Batı Anadolu Sanayiciler ve İşadamları Dernekleri Federasyonu (BASİFED) – “Müzakere Süreci ve STK’lar” Konulu İzmir Paneli

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen’in BASİFED’in İzmir’de düzenlediği panelde yaptığı konuşması
2 Mart 2007

Sayın başkan, çok değerli katılımcılar, değerli milletvekili arkadaşlarım, il başkanımız, belediye başkanımız, çok değerli konuklar.

Bu toplantının çok yerinde ve zamanında olduğuna inanıyorum. Gerçekten bu sıralarda, sivil toplum örgütlerinin Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz konusundaki rolünü derinlemesine tartışmamız gerekiyordu. Çok da yararlı oldu. aslında sivil toplum örgütlerinin dünyadaki etkinliği büyük bir hızla artıyor. Yirminci yüzyılda, bu konuda çok, olağanüstü büyük önemli gelişmelere tanık olduk. Bilgi vereyim. 1909 yılında bütün dünyada sadece 176 tane sivil toplum örgütü var. 1993’te bunların sayısı 28.900’e ulaşıyor. Bu kadar büyük bir artış sağlıyor. Üyelerinin sayısında da büyük artış var. Mesela, adı çok bilinen, ‘Green Peace’ örgütü var. Green Peace örgütünün 1987’de 80.000 üyesi var. 1995’te bunların sayısı 420.000’e çıkıyor. Uluslararası Af Örgütü de öyle. Aynı sürede 39.000’den 109.000’e çıkıyor. Demek ki, dünyada sivil toplum örgütlerinin sayılarında ve etkinliğinde çok büyük bir artış var. Bu, Türkiye’de de böyle. Türkiye’de de sivil toplum örgütleri artıyor, giderek güçleniyor, etkin hale geliyor. Ben, şahsen, Türkiye’deki sivil toplum örgütlerinin oynadığı rolü çok önemsiyorum. Onların çalışmalarından çok yaralanıyoruz. Yalnız, sivil toplum örgütü nedir, ne değildir? Biraz da merak ettim doğrusunu isterseniz. Avrupa’da görev yaptığım sırada, oradaki yetkilerle konuştum, sivil toplum örgütleriyle konuştum. Çok ünlü sivil toplum örgütlerinin başkanları bana dedi ki, bakın, Avrupa’da iki tür sivil toplum örgütü vardır. Nedir onlar? Bir tanesi NGO (Non-Governmental Organization) ’dur. Hükümet dışı kuruluşlar. İkincisi, GOVNGO dediler. GOVNGO nedir, dedim. Government Organized Non-Governmental Organization. Hükümetlerin örgütlediği sivil toplum adı altında oluşturdukları ve kendi fikirlerini, görüşlerini topluma yaymak için sivil toplum maskesini kullanarak kullandıkları kuruluşlar. Böyle şey olur mu, dedim. O sırada Avrupa’daki en büyük ülkelerinden birinin büyükelçisiyle ahbap olduk, arkadaş olduk. Bu konuları konuşurken bana dedi ki, bak, sana samimi olarak söyleyeyim. Biz bir ülkeyi yıpratmak istediğimiz zaman, hırpalamak istediğimiz zaman, kuvvetle eleştirmek istediğimiz zaman sivil toplum örgütlerini kullanırız, dedi. Kendimiz doğrudan yapmayız, dedi. Niye? Çünkü, o zaman, hükümetler o sivil toplum örgütüne tepki gösterir, bizim hükümetimize tepki göstermez, bizim ticari menfaatlerimize zarar verecek iş yapmazlar, dedi. Onun için bir hükümete, bir ülkeye kızdığımız zaman onu yıpratmak için sivil toplum örgütlerini kullanırız, dedi. Kulağımıza küpe oldu.

Ondan sonra, Türkiye’ye geldik. Türkiye’de, baktık ki, üç tip sivil toplum örgütü var. Bir tanesi NGO, demin söylediğim. Bir tanesi GOVNGO, her zaman, her ülkede olduğu gibi. Bir de FONGO. FONGO dediğimiz bizim, Foreign Organized Non-Governmental Organization, çok değerli profesör, İlter Turan’ın dediği gibi. Bakıyoruz, bazı sivil toplum örgütleri Türkiye’de adeta yabancı ülkelerin, kuruluşların sözcüsü gibi çalışıyor. Yani, bir konuda bir kere onlardan farklı bir şey söylesinler. Mümkün değil. Her zaman her konuda onlarla aynı görüşteler. Deniliyor ki, demokratik toplum olacak, özgürlük olacak, herkes farklı düşünceleri açıklayacak. Ne kadar güzel. E ama uygulamada öyle olmuyor. Bakıyoruz, gazetelere de yansıdı, bazı internet konuşmaları. Efendim, bir gazeteciye sipariş ediliyor, filanca bir konuda bir yazı yazar mısın, çok yararlı olur bizim için. Ondan sonra faturayı da bana yolla diyor. İmza, Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki temsilcisi. Bunlar tabi güzel şeyler değil. Bunları çok yaşadık. O bakımdan biz istiyoruz ki gerçek sivil toplum örgütlerini görelim. İşte, sizin BASİFED gibi. Bizim gerçekten güvendiğimiz, inandığımız, dürüst ve gerçekten kendi düşüncelerini açıklayan sivil toplum örgütleri istiyoruz. Yoksa, sürekli olarak her zaman her konuda kendi ülkesini eleştiren, her zaman her konuda Türkiye’yi haklı haksız eleştiren yabancıların arkasına geçen, onları destekleyen kuruluşlar, doğrusunu isterseniz, bizi biraz rahatsız ediyor. Aynı şeyi yabancılar için de söylüyoruz. Yabancı dostlarımıza, siz Türkiye’deki sivil toplum örgütleriyle ilgileniyor musunuz, diyoruz. İlgileniyoruz. Görüşmek istiyor musunuz? İstiyoruz. Tamam. Görüş ama hepsiyle görüş. Sadece bazılarıyla görüşürseniz, bazılarını da hiç yok sayarsanız, yani Türkiye’de etkili olan, çok yaygın olan, üye sayısı çok fazla olan, Türkiye’de geniş kesimlerin düşüncelerini yansıtan sivil toplum örgütlerini yok sayarsanız, o zaman Türk halkı sizin tarafsızlığınızdan kuşku duyar, diyoruz. Geçenlerde, mesela, bir televizyon programında, bir azınlık kuruluşunun avukatı konuşuyor. Efendim, bu Avrupalılar, Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu üyeleri, İstanbul’a her gelişlerinde mutlaka bizimle konuşurlar, diyor. Ankara’ya her gelişlerinde bizimle pek konuşmuyorlar, ama olsun. İstanbul’a her gelişlerinde bizimle konuşurlar ve Türkiye’de hangi yasaların neresinin değişmesi gerektiğini biz onlara söyleriz, diyor. Onlar da Türk hükümetine söylerler, diyor. Bunu ben söylemiyorum, kendileri televizyonda söylüyor. Yani demek ki Türkiye’de bir kanun değişecek mi, o zaman önce azınlıklar ne düşünüyor o konuda, bunu öğrenecek Avrupalılar. Sonra o çerçevede bizim hükümetimize telkinde bulunacaklar. Peki, azınlık olmayanlar ne düşünüyor? Öbürleri ne düşünüyor? O kadar önemli değil. Bazı sivil toplum örgütleriyle her vesileyle, Türkiye’de, İstanbul’da, Diyarbakır’da çok sık görüştüklerini biliyoruz da bazı örgütleriyle görüştüklerini ben şahsen duymadım. Görüşmüşlerdir de ben duymadım herhalde.

Mesela, size örnek vereyim, Türkiye’de 533 yerde örgütü olan, son derece etkili, nüfuzlu Atatürkçü Düşünce Derneği var. Ben Türkiye’yi ziyaret eden yabancı bir devlet adamının, bir siyasetçinin Atatürkçü Düşünce Derneği’yle bir kere masaya oturup da siz bu konularda ne düşünüyorsunuz, diye sorduğunu hiç duymadım. Demek ki onların düşünceleri onları pek ilgilendirmiyor. Onlar ne derlerse desin, önemli olan onların görüştüğü daha küçük grupları, bazı etnik grupları, dini grupları temsil eden kuruluşlar. Tuhafıma gitti. Çağdaş Düşünce Derneği, çok yaygın, çok saygın. Onlarla da pek duymadım belki yapıyorlardır ama biz duymuyoruz. Efendim, CUMOK mesela, Türkiye’nin her tarafında çok etkin. Cumhuriyet Okurları büyük bir sivil toplum örgütü haline geldiler. Çok sık görüşüyoruz, çok da yararlanıyoruz. Ama yabancıların onlarla görüştüğünü hiç duymadık. Yani demek ki, belli düşünce sahiplerinin düşünceleri, sivil toplum örgütünün görüşleri olarak algılanmak isteniyor. Bunun sonucu ne oluyor? Bunun sonucu şu oluyor. Size bir iki tane somut örnek vereyim. Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki sivil toplum örgütleri ve politikacılar çoğu zaman yanıltılıyorlar.Onlar yanıltılınca onlar için de kötü oluyor. Onlarla ilişkilerimiz açısından bizim için de kötü oluyor. Danimarka’ya büyükelçi olarak gittim. Ondan sonra, daha 15 gün olmuş. Bir baktım onların en meşhur gazetesi Politiken’de bir sür manşet. Gazetenin en üstündeki tek manşet. Türkiye’de hapishanelerde on kişi öldürüldü. Müthiş bir paniğe kapıldım. Rahatsızlığa uğradım. Yani biz öyle bir ülkeyi temsil ediyoruz ki hapishanelerimizde takır takır adamlarımızı öldürüyoruz. Benim ne işim var burada. Ve hemen telgraflar çektim. İsimlerini vermişler, şu şu isimde insanlar diye. Ondan sonra araştırdım. Üç gün sonra gelen cevap: Efendim, bu on insandan bir tanesi bile öldürülmemiştir, hepsi hayattadır. Adresleri şudur. Şunlar şunlar hayatta bir kere bile hapse bile girmemiştir. Tamamen yalan bir haber. Onun üzerine, Politiken’e cevabi bir yazı yazdım. O da aynı büyüklükte manşette yayınlandı. Yabancı basın bu konuda çok dürüsttür. Ondan sonra, başlık, ‘Amnesty’ aldatıyor. Anlattık teker teker. Bu insanların hepsi hayatta. Şu adreslerde. Merak eden gitsin görsün. Ertesi gün, ‘Amnesty International’ beni ziyaret etti. Çok özür dileriz sizden, dediler. Biz hakikaten yanılttık, çünkü Türkiye’deki o sivil toplum örgütleri de bizi yanılttılar, dediler. Biz onlardan bilgiye güvendik, bunları yayınladık, halbuki yalan olduğunu şimdi biz de fark ettik, biz de öğrendik, dediler. Birkaç gün sonra, filanca adamın yurtdışına çıkması yasaklandı, New York’a gidecekti. İşte, Türkiye hükümeti gaddar, faşist olduğu için izin vermedi. Adam New York’a gidemedi. Aynı gün gelen Türkiye gazetelerinde adamın New York’ta verdiği konferansın fotoğraflı resmi var. Sivil toplum örgütü olunca sorumlu olacak. Siz yabancıları böyle sürekli olarak yanıltırsanız, biz de doğruların ne olduğunu bir türlü anlatamayız. Yabancı arkadaşlardan da rica ediyoruz. Diyoruz ki, böyle bir bilgi aldınız mı Türkiye hakkında, lütfen bize söyleyin. Bakın ben Danimarka’da ‘Amnesty’e dedim ki bu olaydan sonra, gelin sizinle bir anlaşma yapalım. Siz Türkiye ile ilgili böyle bir haber alınca, ki doğru da olabilir, lütfen bana telefon edin, bildirin bu haberi, dedim. Bana 48 saat süre verin, 48 saat içinde ben onu tahkik edeyim, doğruysa doğru, yanlışsa yanlış, size hiçbir bilgi vermezsem istediğiniz raporu yayınlayın, dedim. Tamam, dediler. böyle bir anlaşma yaptık. 2,5 sene orada görev yaptım. Bir daha hiçbir sorunumuz olmadı ‘Amnesty’ ile. Ellerine bir rapor gelince bana bildiriyorlar. Ben araştırıyorum, doğrudur ya da yanlıştır ya da haberimiz yok, diyorum. Ona göre çalışıyoruz. Almanya’ya gittik. Amnesty gene beni ziyaret etti. Dedim ki Danimarka’daki Amnesty ile böyle böyle bir anlaşma yaptık. Sizinle de böyle bir anlaşma yapmaya hazırım. Sizin elinize de böyle bilgiler gelirse, lütfen, bana bildirin. Bana 48 saat verin, fazla bir şey istemiyorum. Hayır, dediler. Yapamayız, onlar yanlış yapmış. Niye? Bizim amacımız Türkiye’yi yıpratmak dediler. onun için biz bunu yapamayız, doğru da olsa yanlış da olsa biz bunu yayınlayacağız. Ve yayınladılar. Birçok yerde yanıldılar. Türkiye’nin imajını da bozdular. Birçok yanlış şey yaptılar. İşin gerçeği ne? İşin gerçeği şu. Türkiye hakkında son derece yanlış bir imaj var Avrupa’da. Bu bilinçli olarak yaratılıyor.

1922 yılında, Claude Farere, meşhur Fransız yazar, demiş ki Avrupa’da sürekli olarak Türkleri haksız, Türklerin karşıtı olanların haklı olduğu izleniminin yaratılmasının hiçbir şaşırtıcı tarafı yoktur. Niçin? Çünkü, madde bir, Türkler, kendilerinden bahsetmeyi sevmezler. Madde iki, karşısındaki insanların çok parası var, demiş. Madde üç, karşısındakilerin en büyük silahı yalandır, demiş. O yüzden Türkiye aleyhindeki birçok yalanı büyük paralarla Avrupa’da yayarlar, herkes de bunlara inanır, demiş. O bakımdan, çok uzun yıllardan beri, Türkiye aleyhinde Avrupa’da, Amerika’da bir sürü gerçek dışı bilgi yayınlanıyor. Bunlar Türkiye’nin imajını gerçekten karartıyorlar. Bazı eleştirileri duymak, emin olun, politikayı bir tarafa bırakın, insan olarak benim içimi sızlatıyor. Mesela, bir yalancı gelecek, bir Avrupalı, sıfatı ne olursa olsun, bize azınlıklar konusunda telkinde bulunacak, ders verecek.. Bu bizi çok üzüyor. 1492 yılında ne oldu? 1492 yılında Amerika kıtası keşfedildi. Başka ne oldu? Şu oldu. İspanya’da Katolikler, Yahudilere işkence yaptılar. Engizisyon yaptılar. Bunları dinlerini değiştirmeye zorladılar. Ve bunlara çok büyük işkenceler yaptılar. Biz ne yaptık? Biz İstanbul’dan İspanya’ya üç tane gemi gönderdik. Yahudileri oradan, engizisyondan kurtardık. Türkiye’ye getirdik. İstanbul’a getirdik, Selanik’e getirdik. Bu insanlar, 500 yılı aşkın zamanlardan beri bu topraklarda barış, huzur ve güvenlik içinde yaşıyorlar. Size soruyorum, böyle bir ülkenin insan hakları konusunda ders almaya ihtiyacı var mı? Efendim, o zaman yaptınız da sonra unuttunuz. Sonra unutmadık arkadaşlar. Birinci Dünya Savaşı’nda çok değerli arkadaşımın da bulunduğu ülkeler dahil birçok Avrupa ülkesi Nazizm’in zulmü altında inlerken biz ne yaptık? Biz Nazizm’den kaçan profesörleri Türkiye’ye getirdik. Hitler Almanya’sının bütün baskılarına rağmen direndik Bunları Türk üniversitelerinde görevlendirdik, profesör yaptık, yararlandık. Başka ne yaptık? Savaş sırasında, bizim diplomatlarımız, biliyor musunuz, konsantrasyon kamplarına, gaz odalarına Yahudileri götüren trenleri durdurdular. Bizim diplomatlarımız trendeki pek çok Yahudi yi, Türk pasaportu olanları da olmayanları da, trenden indirip canlarını kurtardılar. Biz İkinci Dünya Savaşı’nda kaç kişiyi kurtardık, biliyor musunuz? Türkiye tam 100.000 Yahudi’yi kurtarmıştır. 100.000 Yahudi’yi Romanya üzerinden vapurlarla İstanbul’a, oradan bir kısmını İsrail’e falan yolladık. Biz böyle bir milletiz. Biz de geçmişimizle övünelim, müsaade edin. 450.000 Kürt’ü Irak zulmünden biz kurtardık. Birinci Körfez Harekatı’nda, Türkiye’ye, 14 günde 450.000 Kürt geldi. Bunları biz koruduk, biz kurtardık. O kadar çok hikâyemiz var ki geçmişimizde.

Biz böyle bir millet olacağız, yani başka dinden, başka etnik kökenden, başka ırktan gelen insanları bu kadar himaye edeceğiz, onlarla beraber yaşayacağız. Sonra bize birileri gelecek, insan hakları ve azınlık dersi verecek. Bu bize çok ağır geliyor açıkçası. Yani, biz böyle bir millet değiliz. Bizden öğrenecekleri var mı? Var. Bizden öğrenecekleri var da bize öğretecekleri yok. İnsan hakları ve demokrasi konusunda da böyle zannediyor musunuz? Yani, demokrasi ve insan haklarını hiç bilmiyoruz, hiç öğrenmiyoruz. Aynı kitapları hiç okumadık sizinle. Siz ortaokula gittiğiniz yıl, mesela, ben Avrupa İnsan Hakları konusunda bir numaralı örgüt olan Avrupa Konseyi’nde görevliydim. 4 sene insan haklarıyla uğraştım. Bernard Cassen gibi insan haklarının babası olan adamın evine sık sık giderek insan hakları alanında en ileri düzeydeki gelişmeleri izledim ve o konuda yapmadık faaliyet bırakmadık. E şimdi benim insan haklarını öğrenmeye ihtiyacım var mı sizce? Yani, bana diyebilir misiniz ki siz insan haklarını benim kadar bilmiyorsunuz, gelin size insan haklarını anlatayım. Gelin size azınlık haklarını anlatayım. Bu bize ağır geliyor. İkinci ihtimal. Efendim, siz biliyorsunuz ama insan haklarını uygulamak istemiyorsunuz ancak biz size baskı yaparsak insan haklarını uygularsınız. Bu da ağırımıza gidiyor. Yani, siz niçin insan hakları konusunda bizden daha duyarlı olasınız? Bizim insanımızın haklarını siz bizden daha mı çok koruyacaksınız? Bizim insanımıza karşı siz bizden daha mı şefkatlisiniz? Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle benim insanımı siz benden daha mı çok seviyorsunuz? Ben direneceğim, sadece Avrupa Birliği’ne üye olmak istediğim için, siz bunu koz olarak kullanacaksınız, zorla bana insan haklarını uygulatacaksınız. Bunu mu istiyorsunuz, bu mudur doğrusu? Doğrusu bu değil.

Ben Avrupa Birliği’ne üye olsam da olmasam da bu insanlar bizim insanlarımız. Bir tek insanımız, hangi kökenden olursa olsun, hangi dinden olursa olsun, insan hakları alanında bir zulme uğrarsa önce ben karşı çıkarım. Ama bana bu fırsatı vereceksin. Bakın, size bu kaynakları oluşturan, size bu bilgileri veren insanları, sivil toplum örgütlerini biz tek tek davet ettik. hiçbiri gelmedi, biliyor musunuz? Bir tanesi gelip bize bulgularını vermedi. Şaşılacak şey. Bir tanesi bize gelip de efendim şurada şu insan hakları ihlali oluyor, parti olarak ilgilenin, meclise getirin, demedi. Ben kendim, bunların genel başkanlarını kaç defa davet ettim meclise. Size söz, gelecek hafta geleceğiz, on gün içinde geleceğiz. Bir tanesi bir kere gelmedi. Niçin? Çünkü biliyorlar ki gelirlerse biz hemen olayın üstüne gideceğiz. Derhal ekip yollayacağız, milletvekili yollayacağız, araştıracağız. Doğruysa gereğini yapacağız, yanlışsa yanlış olduğunu söyleyeceğiz. O zaman Avrupalıların bize söyleyecek lafları kalmayacak. Bir kere gelmediler diyorum size, şaşarsınız. Bir kere gelmediler. Avrupa Birliği raporlarını açıyorsunuz, efendim, bir işkence yapmışız, ve bu işkence yapan insanları da devlet olarak korumuşuz. Bunu yazıyor. En son raporda da yazıyor. Şimdi bu ne demek? Yani biz öyle bir devletiz ki insanlara işkence yaptırıyoruz, yapan insanları da kolluyoruz. Onlar ceza görmesin diye, onları himaye ediyoruz. Bunu yazmış. Peki, nerede olmuş bu olay? O yok. Kim yapmış? O da yok. Ne zaman olmuş? O da yok. Avrupa Birliği’ndeki yetkilere, komisyonlara böyle raporlar ya yazmayın, ya da yazıyorsanız nerede neyin olduğunu söyleyin ki biz de üstüne gidelim, dedik. Şimdi, ben bu olayı nasıl takip edeceğim. Yani böyle bir olay, diyelim ki, olmuş. Ben nerden bileceğim nerede oldu bu olay? Söylemiyorlar. Söylemeyerek Türkiye’yi devamlı insan haklarını ihlal eden, böyle utanılacak bir ülke durumuna düşürecek. Bize hep bunu söyleyecekler. Bunları kabul etmiyoruz. Patrikhane. Açın bakın, raporların çoğunda patrikhanenin ellerine verdiği yazıların hepsi bunların raporuna bir kelime değiştirilmeden giriyor. ‘Cut-Paste.’  Bilgisayar bilenler bilir. Patrikhanenin gönderdiği raporu ‘Cut’ yapacaksınız, Türkiye raporuna ‘Paste’ yapacaksınız. Aynen koyacaksınız. Çok güzel. Peki, bu patrikhane nerede oturuyor kuzum? Nerede bunun yeri? Bunun yeri benim seçim bölgemde. İstanbul ikinci bölge. Patriği tanıyor muyum? Çok iyi tanıyorum. Kendisine yemek verdim büyükelçiyken. Gayet ahbaplığımız var. Havaalanında görüştüğümüz zaman, sarılıp öpüşüyoruz. Çok yakın da dostum. Peki, patrik bana bu dertlerini kaç kere anlattı? Hiç anlatmadı. Ben onun milletvekiliyim. Ben patrikhanenin bu sorunları hakkında hiç bilgi sahibi değilim. Bana söylemiyor, Brüksel’e şikayet ediyor. Atina’ya gidiyoruz, Dora Bakoyanni, Yunanistan Dışişleri Bakanı, bana patrikhanenin sorunlarını anlatıyor. Yunan bakana söylüyor, bana söylemiyor. Böyle şey olur mu?

Avrupalı arkadaşlarımızdan şunu rica ediyoruz, size birisi böyle bir şikayet getirince Türkiye hakkında, insan hakları, dini haklar vs. ilk soracağınız soru, acaba siz bunu Türk milletvekillerine anlattınız mı? Onlara bu konuyu araştırma fırsatı verdiniz mi ki doğrudan buraya bize geliyorsunuz? İkinci yapacakları şu, Türkiye’yle ilgili rapor yazmadan, geleceksiniz bize diyeceksiniz ki bakın böyle böyle iddialar var. Bunu rapora koyacağız ama bir kere de siz araştırın bakalım, doğru mu bunlar? Bunlar olmuyor. Yani, öyle bir izlenim alıyoruz ki sonunda, sanki amaç gerçekleri ortaya çıkartmak değil de Türkiye’yi suçlamak. Türkiye’yi kapkaranlık bir ülke gibi göstereceksiniz ki Türkiye’nin üyeliğini erteleyesiniz, güçleştiresiniz. Bunu Sayın Bakoyanni için söylemiyorum ama böyle düşünenler var. nereden biliyoruz? Şuradan biliyoruz. Bakıyoruz son zamanlarda Avrupa’da son birkaç yıl içinde öyle demeçler okuyoruz ki, sonuncusunu da dün okuduk, bu Türklerin Avrupa’da yeri yoktur. Efendim, bu Türkler ne yaparlarsa yapsın, Avrupa’ya giremez. Bu Türkler Avrupa ülkesi değildir, Asya ülkesidir. Bir sürü böyle aşağılayıcı laflar. Kim söylüyor bunu? Mesela, dün söyleyen, Fransa’nın iktidar partisi başkanı, Sarkozy, aynı zamanda cumhurbaşkanı adayı. Senin baban, deden olan insanlar, Türkiye’yi Avrupalı saymış, Avrupa Konseyi’ne üye yapmış. Gidin Asya Konseyi’ne dememiş. Ama sen ne diyorsun? Türkiye’nin Avrupa’da yeri yoktur, Asya’ya gitsin bunlar diyorsun. Biraz küçültücü olmuyor mu? Hadi bunlar bunu söylüyor. Peki, bunlara ne tepki gösteriyorsunuz, Türkiye’nin üyeliğini savunanlar nerede tepki gösteriyorlar? Hiç tepki göstermiyorlar veya çok az tepki gösteriyorlar. Fransa cumhurbaşkanı Jacques Chirac Erivan’da diyor ki bence Türkler Ermeni soykırımını tanımadan Avrupa Birliği’ne giremezler, diyor. Buyurun. Peki, buna ne tepki gösteriyorsunuz? Hiçbir tepki göstermiyorsunuz. Bunlar bizi üzüyor, bunlar bizi incitiyor.

Öyle iddialarda bulunuyorsunuz ki bir kere bize sorsanız biz size gerçeği anlatacağız. 301. madde. Öyle bir hava yaratıldı ki ,bizim genel başkanımızın geçen yıl ABD büyükelçilerine söylediği gibi, Türkiye’de 301. madde var, demokrasi yok . 301. madde yok, demokrasi var. Bu doğru değil. 301. madde ne diyor? Biz koyduk. 301. madde 1926 yılından beri Türk yasalarından var, yedi kere değiştirilmiş. Avrupa yasalarında da çok benzer maddeler var. Hollanda yasasında, maddelerin hepsini okurum isterseniz, merak ediyorsanız, İtalya’da var, İspanya’da var, İngiltere’de var, Almanya’da var. 90a, 90b Almanya’da. Şimdi, bu maddelerin hiçbirinde olmayan bir şey şu anda 301’de var. Biz koyduk. AKP’liler de destekledi ama biz koyduk, biz önerdik. Ne koydurduk? Dedik ki eleştiri amacıyla yapılacak ifadeler bu kapsamın dışındadır, suç oluşturmaz. Yani eleştiri serbest, ama bu yetmiyor. 301’i kaldırın demek eleştiri ile biz yetinemeyiz. 301’de ne yasak? Aşağılamak yasak. Diyorsunuz ki aşağılamayı serbest bırakın. Hayır, biz eleştirmek istiyoruz ama insanları aşağılamakla ilgimiz yok. O zaman bu madde sizi niye rahatsız ediyor? Efendim, işte aşağılamak kelimesi yetmiyor. Açın Hollanda yasasını, Hollanda yasasında aynen aşağılamak kelimesi var: ‘Humiliare’. Demek ki mesela o değil. Öyle şeyler söyleniyor ki bunu söyleyenlerin de başına hiçbir şey gelmiyor. Örnek vereyim. Bir Türk profesörü gidiyor mesela, Erivan’da bir üniversitede nutuk atıyor. Diyor ki, Metni var bende isteyenlere verebilirim, benim önümde hiçbir kanıt yok ama eminim ki Türkler soykırım suçu işlemiştir. Başka ne diyor? Efendim, zaten diyor bizim o zamanki devlet adamlarımız katildi. Ben hiçbir yabancı ülkede ben böyle bir şey okumadım. Bir bilim adamı, kendi geçmiş devlet adamları için katil diyecek, bir mahkeme kararı olmadan. Başka ne diyor? Diyor ki, Türkiye’de bugün Ermeni konusunda savunulan, hükümetin görüşü pisliktir. Tam kelimesiyle söylüyorum, pisliktir, diyor. bu adam hakkında hiçbir dava açmıyorlar. Bunlar serbest, bunları Türkiye’de söylemek serbest. Ama siz bu yetmez, yani şunları söylemek dahi yetmez, diyorsunuz. Ne yapacaksınız? Biz illa Türkiye’yi aşağılayacağız. Yani bu kanunu kaldırın ki o kanundaki aşağılama yasağı da kalkmış olsun. Peki, aşağılama özgürlüğü diye bir özgürlük var mı dünyada? Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde aşağılama özgürlüğü var mı? Yok. Ne var? 10. maddesinin 2. paragrafını açıyorsunuz. Orada diyor ki çok açık bir şekilde, ifade özgürlüğü kamu düzenini korumak için sağlığı korumak için kısıtlanır, kısıtlanabilir. Şan ve şöhreti korumak için de kısıtlanabilir, diyor. yani aşağılamaya karşı kısıtlanabilir, diyor. Biz bunu söylüyoruz, Hollanda, Almanya, İtalya da bunu söylüyor. Ne var bunda? Efendim, mahkemeler bazı aydınlar hakkında dava açıyor. Doğru mu? Yanlış. Biz de tasvip etmiyoruz. Çaresi ne? Çaresi kanunu ortadan kaldırmak. Yani bizde meşhur hikayedir: Öküzün kafası bakraca girmiş. Nasıl kurtarırız, demişler. Demiş ki birisi, öküzün kafasını keselim. Yani bakracı kıracağına öküzün kafasını kesiyorsun. Yani bir her savcı hata yaptığında kanun değiştirirsek Türkiye’de kanun kalmaz. Efendim, bu savcının kafası yasalarımızı çağdaş bir şekilde yorumlayamıyorsa, meclisin iradesini anlayamıyorsa siz 301. maddeyi kaldırın, yarın başka bir maddeden aynı aydın hakkında yine dava açacak. O zaman ne yapacaksınız? O maddeyi de mi iptal edeceğiz? Bütün maddeleri sırayla iptal edeceğiz. O zaman ne yapacağız? Yargı reformu yapacağız. İşte Avrupa Birliği’ne biz bunu anlatamıyoruz. Mesele 301 değil, mesele yargı reformu. Türkiye’de köklü bir yargı reformu yapacaksınız. Hakimlerin, savcıların atama usullerini değiştireceksiniz. Hakim ve savcıların atanmasına ilişkin kurulda Adalet bakanlığı müsteşarı olmayacak. Adalet reformunu köklü olarak yapacaksınız, savcı ve yargıçların eğitimini sağlayacaksınız. Ondan sonra, milletvekili dokunulmazlığını kaldıracaksınız. Yargı reformu bu. O zaman göreceksiniz ki 301. madde bir problem olmaktan çıkacak. Buna benzer çok şey söyleyebiliriz ama fazla da vaktimiz yok. Ben size kısaca bir iki cümle daha söyleyeyim.

Askerin rolü. Öyle bir izlenim alıyoruz ki bu raporlardan, bu konuşmalardan, Türkiye’yi askerler idare ediyor, asker ne derse oluyor. Aslında Avrupa ülkelerinde askerler konuşmaz, Türkiye’de konuşuyor. Bu ne biçim demokrasi? Siz kendinizi Avrupa usullerine uydurun. Çünkü biz yabancı basını hiç okumuyoruz, yabancı ülkelerde hiçbir toplantıya katılmıyoruz, yabancı ülkelerdekilerin ne dediğini hiç bilmiyoruz, burada öğreniyoruz. Üç gün önce İngiltere’nin Afganistan politikası hakkında İngiliz genelkurmay başkanı ne dedi? Bu bir siyasi beyan değil miydi? O İngiliz, o yapar. Ben iki hafta önce Bonn’da uluslararası bir toplantıya katıldım. Üst düzeyde komutanlar, subaylar, ve politikacılar var. Amerikalı bir koramiral çıktı, siyasi konularda, Irak konusunda, laiklik konusunda, İslamiyet konusunda, radikal İslam konusunda, askerlikle hiç alakası konularda verdi, veriştirdi. İstediğini söyledi. E ne oldu? hani konuşamıyordu askerler? Onlar konuşur, onlar Amerikalı. Avrupalılar da konuşacak. Onlar? Onlar da Avrupalı. Ama siz konuşmayın. Yani sizin hoşlanmadığınız lafları söyledikleri için mi rahatsız oluyorsunuz? O zaman öyle söyleyin. Deyin ki ben askerlerin konuşmalarından değil de söylediklerinden rahatsızım. Onu tartışalım. Ne demesinden rahatsızsınız? Teröre karşı bir tavır sergiliyor. E sergilemesin mi? İşi bu. Hemen diyorlar ki laikliği niye koruyor asker? Niye korumasın? Laikliği korumadığımız zaman Türkiye’de ne olacağını biliyor musunuz? Efendim, siviller korusun. Biz de koruyoruz. Biz fazla koruyoruz. Biz her gün CHP olarak, hepiniz biliyorsunuz, laikliği koruyan bir tavır sergiliyoruz. Basın da bunu yapıyor. Açın Cumhuriyet gazetesini, kaç gündür kampanya yapıyor. Bir tek asker mi konuşuyor Türkiye’de. Ama asker de söyleyecek. Niye söyleyecek? Çünkü asker biliyor ki laiklik giderse demokrasi gider. Demokrasi giderse Türkiye bir İran olur. İran İslam devriminden sonra, İranlı paşalar, komutanlar Türkiye’ye geldiler. Bizim o zamanki genelkurmay başkanımızla ve diğer komutanlarla konuştular. Bizim komutanlar demiş ki bu iş olurken siz farkında değil miydiniz? Valla kusura bakmayın, fark etmekte geç kaldık, demişler. Fark ettiğimiz zaman da çok geç oldu zaten hiçbir şey yapamadık, demişler. Ülke gitti elden, fanatik bir İslam grubuna teslim olduk, demişler. Türkiye’de bunu mu istiyorsunuz? Türkiye’de İslamcılar gelsin Türkiye’yi işgal etsin. Bunu mu istiyorsunuz? Efendim, biz böyle bir şey ister miyiz? İstemezseniz, Türkiye’de niçin aşırı İslamcıların laik devlete karşı saldırılarına karşı bir tek cümle söylemediniz bugüne kadar? Açın, Avrupa Parlamentosu’nun kararlarını bir tek cümle yoktur. Laiklik karşıtı akımları eleştiren bir tek cümle yok. Biz önermedik mi? Önerdik. Avrupa Parlamentosu’na gittik. Bu Eurlings raporu hazırlanırken. Danıştay saldırısını anlattık. Şunu eleştirin, dedik. Bir cümle koydular, Danıştay neden niçin yeterince polis tarafından korunmamış? Bir tek bunu eleştiriyor. Yani laiklik düşmanı insanların gidip hakimleri öldürmesi eleştirilecek bir olay değil. İşte biz bunlara itiraz ediyoruz. Böyle şey olur mu? Bunları çok açık söylüyorum. Söyleyecek daha çok şeyim var ama size şunu söylüyorum. Çok şaşıracaksınız.

Ben 40 seneden beri Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği için çalışıyorum. Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Bu konuda yaptıklarımız da ortada, yazdıklarımız da ortada, çalışmalarımız da ortada. Sivil toplum örgütlerini 40 yıldan beri harekete geçirenlerden biri biziz. Türkiye’nin üyeliği doğrultusunda Türk halkını ikna edin, yardımcı olun, Avrupa Birliği nezrinde girişimde bulunun diyen biziz. Çok yakın işbirliği yaptık. TÜSİAD’ı harekete geçiren adam benim. Yani hiç kuşkunuz olmasın. Şimdi ben size ne diyorum? Durun diyorum. Türkiye’nin üyeliği doğrultusunda kampanya yapmadan önce durun. Avrupa’dan bir sorunun cevabını bekliyoruz. Bu sorunun cevabını alırsak gene devam edin, almazsak bir daha düşünelim. O soru nedir? O soru şu: Biz şimdi son zamanlarda, benim de söylediğim gibi, şöyle bir gelişme görüyoruz. Avrupa’da çok önde gelen siyaset adamları diyorlar ki Türkiye ne yaparsa yapsın, hangi tavizi verirse versin, hangi reformu yaparsa yapsın Türkiye’nin yeri yoktur Avrupa’da. Şimdi bunun ne önemi var? Bunu söyleyenlerin bazıları başbakan. Mesela, Avusturya’nın bir önceki başbakanı Schüssel, şimdiki başbakanı Gusenbauer bunu çok açıkça söylüyorlar. Biz diyoruz ki biz bir sorunun cevabını bekliyoruz. O soru şu: Türkiye bütün koşulları yerine getirirse bizi üye yapacak mısınız, yapmayacak mısınız? Yapacaksanız hiç mesele yok, eskisi gibi devam ederiz. Bütün sivil toplum örgütleriyle birlikte siyasi partiler, Türkiye’de bütün partiler AB üyeliğine taraftar, orada hiç kuşku yok, beraber çalışırız, daha da fazla çalışırız. Üyeliği en kısa zamanda gerçekleştiririz. Derseniz ki yapmayacağız. O zaman biliriz. İki gün önce Berlin’deydik Alman politikacılarla beraber, bize Avrupalılar dedi ki biz 73 milyonluk Türk halkını 15-20 sene Avrupa’nın bekleme odasında ne olacağımızı bilmeden tutamayız. Halkın desteği bir senede %75’den %34’e indi. Bunu devam ettiremeyiz. Yani siz Türkiye’yi üye yapacaksanız, bütün koşulları biz yerine getirsek, Polonya’nın, Bulgaristan’ın yaptığı her şeyi biz yaptık. Bizi üye yapacak mısınız? Yapmayacağız. Kusura bakmayın, yapamayız. Güzel. Onu bugün söylüyor ki biz bu halkı aldatmayalım. Efendim, işte bakarız, dönüş yok, şöyle oluyor, böyle oluyor. Böyle lafları istemiyoruz. Efendim, üçüncü seçenek de olabilir, özel statüde olabilir, Akdeniz grubu kurulur, Türkiye oraya gider. Biz böyle bir şey istemeyiz. AKP’liler de vardı, dedim bakın, hepsi orada. Sorun bakalım, Türkiye’de bir milletvekili özel statüyü destekliyor mu? Kimse desteklemiyor. Peki, kimsenin desteklemediği bir seçeneği siz bize zorla nasıl kabul ettirirsiniz? Yani Türk milletine nasıl kabul ettirirsiniz? İki seçenek var: Bizi üye yapacaksınız ya da yapmayacaksınız.

Eğer bizi üye yapmazsanız, o zaman raporunuzda yazdığınız gibi bizi demir ağlarla Avrupa’ya bağlayamazsınız, demirleyemezsiniz. Yani ben seni üye yapmayacağım, ama gelecekteki ilişkilerini de ben tayin edeceğim, sana özel statü vereceğim. Sen şu kurala uyacaksın, bu kurala uyacaksın. Böyle bir şey yok. Beni üye yapmazsan ne yapacağıma ben karar veririm. Hangi kriterleri uyguladın? Efendim, hiç merak etmeyin, demokrasi, insan hakları, özgürlükler, laiklik bunlardan zaten uzaklaşmayız. Yani bunları feda etmeyiz. Ama onun dışında ne yapacağıma ben karar veririm. Yani hem beni üye yapmayacaksın hem de ben kendimi sana, gümrük birliğine bağlı sayacağım. Saymam. Niye sayayım? O zaman ben başka ülkelerle ticari ilişkileri nasıl geliştireceğim? Bugün gümrük birliği tarifelerini Avrupa Birliği teşhis ediyor. Bizim hiç söz hakkımız yok. Bütün dünyayla ticaretimizde Avrupa Birliği’nin tarifesini uyguluyoruz. Niye yapıyoruz bunu? Yakın bir gelecekte üye olacağız diye. Bunu sineye çektik. Ama hiç üye olamayacaksınız, dediğiniz zaman bırakınız biz tayin edelim. Ben Japonya’dan hangi malı hangi tarifeden ithal ederken niçin Avrupa Birliği tarifesine uyacağım? Türkiye’nin çıkarı neyse onu yapacağım. Çin’e belki daha yüksek vergi uygulayacağım, Çin malları Türk piyasasını işgal etmesin diye. Belki Kanada’ya daha düşük tarife uygulayacağım. Bırakın ben yapayım. Yani hem beni üye yapmayacaksın hem de beni sımsıkı bağlayacaksın. Yani, üçüncü seçenek yok. Ya üyelik ya üyelikten Türkiye’yi dışlamak. O zamanda Türkiye ne yapacağını bilir. Değerli arkadaşlar, o zaman ne yapar? Bazıları B planı diyor. bizim B planımız falan yok. Bizim A planımız var. A planı, Atatürk’ün planıdır. Yani, tam bağımsız, egemen Türkiye.

Diyeceğimin özü şudur: Avrupa Birliği’ne evet, bizi istiyorsanız; Avrupa Birliği’ne hayır, bizi istemiyorsanız. Sivil toplum örgütlerine sarı ışık , bekleyin, Avrupa’dan öze ilişkin cevabımızı alalım. Ondan sonra, ya hep birlikte yeşil ışık yakalım, üyelik için savaşalım ya da yolumuzu beraber tayin edelim. Çok teşekkür ediyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.