Marmaris’te Turizimde Diplomasi ve Lobiciliğin Önemi Konferansı

CHP Genel Başkan Yardımcısı ONUR ÖYMEN’in Marmaris’te verdiği konferans
15 Ekim 2006

Bu işin öyle bir boyutu var ki bu olmazsa olmaz şartıdır. Yani o boyutunda başarılı olamazsak ne turizm olur, ne AB üyeliği olur. O da Güvenlik sorunudur. Eğer bir ülkede güvenlik sorunları gerçek anlamda sağlanamamışsa, halledilememişse, halk huzura, güvenliğe kavuşturulamamışsa o ülkede ne yaparsanız yapın turizm alanında da, başka alanlarda başarılı sonuçlar alma imkanı çok azdır. O bakımdan bizim öncelikle bu güvenlik meselesini eğilmemiz gerekiyor.

Burada da bakıyorsunuz uzun zamandan beri bu güvenlik meseleleri ile Türkiye’nin turizm çalışmaları arasında yakın bir bağ var. Her yerde Türkiye’nin güvenliğine yönelik saldırıların yurtdışındaki uzantıları hep Türkiye’nin turizm alanındaki rakibi olan ülkelere uzanıyor. Yani bunu mutlaka biz dikkatimizin dışında tutamayız. Bundan mutlaka sonuçlar çıkartmamız gerekiyor.

Bakın size bu konuda bir iki cümleyle bir hatırlatmada bulanayım. 1937 ile 1975 yılları arasında Türkiye’ye yönelik tek bir uluslar arası terörizm eylemi yoktur. Tek bir eylem yoktur. Örgütlü iç terörizm eylemi de yoktur. O bakımdan uzun bir sükunet ve iç barış dönemi yaşanmıştır. Fakat ondan sonra bakıyoruz bir anda 1975 yılında başlıyor bu saldırılar. Acaba niçin 75 yılında başlıyor da mesela 73’te başlamıyor veya 78’de başlamıyor? Çünkü bu tarih Türkiye’nin Kıbrıs harekatından hemen sonradır ve Kıbrıs’ta Türkiye’nin orada askeri gücüyle Türkiye’nin güvence altına alınmasına tahammül edemeyen adanın bir bölümünün Türkler için güvenilir bir bölge haline getirilmesini sağlayalım diyen Kıbrıslı Rumlar EROCA terör örgütü vasıtasıyla Türkiye’ye yönelik terörist faaliyetlerde bulunmaya başlamışlardır ve Ermeni teröristlerle de çok yakın bir işbirliği yapmışlardır. Daha sonra Ermeni terörizmi bitmiştir hemen aynı gün PKK terörizmi başlamıştır. O bittiği gün başlamıştır 1984 yılında ve bakıyoruz PKK terörizminin arkasında da yine Kıbrıslı Rumlar var ve Yunanistan var. Bizim turizmde en büyük rakibimiz olan Yunanistan Türkiye’ye yönelik terörist faaliyetlerde başı çekmiştir. Hiç unutmayın terör örgütü lideri Abdullah Öcalan Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliğinde suçüstü yakalanmıştır. Ne işi var orada? Niçin başka bir ülke onu himayesine almamışta orada Yunanistan almış. Yunan Büyükelçiliğinde yakalanıyor ve cebinde Kıbrıs Rum pasaportu var. Biz bunları düşünmeden ülkemize yönelik terörist faaliyetlerin kaynağını bir türlü anlayamayız. Hiçbir şekilde anlayamayız.

O bakımdan şunu açıklıkla bilmek zorundayız ki, Türkiye’ye yönelik ve ülkemize çok büyük zarar veren çok sayıda insanımızın hayatına mal olan bu terörist faaliyetlerin arkasında başka ülkeler var ve tesadüf bu ya bu ülkeler aynı zamanda Türkiye’nin turizm alanında en büyük rakibi olan ülkeler. Çok yakın zaman öncesine kadar bu Yunan adalarına gittiğiniz zaman kocaman bir afiş görüyoruz bir Kıbrıs afişi üzerinde kanlar akıyor üzerinden ve katliamcı Türkiye’ye turist olarak gitmeyin diye yazılar var altında. Türkiye’ye iyi niyet göstermiş 1984 yılında Yunanistan’a tek taraflı olarak vizeyi kaldırmış, Türkiye’ye gelen bütün yabancılar zaten kolaylıkla geçiriliyor. Yunanlılar ise o tarihten itibaren Türkiye’nin yaptığı jesti değerlendirmek şöyle dursun yabancı turistlerin Türkiye’yi ziyaret etmemeleri için çok sistemli faaliyet gösteriyorlar.

Şimdi bütün bunları niçin anlattım ve bundan sonra söyleyeceklerimle ne bağlantısı var? Şu bağlantısı var: eğer siz sadece kendinizin sarf edeceği çabalarla sadece tanıtım faaliyetiyle turizm gelişeceğini zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Türkiye gibi ülkelerde böyle bu gibi dış saldırılara terörizme muhatap olan ülkelerde meselenin bu boyutlarını mutlaka düşünmek zorundayız. Ama ona gelmeden önce size meselenin bir de ekonomik boyutu hakkında bilgi vermek istiyorum ki, tabloyu bir bütünlük içinde görebilelim. Yoksa bu çok basit boyutlarıyla ele alırsak fazla bir yere gidemeyiz.

İşin ekonomik boyutu şudur; değerli arkadaşlarım, maalesef Türkiye uzunca bir zamandan beri dışa bağımlı bir ekonomi politikası izliyor. IMF’ye bağımlı bir politika izliyor. Size şunu söyleyeyim IMF’ye üye bir ülkedir Türkiye. IMF bir itfaiye gibidir. Eviniz yanıyorsa itfaiyeyi çağırırsınız su sıkar yangını söndürür. Ama yangın söndükten sonra günlerce su sıkmaya devam ederse o hedefin altıdadır. işte bizim yaptığımız IMF’yle sürekli bir bağlantı kurmak adete ve böylelikle kendi ekonomimizi idare etmek yeteneğimizden olanağımızdan, yetkilerimizden vazgeçmek anlamına geliyor. Sürekli olarak Türkiye yıllardan beri IMF’ye bağımlı politikalar izliyor ve size şunu söyleyeyim dünyada IMF’yle bu kadar uzun süren bağlantı anlaşması yapan başka bir ülke yoktur. Bir tek Türkiye ve IMF size çizdiği politikalarla, kadrolarla ve yeni ekonomi yaklaşımları öneriyor, dayatıyor. Bunun sonucunda siz her yıl bütçenizin %6,5’ini faiz dışı fazla olarak ayırmak zorundasınız. Yani dış borç ödüyorsunuz. Bu parayla yatırım yapamazsınız, bu parayla işçilerinizin maaşını arttıramazsınız, memurunuzun maaşını arttıramazsınız illa borcunuzu ödeyeceksiniz. Peki Türkiye’den daha fazla ve borçlu olan ülkeler vardı dünyada IMF onlarla da anlaşma yaptı. Bunlardan herhangi birisine şimdi %6,5 faiz dışı fazlayı kabul ettirebildi mi? Hayır. En yüksek rakamı Türkiye’ye kabul ettirmiş. Niçin? Çünkü sizin müzakere kabiliyetiniz az, sınırlı, başarılı olamıyorsunuz ve bunun sonucunda da ekonominiz dışa bağımlı hale gelmiş.

Şimdi bunun ayrıntılarına girmeyeceğim sorunuz varsa söylerim ama size sadece şunu hatırlatayım: dünyaca ünlü bir ekonomist var. Bu barış ödülü sahibi Clinton’un eski ekonomi danışmanı, çok ünlü kitapları var. İşte bu kitaplarında diyor ki, IMF her girdiği ülkede sosyal dengeleri berbat etmiştir diyor, perişan etmiştir diyor. Gelir dağılımını bozmuştur diyor. Sosyal açıdan çok ciddi sıkıntılar yaratmıştır diyor. İşte siz IMF’ye bu kadar bağımlı politikalar izlerseniz alacağınız sonuçlarda böyle oluyor.

Nedir bu sonuçlar? Şimdi benim size bir şey anlatmama gerek yok. Bu bir iç politika meselesi de değil. Alınız en son çıkan herhangi bir Ekonomist dergisini, en son sayfasını açın. Bu en son sayfasından Türkiye gibi gelişme yolundaki piyasa ekonomisi sayılan ülkeleri birbirleriyle kıyaslayan tablolar yer alıyor. Bu tablolara bakarsanız Türkiye’nin yerini görüyorsunuz. Şimdi diğer göstergelerden de birazdan söz edeceğim ama bizim burada turizmle bağlantılı olarak dikkatimizi çeken tablo şudur; Türkiye dış ticaret açığında bütün bu ülkeler arasında birinci sıraya gelecek. Bizden daha fazla dış ticaret açığı veren yok. Bir yılda bu ay itibariyle geçen bu yıl, bu aya kadar geçen süre içinde Türkiye tam 50,5 milyar dolar dış ticaret açığı vermiştir. Şimdi bu çok vahim bir tablo. Bunun doğal sonucu olarak da 30 milyar dolar cari açık ödüyorsunuz. Yani neredeyse toplam döviz gelirleriyle, döviz giderleri arasındaki fark 30 milyar dolardır. Şimdi bunu nasıl devam ettireceksiniz? Yani bu açığı nasıl kapatacaksınız? Evinizde kendi bütçenizi düşünün bu kadar büyük bir açık var bütçenizde bu açığı nasıl kapatacaksınız? Borç olarak kapatırım. Güzel de bunun sonu yok. Bakın bu hükümet işbaşına geldiğinden bu yana aldığı borçlar ondan önceki 30 yılda Türkiye’nin aldığı toplam borçtan daha fazla. Bütün bu kadar bütçeden kısıntı yapıyoruz. İşte boğazımızdan kesiyoruz, borç ödüyoruz ama yine de son 10 yıldır ödediğimiz borç miktarı ve faizi 805 milyar dolardır. İnanılır gibi değil.

Neticede biz bu kadar borç ödüyoruz ve sonra bakıyoruz ki, borçlarımız artmıştır. Yani bu nasıl iş? Boğazımızdan keseceğiz, bu kadar fazla borç ödeyeceğiz bir taraftan da borçlar artacak. Çünkü borcu borçla ödüyorsunuz. Bu yeni aldığınız borcunda faizi var. Neticede biz çok büyük bir sarmala girmiş bulunuyoruz. Bu hükümet zamanında alınan ilave borç, yani borç yüküne yüklenen ilave miktar 105 milyar dolardır.

Bütün bunları niçin söylüyorum? Şunun için söylüyorum: bunu bir şekilde telafi edeceğiz, etmek zorundayız. Yaşayabilmek için, suyun üzerinde kalmak için biz mutlaka bu açığı bir şekilde telafi edeceğiz. Yani cari açığı telafi edeceğiz. Dış ticaret açığını telafi edeceğiz. Nasıl edeceğiz? Bunun en sağlıklı yolu turizmdir. Turizmle elde ettiğimiz gelirle başka kaynaklardan taşımacılıktan, sigortalıktan, görünmeyen kalemlerden elde ettiğimiz gelirlerle bunu telafi etmek zorundayız. Bunu yapamazsak gerçekten bu tablo Türkiye’yi çok daha büyük krizlere götürecek. İşte turizm bu noktada çok özel bir gündemdir. Demek ki, biz turizm gelirlerimizi bu açıkları kapatacak düzeye yükseltmek zorundayız. Bunları yapan olmuş mu geçmişte? Olmuş. Kim olmuş mesela? İspanya olmuş. Ben İspanya’da görev yaptım. İspanya o devirde 20 milyar dolar o devir için çok bir paraydı, 20 milyar dolar dış ticaret açığı vardı ve bu açığı fazlasıyla turizm gelirleriyle kapatıldı. O kadar akıllıca, o kadar bilinçli, o kadar netice verici bir turizm yatırım politikası izlediler ki, bu büyük dış ticaret açığını bu şekilde kapattılar. Başka ülke İtalya. İtalya’da gerçekten bir dönemde büyük bir dış ticaret açığı bulundu. Bunu kapatmakta da turizm gelirlerinden çok yararlandı. Başka ülkelerde de turizm en önemli döviz gelirlerinden biridir. İşte Fransa gibi, Almanya gibi ülkelerde turizm gerçekten çok önemli bir gelir kaynağıdır.

Şimdi Türkiye’de de önemli bir gelir kaynağı olmaya başladı ama yeterli değil. Şimdi bunun öyle bir politik yapıya, öyle bir stratejiye oturtulması lazım ki, biz bu son yıllarda başardığımız olağanüstü güzel turistik yatırımları, yetiştirdiğimiz personeli şehirlerimizde sağladığımız olanakları turizm gelirlerini aldığımız düzeye çıkartmak için kullanalım. İşte bu noktada tanıtım devreye giriyor. Turizmi daha iyi bir düzeye yükseltmek için daha kaliteli, daha yüksek gelir grubuna sahip turisti ülkemize çekmek için çok akıllıca bir tanıtım politikası izleyeceğiz. Ama işte mesele bu kadar basit. Yani demin söylediğimle de bağlantılı olarak söyleyeceğim zannedilmesin ki tanıtım demek ülkemizin bu turistlerini, güneşini, kumunu, denizini, tarihi bölgelerini afişlerle, gazete ilanlarıyla, otobüslere vereceğiniz ilanlarla, televizyon ilanlarıyla tanıtmaktan ibarettir. Eğer böyle olsaydı biz bugün birkaç misli para kazanıyor olurduk. Bakın tanıtmaya en çok para harcayan ülkelerden biri Türkiye’dir. Bu tanıtma alanında sarf ettiğimiz paralar gerçekten hiç azımsanmayacak kadar yüksektir. Türkiye 2006 yılı içinde bu sene 2500 kişiyi ağırlamıştır. Turizmi tanıtmak için gazete için, sanatçı, kültür adamı, bilim adamı, akla gelebilecek her sektörden tanıtmacı 2500 kişiyi ağırladık ve bu amaçla 30 trilyon lira harcadık. Burada yurtdışı reklamları falan yok. Bu kadar yoğun para harcadık turist gelsin diye. Fakat bakıyoruz turizmde artış yok, hatta görünüşte azalış var. Her halükarda turist gelirlerinde artış yok. Oysa yüksek gruptan gelen turistlerin sayısında anlamlı hiçbir gelişme yok. Zengin turistler, en zengin turistler başka yerleri tercih ediyor Türkiye’ye gelmiyor ve Türkiye gerçekten en düşük gelir gruplarına yönelik bir turizm çabasıyla ayakta durmaya çalışıyor. Bu nedenle de cari açığımızı, ticaret açığımızı turizme kapatamıyoruz. İşin özü budur.

Değerli arkadaşlarım, can alıcı noktasına işin gelmek istiyorum. O da şu; niçin bütün bunlar oluyor? Türkiye’den başka  Avrupa ülkeleri içinde ve özellikle turizm alanında faal olan ülkeler içinde o ülkeye yönelik olarak çok tahrip edici bir karşı tarafın propagandası, bir tahrip edici kötülüme, suçlama stratejisi ve faaliyeti olsun. Bizden başka hiçbir ülkeye yönelik böyle bir faaliyet yok. Ne Türkiye başka bir ülke için yapıyor, ne de başka bir ülke başka ülkeler için yapıyor. Bir tek Türkiye için. Bu anlamlı değil mi, düşündürücü değil mi? Tanıtım şirketlerimiz var. Biz tanıtıma belki diğer ülkelerden daha fazla para harcıyoruz. Her ülkede var, Almanya’da var, Fransa’da var, İngiltere’de, Amerika’da var. Ben dışişleri müsteşarıyken Londra’da bir toplantıya davet ettim bütün bu tanıtım şirketlerini. Onlara sordum siz nasıl bir tanıtım stratejisi izliyorsunuz. İşte hepsi anlattı Türkiye’nin şusunu tanıtıyoruz, kültürünü tanıtıyoruz, denizini tanıyoruz, tesislerini tanıtıyoruz vs. filan. Ben onlara dedim ki, bakın bundan vazgeçin, bu yetmez. Yani vazgeçmeyin de, sadece bunu yapmanız bizim işimize yaramaz. E ne yapacağız? Sizden dedim tanıtım alanında bir amaç bekliyoruz. Türkiye’yi tahrip etmek isteyen yabancı ülkelerle kendi alanınızda savaşacaksınız. Bunu yapabiliyor musunuz? Buna gücünüz yetmiyor mu? Yetmiyorsa hiçbir faydası olmaz dedim. Çok az faydası olur yaptığınız işin. Bize kötülük yapanlarla mücadele edeceksiniz ve onların Türkiye aleyhindeki faaliyetlerini, teminatını, propagandasını mutlaka durduracaksınız.

Bakın küçücük devletler 700 bin kişilik Kıbrıs Rum kesimi, 3 milyonluk Ermenistan, 7 milyonluk Yunanistan Türkiye’yi Avrupa’da açık konuşalım şamar oğlanına çevirdi. Bu kadarına izin veremeyiz. Siz bir Avrupalı turist olsanız, belli bir gelir düzeyinde, bir ülke sizin için cahil bu turistler dese olur mu? Yani siz ister misiniz? Bu kadar her şeyiyle kötülenen bir ülke bir de üstelik orada arada böyle patlamalar olursa turistik bölgelerde bir takım sabotajlar olursa bu ülke sizin için cazip bir ülke olmaktan çıkar. O zaman ne yapacağız? O zaman cesaretle Türkiye’nin çıkarlarını ve itibarını tahrip etmek isteyenlerle mücadele edeceğiz. İşin özeti budur.

Bakın biz işte 3 gün önce Paris’teydik sırf bunun için. Sırf Türkiye’ye yönelik olarak yapılan bu tahrip edici propagandaların sonuçlarını görmek ve onlarla mücadele etmek ve onların medyalarına bu konuları halkımızın tepkisini anlatmak için. Gördüğümüz manzara şu; bir avuç Ermeni toplam sayıları 400 bini bulan Ermeni 60 milyonluk Fransa’yı esir almıştır. Fransa’yı Ermeniler esir almıştır Fransız parlamentosunu. Birçok milletvekiliyle görüştük. Dediler ki, efendim biz karşıyız. Böyle saçma yasa olmaz. Biz de biliyoruz bu Ermeni soykırımı olmamıştır diyen insanları hapis cezasıyla cezalandıran en az 1 yıl hapis 45 Avro para cezasıyla cezalandıran yasa akla aykırıdır, hukuka aykırıdır. Hiç bizi ikna etmeye çalışmayın dediler. Boşuna uğraşmayın yani bunun ne kadar hukuka aykırı olduğu konusunda tezlerinizi şuan anlatmak yorulmayın biz sizinle aynı kanaatteyiz ama bilin ki, biz bu kadar karşı olmamıza rağmen gidip mecliste karşı oy veremeyeceğim. Şunun için; çünkü hepimizin seçim bölgesinde Ermeniler var. Bazı yerde birkaç yüz oyla, bazı yerde birkaç bin oyla milletvekili el değiştiriyor ve bizi tehdit ediyor Ermeniler. Eğer siz gidip de bu tasarıya oy vermezseniz veya karşı oy verirseniz sizi bir daha seçtirmeyiz dediler. Ve biz de buna boyun eğiyoruz dediler açıkça. Düşününüz Fransız millet meclisinde geçen tasarı milletvekilinin sayısının beşte birinin oyuyla geçmiştir. Beşte 4’ü oraya gelmeye cesaret edememiştir. Gelmeyenlerin başka işi vardır, sözü vardır öyle değil. Fransız parlamentosunda bir sistem var gidemezseniz meclise vekaleten oy kullanabiliyorsunuz. Oraya giden bir arkadaşımız sizin namınıza oy kullanabiliyor evet veya hayır. Bu vekaleten verilen oylar dahil beşte birinin oyuyla bu geçmiştir. Beşte dördü herhangi bir şekilde oy kullanmaya veya vekalet vermeye cesaret edememiştir.

Efendim Başbakanımız uğraşıyor. Cumhurbaşkanımızın mektupları oldu Chirac’a, Fransız hükümeti buna karşı filan. Neticede kaç kişiyi ikna etti? 577 kişilik Fransız parlamentosundan kaç kişi bu tasarıya aleyhte oy vermeye cesaret edebildi. 19 kişi. Topu topu 19 kişi. Düşünebiliyor musunuz? O kadar Türkiye’deki Fransız işadamları çalıştı sözde filan 19 kişi. Bütün bunlar ne anlama geliyor? Şu anlama geliyor: Küçücük Ermenistan’ın yönlendirdiği lobiler Fransa’da da, Hollanda’da da, Belçika’da da, Avrupa parlamentosunda, Amerika’da Türkiye’yi bir boy hedefi haline getirmişlerdir. Sürekli olarak Türkiye’ye karşı saldırıya geçiyorlar. İşte şimdi bizim bunlara cevap vermemizin zamanı gelmiştir. Efendim alttan alalım, önemsemeyelim, yok farz edelim, ne olacak efendim onların tasarı çıkartması, bakarsınız senatoda geri çeviririz. İşte biz böyle dersek bundan daha fazlasını hak ederiz. Onun için tepki göstereceksiniz, cevap vereceksiniz.

Şimdi cevap nasıl verilir? Cevap şöyle verilir: Size bu kötülüğü yapanları, haysiyetinize bu kadar hareket edenleri cezalandıracaksınız. Dış politika sanıldığı gibi  sadece böyle kokteyllerde viski içip güzel sözler söylenen bir yer değildir. Dış politika da devletler birbirine ceza verirler. Eğer bir ülke sizin menfaatinize zarar vermişse ve bilinçli olarak ceza vermişse siz de ona ceza vereceksiniz. Bunun tek yolu budur. Hukuk yoluna gidelim. Tabi ki, gideceksiniz. Hukuk mücadelesi verelim. Verelim ama eğer her iş hukukla çözülecek olsaydı uluslar arası ilişkiler bir gül bahçesi gibi olurdu. Bugün gördüğünüz ne savaşlar olurdu, ne mücadeleler olurdu, ne çatışmalar olurdu. Uluslar arası ilişkilerin tabiatı karşılıklığa dayanır. Birinize kötülük yapmışsa hiç çekinmeden, hiç utanmadan, hiç sıkılmadan sizde ona kötülük yapacaksınız. Dış politika bu demektir. Bunu yapmayanlar hep kaybeder. Hiç kuşkunuz olmasın bunu yapmayan hep kaybeder. Yani böyle Hz. İsa gibi benim suratıma bir tokat atana bende öbür yanağımı çevireyim böyle bir şey yok dış politikada. Size kötülük yapıyorlar, haysiyetinizle oynuyorlar. Efendim biz tedbir alırsak biz bir zarara uğrarız. Ticari menfaatlerimiz zarara uğrar. Ne olur? Gayet tabi ki, maceradan uzak duracaksınız. Ama hiçbir şeyin bedeli haysiyetiniz kadar değerli değildir. Milli haysiyetinizden daha değerli değildir üç kuruşluk kazancın. Ve dünyada bir tek Fransa yok. Fransa’dan almadınız onu gidip başka yerden alacaksınız. Ama mutlaka bunun karşılığını vereceksiniz. İşte şimdi yapamadığımız budur.

Bakınız başbakanın demeçlerine grup toplantısında söylemediğini bırakmıyor ama tedbirine gelince tek bir tedbir yoktur. Peki biz hep böyle miydik? Hayır böyle değildik. Biz böyle saldırılara karşı hep sessiz miydik, etkisiz miydik? Hayır değildik. Biz ülkemize yönelik menfaatimize, itibarımıza yönelik bir olumsuz gelişme başta bir ülkeden yıpratıcı bir gelişme olunca hemen tepki veririz. Bütün ülkelerin yaptığı bu.

Bakın biz Kıbrıs harekatını yaptık. Kıbrıs harekatından sonra Amerikan kongresi Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı. Bütün silah ihracatını yasakladı. Biz ertesi gün Türkiye’deki bütün üslerden Amerikan silahlı kuvvetlerinin yararlanmasını durdurduk. Bir günde durdurduk. Üstelik en Amerikan yanlısı sanılan Süleyman Demirel’in başbakanlığı günlerinde. İşte devlet bu. Devlet adamlığı bu. Bunu yapabiliyor musunuz? Buna cesaretiniz var mı? İşte o zaman devlet oluyorsunuz. Almanya bize PKK’yla mücadelede Alman silahlarını kullanıyoruz diye silah ambargosu uygulamaya kalktı. Bir günde Almanya’dan bütün silah ithalatını durdurduk. Kara listeye aldık. Üç hafta sonra kaldırdılar ambargoları. Devletseniz yaparsınız. Son olarak Fransız parlamentosu 2001 yılında soykırım yasasını çıkarınca o zamanki Türk hükümeti ne yaptı? Hemen Fransa’dan savunma sanayi ürünleri ithalatını durdurdu. Hemen bakan düzeyindeki ziyaretleri durdurdu. Ticari önlemler aldı ve bu hükümet işbaşına gelene kadar Türkiye böyle kararlı politika izliyordu ediyor. Bu hükümet geldi ertesi gün bütün bu koyduğumuz tedbirleri kaldırdı. Zannettiler ki, böyle alttan alarak, yumuşak davranarak, dostluk mesajları vererek bütün işlerimizi hallederiz. Hiçbir şey halledemezsiniz.

Şimdi bütün bunları niçin söylüyorum? Çünkü bunun sonu ülkemizin varlığına, güvenliğine ve ekonomik kalkınmasına geliyor. Eğer siz işadamıysanız, siz turizmciyseniz, siz yatırımcıysanız bu konular sizi de ilgilendiriyor. Yani ben sadece bugünkü kazancıma bakarım, devletin başına ne gelirse gelsin, Türkiye’nin haysiyetine kim ne kadar saldırırsa saldırsın ben hiçbir şey olmamış gibi işimi sürdürürüm. Güzel ama sonunda siz kaybedersiniz. Bugün kaybetmezseniz yarın kaybedersiniz. Çünkü böyle bir parya devleti haline getirilen ülke turizm açısından da cazip olmaz, ticaret açısından da cazip olmaz. Dünyada yalnızlığa itilen bir devlet olur. AB’ye de giremez. Yani zannediyorsunuz ki, böyle alttan alıcı politikalarla bütün bu haksızlıkları, haysiyet kırıcı davranışları sineye çekerek biz AB’ye daha rahat gireriz. Giremezsiniz, kendine saygısı olmayan bir ülkeye hiç kimse saygı göstermez.

Bakınız şimdi Fransa’daki tabloyu ben size anlatayım. Bu Ermeni soykırımı tasarısı bir yana başka alanlarda da çok kritik politikalar var. Yani 1,5 yıldan beri yaklaşık 2005 yılı başından beri Fransa Türkiye’nin AB’ye yönelik politikasında çok büyük bir değişiklik vardı. Şaşarsınız. Şimdi Fransa bizi en çok destekleyen ülkeydi. Biz bunu çok uzun yıllardan beri birlikte yaşadık. Cumhurbaşkanı Chirac Türkiye’nin AB üyeliğini en çok destekleyen liderdi. Schröder’in Başbakandan önceki dönemde. Birkaç defasında ben şahsen şahit oldum ki, başka devlet başkanlarının, başbakanlarının çok çekingen davrandığı dönemlerde Chirac ön plana çıktı ve bizim yolumuzu açacak bazı adımlar attı. Onun için o zamanda teşekkür ettik. Bugünde o zaman yaptıklarına teşekkür ediyoruz. Ama şimdi ne yapıyor? Şimdi tam tersi. Yani Fransa şuanda Türkiye’nin üyelik sürecini engelleyen ülkelerin başında bir numara. Olacak iş değil. Geçen yılın başında sırf Türkiye’nin üyeliğini fiilen imkansız hale getirmek için anayasasını değiştirdiler. Anayasasına bir hüküm koydu 2007 yılından sonra üye olacak ülkelerin üyeliği için Fransız halkının, kamuoyunun bir referandumla oy vermesi şarttır diye bir hüküm koydular. Düşünebiliyor musunuz? Fransız halkının olumsuz olduğu belli. Yani şuanda veya 5 sene sonra, 10 sene sonra Fransa’da referanduma gitseniz sonucun ne olacağı bugünden belli. Bunu niçin yapıyorsunuz? İmkansız mıydı referanduma gitmek, hayır değil. Eski Fransız anayasasının 11. maddesi diyordu ki, bir antlaşmanın yani bir üyenin üyelik antlaşmasına dahil onaylanması için hükümet ya meclise başvurur veya kamuoyuna başvurur, halk oyuna başvurur. Bu mümkündü. Hayır meclisi devreden çıkarıp sadece halk oyuna gitmeyi zorunlu kılan Anayasa değişikliği yaptı Fransa. Hemen arkasından bir başka değişiklik yaptılar tutumlarında. Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakeresi başladı. Teknik bölümler tek tek görüşülüyor. İşte en yukarı teknoloji, vs. filan başladık. Her teknik konunun içine siyasi unsuru Fransa katıyor ve böylelikle siz en basit teknik konusundan bahsederken onlar Ermeni meselesini gündeme getirmek için, Kıbrıs meselesini getirecek, Ege’yi getirecek, aklına ne gelirse getirecekler. Ve Türkiye’nin teknik bölümlerde ilerleme kaydetmesini engelleyecekler.

Bakın ne oldu? 37 taneyi maddeyi biz müzakeresini bitirip üye olacağız sözde. Bir seneden beri bir tek maddeyi bitiremiyoruz. Bir tek madde. Finlandiya başkanlığında. O günden bugüne ikinci bir maddeyi bitiremedik. Hiçbir sorun yok ama teknik sorunların içine siyaseti kata kata ilerleyemez hale getirdiler. Kim yapıyor bunu? Fransa. Şimdi burada da bitmiyor. Bakın bize en çok dostluk gösteren Chirac bir hafta önce Erivan’a gitti Ermenistan’ı ziyaret etti. Türkiye yıllardan beri davet ediyor bir kere gelmedi Türkiye’ye. Ermeniler bir davet etti hemen koştu gitti Ermenilere ve arkasından sözde soykırım anıtını ziyaret etti. Orada da gazetecilerin sorusuna cevaben diyor ki, bence diyor Türkiye Ermenilere soykırım yaptığını kabul etmedikçe AB’ye üye olamaz. Düşünün. Bize bu kadar vaktiyle dostluk gösteren insanın geldiği noktaya bakın. Şimdi bu çok vahim. Çünkü Avrupa’da hiçbir devlet adamı bunu söylemedi. İlk defa birisi söylüyor. Avrupa parlamentosunda böyle bir girişim oldu. Biz işte oraya gittik Brüksel’e çok büyük bir mücadele verdik muhalefet lideriyle. Avrupa parlamentosu metninde bile yok bu ama Chirac bunu söyledi. Arkasından başka siyasetçiler gelecek ve bize bu soykırımı tanımadan giremez AB’ye diyecek. Hangi Türk hükümeti tanıyacak bunu? Yani bizi Avrupa’dan dışlamak, dışlanmak zorunda bırakıyorlar. İşte bizim için üzüntü verici, haysiyet kırıcı olan nokta budur. Şimdi ne yapacaksınız? Tepki göstereceksiniz. Tepkiniz burada başlıyor.

Şimdi Chirac bunu söyledi peki başbakan ne dedi buna cevaben? Hiçbir şey demedi. Dışişleri bakanlığı sözcüsü basit, böyle sıradan, sudan bir açıklama yapıyor aman çok üzülmüşüz filan. Peki tepkin ne kardeşim? Devlet olarak, başbakan olarak tepkin ne? Şimdi bu sabah televizyonda başbakan diyor ki, efendim Chirac bana telefon etti, çok üzülmüş bu dosyanın geçmesinden meclisten. İşte senatodan geçmemesi için çalışacakmış. Büyük bir sevinçle başbakan bunu halkımıza anlatıyor. Peki sen ne dedin cevaben? Yani senin cevabın ne oldu? Demedin mi niye bu Ermenistan’da söylediğin söz? O yok.  Siz hiçbir şey söylemiyorsunuz. İşte bu sizi edilgin devlet yapar. Geri kalmış devlet böyle olur. Onun için bizim biraz kendimize gelmemiz lazım. Biz cumhuriyeti bu anlayışla kurmadık. Biz devrin en büyük devletlerine karşı direnerek, haksızlıklara direnerek bu cumhuriyeti kurduk.

Bakın birinci dünya savaşından sonra savaşta mağlup olan devletlerin hiçbirinde yapılan anlaşmalarda o devletin eşit haklara sahip bir devlet olduğu yönünde değildir. Tek bir anlaşma  var o da Lozan’dır. Biz bunu sağladık. Eşitliği sağladık. Uluslar arası ilişkilerde şerefli, eşit haklara sahip bir devlet olduğumuzu kabul ettirdik. Şimdi böyle bir devlete bugün yapılan muameleye bakın. Yani önüne gelen Türkiye’ye saldırıyor ve çok haksız yere saldırıyor.

Şimdi bakınız, Lozan’da, dünkü gazeteden bir örnek vereyim, Lozan’dan bahsediyoruz. Bütün bunların turizme etkisi nedir derseniz? Söyleyeceğim. Lozan’da diyor ki, İstanbul’daki Rumlara şu şu haklar verilir. Ama altında bir kural var 45. maddede diyor ki, bu haklar aynen Batı Trakya’daki Türk azınlığına da, Müslüman azınlığına da uygulanır diyor. Eşitlik ve mütekabiliyet koşulunu koymuş. Şimdi bize bu koşulu yokmuş gibi boyuna dayatıyorlar. Büyük devletler, Avrupalı devlet adamları her Allah’ın günü Türkiye’ye gelip Patrikhanenin şu talebini yapın, Patriğe ekümenik sıfatını verin, Heybeli ada Rum okulunu açın. Onların vakıflarıyla ilgili taleplerini yerine getirin filan. Peki batı Trakya’da durum nedir diye sorduğunuz zaman cevap bizi ilgilendirmez diyorlar. Anlaşma bunu böyle yazıyor. Lozan’la giremezsiniz diyorlar AB’ye. Sonu yok. Belki diyorlar anlaşma niye onun gözünde yok farz ediyor kendi gözünde. Bu söyledikleri nerede var. Yani Lozan’da yok da böyle Türkiye’ye azınlık vereceksin, onu yapacaksın, bunu yapacaksın diye dayatmalar acaba hangi anlaşmada var? Sevr anlaşmasını 151. maddesinde var. Açıyorsunuz Sevr anlaşmasını 151. maddesini diyor ki, Türkiye diyor azınlıklara hangi hakları vereceği, hangi imtiyazı vereceğini büyük devletler tarafından tespit edilir ve Osmanlı imparatorluğu büyük devletlerin bu konudaki tespitlerini yerine getirmekle mükelleftir diyor. Bu maddeyi uygulamaya çalışıyorlar. En küçük ayrıntıda bize baskı yaparak bunu kabul ettirmeye çalışıyorlar ve Lozan anlaşmasının bu eşitlik maddesini yok etmeye çalışıyorlar. Sonuç? Bu propagandanın sonucunda Türkiye Avrupa’da dini azınlıklara baskı yapan bir ülke gibi gözüküyor. Onların hakkını vermeyen bir ülke gibi gözüküyor. Bu çok hazindir.

Şimdi siz bir Hıristiyan turist olsanız, Hıristiyanlara baskı yapılan bir ülkeye gitmek ister misiniz? İşte onun için diyoruz ki, bütün bu işler birbiriyle ilgilidir. Buna tepki göstereceksiniz. Eğer siz turizmciyseniz, yatırımcıysanız, işadamıysanız, serbest meslek sahibiyseniz bu gibi haksızlıklara tepki göstereceksiniz. Yani ben evimde otururum bir maç seyreder gibi bunları seyrederim, kendi işime bakarım, işte kim uğraşacaksa uğraşsın dersek kaybederiz. Hepimiz tek tek dersek, biz de dersek biz muhalefetteyiz iktidarın sorumluluğu bizde yok ama biz kendimizi görevli sayıyoruz. Ülkemize yönelik böyle bir saldırı olunca işte gidiyoruz Paris’e kadar orada bunu kavgasını ediyoruz, mücadelesini veriyoruz. Fransız milletvekiliyle çıktık televizyonda tartışıyoruz. Ondan sonra Fransız radyolarına, Amerikan radyolarına, Kanada radyolarına, İngiliz televizyonlarına orada demeçler vererek o haksızlığı anlatıyoruz. Fakat muhalefet olarak benim görevim mi, iktidarın görevi diyebiliriz. Demiyoruz. Bu çünkü hepimizin görevi. Yani vatandaşlık görevi bu. Bırakın siyaseti vatandaşlık görevidir. Onun için haksızlıklarla mücadele ediyoruz.

Başka yerde de söyledim. Patrik, Patrikhane benim seçim bölgemde İstanbul’da. Ben orada milletvekiliyim. Bir kere Patrikhane bana bir sıkıntısını, bir şikayetini söylemiş değil. Patriği de gayet iyi tanırım. Bizim oraya yemeğe gelmişliği var ben Almanya’da büyükelçiyken Nedret hanımın yemeklerini yemişliği var. Beni ziyaret etti üstelik açık açık söyledim ve böyle ziyaretle olmaz, sizi yemeğe davet edeceğiz filan. Peki dedi, yemeğe davet ettik. Aynı zamanda işte Katolik kilesinin başkanı, Protestan kilisesi başkanı, Yahudi, Haham başı, bizim Müslüman din adamlarının en kıdemlisini çağırdık filan yemeğin mönüsü şu: birinci yemek imambayıldı, ikinci yemek papaz yahni, sonra üzerine tatlı vezir parmağı. Şimdi devletseniz biraz bunu hissettireceksiniz devlet olduğunuzu. Patrik geliyor bize hiç derdini anlatmıyor, hiçbir sıkıntısını anlatmıyor. Ben nereden öğreniyorum Patrikhanenin taleplerini? Brüksel’e gidince Avrupalılar bize diyorlar ki, efendim bakın Patrikhaneye şu sıkıntıları çektiriyormuşsunuz, böyle eziyet ediyormuşsunuz, bu olur mu, Türkiye’de din ayaklar altına alınıyor. Atina’ya gidiyoruz Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyannis  konuşuyoruz Patrikhanenin derdini ondan duyuyoruz. Yani bunun manası şu; bizim Patrik İstanbul’daki kendi ülkesi, doğduğu, büyüdüğü, vatandaşı olduğu ülkeden sıkıntılarını, şikayetlerini Avrupalılara anlatıyor ki, Avrupa üzerinden Türkiye’ye baskı yapacak. Olacak şey mi? İşte buna yönelik gösteriyoruz tepkiyi. Tepki göstereceksiniz bunlara. Bizde gösteriyoruz.

Şimdi aynı şekilde bazı sivil toplum örgütleri var çok radikal yani sadece dini kesimlerin himayesiyle kendilerini görevli sayan. Başka etnik kökene, başka mezhebe, dine mensup olanlarla pek ilgilenmeyen arkadaşlarımız bunlarla sürekli olarak Türk bunlar, Türk vatandaşısınız. Burada doğmuş, büyümüş, bu ülkenin ekmeğini yemiş insanlar. Sürekli olarak Türkiye’yi Avrupa’ya şikayet ediyorlar. Ve Avrupalılar onların sözlerine dayanarak geliyorlar bize söylemediklerini bırakmıyorlar. Raporlarına bunları yazıyorlar ve Türkiye’nin yurtdışındaki itibarını beş paralık ediyorlar.

İşte değerli arkadaşlar bugün turizmde, başka alanlarda bu kadar sıkıntı çekiyorsak en önemli sebeplerinden biri tanıtımdaki eksikliğimiz değildir. En önemli sebeplerinden biri bu Türkiye’ye karşı, Türkiye’nin çıkarını, menfaatini tahrip etmeye yönelik saldırılardır. Önce onu durduracaksınız. Önce ona mani olacaksınız. Nasıl mani olacağız? Çok kolay. Devletseniz mani olursunuz. Yani küçücük Ermenistan Türkiye’nin çıkarına zarar verecek, koskoca Türkiye küçücük Ermenistan’ın menfaatine zarar veremeyecek. Böyle şey olur mu? Şimdi bazı iktidar partisinin milletvekilleri Avrupa’ya gidiyoruz, seyahat ediyoruz. Bizim yanımızda Avrupalılara diyorlar ki, efendim diyorlar biz Ermenilere karşı çok iyi niyetliyiz, onlara şunu yapıyoruz, onlara bunu yapıyoruz. Kendimizi acındıracak. İşte bilemezsiniz yasa dışı olarak Türkiye’de çalışan 23 bin Ermeni var biz onlara göz yumuyoruz yasalarımızı bile bile çiğneyerek. Yani böyle diyerek sempati kazanacaksınız, sizi çok beğenecekler ve sizin istediğinizi yapacaklar. İşte tam tersi. Siz böyle alttan alın, siz kendinizi aşağılayın, şirin gözükmek için yasalarınızı ihlal edin alacağınız cevap budur.

Biz ne diyoruz? Biz tam tersini söylüyoruz. Biz diyoruz ki, eğer bir ülkede yasalar varsa bu yasalar herkese uygulanır. Siz başka ülkelerden gelen kaçak işçilerin hepsini yakalayıp sınır dışı edeceksiniz. Her gün gazetelerde görüyoruz. Ermenilere dokunmayacaksınız. Niye? Avrupalılar kızar. Ermenistan kızar, çok üzülür filan. Böyle aşağılık duygusu olur mu? İşte bunun adı aşağılık duygusu. Hangi ülke bunu yapıyor. Hangi ülke kaçak işçiye göz yumuyor. Bizden başka var mı? İnsani duygularımız yok muymuş, çok ayıp olurmuş, yazık değil miymiş o insanlara. Güzel, biz de insan olarak Ermeni düşmanı değiliz herhalde. Bizim çocukluğumuz Ermenilerle geçti. Benim en yakın arkadaşım bizim evde komşumuzun oğlu Erol’du ve Ermeniydi. En yakın arkadaşım oydu. Hiçbir zaman Ermeni düşmanlığıyla bizi büyütmediler. Ama insaf ediniz. Yani küçük bir ülke demin söylediğim gibi bizi şamar oğlanına çevirecek ve siz o ülkeye şirin gözükmek için bile bile yasalarınızı çiğneyeceksiniz bu olmaz. Nijerya’dan gelene bunu yapıyor musunuz? Yapmıyorsunuz. O insan değil mi? Yani o olunca bizim insanlık duygularımız kabarmıyor da sadece Ermeniler olunca mı kabarıyor. Dersiniz ki, ben Ermenistan’la anlaştım, ikili anlaşma yaptım, ilişkilerimiz düzeldi. Benim de bu sektörde insan hizmetleri alanında insana ihtiyacım var bir protokol imzalatın Ermenistan’dan 30 bin – 40 bin Ermeni ev işçisi ithal etti, getirdi. Olabilir Almanya’da bizim yaptığımız gibi. Onu yaparsınız, kimse ona itiraz etmez. Ama sırf böyle şirin gözükmek için kaçak işçi ithal ediyorsunuz ve sonra sizi böyle karşılık veriyor. Niye? Çünkü bunu zaaf olarak görüyor.

İşte değerli arkadaşlarım, turizm alanındaki çalışmalar işbirliği henüz geldiğinde bizim mutlaka bunları düşünmemiz lazım. Ve biz eğer AB’ye gireceksek hiç kuşkunuz olmasın kimsenin önüne diz çökerek AB’ye giremeyiz. Biz haklarımızı koruyarak gireceğiz, şerefli bir ülke olarak gireceğiz. İşte bunu yaparsak AB’ye üye olabiliriz. Yok her defasında geri adım atarak, alttan alarak hiçbir yere varamayız. İspanyollara dediler ki, efendim Cebelitarık meselesini çözmeden, İngilizleri tatmin etmeden giremezsiniz AB’ye. Ne oldu? İspanya direndi, mücadele etti, Cebelitarık meselesi bugün de çözülemedi. İspanya AB’ye üye olalı neredeyse 20 yıl oldu. Nasıl oluyor bu iş? Cesaretli politika, boyun eğmedi, baş üstüne demedi. Ne emrederseniz onu yaparım demedi. Halkın çıkarlarından taviz vermedi. Devletseniz bunu yapacaksınız. İngiltere’yi veto etti De Gaulle o zaman. Ne yaptı İngiltere? Boynunu büküp durumu kabul mü etti? Hayır. Fransa’nın hayır cevabını kabul etmiyorum dedi. Mücadele etti, sonra bir kere daha veto etti Fransa. Sonra De Gaulle gitti başkası geldi, Fransa politikası değişti İngiltere girdi. Dayanan, mücadele eden kazanır. Diplomasinin altın kuralı budur.

Şimdi bütün bunlar bizim ekonomik politikalarımız açısından da son derece önemlidir ve iş adamlarımıza çok büyük görev düşüyor. Yani bunu çok açık söylüyoruz. Çünkü bu ülke hepimizin. İş adamların ayrı bir Türkiye’si yok. Bu Türkiye işçilerini de, işadamlarını da, sendikacılarını da, politikacılarını da, yazarlarını da gazetecilerini de hepimizi ülkesidir. O bakımdan bu ülkenin menfaati, itibarı söz konusu olunca hepimize görev düşüyor.

Şimdi hükümet bu görevi yerine getiremiyor şu veya bu sebeple. İsterseniz yanlış danışmalar kullanıyor deyin, isterseniz cesaret yok deyin, isterseniz başka hedefleri var deyin. Yani iç politika deyin sebebini size bırakıyorum ama şurası muhakkak ki, hükümet bu mücadeleyi yapamıyor. Kıbrıs konusunda da yapamıyor. Bakın Kıbrıs gidiyor. Gitti gidiyor. Niye? Çünkü direnemediler. Baskılara direnemediler. Kerkük 3 milyon Türk asıllı soydaşımız Kerkük’te, kırmızı çizgiler çizdik, onu yapamazsınız, bunu yapamazsınız. Şimdi orada Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulması için bir tek hutbe okutup …… kaldı eski tabirle. Devletin bütün unsurlarına kavuştular. Parlamentoları var, hükümetleri var, alt yapıları var, orduları var, her şeyleri var. Bir tek adını koymadıkları kaldı. Siz ne yaptınız buna karşı? Hiçbir şey yapamadınız. Kuzey Irak’tan teröristler vızır vızır Türkiye’ye giriyor. Bütün dünya ülkeleri içinde bir tek Kuzey Irak teröristlerin serbestçe faaliyet gösterdiği bir yerdir. Başka hiçbir yerde teröristler güvenlik güçlerinin takibatından masun olarak sayılamaz ve faaliyet gösteremez. Bir tek Kuzey Irak. Ve oradan sınır geçiyor, bizim askerlerimizi öldürüyor, mayın döşüyor, bombalar koyuyor. Geliyor turisttik bölgede bizi bombardıman ediyor. Marmaris’e geliyor minibüse, çöp kutularına bomba koyuyor, insanlar yaralanıyor. Başka yerlerde insanlar ölüyor. Niçin bütün bunlar oluyor? Çünkü Kuzey Irak’taki PKK varlığını oradaki hükümet durduracak güçte değil. Amerika bunu yapmaya niyetli değil. Oradaki yerel Kürt liderler bunu yapmak istemiyor. Neticede teröristler yine bir yığın faaliyet gösteriyor. Peki kime görev düşüyor? Bize görev düşüyor, Türkiye’ye. Bundan önceki bütün hükümetler gerektiğinde Kuzey Irak’a asker gönderdiler. Orada mücadele ettiler, terör kamplarını kurdular, güvenliği sağladılar ve bunun sonucunda Türkiye’de terörü çok düşük düzeye indirdiler. Bu hükümet işbaşına geldiğinde Türkiye’de terör durmuş gibiydi. Ama kaynağı orada.

Şimdi biz baştan söyledik daha 2002 yılının Aralığında söyledik. Hemen dedik. Sayın Baykal söyledi hemen asker gönderin. Kuzey Irak’a orada güvenliği sağlayın dedik. Göndermediler, cesaret edemediler. İki kere meclisten yetki aldılar 2003 yılında bir tanesi 20 Aralık diğeri 7 Ekim için Kuzey Irak’a asker göndermek için gönderemediler almalarına rağmen. İşte sıkıntılar buradan kaynaklanıyor. Hükümet yapamadı. Yapamazsa ne yapacağız? Biz yapacağız. Siz kimsiniz? Halkız. Hükümet halktan büyük değildir. Demokrasilerde halk hükümetten daha büyüktür, daha güçlüdür. Biz yapacağız, nasıl yapacağız? Sesimizi çıkartacağız, hepimiz. Basında çıkaracak sesini, iş adamaları da çıkaracak, sade vatandaşlar çıkaracak, serbest meslek sahipleri, parti örgütleri çıkaracak. Herkes sesini çıkaracak. İşte biz ancak o zaman bu olumsuz gelişmeleri durdurabilirz, ülkemiz aleyhindeki bu kışkırtmaları, bu yıkıcı propagandaları engelleyebiliriz, yurtdışındaki lobileri faaliyete geçirebiliriz. İşte ancak o zaman başarılı oluruz. Yeterince tanıtma yapmıyoruz ve bütün bunlar oluyor. Hiç inanmayın. Bize bunu yıllarca söylediler. Efendim dediler ah biz bunları bilmiyorduk, bir bilseydik başka türlü hareket ederdik. Bu çocuk kandırmacısıdır. Yani Türkiye bir tanıtabilse kendini, bir anlatabilse gerçekleri herkes bize yönelecek. Aman yarabbim. İşte Fransa’da anlattık adam gözümüzün içine baka baka diyor ki, haklısınız ama diyor. Ben bu karşı tarafın şerrinden korktuğum için senin istediğin gibi oy vermeyeceğim diyor. Daha nasıl anlatacaksınız. Adam size dese ki haksızsınız veya ben bu tezlerinizi bilmiyorum. Hayır diyor hepsini biliyorum diyor. Ama buna rağmen oy vermeyeceğim diyor. Çünkü karşı taraf benim seçim şansımı tehdit ediyor diyor. Ve o zaman demek ki, mesele Türkiye’nin derdini anlatamaması değil. Biz defalarca gittik Fransa’ya kaçıncı gidişimiz. Televizyonlara çıktık, ben televizyon tartışmalarına katıldım radyolara çıktık, basın toplantıları yaptık, konferanslar, her şey yaptık. Bütün arkadaşlarımızla. Almanya derdi ki, kendinizi bize bir anlatabilseniz herkes bizim istediğiniz gibi hareket edecek diyorlardı. Gerçeğin böyle olmadığı anlaşılıyor.

Yani ben size kendimden bahsetmek istemem ama örnek söyleyeyim. Ben Almanya’da büyükelçiyken 52 kere Alman televizyonlarına çıktım. Türkiye’nin bütün görüşlerin anlattım. Bütün tartışma programlarına katıldım. En son olarak Angele Merkel şimdiki Başbakanı Ankara’ya geldiğinde ana muhalefet lideri olarak onunla iki saat konuştuk karşıya. Ona bütün bu tezlerimizi anlattık Türkiye’nin AB’ye üyeliği dolayısıyla. Bana en son dedi ki, ben dedi sizin bütün söylediklerinize katılıyorum dedi hiçbirine itirazım yok. Ama bilin ki, ben gidip Alman halkına Türkiye’nin üyeliğini destekliyorum diyemem. Buyurun.

Şimdi o zaman demek ki, başka bir yöntem izlememiz gerekecek. Yani insanlar diyecek ki, ben Türkiye’ye bu kadar kötü muamele yaparsam Türkiye’nin hakkını, çıkarını bu kadar zedelersem ben de zarara uğrarım diyecek. Geçenlerde BBC geldi benimle mülakat yaptı. Ben onlara dedim ki, Avrupa iyi düşünsün Türkiye’nin üyeliğinin bir maliyeti var doğru. Ama Türkiye’yi dışlamanın maliyeti daha büyüktür dedim. Siz Türkiye’yi üye yaparsanız bir bedel ödersiniz. Türkiye’yi size hasım haline getirirseniz daha büyük bedel ödersiniz. Rakip haline getirisiniz daha büyük bedel ödersiniz. Tercih sizin dedim hangisini istiyorsunuz. Böyle konuşunca insanlar geriliyor karşılıklı insanlar. Ama kalkıp hakikaten bizim kusurumuz çoktur, biz de biliyoruz eksiklerimizi, elimizden geleni yapıyoruz, işte yakında merak etmeyin. Zaten dar zamanımız var. Bunlar bizi aşağılatıyor, küçültüyor. İkinci sınıf bir parya devleti haline getiriyor. Bu sözleri kullanmayacaksınız. Yani siyasetçide kullanmayacak, gazetecide kullanmayacak, akademisyende kullanmayacak, işadamı da kullanmayacak.

Sözlerimin özeti şu değerli arkadaşlarım, biz bütün bu konularda ortak el ele vererek cesaretli mücadelemiz yapalım. Bütün bunları yapmak için bir temel şart var. Hepimiz ülkemizin çıkarlarını ve ülkemizin haysiyetini korumayı temel görev sayacağız. Siz bunu yapamazsanız tam tersine ulusal çıkarları savunanları suçlarsanız gazetelerinizde, televizyon programlarınızda. Kimse kaybetmez, biz bir şey kaybetmeyiz Türkiye kaybeder. Kendinizi suçlarsanız niye Türkiye’nin çıkarını savunuyor, bu küreselleşmeye aykırıdır, paranoyadır, yok bilmem nedir, tutuculuktur filan derseniz tabi hiçbir şey kaybetmem halk benim ne olduğumu bilir. Ama Türkiye kaybeder. Kendi ulusal çıkarını savunma cesaretine sahip olmayan ülkeler medeni alemde bir yer sahibi olamazlar. İtibar sahibi olamazlar. Ben bu kadar ülkede görev yaptım hiçbir ülkede kendi ulusunun çıkarlarını eleştirenlere rastlamadım. Hükümeti eleştirirsiniz, muhalefet yanlış bir şey söylemiş onu da eleştiririz gayet doğaldır. Başkada ne eleştirirsiniz eleştiri bu ama siz kendi ülkesinin çıkarını eleştiriyorsa bu ne kadar geri kafalı adamdır. Bu dinozor mudur, paranoyak mıdır demezsiniz. Böyle hiç bir yerde hiç rastlamadım. Çünkü her ülkenin hedefi kendi çıkarlarını korumaktır. Bizde bunu yapacağız. Bunu yaparsak göreceksiniz ki, Türkiye bambaşka bir ülke olacak.

Yinede son olarak şunu söyleyeyim değerli arkadaşlarım, bir ülkeyi tanıtırken siz bütün bu söylediklerimi bir tarafa koyun. Bir ülkeyi tanıtırken elinizdeki malzeme neyse onu tanıtırsınız. Gerisi böyle reklamdır. Gerisi asılsız propaganda olur, kimse itimat etmez. Bir gün inanırlar ikinci gün foyanız çıkar ortaya. Ünlü sözdür “sürekli olarak aldatabilirsiniz bir halkı bir süre için aldatabiliriz ama bir halkı sürekli olarak aldatamazsınız” o zaman tanıtma faaliyetleri olurken ne olduğumuzu önce biz bileceğiz ve neyimiz varsa doğrusunu tanıtacağız. Denizimizi tanıtalım deniz yok mu var. Güneşimizi tanıtalım, tarihimizi tanıtalım. Güzel de adam seni tanımak istiyor. Türkiye nasıl bir ülke, halkı nasıl bir halk? Siz çağdaş bir ülke misiniz, demokratik bir ülke misiniz, laik bir ülke misiniz, batı uygarlığının temel değerlerini paylaşan bir ülke misiniz, yoksa siz geriye doğru giden bir ülke misiniz? Efendim İslami bir devlet olmaya doğru giden, ortaçağa doğru giden, kılığından kıyafetinden, dünya görüşünden mevzuatıyla, eğitimiyle, dünyaya bakışıyla Avrupa’dan uzaklaşan bir ülke misiniz?

Değerli arkadaşlarım, biz ya Avrupa ülkesi olacağız ya laiklikten uzaklaşıp bir İslami cumhuriyet olacağız. İslam devleti olacağız Suriye, Arabistan, Afganistan gibi filan. İkisinin ortası yok. Avrupalılar derki, aynı anda iki ata binenler sadece sirk cambazlarıdır. Siz sirk cambazı mısınız? Yani ya Avrupalısınız, ya böyle ortaçağa doğru giden bir ülkesiniz. Ortaçağa doğru giden bir ülkeyseniz kimse gelip sizin ülkenizi ziyaret etmez. Marmaris’e gelen turist Cidde’ye giden turist kadar olur. Sizin gönlünüzden geçen öyle bir ülke olmaksa turizmden vazgeçeceksiniz. İran’a turist gidiyor mu, Afganistan’a gidiyor mu? Güvenlik olsa gider mi? Suudi Arabistan’da güvenlik bir ölçüde gidiyor mu? Gitmiyor. Libya’ya gidiyor mu? Gitmiyor. Eğer siz gerçekten çağdaş bir ülke olduğunuzu kanıtlarsanız o zaman insanlar gelir. Çünkü burası benim dünyam derler. O zaman kaliteli turist gelir, paralı turist gelir. En üst düzeyde turist gelir. İşte bunun için kendimize çeki düzen vereceğiz. Kılığımıza, kıyafetimize çeki düzen vereceğiz. Açıkça konuşalım değerli arkadaşlarım. İnsanları böyle töre cinayetleriyle falan, kadınları, kadın erkek eşitliğine saygı göstermeyen, kadınların dövülmesini mubah gören, ondan sonra şeriat düzenine özlem duyan, kızları başörtüleri çıkartmayıp tahsil yapmaktan mahrum eden bir zihniyetle biz Avrupa’ya giremeyiz. Önce zihniyetimizi değiştireceğiz. İstediğiniz kadar tanıtın yani siz bu yola girmişseniz siz Avrupalı olamazsınız. Avrupa ülkesi olamazsanız da işte böyle ucuz en verimsiz turistlerle yetinirsiniz ve sonunda ekonominiz büyük sıkıntılar içinde kalmaya devam eder.

Şimdi çok değerli arkadaşlarım, bütün bunların özünde ne var? Nasıl özetleyeceğiz? Bunun özeti şudur; Türkiye’nin çektiği sıkıntıların altında kötü yönetim yatıyor. Biz daha iyi yönetilebiliriz. Siyasetçiler olarak, bürokratlar olarak daha çağdaş bir yönetime ülkeyi kavuşturabiliriz. Bu bizim görevimiz. Ama bakın buda  sizin göreviniz. Çünkü yönetimler demokrasilerde paraşütle inmiyor, halk seçiyor. Halk doğru tercihi yaparsa, en iyi tercihi yaparsa ülke en iyi şekilde yönetilir. Yapamazsa işte bugünkü gibi sıkıntılar çekeriz.

Şimdi siyaset yapmadık ama belki size siyaset gibi görünecek bir cümleyle de sözlerimi bitireyim. Çünkü bütün bu söylediklerimizin özeti orada düğümleniyor. Bunu içimize sindirirsek çıkış yolunu buluruz. Bizim söylediğimiz şudur; “Bu iktidar diyoruz içerde gericidir, dışarıda vericidir ve yakında gidicidir”.

Sorusu olan arkadaşlarımız var mı acaba?

Soru: Sayın Öymen çok teşekkür ederim. Ben konuya akademisyen olarak bakacağım. Biz akademisyenler olarak elimizden geldiği kadarıyla mücadele etmeye çalışıyoruz. Daha önce kendim bir sempozyumda  bu sözde Ermeni soykırımı karşı iki üç saatlik bir tartışmayla ağır bir eleştiri basında yayınladık. Sayın Öymen her şeye katılıyorum acaba üretim hakkında düşündüklerinizi nedir?

Onur ÖYMEN- Şimdi üretim hakkında düşüncelerimiz belki size çok basit gelecek. Ama biz çok uzun yıllardan beri bu işlerin hepsinde biraz çalıştığımız için bazı izlenimlerimizi sizinle paylaşmak istiyorum. Şimdi üretim konusunda bizim en büyük zaafımız gerçekten üretimi teşvik eden politikalar izlememizdir. Biz sanayiciye devletin desteği sıralamasında dünyada sondan ikinci ülkeyiz. Başka ülkeler üretimi desteklemek için çok somut tedbirler alıyor. Mesela Almanya siz ister Alman olun, ister Türk olun bir yatırımcıysanız bir yerde bir fabrika kuracaksınız fabrika yapacağınız yerin özelliklerine bağlı olarak, kullandığı teknolojinin ve istihdam kabiliyetine bağlı olarak Alman devleti sizin cebinize yapacağınız yatırımın %5’iyle %45’i arasındaki parayı cash olarak koyuyor. Başka ülkelerde İtalya’ya gittiğiniz zaman bir masa koymuşlar yatırımcı gidiyor müracaatını oraya yapıyor. İki tane kanun var ve bütün formaliteleri yapmak ondan sonraki devlet görevlilerinin işi. Sizi kapı kapı dolaştırmıyorlar ve en kısa zamanda iki haftada, en çok bir ayda yatırım talebinizin cevabını alıyorsunuz. Fransa’da her sene böyle gereksiz formaliteleri kaldırmak için bir reform projesi uyguluyorlar. Bunun için bakanlık kurdular ve her yıl yaklaşık 300 kadar formaliteyi kaldırıyorlar şuanda. Şimdi yabancı devletler böyle çalışıyor siz ne yapıyorsunuz? Siz aşırı bürokrasi altında yatırımcıyı ezdiriyorsunuz. Bizim bildiğimiz yatırımcılar var aylarca, yıllarca müracaatlarına cevap alamıyorlar. Adam yatırım yapacak, istemiyorsan yapma de. Yani uygun değilse senin koşulların reddet. Ama adam parasını bağlamış, uluslar arası bankadan kredi almış, faizini ödüyor senin keyfini bekleyecek. Yanlış olan bu. Bir de yaptığınız devlet yatırımları var. Şimdi benim en son kısa bir reklam arası vereyim. Benim en son kitabımı okursanız ulusal çıkarlar diye orada rakamları var batık yatırımlar kalmış. Tutmuşsunuz Ankara’yla İstanbul arasına hızlı tren yapacağım diye bir proje yapmışsınız. Sene 1976 bunun için tünel kazacaksınız Sincan’dan Arifiye arasına çok güzel. Başta niçin başladınız, ne kadar kaldı, kaç para harcadınız? 1 milyar dolar harcadık. Sonra ne oldu? Sonra bu tünelin fay hattından geçtiğini anladık projeyi rafa kaldırdık. Günah değil mi 1 milyar dolar. Bunun faizini ödüyorsunuz. İşte başka yerde de anlattım Gazipaşa’da Alanya’nın civarında havaalanı yapacaksınız. Yaptınız milyonlarca dolar harcadınız, borç aldınız. Peki Alanya’ya da turist getirecek o havaalanı değil mi? Bugüne kadar kaç uçak indi bu havaalanına? Cevap sıfır uçak. Sebep? Yüksek dağlar varmış Toroslarda oraya uçak inemiyormuş, güvenli değilmiş. Kardeşim sen bu havaalanını yaparken yok muydu o dağlar, sonradan mı çıktı? Yani bu kadar kötü yönetim olabilir mi? Bu kadar basiretsizlik, becerisizlik olur mu? Aynı şey Siirt’te. Siirt’e uçak inemiyor dağlar müsaade etmiyormuş.

İstanbul’da ikinci bir pist yaptılar ki daha hızlı trafik aksın diye. Akamıyor? Niçin akamıyor? İki pistten aynı zamanda uçak kaldırıp indiremiyorsunuz. Niçin? Çünkü uluslar arası normlara göre arada 800 metre olması lazımmış sizinki birbirine çok yakın olduğu için uçamıyor. Nereye gitti bunun parası, havaya gitti, çöpe gitti. Şimdi bu kadar böyle basiretsiz politikalar izlerseniz, bu kadar beceriksiz uygulamalar yaparsanız gayet tabi ki, kalkınamazsınız. Cumhuriyette nasıl kalkındı? İşte bunları yapmamakla kalkındı.

Almanya’da özelleştirme var Truehand idaresi. Size diyor ki, burada bu tesisleri veriyorum. Çok düşük fiyatla veririm ama diyor bir şartla. Bir şu kadar yatırım yapacaksınız. İki; bu kadar teknoloji yatıracaksınız. Üç bu kadar istihdamı koruyacaksınız. Yapamazsan geri alırız diyor 5. madde ve yapamayandan geri alıyor. Birçok Türk firması orada firma aldı sonra elinden geri aldılar bu şartları yerine getiremedi diye. Biz ne yapıyoruz? Özelleştirme diye önümüze gelene veriyoruz tesisleri adam bir süre sonra işletemiyor kapatıyor. Gidin Karadeniz’e, Kastamonu’ya gidin, İnebolu’ya gidin, devletin aldığı SEKA’ya gidin, devletten aldıkları fabrikaları işletememişler kapatmışlar, işçileri sokakta bırakmışlar, tesis orada duruyor, ekonomiye hiçbir katkısı yok. Ne oldu? Özelleştirme yaptık. İşte bu yanlış.

Değerli arkadaşlarım, yani bir kere daha söylüyorum Türkiye çok kötü yönetiliyor. Siz Karagümrük takımıyla şampiyonlar ligine katılmaya çalışıyorsunuz. Dünya ile mücadele edemezsiniz. Yani iç dengelerimiz bozuluyor. İnsanlar arasında, bölgeler arasında bu yanlış politikalar sonucunda dengeler bozuluyor. Vergi kaçağında ve kayıt dışı ekonomide Türkiye bir numaradır. Avrupa’da bir numaradır. İnsanlardan vergi alamıyorsunuz. Lokantacıların ortalama ödediği vergi aylık vergi 250 milyon lira eski parayla. Avukatların 800 milyon lira. Noterler hariç onlar ödemek zorundalar. Damgalarını basarken fatura vermek zorundalar. Serbest meslek sahiplerinin ödedikleri vergi kazançlarının çok küçük bir kısmını yansıtıyor. Böyle devlet idare edilir mi? O zaman nasıl telafi edeceksiniz. Borç alarak. İşte yapa yapa Türkiye’yi dünyanın 5. borçlusu ülke haline getirdiniz. Biz ki, cumhuriyetin kurulduğu dönemlerde 5 kuruş dış borç almamak için özen göstermişiz şimdi dünyanın 5. en borçlu ülkesi Türkiye’dir. Buyurun izlediğiniz politikanın sonucu. Ondan sonra üretimi nasıl yapacaksınız paranız yoksa. Yatırım yapamazsanız, bütün paranızı borca yatırırsanız nasıl üretim yapacaksınız. Özel sektörden. Ona da engel oluyorsunuz. Bürokrasinizle, formalitelerinizle engel oluyorsunuz. Nasıl kalkındıracağız biz bu ülkeyi. Baksanıza kalkınma rakamları ne kadar yüksek. Değerli arkadaşlarım, bu borsaya gelen sıcak paradır. Bugün geliyor yarın çekiyor gidiyor krize giriyorsunuz. Yani real sektöre yatırım yapan kaç kişi var. Yapanları da ezdiriyorsunuz. İşte bütün bunlar devletin kötü müdahale edilmesinin sonucudur. Onun için diyoruz ki, Türkiye daha iyi bir yönetime layıktır. Bu yönetimle bizim kanaatimizce Türkiye fazla ileriye gidemez. Bir de vatandaşın gelirini düşüneceksiniz. Yani Türkiye’de çok büyük bir adaletsizlik var.

Bugün Güneydoğu Anadolu’dan bahsediyorlar. Bizim kanaatimizce Güneydoğu da çok büyük bir insan hakları ihlali var. Nereden kaynaklanıyor? Şuradan kaynaklanıyor. İnsanların en önemli insan hakkı yaşama hakkıdır. Güneydoğu da yaşan insanların ortalama ömrü Türkiye’nin gelişmiş Kuzey batı bölgelerinde yaşayanlardan 16 sene daha azdır biliyor musunuz? Güneydoğudaki vatandaşımız Bursa’daki insandan 16 sene daha az yaşıyor. İnsan hakları ihlali bu. Doktor götürememişsiniz, hastane yapamamışsınız, altyapı yapamamışsınız, eğitim verememişsiniz. Batıda okuma yazma bilmeyen düzeyde Güneydoğuda %39. Kocaeli’nde kişi başına gelir 16 bin dolar. Şirnak’ta 1850 dolar. İşte Türkiye’nin sorunları bunlar. Yani devletseniz bunları çözeceksiniz. Yani kısa bir soruya uzun bir cevap verdik ama kusura bakmayın ama pandoranın kutusunu açınca.

Soru: Sanayi olarak düşünmüştüm. Bacasız sanayi olarak bunlar bir İspanya’yla günde 23 tane tren gidiyor. Bir 200 tane uçak iniyor. Ama bacasız bir sanayi olarak ve bunun üretim sanayi olarak. Ben şimdi konuyu turizmle ilgili olarak. Siz eğer bunu bir sanayi olarak, bacasız sanayi olarak kabul edemezsek turizmi ve turizmi eğer bu bacasız sanayiinin gelişmesi üzerine hazırlayamazsak o zaman tabi sizin verdiğiniz örneklere göre İspanya’yla bir turizmdeki patlamayı yapmamız çok zorlaşır. Burada söylemek istediğim sanayi olarak turizmi görmemiz lazım. Ben şimdi bunu anlatma ihtiyacı, politikanızı, sizi takdir ediyorum politik olarak ama turizmde politika yapacaksa bunu sanayii kabullenme şartı var.

Onur ÖYMEN- Tabi şimdi bakın, ben İspanya’da görev yaptım. İspanya’nın turizmini nasıl geliştirdiğini yerinde izledim. Bir kere İspanyayla Türkiye’nin farkları şunlar; Avrupa’nın hiçbir ülkesinde İspanyaya karşı bir propaganda savaşı yoktur. Hiçbir ülkede İspanyanın menfaatlerine, itibarına zarar verici bir faaliyet yoktur. Fakat ETA Avrupa ülkelerinde İspanyaya karşı hiçbir eylem yapmamıştır. Tek bir faaliyet göstermemiştir. Onların teorisi bile ülkesine karşı bu tip eylemler yapmıyor. İspanya bir kere bundan yararlanıyor. İkincisi İspanya bu işe çok erken çıkmıştır yola. ……. denen eski tabiriyle önce onları otel haline getirmişler turizme böyle başlamışlar. Fakat sonra çok büyük bir hata yapmışlar. Bizim Marmaris gibi böyle çok değerli bölgelerini berbat etmişler. Böyle nefis plajların yere 20 katlı apartmanlar dikmişler, apart otel diye onları kiraya veriyorlar. Bir yer var gitseniz orayı göreceksiniz yani evinizden çıkıp denize gidemezsiniz. Biz orada tatil geçirdik 20 kilometre öteye gidiyorduk denize giremiyorduk. Kendileri de itiraf ediyorlar çok yanlış bir turizm politikası izledik. Buna rağmen İspanyaya çok turist geliyor niçin? Çünkü yakın. Fransa’yla komşu, Fransa’dan arabasına binen İspanyaya geliyor akşama tatilini İspanya’da geçiriyor. O bakımdan İspanyanın avantajları var. Uçakla gelmek çok yakın. Ondan sonra ve İspanya çok akıllı bir turizm politikası olmuş başından itibaren. Çok bilinçli olmuş ama böyle hatalarda yaptıklarını kabul ediyorlar. Neticede İspanya’ya 50 milyon civarında turist geliyor. Dünya kadarda para bırakıyor. Yani İspanya’nın yaptığı iyi şeyleri alacaksınız, hataları yapmayacaksınız bir de demin söylediğimizi unutmayacaksınız: eğer biz karşı propagandalardan kendimizi kurtarsak bir anda turizm sektörümüz bir sıçrama yapacak. Yani Türkiye’ye gelmemeyi tercih eden insanlar işte demin anlattığımız nedenlerle geldi. Güvenlik bir; ikincisi Türkiye’nin geriye doğru gitmesinin birçok yerlerde altyapı bozukluğu, turiste yapılan kötü muamele, eğitim eksikliği. Aklınıza gelebilecek sebepleri siz söyleyin. Çağ dışılığı bilen bir ülke bunun için böyle oluyor yani İspanya’nın koşullarını biz yaratabilsek, ki yaratmak çok fazla zor değil. Gayet tabi ki, Türkiye’ye çok fazla turist gelir.

Başka soru var mı?

Soru: İspanya konusu açılmışken İspanya’da bizim gibi gayrimenkul satışları yapıldı. Acaba turizmciler bu konuda ne düşünüyor siz siyasetçiler ne düşünüyorsunuz? Bırakın vergi vermeyi mal götürüyorlar.

Onur ÖYMEN- Doğrudur, İspanyada bu olay oluyor. O da nereden bu şekilde orada büyük tatil köyleri kurdular, Alman vatandaşları evler aldı, villa yaptılar. Fakat şimdi İspanyada bunlara öyle bir tepki oluştu ki son zamanlarda orada evi olan yabancılar evlerini satıyorlar İspanyalılara kendi ülkelerine dönüyorlar. Yani bu oluşan tepkiler oraya giden, yerleşen turistleri de rahatsız etmeye başladı. İspanya’daki son gelişme budur.

Şimdi Danimarka’ya gittim, Danimarka’dan sonra AB ülkesi olmasına rağmen bir Alman gidip tatil köyünde bir ev alamaz. Turistik bölgelerde herhangi bir kulübe yaptıramaz. Yasaktır. Yani her ülkenin kendine göre koruma tedbirleri var. Bizim hükümetin getirdiği yasa o kadar tedbirsiz, korumasız, ölçüsüzdür ki, hiçbir izne tabi olmadan 30 dönüme kadar arazi alabiliyordu yabancılar. Karşılıklığına da öyle bir yazmışlar ki, yani o karşılık olmayan ülke bir Suudi vatandaşı bir Paris’te şirket kursa o şirket vasıtasıyla istediği gayrimenkulu alacak Türkiye’de. Bu kadar siz liberal bir yasa çıkarttınız bizim itirazımıza rağmen. Biz anayasa mahkemesine gittik. Anayasa mahkemesi iptal etti. Şimdi gene bizim itirazımıza rağmen bazı sakıncalar olan bir yasa çıkarttılar biz gene gittik anayasa mahkemesine. Şimdi anayasa mahkemesinden cevap bekliyoruz, karar bekliyoruz. Yani bu gibi işlerde biraz dikkat edeceksiniz.

Bakın şimdi Güneydoğu sınırımızda iki Kıbrıs adası bir ülkenin, bir araziyi mayından temizleme karşılığında 50 yıllığına yabancı firmalara vermek için kararname çıkarttılar. Düşünebiliyorsunuz? Şimdi biz bunu gündeme getirdik mecliste şimdilik ihalemizi iptal ettiler. Ne yapacakları belli değil ama zihniyet bu. Yani sınır bölgesini 50 yıl, hele böyle hassas bir sınırı 50 yıl süreliğine yabancılara vermekte hiçbir sakınca görmediler. Böyle bir zihniyet var iktidarımızda. Şimdi Yunanistan’da sınır bölgelerinde bir karış toprağı yabancılara kiralıyorlar. Satamazsınız, hiçbir şey yapamazsınız. Orası AB ülkesi. Nasıl yapıyorsunuz? Çünkü siz böyle ulusal çıkarları koruma konusunda bir Yunanlı kadar duyarlı davranamıyorsunuz. Mesele budur. Yani Türkiye’de de işte Didim’de biliyorsunuz bir İngiliz bir arazi almış, bir boşluk varmış, onun yanındaki boşluktan sonrakini de bir başka İngiliz bir arazi almış. Aradaki araziyi de bir Türk almak istemiş. Emlakçı demiş ki, aman demiş İngilizler rica ediyor Türk almasın bu araya da İngiliz gelsin. Yani kendi ülkenin toprağında biz toprak alamayacağız.

Soru: Sayın Öymen size bir konuda soru soracağım: bir harita gördüm  çekilmiş. Türkiye dünyanın en büyük petrol yataklarına sahip. Türkiye’nin Güneydoğu da olmuş ve bu böyle kaldı. Ondan sonra dünyanın en büyük bor madeni bizde hala vatandaşımız çöp tenekesinden ekmek topluyor. Hala sabahları yürüyüşümde Marmaris’te dahi görüyorum. Ama bugüne kadar bunlardan hiçbir parti anlatmadı. Siz anlatacak mısınız?

Onur ÖYMEN- Şimdi bizim yaramıza tuz bastınız. Çünkü bunları bir tek biz anlatıyoruz. Bizden başka anlatan yok. Ama siz duyamıyorsunuz sıkıntı burada. Kitabı okuyanlar biliyor ama kitabı okumayan adam nereden bilecek. Gazeteler yazmıyor, basın yazmıyor. Basın bizim bu milli davalar konusunda verdiğimiz bilgileri yayınlamıyor, gazetelerin büyük bir bölümü muhalefeti duyunca iktidarı ürkütmeyelim diye hemen o haberi yayından kaldırıyorlar.

Şimdi biz ne yaptık? Biz dedik ki, demin anlattığım mayınlı tarlanın yabancılara verilmesine itiraz ederken dedik ki, bu mayınlı tarlanın altında petrol var dedik. Siz bunu 50 seneliğine yabancılara vereceksiniz bu petrolü çıkaramayacağız. Nereden biliyoruz? Çünkü Nusaybin’de bizim o mayınlı tarlanın hemen karşısında kamışlı var Suriye’de 300 metresinde. Orada petrol çıkıyor. Dedik ki, burada petrol var, nasıl verirsiniz bu araziyi. En son haberi biliyor musunuz? O bizim söylediğimiz mayınlı arazide Türkiye petrolleri araştırma yapmaya başlamış 8 kuyu açmışlar 8 inde de petrol çıkmış. Buyurun. Bunu biz söylüyoruz. Bor meselesini biz açıklıyoruz. Ben Kütahya’ya gittim. Orada bu bor madeninde çalışanlarla konuştuk, sendikacılarla konuştuk, açıklamalar yaptık. Dedik ki, günahtır boru ham madde olarak satmak günahtır. Bu çok büyük bir servettir. Bunu işleyecek tesisler yapacaksınız. Maliyeti de olağanüstü değildir. Dumlupınar üniversitesi var Kütahya’da orada hep madenciler var üniversitede öğretim üyeleri arasında profesörler var. Onlar yırtınıyor fakat kimsenin dinlediği yok. Rezervleri var-hepsini biliyoruz, hepsinin raporları var elimizde.

Emin olun bunu size söz olarak vermiş olayım. Biz iktidara geldiğimizde siz bir daha bu soruyu sormayacaksınız.

Soru: Az önce siz Avrupalı olmaktan bahsettiniz. Ya İslam ülkesi olacağız ya da AB ülkesi olacağız dedi. Şimdi benim öğrenmek istediğim şu; Avrupalı olmak demek, olabilmek demek veya bunun yolunun sadece AB’nin geçtiğini mi söylemek istiyorsunuz. Böyle olduğunu mu düşünüyorsunuz. Eğer böyleyse, böyle düşünüyorsanız veya böyle düşünenler var ise zamanında Atatürk bunca devrimleri yapar iken bir birliğe üye oldular mı bu imkansızlar içerisinde bu kadar şeyi başardı da bu imkanlık.

Onur ÖYMEN- Şimdi Avrupalı olmak demek AB’ye mutlaka üye olmak demek değildir. Avrupalı olup da AB’ye üye olmayan ülkeler var. Mesela Norveç, mesela İsviçre. Bu kadar sene bunlar AB’ye üye olmadılar ama Avrupa’nın değerlerini paylaştılar. Fakat Türkiye 40 yıldan beri işbaşına gelen bütün hükümetler zamanında AB’ye üyeliği hedef saydığı için, çünkü bize dediler ki, siz eğer AB’nin temel kurallarını, temel mevzuatını benimserseniz Avrupa’nın kapıları size açılacaktır. Siz üye olacaksınız ve Türkiye bütün politikalarını buna göre yönlendirdi. Fakat baktık ki üyelik ufukta gözükmeye başlayınca bu sefer dediler ki, bize özgü sebeplerden Türkiye’nin üyeliğine karşıyız diyorlar birçoğu veya ucu açıktır diyorlar. Veya belli olmaz yarın ne olacağımız diyorlar. Bazıları daha dün çıkıp açıkça biz sizi istemiyoruz diyorlar. O zaman ne yapacaksınız? Yani siz bu kadar uğraştınız, didindiniz sizi almayabilirler, almazlar. Çünkü oy birliği istediler. Bir ülke hayır dese üye olamıyorsunuz. Bütün ülkeler evet dedi Avrupa parlamentosu hayır dedi gene olamıyorsunuz. Avrupa parlamentosunda evet dedi, Fransa’da referanduma gitti halkın %51’i hayır dedi gene üye olamıyorsunuz. O zaman ne yapacaksınız? Türkiye batacak mı? Hayır. Onun için bugünden cebinizde bir B planınız olacak. Biz AB’ye giremezsek ne olur? Avrupa değerlerinden vaz mı geçelim. Yani bir Afganistan mı olalım, Suudi Arabistan mı olalım? Vahabi rejimini mi kabul edelim. Hayır. Biz Atatürk’ün çizgisinde devam edeceğiz. Bizim için referans Atatürk’ün çizgisidir. Çağdaşlıktır, uygarlıktır, aklın yoludur ve biz Atatürk’ün doğrultusunda ilerlemeye devam edeceğiz. Kaybeden Avrupa olacak demin söyledim. Bizi almazsanız dedim eksik bir Avrupa olursunuz. Bizi almazsanız Avrupa kaybeder. Bizi rakip haline getirirsiniz. Siz kaybedersiniz. Hodri meydan dedik. Ama bunu demek istemiyoruz. Çünkü AB’nin üyeliği ihtimali tamamen ortadan kalkmış değil. Zorlaşıyor, güçleşiyor, her gün sıkıntı çekiyoruz ama şansı sonuna kadar deneyeceğiz. Olamazsa da cebimizdeki B planını yürürlüğe koyacağız. Merak etmeyin Türkiye batmaz.

Soru: B planının devreye girmesi için o geçen süre aşağı yukarı 30 sene bir vakit kaybı olmayacak mı?

Onur ÖYMEN- Olmayacak. Çünkü siz bu süre içinde boş durmuyorsunuz, durmayacaksınız. Yani biz olsak iktidarda bütün bu kartlarımızı sadece AB üyeliği için kullanmayız. Biz iktidarda olsak dünyanın başka bölgeleriyle de çok yakın ilişkiler kurarız. Şimdi siz gümrük birliği yapmışsınız AB’den öyle bir birlik ki, bu içinde hüküm var. Bütün dünyayla ticaretiniz AB’nin gümrük tarifelerine göre olmalıdır. Biz bunu bilerek yaptık. Ama beni almayacağını bilersem ben bunu gayet tabi ki gözden geçireceğim. Eğer ben Japonya’dan ithal ettiğim bir otomobilin vergisini alırken Avrupa’da Fransa kaç kuruş alırsa bende o kadar alıyorum. Beş kuruş fazla alamıyorum. Belki alacağım. Belki kendi sanayiimi koruyacağım böyle tedbirlerle. Ama bunu ne zaman yapacağım. Avrupalılar açıkça bizi istemediğini ortaya koyunca yapacağım Avrupalılar. Bunun içinde bugünden sıkıştırıyoruz Avrupalıları. Biz diyoruz ki, istemiyorsanız bugünden söyleyin. Bizi 10 sene bekletip ondan sonra almıyoruz demeyin. Nasreddin hocanın hikayesini biliyorsunuz: Nasreddin hoca damı tamir ediyor, bir adam gelmiş demiş ki, hocam aşağı in sana bir şey söyleyeceğim demiş. Hoca ne istiyorsun, inde öyle söyleyeceğim filan inmiş adam demiş ki, bana bir sadaka verir misin? Hoca demiş ki, gel dama. Adamı dama çıkartmış Allah versin demiş.

Şimdi sen eğer beni üye yapmak istiyorsan baştan söyleyeceksin. Beni 10 sene bekletip de, perişan ederek ondan sonra söylemeyeceksin.

Soru: Söylerler mi?

Onur ÖYMEN- Söyleyecekler, söyleteceksiniz. Siz devletsiniz söyleteceksiniz. Siz devletseniz onları bunu söylemek zorunda bırakacaksınız. Devlet olmak bu demektir. Bakın Atatürk’e demişler ki, Türkiye’yi milletler cemiyetine sokun. Milletler cemiyetine müracaat edin, oraya üye olun çok iyi olur. Demiş ki, müracaat etmem. Ne olacak? Milletler cemiyeti Türkiye’yi davet edecek demiş. Bu yüzden Türkiye bir yıl beklemiş sonra oy birliğiyle Türkiye’yi davet etmişler. O zaman demiş gururlu devlet bu. Gururuna sahip demek bu. Devlet adamı bu.

Soru: Önce hoşgeldiniz diyorum. Sizi görmek çok güzel gerçekten. İyi bir siyasetçisiniz. Sizi gerçekten çok özenle takip ediyorum. Bugünkü bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için ayrıca teşekkür ediyorum. Daha da aydınlandık bu konularda. Yalnız ben bir şey sormak istiyorum. Ben bir ev hanımıyım ama ülkem beni çok ilgilendiriyor. Ülkemi çok seviyorum ve geleceğe düşünüyorum. Gelecek beni endişelendiriyor. Bunu sormakta en büyük hakkımız diye düşünüyorum bir seçmen olarak. Çünkü hepimizin çocukları, torunları bu ülkede yaşayacak, başka bir Türkiye yok ve başka bir ülke bizi asla kabul etmez. Bende zaten yaşamak istemem başka bir ülkede. Biraz önce dediniz ki, bir avuç ermeni milletvekillerini zorunlu kıldı bu yasayı kabul ettirdi. Bizler de seçmeniz Sayın Öymen. Neden bizler sayın arkadaşlar niye oylarımıza sahip çıkmıyoruz ve sayın siyasetçilerden hesap sormuyoruz.

Onur ÖYMEN- Çok güzel. Hanımefendi bu soruyu ben size sormuş olayım, siz cevap verin.

Soru: Benim babam eğitim enstitüsü mezunuydu ve bizi böyle yetiştirdi. Geldi ki, milletvekilleri sizin vekilinizdir. Siz asıl olansınız, hesap soracaksınız. Her zaman hesap sormak zorundasınız. Onlar sizin sadece vekilimiz. Şimdi bütün bu anlattıklarınızı herhalde ben buradaki arkadaşlarım yapmayacak. Biz sizleri niçin seçtik? Bu ülkeyi yönetmeniz için seçtik. Bu ülke bu hale geldiyse kötü yönetimlerden geldi. Kim yönetiyor? Siyasetçiler yönetiyor. Bu hesabı sizler vereceksiniz. Benim ülkem beni artık AB ilgilendirmiyor. Ülkemin birliği ilgilendiriyor. Ben bir ev hanımıyım ama çok yakından takip ediyorum ülkemizde olanları.

Onur ÖYMEN- Şimdi hanımefendi çok güzel soru sordunuz. Bence soru çok doğru yalnız adresi yanlış.

Soru: Bütün bu yaptığınız polemikleri yapabilmek ne lazım efendim. Güçlü bir hükümet olmak için ne lazım. Birleşmek lazım. Hala neyi bekliyorsunuz. Ülke parçalandı siz daha hala neyi bekliyorsunuz?

Onur ÖYMEN- Hanımefendi şimdi onun cevabını size vereyim ama önce şunu söyleyeceğim.

Soru: Siz çok konuştunuz, hep siyasetçiler konuşuyor. Bakıyoruz ne hükümetin ne muhalefetin halkı gündemiyle bilgilendirmiyor. Halk bunu istiyor. Hayır halk bunu istemiyor. Nereden biliyorsunuz? Halka soruyor musunuz, halkı dinliyor musunuz?

Onur ÖYMEN- Gayet tabi.

Soru: Hayır, hayır ben izliyorum. Ben cumhuriyet okuyan bir insanım. Okumazsam hasta olurum. Ama hiç siyasetçi birleşmiyor lütfen yapmayın bunu. Halk bunu istemiyor. Neden birleşmiyorsunuz. Yıllarca kültürümüz kurudu ne istiyorsunuz. Cumhuriyet Halk Partisi iktidara geleceğini zannediyor musunuz? Hayır gelmeyecek. Ne zaman gelecek?

Onur ÖYMEN- Müsaade edin de cevap vereyim. Yani siz konferans verecekseniz ben gideyim. Soru soracaksanız müsaade edin cevap vereyim.

Şimdi değerli arkadaşlarım, çok değerli arkadaşımızın söylediklerinin hepsi doğrudur. Vatandaş büyük bir sıkıntı içindedir ve dertlerine çare bulamamanın ızdırabı içindedir. Haklı olarak oy verdiği politikacılardan bu dertlerine çare bulmasını bekliyor. Ama işin ince tarafı şu; siz böyle bir iktidara oy verdiğiniz için bu sıkıntıları çekiyorsunuz. Siz dediğim burada oturanlar değil. Vatandaşlar demokrasi bir tramvaydır istersem binerim, geleceğim yerde inerim diyen adama oy vermişler. Vatandaşlar terörist Afgan liderin önüne diz çöken adama oy vermişler. Atatürk asker olarak iyiydi ama politikacılığını benimsemiyorum diyen adama vermiştir. Şimdi onun hesabını bizden mi soracaksınız. O adamın, o partinin, o zihniyetin ülkeyi getirdiği yer burasıdır. Şimdi biz onları cezalandırmaya çalışıyoruz. Onun hesabını biz vereceğiz. Böyle şey olur mu? Niçin CHP’ye oy vermediniz? Çünkü sürekli propaganda yaptılar CHP aleyhine. Biz Atatürk’ün partiyiz, Atatürk’ün çizgisini izleyen partiyiz. Atatürk bu ülkeye ne yaptıysa bizde onun takipçisi olacağız. Niçin bize oy verdirmiyorlar. Niçin bütün camileri seferber ettiler? Niçin bütün yeşil sermayeyi seferber ettiler. Niçin büyük sermaye bunların peşinden gitti. Niçin boyalı basın bunların peşinden bugünde gidiyor. Niçin gidiyor? Sizin vatandaş olarak bunlara tepki göstermeniz gerekmiyor mu? Bakın ben böyle bir toplantıda geçenlerde Bursa’da böyle konular konuşulurken sordum dedim ki, hayatı boyunca dedim bir kere herhangi bir konuda bir kere bir gazeteye bir faks gönderen, bir e-mail gönderen, bir mektup gönderen arkadaş elini kaldırsın dedim Bursa’da. 800 kişi vardı bir kişi elini kaldırdı. Şimdi ilk kişiyi kendimize soracağız. Ben vatandaş olarak üzerime düşen görevi yapıyor muyum? İsmet Paşanın ünlü bir sözü var diyor ki, biz diyor bir insanın hayatını kurtarmak için canımızı veririz diyor. Ama aynı insanı kurtarmak için her gün şu kuyudan bir kova su çekeceksin deseler çekmeyiz diyor. Şimdi bizim içimizde her gün bir kova su çekme bilinci var mı? Yok. Varsa kalemi eline alacaksın. Bilgisayarınız yoksa kurşun kaleminiz var. Posta kartı alın bir tane. Şu ülkeye, CHP’ye haksızlık yapanlara veya ülkeyi yanlış yönetenlere bir kere bir mektup yazın. Bir gazetenin yayın müdürüne, bir gazetenin sahibine bir yazı yazın. Deminden beri size anlatıyorum 600 sayfalık kitap yayınladık biz CHP olarak AB konusundaki görüşlerimizi anlattık. Bir cümlesi yoktur ki, biz AB’ye karşıyız diye çıksın. Açın bakın köşe yazarlarına bazıları sürekli olarak CHP AB’ye karşı diyor. Hanginiz tepki gösterdiniz, hanginiz oturup da haksızlık ediyorsunuz dediniz. Demiyorsunuz. Birleşin. Ne kadar kolay. Birleştik, nasıl birleştik? İsmail Cem partimize katılmak istedi kapıları sonuna kadar açtık. Partisiyle geldi arkadaşlarını parti yönetimine getirdik. Başka? Murat Karayalçın’a Ankara belediye başkanlığı teklif ettik. Birleşme değil mi bu? Gelin dedik birleşelim Ankara belediye başkanı siz olun. En iyi aday sizsiniz, bir aday göstermeyeceğiz. Buyurun ne oldu? Ertesi gün açtık gazeteyi DEHAP’la anlaşmış. Şimdi bizim kabahatimiz mi oldu bu iş? DSP’ye her gün çağrıda bulunuyoruz. Bize en yakın parti sizsiniz gelin birleşelim diyoruz. Suratımızı görmek istemiyorlar. Yani öyle bir izlenim uyanıyor ki, herkes CHP’yle birleşmeye amade, herkes kapıda bekliyor ama biz o kadar katıyız ki, kapıları sonuna kadar kitlemişiz. Böyle bir durum yok. Biz herkese açığız, buyurun bugün burada ilan ediyorum gelsinler birleşelim. Geliyor mu, gelmiyor adam. Nasıl zorlayacaksınız. Bir kere DSP yöneticileri CHP’yle birleşelim dediler mi? Şimdi eleştirmek kolay. Ama doğru eleştiriyi, doğru insana, doğru partiye yapacaksınız. Yani halk partisi birleşse iktidar olurmuş. Yani arkadaşlar bu insanların %1 oyu var ve o oyu büyütmek için gidip DEHAP’la anlaşıyor. Onunla mı birleşelim. Yani içiniz rahat olarak bunu bize tavsiye ediyor musunuz? DEHAP’la dolaylı olarak CHP DEHAP’la PKK’nın sözcülüğünü yapan partiyle birleşecek bunumu yapalım. O zaman insaf edin.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.