakamlar var.

Öyle anlaşılıyor ki, dünyada bunu araştıran bilim adamları arasında ortak bir görüş yok. Bir profesöre göre Türkiye’de şu kadar Kürt vardır, başka bir profesöre göre bu kadar Arap vardır, diğerine göre ise başka rakamlar veriliyor. Ancak en azından yaklaşık olarak bir fikir edinebiliyoruz. İşte bizim eksikliğimiz buradadır. Biz bu araştırmaları yapamıyoruz, yapmamışız. Kendi memleketimizi yabancılardan öğreniyoruz. Niçin? Çünkü vaktiyle Türkiye’de bu araştırmaları yapmak isteyenlere büyük baskılar yapılmış.  Sanki araştırmacılar Türkiye’yi köy köy bölmek istiyormuş gibi etnik araştırma yapılmasına izin vermemişler. Halbuki bilimsel araştırma, etnolojik araştırma, antropolojik araştırma pekala yapılabilmelidir. Bütün demokratik ülkelerde bu araştırmalar yapılıyor. Bizde neden yapılmasın? Araştırma yapılamayan tek ülke Irak olmuş. Irak’takini kestiremiyoruz ama nasıl olmuşsa İran’da bile araştırma yapabilmişler. Biz İran’ın neresinde Farisiler, Persler olduğunu, neresinde Türk asıllıların, Türkmenlerin yaşadığını haritadan anlayabiliyoruz. Son derece ilginçtir. İşte o bakımdan biz İktidara geldiğimizde bu çalışmaları da yapacağız.

Bizim size mesajımız şudur; Türkiye ne kadar demokratikleşir, çağdaşlaşır ve uygarlaşırsa Türkiye’de yaşayan farklı etnik gruplar da o kadar huzur içinde olur, o kadar özgürlük içinde olur, o kadar rahat ederler. Ne yazık ki bugün, içinde yaşadığımız süreç çok fazla içimize sinen bir süreç olmayıp, gidiş bizi kaygılandıran bir gidiştir. O bakımdan Türkiye’nin demokratik, laik, çağdaş yapısını ve Atatürk’ün koyduğu ilkeleri mutlaka korumak gerekir.

İşte biz CHP olarak bunun için çalışıyoruz ve biliyoruz ki, Çerkez kökenden gelen, Kafkas kökenden gelen arkadaşlarımızın da bu temel ilkeler üzerinde mutabakatı vardır. Çünkü şimdiye kadar onların, bu söylediğim ilkelere aykırı bir düşüncesine ben şahsen hiç rastlamadım. O bakımdan sizi kendimize çok yakın hissediyoruz. Başka gruplar da aynı şekilde Türkiye’nin demokratik ve laik ilkeleri ile çağdaşlığına duyarlıdır.  Bu açıdan sizi  özellikle kutlamak istiyorum.

Buna benzer toplantıları başka illerde de yapacağız. Sizin gibi aynı bölgeden gelen arkadaşlarımızla, başka gruplarla da böyle toplantılar yapacağız. 24 Ocak’ta İstanbul’da Kafkas kökenli arkadaşlarla buluşacağız. Şubat ayı içinde Ankara’da buluşacağız. Federasyonun yöneticileriyle görüştük, onlardan da çok şeyler öğrendik, bize brifingler verdiler. Bölgenin tarihi hakkındaki bilgilerimiz gerçekten çok zenginleşti. Ancak dediğim gibi sadece bunlar yetmez. Çünkü bilimsel araştırmalar yapılmadıkça,  bilim adamları üniversitelerde ayrıntılı  araştırmalar yapmadıkça kesin bilgilere ulaşmamız gerçekten çok zor olacaktır.

Son olarak şunu söyleyeyim; bizim hiçbir ülke ile düşmanlığımız yoktur. Atatürk 1931 yılında Mecliste yaptığı bir konuşmada Türkiye’nin hedefinin bütün ülkelerle dostluk ilişkileri kurmak olduğunu söylemiştir. İkincisi, bizim hiçbir ülkenin toprağında gözümüz yoktur. Bizim farkımız işte budur. En başından beri Misak-ı Milli sınırları içinde  varlığımızı sürdürmeyi kabul etmişiz ve Türklerin yaşadığı komşu ülkelerin topraklarında bile gözümüz olmadığını, o bölgelerin serveti, kaynakları üzerinde de gözümüz olmadığını söylemişiz. Biz bu anlayışı bölgenin tamamına yerleştirebilirsek, herkes “komşumun toprağında gözüm yoktur” diyebilirse işte o zaman hiçbir sorun olmayacak demektir. Yani bugün yaşadığımız çatışmaların büyük bir bölümü belki gerekmeyecek, çatışmalara yol açacak durumlar ortadan kalkacaktır. Bunun çaresi de, ilk başta söylediğime dönüyorum, demokrasidir. Yani Kafkasya’daki bütün sorunları çözmenin altın anahtarı, demokrasidir.

Ne yazık ki, bölgede başka ülkelerin, Orta Doğu ülkelerinin, bazı Asya ülkelerinin veya başka büyük ülkelerin menfaatleri zaman içinde çok fazla etkili olmuş, o nedenle de  bölge halkı huzur görmemiştir. İşte bizim Türkiye olarak yapmamız gereken şey,  bölge halkının huzura kavuşmasını sağlamaktır. Filistin’de yaşananlara bakınız. Soruyorum size; eğer büyük devletlerin menfaatleri olmasaydı bu bölge bu hale gelir miydi? Toprak, Filistin toprağı. Birinci Dünya Savaşı zamanında İngiliz Dışişleri Bakanı  haritanın ortasına bir İsrail yurdu yerleştireceklerini ve burada bir İsrail Devleti kuracaklarını söylemiş ve Osmanlı’dan aldıkları topraklarda İsrail Devleti kurmak istemişlerdir. Peki, kurulsun ama Filistinlilerin de devleti olsun. “Hayır, olmaz” demişler. Yani Filistin toprağında Filistinlilerin devlet olmasına izin yok, İsrail’in devlet olmasına izin var. Bütün bu çatışmalar işte buradan kaynaklanıyor. Bu örnek doğrudan Kafkasya ile ilgili değil ama size fikir versin diye söylüyorum.

Bugün bile bağımsız bir Filistin Devletinden söz edilemiyor. Doğal kaynakların, servetin bu çatışmaları nasıl körüklediğini size anlatayım. İsrail Gazze’ye niçin saldırıyor? Acaba bu saldırılar sadece Hamas’ın attığı roketlere cevap mı? Bence değil. Çünkü 2000 yılında Gazze’nin kıyılarında çok değerli, 4 milyar dolar değerinde, doğalgaz yatakları bulunmuş. Bu doğalgaz yatakları İngiliz bir şirket, Yunanistan’daki bir Arap şirketi ve Filistin Örgütü arasında paylaştırılıyor ve Filistinlilere %10 pay veriyorlar. İsrail’in buna bile tahammülü yok ve Filistin’e %10 pay verilmesine karşı çıkıyor. İsrail  bu son harekattan bir ay öncesine kadar İngiliz gaz şirketine bunu iptal etmesi ve kendisiyle anlaşması için baskı yapıyor. Gerekçe olarak da bölgenin kendi toprağı olduğunu iddia ediyor. İşte uluslararası ihtilafların altında böyle şeyler vardır. Vaktimiz olsa size orada atalarımızın yaşadığı toprakların doğal kaynaklarını anlatırdım, siz de şaşardınız. O bölgede petrolün dışında ne madenler vardır, ne büyük servet vardır. Bölgedeki servet gerçekten olağanüstü bir servettir. Devletlerin gözü biraz da o servettedir. Kosova harekatının altında yatan en önemli nedenlerden biri de Kosova’nın kuzeyindeki çok değerli maden yataklarıdır. Kimse bu madenleri başkasına kaptırmak istemiyor ve birçok yerde  çatışmalar bu yüzden çıkıyor.

Özetle değerli arkadaşlar, atalarımız zorlu bir coğrafyadan gelmişler ama dost topraklara gelmişler. Bu toprakları bu hale getiren, geliştiren, kalkındıran çabaların içinde, Cumhuriyetin içinde sizin de büyük payınız olmuş. Bu yüzden sizlere gerçekten teşekkür ediyoruz. Haklarınıza saygı gösteriyoruz, sorunlarınıza demokrasi içinde çare aradığınız için de ayrıca teşekkür ediyoruz.

Zannediyorum ki, sizlerle CHP’nin az önce okuduğum programı çerçevesinde bu anlayışla ileride daha da yakın işbirliği yapacağız . Biz İktidar olduğumuz zaman hem sizler daha mutlu olacaksınız, hem de o bölgede yaşayan akrabalarınıza daha büyük katkıda bulunma imkanımız olacak.

Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.