ART Sıcak Haber Programı, Filistin-İsrail Çatışması, Türkiye’nin Arabuluculuk Rolü, Ergenekon Operasyonu ve Yaklaşan Yerel Seçimler Hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ART “Sıcak Haber” Programına Verdiği Mülakat
19 Ocak 2009
Sunucu: Mutlu günler sevgili izleyenler. Bugün stüdyo konuğumuz CHP Genel Başkan Yardımcısı ve emekli büyükelçi Sayın Onur Öymen. Sayın Öymen yayınımıza hoş geldiniz.

Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.

Sunucu: Programımızda dünyada gelinen son noktayı konuşacağız. Özellikle yarın itibariyle Amerika’da yeni seçilen Başkan Barack Obama görevi devralacak. Orta Doğuya baktığımızda ise İsrail ve Filistin arasında yaklaşık bir aydır devam eden çatışmalar var. Özellikle sivil can kayıpları ve aralarında çocukların da olması oldukça dikkat çekiciydi. Bu çatışmaların Obama görevi devralmadan önce bitmesi bekleniyordu. Siz de bu görüşe sahip miydiniz? Beklentiler doğrultusunda Obama görevi devralmadan iki gün önce Orta Doğuda sular duruldu. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Onur Öymen: Doğrusunu isterseniz Obama iyi bir miras devralmadı. Hem Irak’ta olup bitenler, hem Orta Doğuda yaşananlar, hem de dünyanın başka yerlerindeki krizler yeni Amerikan Başkanını çok zor seçeneklerle karşı karşıya bırakıyor. İsrail’in bu saldırılarının zamanlamasına dikkat edecek olursanız Obama’nın görevi devralmasından tam 21 gün önce saldırılara başladılar ve böylece Obama’yı fiili bir durumla karşı karşıya bıraktılar. Hâlbuki Obama göreve başlamış olsaydı, daha önce de söylediği gibi belki Orta Doğu için diplomatik bir atak başlatıp diplomasi yoluyla çözüm arayacaktı. Bunun yerine bir saldırıyla, bir dehşet operasyonu ile ve insanlık dışı bir operasyonla çok sayıda insanı da öldürerek Gazze’de fiilen egemenliği ele geçirdiler. Obama da iktidara gelir gelmez bu fiili durumu kucağında buldu.  Obama ister istemez bunu fiili bir durum olarak ele alacak ve bunun üzerine nasıl bir çözüme gidilebileceğini araştıracaktır.

Obama görevi devralmadan iki gün önce İsrail-Gazze çatışmasında tek taraflı bir ateşkes ilan edildi ama şuna dikkat etmek gerekir ki, bu ateşkes bir ateşkes anlaşması sonucu gerçekleşmedi. İsrail tek taraflı olarak ateşkes ilan etti, Hamas da tek taraflı ilan etti ama İsrail’e bir hafta süre verdiğini ve bu bir hafta içinde İsrail’in Gazze’den çekilmemesi halinde tekrar saldırılara başlayacağını açıkladı. Nitekim ateşkesten sonra da füze saldırıları oldu. Yani orada hakikaten pamuk ipliğine bağlı, güvencesi olmayan bir ateşkes durumu var. Şu anda silahların susması Filistinlilere nefes aldırmıştır. O açıdan memnun olmamak kabil değildir. Ancak şu da muhakkak ki ne olacağını kestiremeyiz.

Sunucu: İsrail ateşkes ilan etti ama Hamas yaptığı ilk açıklamada direnişe devam edeceğini söyledi. Mısır’da Şarm El Şeyh kentinde yapılacak zirve öncesinde bu sefer de Hamas tarafından bir ateşkes konusu gündeme geldi. Bu arada sizce neler oldu?

Onur Öymen:  Açıkça görmek gerekir ki, pek çok Arap ülkesi Hamas’a sıcak bakmıyor. Başta Mısır olmak üzere Ürdün, Suudi Arabistan gibi ılımlı sayılan İslam ülkeleri Hamas’ın politikalarından, tutumundan ve Filistin’deki varlığından çok şikâyetçiler. Hamas bildiğiniz gibi Filistin Kurtuluş Örgütü içinde bir nevi darbe yaparak fiilen Gazze’nin yönetimini ele geçirdi. Batı Şeria’daki Mahmud Abbas yönetiminin şu anda Gazze’de hiçbir söz hakkı yoktur. Hamas orada fiili bir durum yarattı ve pek çok Arap ülkesi de bundan rahatsızlık duydu.

Hamas’ın politikası ile FKÖ’nün politikası çok farklıdır. FKÖ barış çabalarını destekleyen, barışçı bir çözüme ulaşılması için çalışan bir yönetimdir. Hamas’ın politikası ise cihad yoluyla İsrail’i ortadan kaldırma politikasıdır. Bu bakımdan bu denklem içinde Türkiye’nin Hamas’ın sözcüsü olarak ortaya çıkması, Başbakanın defalarca Hamas’ı desteklediğini ifade etmesi, Hamas’ın görüşlerini BM Güvenlik Konseyi’nde dile getireceğini söylemesi son derece olumsuz tepkilere yol açtı. Orada zulme, saldırıya uğrayan, çoluk çocuk demeden katledilen insanların –Filistinlilerin-  sözcüsü olmak başkadır, Hamas’ın sözcüsü olmak başkadır.

Sunucu: Sizce bu durum dış dünyada nasıl algılandı?

Onur Öymen: Dış dünyada bu, elbette çok olumsuz algılandı. Yabancı basında Başbakanı ve Hükümeti bu konuda kuvvetle eleştiren yazılar çıkıyor. Bilhassa Middle East Quarterly dergisinde üst üste yayınlanan makaleler gerçekten hem bu konuda hem de başka konularda AKP’yi kuvvetle eleştiriyor ve bu iktidarın demokrasi görünümü altında Türkiye’yi bir din devletine doğru götürdüğü söyleniyor. Yani yabancılar artık bu gerçeği görüyorlar.

Sunucu: Ergenekon Operasyonu da göz önünde bulundurularak bu yorumlar yapılıyor herhalde, değil mi?

Onur Öymen: Evet, o konuda da yorumlar yapılıyor. İzlenen yöntemlerle ilgili eleştiriler yapılıyor. Yabancıların bu operasyonun ne tip bir operasyon olduğu ve nasıl siyasallaştırıldığı konusunda çok ciddi kaygıları var.

Sunucu:  Başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklamalara ilişkin sözlerinizden yola çıkarak özellikle Türkiye’nin İsrail’e karşı olan söylemleri ve bu konudaki rolünün ne olduğunu sormak istiyorum.

Onur Öymen:  Öncelikle bazı şeyleri birbirinden ayırt etmek gerekir. İsrail’in yaptığı saldırıyı kınayacaksınız ama aynı zamanda şunu da söyleyeceksiniz; “Bu saldırılar kime yönelik olursa olsun ve kimden gelirse gelsin masum insanlara karşı kuvvet kullanılmasını kınıyoruz”. Biz öyle söylüyoruz. Aynı şekilde Hamas’ın İsrailli sivillere, çocuklara ve kadınlara yönelik saldırılarını da kınıyoruz. Yani meseleye insani açıdan bakacak olursanız İsrail aşırı derecede orantısız güç kullanmıştır. Bunların hepsi doğrudur. Biz bunları söylüyoruz hatta bu saldırıları kınamayan ülkeleri ve kuruluşları da kınıyoruz. Bu konuda iktidardan daha kuvvetli açıklamalar yaptık.

Sunucu: Başbakan Erdoğan’ın İsrail’le ilgili yaptığı açıklamaların benzerini başka konularda da yaptığını hiç görmemiştik. Örneğin Musul ve Kerkük konusunda çok önemli gelişmeler yaşanmıştı ama bu kadar sert ve keskin bir tavır görememiştik. Sizce kendi meselemizde neden daha pasif kalındı?

Onur Öymen:  İki yıldan beri Hamas’a angaje oldular. Hiçbir ülke Hamas’la görüşmezken bizimkiler görüştü. Abdullah Gül Dışişleri Bakanı iken Hamas temsilcisini Ankara’ya davet ettiler ve AKP binasında görüşme yaptılar. Bu daveti Hamas’ı yumuşatmak için yaptıklarını söylediler. Hâlbuki Hamas’ın politikası en katı ve radikal çizgidedir ve bu politika hiç değişmemiştir.

Hamas Mısır’daki terörist Müslüman Kardeşler örgütü ile içli dışlıdır. Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek bu Müslüman Kardeşler örgütünün seçime girmesini yasaklamıştır. Türkiye ise onların en yakın müttefiki olan Hamas’la içli dışlıdır. Amerika ve Avrupa Hamas’ı resmen terör örgütü ilan ederken siz de bunların sözcülüğünü yapacağınızı söylüyorsunuz. Türkiye’nin dış politikasına bakacak olursanız böyle yanlışların yapılmaması gerekir. İşin insani boyutunu tabii ki, kuvvetle kınayacaksınız fakat bu arada başka yanlışlar yapmamalısınız. Mesela Tevrat’tan pasajlar okuyarak bu olayı kınamaya kalkışırsanız o zaman bunu bir Yahudi-Müslüman çatışmasına dönüştürürsünüz. Bu, din faktörüne bağlı değildir, İsrail Devletinin yaptığı çok haksız bir saldırıdır. Saldırıları bu boyutuyla görmek gerekir.

Başbakanın bu söylemleri Türkiye’ye zarar veriyor. Türkiye’de yaşayan Musevi asıllı vatandaşlarımız var. Halkta onlara karşı bir kin ve nefret yaratmamak gerekir. Bu söylemlerin sonucu ne oldu? On binlerce insan Sıhhiye meydanında toplandı. Ellerinde Abdülhamit’in fotoğrafları, Suudi bayrakları, Hamas’ı öven ifadeler vs. Yani giderek radikalliğe doğru kayıyoruz. Basına da yansıdığı gibi bazı dükkânların önüne “Yahudiler giremez” diye yazmışlar. Bunlar çok utanç verici şeylerdir. Bu ırkçılıktır. Bu konuda ölçüyü tutturamazsınız halkın aşırı radikal kesimlerinin ırkçı duygularla tepki göstermesinin önünü alamazsınız.

Sunucu:  Mısır’daki zirvenin ardından bir davet söz konusu oldu ve Türkiye bu davette yer almadı. Sizce bunun nedeni nedir? Türkiye Avrupa ülkesi olarak görülmüyor mu yoksa bu süreç içerisinde Türkiye’den gelen açıklamalar mı bunda etkili oldu?

Onur Öymen: Cumhurbaşkanı, onların AB ülkeleri ile yemek yiyeceklerini ve Mısır’ın Gazze’ye açılan bölümünde alınacak tedbirleri görüşecekleri için Türkiye’yi davet etmediklerini söyledi. Bunlar işin bahanesidir. Belli ki Türkiye’ye bir mesaj veriliyor ve bu mesaj da “tarafsız bir arabulucu olma özelliğinizi kaybettiniz” mesajıdır. Siz bu kadar aşırı derecede Hamas yanlısı bir tavır sergilerseniz ve Arap ülkelerinin önüne geçerek hepsinden daha kuvvetli olarak Hamas’ı savunursanız o zaman dengeli bir barış çalışmasını yönlendiren devlet olma özelliğinizi kaybedersiniz. Bu toplantı neden Mısır’da yapıldı da Türkiye’de yapılmadı? Hani en aktif sizdiniz, hani herkes en çok size güveniyordu? Bu toplantı niçin Hamas’la soğuk ilişkiler içinde olan Mısır’da yapıldı? Niçin ateşkes çalışması Mısır ve Fransa arasında oluyor da Türkiye ile Mısır arasında yürütülmüyor? Çünkü siz burada etkili olma gücünüzü kaybettiniz.

Türkiye yıllardan beri, belki kırk yıldır, bu bölgede çok hassas bir politika izliyor. Orta doğuda her olayı kendi boyutuyla değerlendirmeli, her ülkeyle iyi ilişkiler kurmalı ve aralarındaki ihtilaflarda taraf olmamalısınız. Bizim yıllardan beri politikamız buydu. Ama bunlar her yerde taraf oldular.

Sunucu: Amerika’da Obama döneminin de başlamasıyla bu yaşananlar önümüzdeki süreçte sizce ne gibi sonuçlar doğurabilir?

Onur Öymen: Muhtemelen inisiyatifi yine Amerika ele alacaktır. Bölgeye temsilcilikler yollayıp orada önce dolaylı görüşmeler yapacaklardır. Tahminimce Filistin otoritesi olan Mahmud Abbas’ı muhatap alacaklar, bir taraftan da İsrail’le görüşeceklerdir. Zaten Mahmud Abbas’ın yönetimindeki Filistin idaresi ile İsrail arasında diyalog, işbirliği ve temas var. Amerika muhtemelen Mahmud Abbas’ı muhatap alarak Filistinliler namına onlarla konuşacaktır ve zamanla Hamas’ın etkisini ortadan kaldıracaktır. Bunu nasıl yaparlar, Filistin’in birliğini nasıl sağlarlar bilemem. Ama Amerika’nın doğrudan doğruya Hamas ile İsrail arasında arabuluculuk yapma ihtimalini çok kuvvetli görmüyorum. Diplomaside her şey mümkündür ama buna dikkat etmek gerekir.

Sunucu: Sayın Öymen, dış politikadan bahsederken isterseniz terör konusunda sohbetimize devam edelim. İran’da PJAK silah bıraktığını açıkladı. PKK da silah bıraktığına dair benzer bir açıklama yapmıştı. Acaba PKK, Barzani ile masaya oturup çözüm arayışına mı girdi?

Onur Öymen: Ne olduğunu ve ne olacağını zaman gösterecektir. Önce özel temsilciler Amerikalı eski NATO Komutanı Ralston ile emekli orgeneralimiz Edip Başer vasıtasıyla, bu temasları yürütmeye çalıştılar. Yani bizimkiler Amerikalılarla konuşacak, Amerikalılar da oraya gidip Barzani ile konuşacak, Barzani de PKK ile konuşacaktı. Bu bir çeşit dolaylı müzakereydi. Ama bundan hiçbir sonuç alamadık. Öyle anlaşılıyor ki, şimdi aynı yöntemi Barzani, Talabani ve Irak Hükümeti üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Ama bu çalışmaların şimdiye kadar bir sonuç verdiğini görmedik.

PKK’nın belli bir hedefi var ve bunlardan biri Türkiye’de genel bir af çıkartmaktır. Siyasi projelerinden vazgeçtiklerinin en küçük bir işareti yoktur. Irak’taki mevcudiyetlerini sona erdirmek gibi bir niyetleri de yoktur. Bu çok açıkça anlaşılıyor. Hala her gün eylem yapmaya devam ediyorlar. Böyle bir ortamda teröristleri teskin ederek bir çözüm aramanın ve arabuluculuk yaklaşımlarının bir yere varması mümkün değildir.

Ancak şuna da dikkat etmek gerekir: Obama seçim kampanyası sırasında PKK’nın güçlenmesinin ve saldırılarını arttırmasının sebebinin Başkan Bush’un yanlış politikaları olduğunu söylemişti. Yeni Amerikan yönetiminin nasıl bir politika izleyeceğini göreceğiz. PKK’nın bölgeden tasfiyesine yönelik bir politika mı izleyecek, kararlı bir şekilde terörle mücadele yoluna mı gidecek, bunu göreceğiz. Eğer böyle yaparsa hem Türkiye bundan kazançlı çıkar hem de Türk halkının Amerika’ya olan tepkisi azalır.

Sunucu: İsrail Hamas’ı terör örgütü olarak tanıdığından ateşkes görüşmelerinde Hamas’ı muhatap  kabul etmedi ve onunla masaya oturup karşılıklı bir ateşkese yanaşmadı. Türkiye ise şu anda Barzani ile masaya oturursa onu muhatap kabul ettiği anlamına mı gelecektir?

Onur Öymen: Bu yöntemler aslında çok tehlikeli ve sakıncalı sonuçlar doğurabilecek yöntemlerdir. 1995–97 yıllarında ben Dışişleri Müsteşarı iken benim de eş başkanı olduğum bir Ankara Süreci vardı. Amerikalılar ve İngilizlerle yürüttüğümüz bu süreçte bir tarafta Barzani ve Talabani, diğer tarafta da Türkmenlerle görüşmeleri yürütüyorduk. Biz bu ortam içinde Barzani ve Talabani’yi PKK’yı bir terör örgütü olarak resmen ilan etmeye ve PKK ile savaşmaya razı etmiştik. Nitekim PKK ile savaştılar. O devirde biz bunu sağlamıştık. Şimdi ise kesinlikle savaşmayacaklarını söylüyorlar ve PKK’ya terörist de diyemiyorlar. Ne değişti de böyle oldu? Çünkü bu arada Ankara Süreci bitti ve Washington Süreci başladı. Barzani ile Amerikalılar içeriğini bilmediğimiz bir anlaşma yaptılar ve bu anlaşmadan sonra Barzani PKK ile mücadele etmekten vazgeçti. İşte Hükümetin bunları çok iyi bilmesi gerekir. Barzani neden böyle tavır değiştirip duruyor? Önce Türkiye’ye hasımım, sonra dostumdur diyor, yani bir gün öyle bir gün böyle diyor. PKK ‘ya karşı mücadele etmeyeceğini ve PKK’nın terör örgütü olmadığını söylüyor. Açıkça söylemek gerekirse Türkiye’yi parmağında oynatıyor.

Türkiye’nin söylemesi gerekenler çok açıktır. Irak Anayasasına göre oradaki teröristleri tasfiye etmek Irak Hükümetinin sorumluluğundadır. Ayrıca Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne göre Irak’ta asker bulunduran Amerika’nın orada güvenliği sağlama görevi olduğundan PKK’yı bölgeden tasfiye etme yükümlülüğü vardır. İşte, Türkiye’nin bunları söylemesi gerekir. Onlar bu görevlerini yapmadıkları gibi, Türkiye bunları yapmaya kalkıştığında Türkiye’yi durdurmaya çalışıyorlar. Terör de böyle devam edecek. Bu arada Barzani üzerinden temaslarla TBMM’den af çıkartmaya çalışacaklar. Yani Barzani ve Talabani PKK’nın gündemini hayata geçirmeye çalışıyorlar. PKK’nın istediği zaten budur; Türkiye’den genel af çıkartmaktır.

Bazıları da bizim bu konudaki söylemlerimizi sanki Kürt asıllı vatandaşlarımıza karşı söylemler olarak nitelendiriyor. Tam tersi. Kürtlere en çok biz sahip çıkıyoruz. Masum Kürtlerle teröristleri birbirinden ayırt etmek ve Kuzey Irak’taki masum Kürtlere sahip çıkmak gerekir. Bu işin sorumlusu onlar değildir. Sorumlu olanlar bunları yönetenlerdir.

Dikkat edilmesi gereken başka bir şey daha var. Başbakan bir taraftan İsrail’e karşı sert söylemler sergilerken bir taraftan da İsrail’le olan ilişkilere en küçük bir toz kondurmadığı kimsenin dikkatinden kaçmasın. İki yıl önce Meclise bir yasa tasarısı getirmişlerdi. Suriye sınırındaki stratejik bölgedeki mayınlı arazilerin temizlenip işletmeye açılması işini İsrailli firmalara vermeye hazırlanıyorlardı. Biz buna mani olduk, Danıştay’a gittik ve yürütmeyi durdurma kararı çıkarttık. Şimdi ise muhtemelen önümüzdeki hafta Meclise yeni bir yasa getiriyorlar. Bunun adı başka da olsa, kılıf altında da olsa esası yine İsrailli firmalara Suriye sınırı gibi en hassas bölgemizde Türk vatandaşlarının ve Türklerin atalarının toprağı olan arazilerde mayınları temizletmek karşılığında işletme hakkı vermek.

Sunucu: Peki, şu anda Türkiye’nin nerede durduğu belli mi?

Onur Öymen:  İşte, ben de onu söylüyorum. Bir taraftan İsrail’le en yakın ilişkileri sürdürüp, bir taraftan da seçimler yaklaşıyor diye iç politika malzemesi yapılarak İsrail’e karşı kimsenin söylemediği söylemlerle tepki gösteriyorlar. Bu işleri iç politikadan ayırmak lazım. İç politika başka iş, dış politika başka iştir.

Başbakanın kendisi muhalefetteyken yine böyle bir İsrail saldırısı üzerine o dönemin Hükümetini M 48 tanklarının modernizasyonunu İsrail’e vermekle eleştiriyordu. Peki, kendisi şimdi ne yapıyor? Başbakan halkın ve bizlerin bunları unuttuğunu zannediyor. Biz unutmuyoruz.  İsrail’in bu saldırılarını engellemek için İsrail’e karşı hangi yaptırımı uyguladınız? Kürsülere çıkıp böyle bağırıp çağırmak kolay ve ucuzdur.

Sunucu: Sayın Öymen biraz da yerel seçim sürecini konuşalım. Bir siyasetçi gözüyle bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onur Öymen: Bu konular aslında bir ölçüde birbirleriyle bağımlıdır. Çünkü öyle anlaşılıyor ki Hükümet, ekonomik başarısızlıklar, uluslararası krizden önce Türkiye’de başlayan ekonomik kriz ve bunun sonucunda çok sayıda insanın işsiz kalması, yolsuzluk iddialarının peş peşe ortaya atılması gibi gelişmelerin İktidarda yol açtığı büyük yıpranmayı önlemek ve bunları gündemden düşürmek için gündemi değiştirme çabasına giriyor. Yani Başbakan Gazze meselesini böyle olağanüstü bir üslupla ortaya çıkararak başka konuların gündemden düşmesini sağlamaya çalışıyor. Aynı şekilde Ergenekon hakkında da tartışmalar yaratarak dikkatleri oraya çekmek istiyor. Yolsuzluklar, işsizlik, yoksulluk gibi konular böylece geri planda kalsın istiyor. Bir taraftan da gündemi bu şekilde değiştirerek kamuoyunun Kıbrıs’ta kapalı kapılar arkasında yürütülen gizli pazarlıklara odaklanmasını önlemeye çalışıyor.

İç politikada bizim gördüğümüz tablo iktidarın büyük bir gerileme süreci içine girmiş olmasıdır. Bütün araştırmalar bunu gösteriyor. Bizim halkla yaptığımız temaslarda da tespit ettiğimiz budur. Aslında genel seçimden sonraki yerel seçimlerde iktidar partileri normal olarak genel seçimde aldığı oydan daha fazlasını alırlar. Şimdi ise görülen tablo, o oranı da tutturamayacakları ve ondan büyük ölçüde gerileyecekleri yönündedir. Genel seçimlerden sonraki süreç iktidara sürekli oy kaybettirdi.

Sunucu: Peki, sandıktan öyle bir sonuç çıkarsa ne olur?

Onur Öymen:  Öyle bir sonuç çıkarsa Hükümet genel seçime gitmek zorunluluğu hissedebilir. Ayrıca bu arada İktidar partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu tespit edilerek mahkûm edildi. Dünyada bunun örneği yok. Dünyada hangi demokratik ülkenin iktidar partisi kendi Anayasasına aykırı faaliyetlerin odağı olduğu için mahkûm edilmiştir? Başbakan sanki bu hiç olmamış gibi  “yola devam” diyor.  Bir taraftan da yolsuzluklar kol geziyor.

Yerel seçimler konusunda durum budur. Yaptıkları şey, dış politika Gazze meselesini ön plana çıkarmak, iç politikada Ergenekon konusunu gündemde tutmaktır.

Sunucu: Yerel seçimlere kadar yeni dalgalar beklenebilir mi sizce?

Onur Öymen:  İktidar dalgadan dalgaya koşuyor. Bu konuda en hazin olan, Başbakanın kendisini bu davanın savcısı ilan etmesidir. İşte, bunun da dünyada başka bir örneği yoktur. Sanıkların avukatı olmak doğaldır. Bütün dünyada da bu böyledir. Birçok milletvekili birçok davanın avukatı olarak mahkemeye gider ama bir davanın savcısı olduğunu söyleyen bir Başbakanı şimdiye kadar hiç duymadım.

Sunucu: Bu davayla ilgili CHP ve AKP arasında savcı ve avukat konusu da gündeme gelmişti. Bunlar üslup olarak siyasette kullanılabilir terimler midir?

Onur Öymen:  Öncelikle avukat ve savcıyı birbirinden ayırt etmek lazım. Türkiye’nin en saygın gazetecileri, hukukçuları, iş adamları, rektörleri, emekli orgeneralleri terörist suçlamasıyla suçlanıyorsa bunların hakkını korumak gayet tabii ki görevimizdir. Van’da 100. Yıl Üniversitesi rektörünü aynı şekilde gözaltına aldıklarında biz onun da savunmasını yapmış ve sonunda biz haklı çıkmıştık. 2500 yıl hapis cezası istenen rektör beraat etti. Hani çok ağır suçlardan suçluydu, ne oldu? Demek ki davalarda her insan sanık statüsünde bile olsa mahkum edilmediği sürece masum sayılır ve onların hakkını, hukukunu korumak da herkesin görevidir. En başta da muhalefet partilerinin görevidir.

Ama savcılık başka bir şeydir. Savcı olduğunuzu söylediğinizde iddia makamı ile aynı görüşte olmuş sayılırsınız. İddia makamı İlhan Selçuk’u, Hurşit Tolon’u, Sabih Kanadoğlu’nu suçluyorsa siz de suçlamış olursunuz. Yani Başbakan savcı olduğunu söylerken iddia makamı olduğunu söylemiş oluyor. Hükümet böylelikle davayı siyasallaştırmıştır. En başından yargıya karışmadığını, yargının bağımsız olduğunu söylemiş olsalardı daha başka olurdu. Bunu uygularken de öyle bir tablo çiziliyor ki, bir taraftan bombalar ve silahlar bulunuyor ve bu silahları oraya koyan adi suçlular var. İşte, bunları hemen yakalamalı ve yargılamalısınız. Bu konuda hiçbir tartışma olamaz ve kimse de buna karşı çıkamaz.

Aynı zamanda terörle ilişkisi olabileceğine kamuoyunun en küçük bir şekilde ihtimal vermediği insanları aynı resmin içine koyamazsınız. Bu bombaları koyan insanlarla rektörleri, YÖK Başkanını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını aynı zamanda gözaltına alarak bunlar arasında bir ilişki olduğu izlenimini yaratmak istiyorlar. Bu insanların ortak özelliği Hükümeti eleştirmeleri ve Hükümetin Türkiye’yi laik Cumhuriyetten bir din devletine doğru götürdüğünü açıkça söylemeleri. İşte Hükümet de “kim ki bizi eleştiriyor bunlar aslen teröristtir” demek istiyor ve kamuoyunda bu izlenimi yaratmaya çalışıyor. Bu, profesyonel bir iştir. Bunun adına toplum mühendisliği deniliyor. Açıkça söyleyeyim ki ben bunun dış bağlantısı olmadığına inanmakta zorluk çekiyorum.

Bu konuda başka ülkelerde durumun nasıl olduğunu iyi bilmek ve iyi okumak gerekir. Bazıları zannediyor ki, buna benzer olaylar sadece Türkiye’de oldu. Son yazdığım  “Çıkış Yolu” kitabıma bakacak olursanız orada İtalya’da neler olduğunu, silahların nasıl ve nereye gömüldüğünü, silahları gömenlerin nasıl başka siyasi emellere alet edildiğini görürüsünüz.

Eskiden Soğuk Savaş döneminde NATO ülkelerinin Sovyet birlikleri tarafından işgal edilmesi ihtimaline karşı oluşturulan Gladyo ve Sovyet birliklerine karşı mücadele etmek amacıyla konuşlandırılmış silahlar, karşı mücadele için eğitilmiş insanlar vardı. Fakat zaman içinde bu insanlar bu silahlardan yararlanarak yurt içinde yabancıları rahatsız eden bazı siyasetçileri susturmak için kullanılmıştır. Bunun da dış boyutu, bu işlerin kimler tarafından ve nasıl yapıldığı ortaya çıkmıştır. Belgeleri de yayınladı. İtalya eski Başbakanı Andreotti önce inkâr ederken daha sonra bunu açıkça itiraf etti ve bu kişilerin kaç kişi olduklarını ve ne yaptıklarını da söyledi.

Buna benzer olaylar başka ülkelerde de olmuştur. Yunanistan ve bazı Avrupa ülkelerinde de örnekleri görülmüştür. Sadece Türkiye’de yaşandığı zannedilmesin. Belki şekli ve uygulanan yöntem biraz daha değişiktir ama burada amaç dışa bağımlı bir iktidarı rahatsız edecek sivil toplum örgütlerini ve bazı şahsiyetleri susturmak, bertaraf etmek, etkisiz kılmaktır. Operasyonun özünde bu amaç yatıyor.

Sunucu: Ergenekon Operasyonundan sonra “tepkisiz toplum, etkisiz Türk Silahlı Kuvvetleri” yorumu da gündeme geldi. Siz bu yoruma katılıyor musunuz?

Onur Öymen: Toplumun etkisiz kılınması için bir korku imparatorluğu yaratmaya çalışıyorlar. Bunu da herkesin telefonlarını dinleyerek yapıyorlar. Bizim de taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan özel hayatın gizliliği ilkesini açıkça ihlal ediyorlar. Bir kişinin özel telefon görüşmelerini banda alarak iddianamede yayınlıyorlar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde böyle bir şey var mıdır? İşte, bunlara dikkat etmek gerekir.

Devlet ciddi olur ama gaddar olamaz. Kuddusi Okkır’ın başına gelenlere bakın. Terör örgütünün kasası olduğu iddiasıyla kendisini gözaltına alıyorsunuz, adam hapishanede ölüm döşeğine düştüğü anda tahliye ediyorsunuz, sonra da cenazesini bile kaldıracak parası olmadığı anlaşılıyor. Gözaltına alınan herkesin, suçlu olsun veya olmasın, sağlığı devletin denetimi ve sorumluluğu altındadır. Şener Eruygur ve Levent Ersöz’ün başına gelenlere bakın. Her ikisinin de cezaevinde sağlığı bozuldu.

Bir insanı yargılamak ve cezalandırmak başka ama henüz yargılamadan ve mahkeme herhangi bir karar vermeden böyle yöntemlerle cezalandırmak başkadır. Kemal Gürüz’ün beyanatında da açıklandı ki insanları akşam 21.30’dan sabah 07.30’a kadar sorguluyorlarmış. “Günler çuvala mı girdi” derler. Böyle bir şey olabilir mi? Sorgulamayı bile bir ceza haline getiriyorlar. Uygar ülkelerde böyle mi oluyor? İnsanların mukavemetini kırmak için onları uykusuz bırakarak yapılan bir sorgulama biçimi Avrupa ülkelerinde var mıdır acaba? Hem Avrupalı olacağız diyorsunuz hem de şu yaptığınıza bakın.

Sunucu: Sayın Öymen, sohbetimizin sonuna geldik. Son olarak yerel seçimlere yönelik neler söylemek istersiniz?

Onur Öymen: Yerel seçimler gerçekten bir referandum haline geldi. Yerel seçimler, bu iktidarın olumsuzluklarına karşı halkın göstereceği tepkinin ölçüsünü ortaya koyacak. Fakat görüyoruz ki, bu seçimlerin de demokratik kuralların dışında cereyan etmesine yol açacak uygulamalar var. Mesela Bursa’da 4095 kişinin arsalara, depolara, boş arazilere seçmen olarak kaydedildiğini tespit ettik. Böyle bir şey olur mu? Bunun sorumlusu kimdir? Cezalandıracaksanız onları cezalandırın. Ama onlara hiçbir takibat yapılmıyor.

Ayrıca kayıtlı olan insanları da silmişler. Bizi silmişler. Benim yıllardır oturduğum ve oy kullandığım mahalledeki kaydımızı silmişler. Araştırdık, meğerse İstanbul’dan Ankara’ya nakletmişler. Sizden böyle bir talepte bulunan var mı? Bana bunu bildirdiniz mi? Bunu nasıl yaparsınız? Benzer durumda olup da kaydının nerede olduğunu bulamayanlar da var. Birçok insan bu yüzden oy kullanamayacak. Geçen seçimlerde zaten altı milyon insana oy kullandırmadılar ve demokrasiyi tahrip ettiler. Seçimlerin güvenilirliğini de tahrip ettiler. Şimdi de aynı yöntemi uyguluyorlar.

Bir taraftan seçim güvenilirliğini zedelerken diğer taraftan da gündemi değiştirerek bazı hamasi sözlerle halkı kışkırtarak, Ergenekon gibi konuları ön plana çıkararak yolsuzlukları, işsizliği ve ekonomik başarısızlıkları gözlerden kaçırmaya çalışıyorlar. İşte, böyle yöntemlerle iktidarda kalmaya çalışıyorlar. Sizden önce dünyada bu yöntemleri deneyenler olmuştur. Hitler de demokratik rejimle gelmişti. O da seçimle gelerek % 44 oy almıştı. Sonra da demokrasiyi tahrip ederek iktidarda kalmaya çalıştı. Sonu hiç iyi olmadı; dünyayı ve kendi ülkesini perişan etti.

Şimdi siz de bu yola gitmeyin. Demokrasi içinde kalın. Demokrasilerde seçimle gelinir, seçimle gidilir. Seçimle gitmeyi içinize sindirmelisiniz. Türkiye’yi laik Cumhuriyet temellerinden uzaklaştırıp bir din devleti haline getiremeyeceğinizi kabul etmelisiniz. Oyunu kuralları içinde oynamalı, iktidarda kalmak uğruna insanların haysiyeti ve şerefiyle oynamamalısınız. Biz bu uyarıları yapıyoruz ama Hükümetin pek dinlemeye niyet yok gibi gözüküyor. Ancak sonucuna da katlanmak zorundalar. Bu yöntemle devam ederseniz alacağınız sonuç sizi hüsrana uğratacaktır.

Sunucu: Sayın Öymen, değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederiz.

Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.