Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Çorlu CUMOK Toplantısı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Çorlu CUMOK Toplantısında Yaptığı Konuşma
27 Ağustos 2006
Sayın Başkan, Değerli Konuklar,
Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ederim. Gerçekten içinde bulunduğumuz dönemde Türk dış politikası ülkemizin gündeminin en ön sıralarında yer almaktadır. Türk dış politikasını ülkemizin temel çıkarları doğrultusunda yönlendiremediğimiz takdirde bunun ülkemize, vatandaşlarımıza hatta gelecek kuşaklarımıza büyük zararlar verecek sonuçlara yol açması muhtemeldir.
Bütün ülkeler dış politikalarını kendi ulusal çıkarlarına göre düzenlerler. Eğer siz dış politikanızı başka ülkelerin talepleri, istekleri veya baskılarına göre yönlendirseniz başka ülkelerin menfaatlerine hizmet edersiniz ama kendi ülkenizin çıkarlarına ve ülkenizin geleceğine zarar verirsiniz.
Doğru bir dış politika çizgisi saptayabilmek, dünyadaki gelişmeleri doğru okumakla ve geçmişi doğru değerlendirmekle yakından ilgilidir. Dünya nereye gidiyor? Gelişme eğilimleri ne yöndedir? Türkiye’nin dünyanın bu genel gelişme süreci içindeki yeri nedir, ne olmalıdır? Önce bu sorulara cevap aramak lazımdır. İçinde bulunduğumuz dönemde dünyada köklü değişiklikler oluyor. 19. yüzyıl bir Alman yüzyılı olarak adlandırılıyordu. 20. yüzyıl bir Amerikan yüzyılı oldu. Şimdi batı ülkelerindeki birçok düşünür 21. yüzyılın Çin ve Hindistan’ın öncülüğünde bir Asya yüzyılı olacağını tahmin ediyor. Çin 2005 yılında İngiltere’nin ekonomik gelişmişllik düzeyini yakalamıştır. 2010 yılında Almanya’ya, 2016 yılında Japonya’ya yetişecektir. 2042 yılında da ABD’nin toplam GSMH’sı düzeyine ulaşması beklenmektedir. Hindistan 2014 yılında İtalya’yı, 2020’de Fransa’yı 2023 yıulında Almnaya’yı ve 2032 yılında Japonya’yı yakalayacaktır. 2020 yılında Brezilya’nın da bütün AB ülkelerini geride bırakması bekleniyor. Bazı araştırmalar o tarihlerde Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya ve Endonezya’dan oluşacak beşli grubun AB’nin, hatta ABD’nin toplam ekonomik gücünü geride bırtakacağını savunuyorlar. Kişi başına milli gelirde bu ülkelerin Batılı ülkelere yetişmesinin biraz daha fazla zaman alacağı ancak Çin’in 2050 yılında ABDE’nin düzeyine ulaşacağı hesaplanıyor. 2020’de Çin 1,4, Hindistan ise 1,3 milyonluk birer güç olacaktır. Daha sonra Hindistan’ın Çin’i de geride bırakması bekleniyor.
Dünyanın toplam milli hasılası 2000 ile 2020 yılları arasında % 80 artacak, kişi başına gelirde de % 50’lik bir artış görülecektir.
Bu dönemde AB’nin karşılaşacağı sorunlar arasında nüfusun yaşlanması, aktif nüfusun azalması, çalışan nüfus başına düşen emekli sayısının artması geliyor. Ayrıca enerji güvenliği Avrupa’nın en önemli sorunları arasında yer alacak.
Bütün gelişmiş ülkeleri bekleyen en önemli sorunlardan biri terörizmin dünyadaki tahribatında beklenen artıştır. Terör örgütlerinin radyolojik silahları ele geçirmeleri, kimyasal veya biyolojik silahları kullanmaları dünyada büyük felaketlere yol açabilecek ve bütün dengeleri alt üst edebilecektir.
Teknolojik gelişme alanında da bu ülkeler olağanüstü bir atılım içindeler. Amerika kıtasında bir tek ABD nükleer silahlara sahiptir. Avrupa’da iki ülke, İngiltere ve Fransa, nükleer silah üreten devlet konumundadır. Daha bugünden Asya kıtasında, Rusya’yı da Asya ülkesi sayarsanız, 5 ülke nükleer silahlara sahiptir ve bu sayının artmasından korkuluyor. Bunun dünyadaki stratejik dengeler üzerinde de büyük etkide bulunması kaçınılmazdır.
Avrupa Birliği giderek güçlenen bir ekonomik varlık olmasına rağmen yapılan değerlendirmeler dünyanın genel ekonomik yapısı içinde bu Birliğin payının zaman içinde gerileceğini gösteriyor. Çin ve Hindistan’a ilaveten Brezilya ve Endonezya birer büyük ekonomik güç olmaya adaydır.
Bu tablo içinde Türkiye’nin yeri nedir? Türkiye, Rusya bir yana bırakılırsa, Avrupa’nın en geniş topraklara sahip ülkesidir. Nüfus açısından Almanya’dan sonra ikinci sırada geliyoruz. 2014 yılında Almanya’yı da geride bırakarak ilk sıraya yerleşeceğiz. Nüfusu hızla azalan ve yaşlanan Avrupa açısından Türkiye’nin genç ve dinamik bir nüfusa sahip olması çok önemlidir.
Askeri açıdan dünyanın en büyük yedinci ordusuna, NATO’nun Amerikadan sonra ikinci büyük ordusuna sahibiz. Ekonomik açıdan, toplam gayrıu safi milli hasılada dünyada 17. , Avrupa’da 6. sıradayız.
Siyasi açıdan bakıldığında Türkiye bölgesinde 83 yıldan beri savaşa girmemiş tek ülke. Bütün Avrupa ülkeleri arasında bu kadar uzun süre kesintisiz barış koşullarında yaşayan sadece üç ülke var.
Bu olumlu işaretler Türkiye’nin dünyanın sayılı devletlerinden biri ve bir bölgesel güç olması için yeterli unsurlara sahip olduğunu gösteriyor.
Ama bir de madalyonun öbür tarafı var. Bakıyoruz, dünyanın en zengin 17. ülkesi olan Türkiye’de halkın gelişmişlik düzeyi dünya devletleri arasında 88. sırada geliyor. Yani bir zengin bir ülkenin fakir çocuklarıyız. Dünyanın en borçlu 5. ülkesi Türkiye’dir. Avrupa’da kayıt dışı ekonominin ve vergi kaçağının en büyük olduğu ülke Türkiye’dir. Benzinin ve internet erişiminin en pahalı olduğu ülke Türkiye’dir. Okuma yazma bilmeyen 7,5 milyon insanıyla ortalama eğitim düzeyi en geri olan ülke Türkiye’dir. Türkiye’de bebek ölümleri oranı Avrupa ortalamasının tam beş katıdır. Ülkemizin Batısı ile Doğusu arasında büyük dengesizlikler var. Örneğin ortalama yaşam beklentisinde 15 yıl fark var. Yani Doğudakiler Batıdaki vatandaşlarımızdan yaklaşık 15 yıl daha az yaşıyor.
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ama şimdiden söyleyeyim ki, bütün bu olumsuzlukjların en önemli sebebi kötü yönetimdir. Yetenekleri çok sınırlı olan politikacıların oluşturduğu yeteneksiz kadrolar Türkiye’yi maalesef hakettiği düzeyin çok gerisine götürmüştür.
Oysa Cumhuriyete nasıl başlamışltık: Lozan ve sonrasında neler yapmıştık. Şimdi nereye geldik. Bunlara kısaca değinmek istiyorum. Daha sonra da güncel dış politika meseleleri hakkındaki bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Avrupa Birliği’nin bu tablo içindeki üstün veya çekici tarafı sahip olduğu unsur sahip olduğu değerler sistemidir. Demokrasi insan hakları ve laiklik Avrupa Birliği’nde kökleşmiş ve bu birliğin omurgasını oluşturan değerler haline gelmiştir. İşte Türkiye’nin AB ile bütünleşme arzusunun kökünde de bu değerler geliyor.
Bugünkü iktidar büyük bir çelişkiyi temsil etmektedir. Bir taraftan AB üyeliği için çalıştığı izlenimini vermekte, bir taraftan da özellikle laiklik konusunda Avrupa’ya ters düşmektedir. Zina konusundan başlayarak eğitimin ve devlet yapısının laiklikten uzaklaştırılması girişimlerin, Avrupa da giderek artan bir rahatsızlık yarattığını görüyoruz. Avrupa değerlerine ters düşen bir Türkiye’nin Avrupa’ya girme sansı yoktur.
Esasen Avrupa’da Türk işçilerinin serbest dolaşım hakkına sahip olmasından, Türkiye’nin ekonomik gücünden, kültürel özelliklerinden rahatsız olan bazı çevreler Türkiye’nin üyeliğini engellemeye çalışıyorlar. Bunlarla mücadele ederken Türkiye, başta laiklik olmak üzere Cumhuriyetin temel değerlerinden uzaklaşan ve giderek bir İslam ülkesi haline gelen bir görüntü sergilediği takdirde bunun üyelik şansımızı azaltacağına inanıyoruz.
Benim de katıldığım bazı uluslararası toplantılarda yabancı parlemanterler ve iş adamları Türkiye’nin laiklikten uzaklaşmasından duydukları rahatsızlığı artık açıkça ifade ediyorlar. Amerikan basınında da AKP’yi bu nedenle eleştiren yazıların sayısı artıyor.
Türkiye zaman zaman Avrupa’dan gelen haksız eleştirilere, çifte standartlara, halkımızı incitecek beyanlara muhatap oluyor. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bunlara kuvvetle tepki gösteriyoruz. Ama bu haksız ve ölçüsüz eleştirilere bakarak bütün gemileri yakmayı ve Türkiye’nin AB üyeliği hedefinden vazgeçmeyi doğru bulmuyoruz. Türkiye’nin çıkarları bizce eşit koşullarda AB’ye tam üye olmaktan geçiyor. Ancak Türkiye’nin gerçek bir Avrupa ülkesi olmak için AB üyeliğini beklemesi, ondan medet umması da yanlış olur. Türkiye AB üyesi olduğu zaman Avrupalı olmayacak, Avrupalı olduğu zaman AB üyesi olacaktır. Bu iktidar döneminde Türkiye’nin gerçek bir Avrupa üyesi olma şansı yoktur çünkü cumhuriyetin temel ilkelerine ters düşen bu hükümet Türkiye’yi teslimiyetçi bir anlayışla yabancı ülkelerin yörüngesine sokmaya çalışmakta ve ılımlı bir İslam ülkesi haline getirmeye uğraşmaktadır.
Uluslararası ilişkilerde her ülke kendi çıkarlarını korur. Bunda yadırganacak, ayıplanacak bir yön yoktur. Özellikle büyük devletler diğer ülkeleri kendi çıkarları doğrultusunda etkilemeye, yönlendirmeye, baskı altına almaya çalışırlar. 19. Yüzyılın başlarından itibaren büyük devletlerin dünyada nüfuz mücadeleleri uluslararası ilişkilere yön veren en önemli etkenlerden biri olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunu bölüp parçalama, Osmanlı topraklarını paylaşma büyük devletlerin önemli hedefleri arasında olmuştu. Sevr Antlaşmasının özü budur. Yalnıuz Osmanlı İmparatorluğuna değil, Birinci Dünya Savaşını kaybeden bütün devletlere çok ağır şartlare içeren barış antlaşmaları imzalatılmıştır. Türkiye, Birinci Dünya Savaşından sonra ülkesini işgal eden Yunanistan’a ve onun arkasındaki büyük devletlere karşı yürüttüğü çok başarılı bir kurtuluş savaşından sonra Sevr Antlaşmasını yırtmış ve egemenliğini ve eşitliğini tanıyan Lozan Barış Antlaşmasını diğer ülkelere kabul ettirebilmiştir. Birinci Dünya Savaşının mağlupları arasında Lozan ile kıyaslanabilecek bir antlaşma imzalayabilmiş başka ülke yoktur.
Ancak şurasını unutmayalım. Kurtuluş Savaşı ve Lozan bizim için ne kadar büyük bir zaferse, başta İngiltere olmak üzere, dönemin büyük devletleri için o kadar büyük bir hezimet olmuştur.
Türklerin Kurtuluş savaşı sonunda kazandıkları galibiyeti Churchill şöyle değerlendiriyordu: “ …Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri Müttefikler için en kötü aşağılanmadır…Müttefiklerin zaferi hiç bir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiç bir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır. Ve sonunda başarılı bir savaşın bütün meyveleri, uğrunda binlerce askerin hayatını verdiği Gelibolu, Filistin, Mezopotamya… başarıları, bunların hepsi bir utanç içinde sona ermiştir.
Kurtuluş Savaşının Türklerin galibiyetiyle sonuçlanması İngiliz iç politikasını, hatta İngiltere’nin dünyadaki rolünü de etkiledi. 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya mütarekesi imzalanır. Aynı ay içinde Başbakan Lloyd George’la beraber Churchill de hükümetten ayrılır. Lloyd George 19 Ekim tarihinde Avam Kamarasında yaptığı veda konuşmasında şöyle der: “İnsanlık tarihinde dahiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dahiyi Türkiye’de dünyaya getirdi ve biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dahiyi yenmemiz imkansızdı.”
İngilizler ve Türklerle savaşan diğer ülkeler Türklerin kurtuluş savaşını bir türlü hazmetmemişlerdi. Ellerine fırsat geçtiğinde bunun bedelini Türklere ödeteceklerdi. Ellerindeki en büyük güç ekonomik üstünlükleriydi.
Daha Birinci Dünya Savaşı yıllarında büyük devletler, savaştan sonra ekonomik üstünlüklerine dayanarak kendilerinden daha küçük ülkelere her istediklerini yaptırabileceklerini düşünüyorlardı.
1917 yılında bir askeri yetkiliye yazdığı mektupta ABD Başkanı Wilson şöyle diyordu: “ Savaş bitince biz onları kendi düşüncelerimizi kabul etmeleri yönünde zorlayabiliriz, çünkü o zaman, diğer unsurların yanı sıra mali açıdan da bize muhtaç olacaklardır”.
İşte Lozan’da Türkiye’ye de bunu yapmak istemişler ve kendi iradelerini Türkllere kabul ettirmeye çalışmışlardır. Ama karşılarında Atatürk’ün ve İsmet Paşanın çelik iradesini buldular.
Lord Curzon Lozan’da İsmet Paşa’nın sürekli olarak egemenlikten ve bağımsızlıktan söz etmesinden çok rahatsız olmuştu. Bu konudaki şikayetini sık sık dile getirdi. Lord Curzon özel bir görüşmede İsmet Paşa’ya şöyle dedi: “İsmet, sen bana tıpkı laternayı hatırlatıyorsun. Bizi bıktırıp usandırana kadar hep aynı havayı çalıyorsun: Milli egemenlik, milli egemenlik, milli egemenlik. Bu sözü duymaktan hepimize gına geldi.” Lord Curzon’un Konferansta da dile getirdiği buna benzer yakınmalara İsmet Paşa’nın resmi bir oturumdaki cevabı çok net oldu: “Türk egemenliğinden çok söz etmiş olmamızdan yakınılmıştır. Biz, burada bağımsızlığının bilincine varmış ve adaletli bir barışa ulaşmak isteyen bir ulusu temsil etmekteyiz; biz, Konferansa, eşitlik içinde işlem göreceğimiz güvencesiyle geldik; egemenliğimizden sık sık söz etmek durumunda kalmışsak, bize egemenliğimizi çiğneyecek nitelikte yapılmış tekliflerle buna zorlanmış olmamızdandır; egemen başka hiç bir devlet, Yunanistan bile, bu nitelikteki tekliflerle karşılaşmamıştır. Türk halkının, her şeyden önce, bağımsız başka herhangi bir ulus gibi işlem görmeğe hakkı vardır.
Türkiye tam bağımsızlık görüşünü Lozan’da sonuna kadar savundu.
İsmet Paşa Lord Curzon’a şunları da söyledi: “Türkiye’nin içişlerine yabancılar tarafından hiçbir şekilde müdahaleye olanak vermeyen mutlak bağımsızlık sorunu şimdi ve ebediyyen çözülmelidir. Bu Türk halkının kesin isteğidir. Türkiye her şeyi göze alarak ve doğacak bütün sonuçları kabullenerek bu konudaki tavrını ve görüşünü asla değiştirmeyecektir.”
İsmet Paşa Türkiye’nin bu konudaki kararlılığını basın mensuplarına da açıklamıştı. Kendisiyle bir mülakat yapan Georges-Gaulis’e şöyle diyordu: “Bu noktada hiçbir zaman boyun eğmeyeceğiz. Eğer eğersek ülkemizde kişisel gücümüzün ve itibarımızın değeri bir saman çöpünden daha fazla olmaz.”
Lozan’da bir gün İngiliz Baş delegesi ve İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon İsmet Paşayı davet ediyor ve ona diyor ki: Lord Curzon şöyle dedi: “Konferansta bir neticeye varacağız. Ama memnun ayrılmayacağız. Hiç bir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hiç bir dediğimizi makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddedediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardık ki, ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var bir de bu yanımdakinde. Unutmayın ne redderseniz hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı?…Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden alacaksınız? Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.”
İsmet Paşa’nın cevabı kısa olur: “ Şimdi meseleleri halledelim. Para istemek için gelirsem o zaman gösterirsiniz”.
Lord Curzon’un sözleri o andaki kişisel görüşlerini mi yansıtıyordu? Daha sonraki yıllarda yaşanan tecrübeler bunun pek de böyle olmadığını gösteriyor. Lozan Barış Antlaşması imzalandıktan sonra bile yeni Türk devletinin ekonomik güçlüklerle başedemeyip diz çökeceği inancı yaygındı. İngiltere’de yayınlanan New Conventional gazetesi şöyle diyordu: Gerçekten Türkiye teorik bakımdan bağımsız bir hükümet oldu. Ancak bu, ticaret ve sanatta kaabiliyetsiz ve sermayeden yoksun halkı bilenlerce malumdur ki, bu bağımsızlığın ömrü pek kısa olacak ve eski durumu bir başkası üzerine alacaktır.”
Gerçekten yıllar boyunca Türkiye’yi ekonomik alanda baskı altına almak için çok gayret gösterildi. Ama başarılı olunamadı. Türkiye Birinci Dünya Savaşından sonra dünya ekonomisinin büyük çöküntüler yaşadığı yıllarda bile kendi olanaklarıyla bağımsızlığını sürdürmeyi ve kalkınmayı başardı.
Bu büyük mücadelelerden sonra Lozan Konferansına bir süre ara veri,ldi ama sonunda geri adım atan Türkler değil Batılılar oldu ve Lozan Antlaşması Türkiye’nin istediği şekilde sonuçlandırıldı. 24 Temmuz 1923 tarihli belgenin başında Türkiye’nin eşit haklara sahip bir devlet olduğu vurgulandı. Birinci dünya savaşının galipleriyle mağlupları arasında imzalanan başka hiçbir antlaşmada böyle bir ifade yoktur.
Lozan Antlaşmasının ne anlama geldiğini en güzel biçimde özetleyen Atatürk olmuştu. Atatürk Lozan Antlaşmasının imzalanmasından sonra yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:
“Lozan, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir.
Yabancılar da Türkiye’nin kazandığı büyük diplomatik zaferin farkındaydı. 1937 yılında yayınlanan “Bugünkü Türkiye” isimli eserin yazarı Dr. Stephen Ronart bunu en güzel biçimde ifade eden yazarlardan biriydi. Ronart şöyle diyor: “Lozan Antlaşması, Büyük Savaşın dikte edilmemiş, müzakere edilmiş ilk barışı idi. Bu barış aynı zamanda hem silahın, hem siyasetin zaferiydi…Bu zafer hemen hemen bütün dünyanın elinden kopara kopara alınmıştı. Sevr’den hiç bir şey kalmamıştı. Osmanlı döneminin küçük düşüren, yüz kızartan bütün hatıraları silinip kazınmıştı…Bundan böyle milli politikasında ne had, ne şart ne de herhangi bir kayıt tanıyan, bağımsız, yeni, tam bir Türk Devleti, yaşayan bir varlık, gözle görünen, elle tutulan bir gerçek olmuştur.”
Evet, Lozan Türkler için bir zaferdi ama unutmayalım ki, karşısındaki ülkeler için bir yenilgiydi. Lozan Konferansı’nın başlamasından hemen önce görevinden ayrılmak zorunda kalan eski İngiliz Başbakanı Lloyd George’a göre “Lozan İngiltere’nin bu zamana kadar imzaladığı antlaşmaların en alçaltıcısıydı.” Türkiye’nin Lozan’daki başarısını bundan daha açık bir şekilde itiraf eden belki de olmamıştı. İngilizler diplomatik bir yenilgiye uğradıklarının farkındaydı.
Değerli arkadaşlarım,
Bütün bunları bugün size neden anlattım? Çünkü geçmişi bilmeden bugünü anlayamayız. Biz böyle cesur, çelik yürekli, dünyanın en büyük devletleri karşısında bile boynunu eğmeyen büyük insanların, büyük devlet adamlarının çocuğuyuz. Bu Cumhuriyeti biz onlardan devraldık. Onu yaşatmak ve yüceltmek bizim görevimizdir. Bu herkesten önce Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisinin görevidir. Biz dünyayı en iyi biçimde izlemek, Türkiye’ye yönelik düşünceleri, tasavvurları en iyi biçimde değerlendirip Türkiye’nin çıkarlarını korumaya çalışmak zorundayız. Bilmelisiniz ki, biz nasıl Lozan’ın kıvanç verici hatırasını unutmadıysak, başkaları da Lozan’ın kendileri açısından kahredici hatırasını unutmamışlardır. İnsanlar unutur, devletler unutmaz. Devletlerinin çıkarlarını korumakla görevli olan devlet adamları da geçmişi daima hatırlayarak görev yaparlar.
Bugün AB ile ilişkilerimizda, Kıbrıs’ta, diğer pek çlok konuda büyük devletlerle ilişkilerimizde bazı zorluklarla, baskılarla karşılaşıyorsak, çifte standartlara maruz kalıyorsak, hakkımızı alamıyorsak, biliniz ki, bunda Türkiye’ye karşı geçmişten gelen duyguların payı az değildir. Biz komplo teorilerine inanmayız. Ama devlet çıkarlarının sürekliliğine inanırız. O devirde olduğu gibi, bugün de Türkiye’nin diğer Avrupa ülkeleriyle tam ve eşit haklara sahip güçlü bir ülke olarak Avrupa’da, bölgesinde ve dünyada etkili bir rol oynaması herkesin tatlı rüyası değildir.
Bazı Avrupalı devlet adamlarının Türkiye’ye karşı izledikleri politikalarda dile getirdikleri kısıtlayıcı, hatta zaman zaman küçümseyici görüş ve davranışları bu açıdan da değerlendirmekte yarar var.
Bakınız son iki ay içinde Türkiye ile ilgili olarak dile getririlen görüşlerden size bazı örnekler vereyim: Lüksemburg Başbakanı Junkers Deutschlanfunk radyosuna verdiği bir demeçte diyor ki, “Herkes bilsin kli, Türkiye hiçbir zaman Belçika’nın, Almanya’nın, Lüksemburg’un ve İtalya’nın statüsünde bir AB üyersi olamaz” Bu ne demektir. Bu Türkiye’nin gerçek anlamda, eşit haklara sahip bir ülke olmasına karşıyım demektir.” Avusturya Başbakanı Schüssel, daha üç gün önce verdiği bir demeçte Türkiye’nin tam üye olacağına inanmadığını, eğer böyle bir ihtimal ortaya çıkarsa derhal halkoylamasına gideceklerini söyledi. Yani bu yolla Türkiye’nin üyeliğini engelleriz diyor. Beki bu dışlayıcı sözlere karşı Türk hükümeti ne tepki gösterdi? Maalesef hiçbir tepki göstermedi. İşte Lozan’dan alınacak ders buradadır. Eğer bir ülkenin başbakanı sizi ikinci sınıf bir ülke gibi gördüğünü söylüyorsa, size kendilerinden daha düşük bir statü vermek istiyorsa derhal kuvvetli bir tepki gösterip eşit haklara sahip bir ülke olduğunuzu ifade edeceksiniz. Maalesef bu hükümet ikinci sınıf bir ülke statüsünü içine sindirmiş gözüküyor.
Bakınız Süleymaniye kentinde askerlerimizin başına çuval geçirildiğinde biz “derhal protesto notası gönderin” dediğimiz zaman Başbakan “Öyle her olayda nota gönderilmez, büyük devletlere tepki gösterilmez” demişti.
Kıbrıs’taki gelişmeleri hatırlayınız. Orada biz dış baskılara direnin dediğimiz zaman Sayın Başbakan”Biz orada direnmeye kalksaydık, Suriye’nin Lübnan’dan çekildiği gibi kuzu kuzu çekilirdik” demişti. Cumhuriyet tarihimizde böyle kendimizi küçültücü, ikinci sınıf bir devlet gibi gören sözlerin örneği yoktur.
Şimdi Türkiye hem dış politikada, hem ekonomide, hem güvenlik alanında dış etkilerin altına girmiş bir ülke görünümü sergiliyor.
Hükümet Amerikayla Ortak Stratejik Vizyon belgesi kabul etti. Bu ne demektir? Bu, Amerikanın dümen suyunma girmeyi kabul ediyoruz demektir. Türkiye’nin stratejisi Amerika’nın stratejisiyle örtüşüyor mu? Yeni Amerikan Hükümetinin resmi stratejisi Amerikanın bir saldırıya uğramasa bile başka ülkelerden bir tehdit geleceğini hisettiği zaman o ülkelere müdahaleye hakkı olduğunu kabul eden stratejidir. Bu Birkeşmiş Milletler yasasına ve büyün uygar ülkelerin stratejik yaklaşımına terstir. Şimdi biz Türkiye olarak bu stratejisiyi mi benimsiyoruz? Amerika’nın Irak’ta 100.000 insanın hayatına mal olan stratejisini mi benimsiyoruz? Orta Doğu’da İsrail’i kayıtsız şartsiz destekleyen politikasını mı benimsiyoruz? Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs’ın tek meşru devleti sayan politikasını mı benimsiyoruz? Bütün bunları benmimsemiyorsak ortak stratejiden söz edebilir miyiz?
Böyle bir belgeye niçin ihtiyaç duydunuz? Amerika Türkiye’nin düşmanı değildir. Deseydiniz ki, Amerikayla diyalogu, temasları arttıracağız, size kim itiraz edebilirdi. Ama ortak stratejik vizyondan bahsettiğiniz zaman onların dümen suyuna giriyorsunuz demektir. Unutmayınız ki, Amerikan Senatosu Lozan’ı da kabul etmemişti.
Şimdi Avrupalılar da Lozan’ı koruyarak AB’ye giremezsiniz, Roma Antlaşmasına uyacaksınız, diyorlar. Lozan’ın hiçbir maddesi Roma Antlaşmasına aykırı değildir. Ama bu yolla bizi Lozan’dan uzaklaştırmak istiyorlar. Askerleriniz hiçbir konuda konuşmasın, askeri konularda bile Hükümetin talimatı olmadan ağızlarını açmasın diyorlar. Askerlerin konuşmalarından mı rahatsız oluyorlar yoksa sözlerinin içeriğinden mi? Türkiye’nin Kıbrıs gibi milli davalarına sahip çıkmalarından mı?
Bir tanesi çıkmış, devlet dairelerinden Atatürk’ün resmimi indirin diyor. Bu da mı Roma Antlaşmasına aykırı? Hayır arkadaşlar, mesele bu değil. Mesele, çok uzun yıllardan beri içlerinde kalmış olan bir duyguyu ortaya çıkartıyorlar. Sizi siyaset yoluyla uluslararası mali kuruluşlar yoluyla kendi etki alanlarına almak istiyorlar. Bu nedenle Türkiye’nin Kıbrıs harekatını da içlerine sindirememişlerdir. Bu harekat uluslararası antlaşmalara uygun değil miydi? Uygundu. İnsani boyutu yokmuydu? Vardı. Rumlar Türkleri fiilen katletmeye başlamışlardı. Karşı taraf Adayı Yunanistan’la birleştireceğini ilan etmemiş miydi? Etmişti. O zaman Türkiye’nin Londra ve Zürih Antlaşmalarından kaynaklanan haklarını kullanarak Adaya müdahale etmesi sizi niçin rahatsız etti? Çünkü Türkiye’nin kendi iradesiyle böyle bir operasyon yaparak bölgesel bir güç olduğunu kanıtlamasını içinize sindiremediniz.
Ermeni meselesşinde de böyle. Elinizde tek bir somut kanıt yokken, bir mahkeme kararı yokken, Birinci Dünya Savaşının İngiliz Propaganda Bakanlığı belgelerine dayanarak Türkiye’yi Ermeni soykırımı ile suçlayan parlamento kararları çıkartıyorsunuz. Avrupa Parlamentosunun bir kararında, Türkiye, Ermeni Soykırımı iddiasını kabul etmedikçe AB’ye üye olamaz deniliyor.
İşte bazılarının kökü geçmişten gelen, bir bölümü dini ve kültürel farklılıktan kaynaklanan, bazıları bugünün ekonomik ve sosyal sorunlarının sonuçları olan düşüncelerle Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamak, ikinci sınıf bir ülke olarak görmek isteyenlerin varlığı inkar edilebilir mi? Edilemez. Ama bundan daha vahimi, biraz önce de belişrttiğim gibi Türkiye’nin kendisini ikinci sınıf bir devlet gibi görmeye başlamasıdır.
Hükümetin dış destekle iktidarını sürdürme arzusunu taşıdığı artık bir tahmin olmaktan çıktı. Başbakanın Baş Danışmanı geçenlerde Amerika’da açıkladı: “Bizi 6-7 yıl daha iktidarda tutun, Başbakanı delikten aşağı süpürmeyin, kullanın” diyor. Teslimiyetçiliğin bundan daha açık bir itirafı olur mu? Kendine saygısı olan hangi devlet böyle bir aşağılanmayı kabul eder? Haydi bu danışman yetkisini aşarak söylenmemesi gereken bu sözleri söyledi diyelim. Eğer öyleyse derhal görevine son vermek gerekmez mi? Hayır. Son vermek şöyle dursun bu zat yabancı Büyükelçilerle temaslar kuruyor, devletin resmi organlarının yapacağı işi yan kanallar açarak kendisi yapıyor. Sayın Başbakan da ben zaman zaman kendisine bazı görevler verdim diyor.
Değerli arkadaşlar bir Lozan’ın Türkiye’sine bakınız, bir de bugün içinde bulunduğumuz duruma bakınız.
Kuzey Irak’ta durum farklı değildir. Orada üslenmiş olan PKK teröristleri sınırlarımızı serbestçe geçerek topraklarımıza giriyorlar, askerlerimizi öldürüyorlar, valilerimize suikast düzenliyorlar, trenlerimizi havaya uçuruyorlar. Biz ne yapıyoruz? Sınır ötesi bir harekat yaparak bu terör üstlerini ortadan kaldırabiliyor muyuz? Hayır. Amerika icazet vermediği için bunu yapamıyoruz. Peki Amerişka’nın kendisi bu teröristlerle mücadele ediyor mu? Hayır etmiyor. Irak Hükümetinin zaten kendi sınırını koruyacak gücü yok.
Şimdi ABD özel bir temsilci tayin edecekmiş. Özel temsilciler ne yaparlar? Siyasi çözüm ararlar. Yani dolaylı yoldan Türkiye ile PKK arasında müzakere süreci başlataxcaklar. PKK’nın bugünkü liderli birkaç gün önce Kandil dağında basın toplantısı düzernleyerek açıkladı: ABD işle dolaylı görüşmeler yapıyoruz diyor. Ateş kes için şartlarını sıralıyor. Genel Af istiyor. Öcalan’ın serbest bırakılmasını istiyor. Özel temsilci sizinle işte bunları konuşacak. Sizx ne yapıyorsunuz? Aman ne iyi olur, bir özel temsilci de biz atayalım diyorsunuz. İşte teslimiyetçi politika budur. Kıbrıs’ta olduğu gibi, AB ile i,lişkilerde olduğu gibi ne yazık ki, terörle mücadelede de Hükümet yabancılara karşı direnme gücünden yoksun gözüküyor.
Şimdi bunun son örneğini Orta Doğu’da görüyoruz. BM İsrail saldırılarından sonra tam 34 gün bekledi ve bir ateşkes çağrısını ancak o zaman yapabildi. Onun bile kalıcı olacağı çok şüpheli Ateş kesten üç gün sonra İsrail helikopterlerşiyle, zırhlı araçlarıyla yeni bir saldırı düzenledi ve bazı Lübnanlıları öldürdü. BM 1701 sayılı bir karar çıkartarak bölgeye 15.000 kişilik bir Lübnan birliği gönderilmesini ve BM ülkelerinden de 15.000 kişilik bir barış gücü oluşturulmasını istiyor. Ne yapacak bu barıç gücü? Açıkça belli ki, Hizbullah’la mücadele edecek, onu durdurmaya, silahsızlandırmaya çalışacak. Kararda ve daha önce alınan kararlarda ana unsur Hizbullah’ın silahsızlandırılması, komşu ülkelerden bu örgüte silah kaçırılmasının önlenmesi.
Hükümet diyor ki, biz oraya asker gönderirsek Hizbullahla savaşmayacağız. Peki İsraille mi savaşacaksınız? Hayır o da söz konusu değil. İsrail başbakanı bize savaşacak BM gücü lazım diyor.ç Onlar savaşırken siz ne yapacaksınız? Savaşı seyretmeye mi gidiyorsunuz?
Bakınız yaklaşık 30 yıldır Lübnanda BM Barış gücü görev yapıyor. Bugüne kadar barışı koruyamamış, hiçbir işe yarayamamış, sadece 251 kayıp vermniştir. ABD’nin İsrail saldırılarından sonra Lübnan’a gönderdiği birliğe 1983 yılında Hizbullah saldırdı, bir günde Amerikalılar 241 kayıp verdiler. Sonra da askerlerini geri çektiler. Şimdi yeni asker göndermeyiz diyorlar. İngilizler b,z durunmu havadan gözetleriz diyor. Ama Türk askeri cepheye sürülecek niçin?
Bir AKP’li milletvekili diyor ki, askerlerimiz bugünler için var. Hayır efendim. Askerlerimiz ülkemizin savunması için var. Siz Türkiye’ye yönelik PKK teröristleriyle Kuzey Irak’ta mücadele edemeyeceksiniz. Buna izin vermeyecekler, ama başka bir ülkeyi korumak için askerinizi Lübnan’da ateşe atacaksınız. Sizden bunu istiyorlar. Hükümet dış baskılara direnemediği için buna karşı çıkamıyor. Ama başta Sayın Cumhurbaşkanımız, ana muhalefet partisi olarak CHP, diğer partiler, halkın büyük çoğunluğu bugünkü koşullarda Lübnan’a asker gönderilmesine karşıdır. Hükümet bu konuda bir tezkereyle gelirse orada büyük bir mücadele vereceğiz.
Değerli arkadaşlar, bizim BM’e borcumuz yoktur. Kore savaşından hu yana dünya milletleri içinde BM bayrağı altında en çok şehit veren ülkeler arasında Türkiye ikinci sırada geliyor. Barış gücü görevlerin 731 şehit verdik. Ama burada, Lübnanda, hedefi bilinmeyen, sonucu bilkinbmeyen bir durumda askerlerimizi mayın tarlasına süremeyiz. Hükümet ABD’den aferin alacak diye askerimizin canını feda edemeyiz.
Değerli arkadaşlar,
Dış politikada, güvenlik konularında, ekonomide yaşadığımız bu kötü gidişin sonu yakında gelecektir. Türkiye’yi çağ dışı bir din devleti yapmak isteyenler bu hedeflerine ulaşamayacaklardır. Türk milleti demokratik haklarını kullanarak cumhuriyeti koruyacaktır. Cumhuriyet Türkiye’de demokrasinin kurulmasını sağladı. Şimdi bazılarının demokratik hakları istismar ederek Cumhuriyeti tahrip etmelerine izin vermeyeceğiz.
Genel başkanımızın söylediği gibi, milleti ezdirmeyeceğiz, ülkeyi soydurmayacağız, devleti böldürmeyeceğiz.
Söylediklerimiz özeti şudur:
Bu iktidar içeride gericidir, dışarıda vericidir ve yakında gidicidir.
Dış politikada durum budur. Devlet yönetiminde nedir?
Lozan’da ABD Heyetinde bulunan, daha sonra da Büyükelçi olarak Ankara’ya atanan Grew, anılarında Türk Hükümetinin dünyanın en başarılı hükümetlerinden biri olduğunu söylüyor. Cumhuriyet Hükümetleri bunu nasıl başarmıştır? Ülkenin insan gücü çok sınırlıdır. Cumhuriyet ilan edildiğinde halkın sadece % 10’u okuma yazma biliyor. Yetişmiş insan gücünün de büyük bir bölümü Çanakkalede ve diğer savaşlarda telef olmuş. Bu koşullarda Atatürk nasıl oluyor da örnek bir devlet yönetimi kuruyor? Elde mevcut olanın en iyisinden yararlanıyor. Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere, bütün kuruluşlarda dönemin en seçkin insanlarına görev veriliyor. Yurt içinde yeterli kadrolar bulunamazsa yurt dışından getiriliyor. İşte Hitler döneminde Almanya’daki zulünden kaçan Alman profesörlere bu anlayışla Türkiye’de görev veriliyor ve büyük bir üniversite reformu başlatılıyor. Derhal bir eğitim seferberliğine girişiliyor. Millet Mektepleri kuruluyor, halkevleri açılıyor. Atatürk’ün kendisi bir başöğretmen gibi çalışıyor.
Ekonomide durum nasıl? Savaş zaten güçsüz olan ekonominin belini büsbütün bükmüş. Lozan’da beş yıl süreyle gümrük vergilerini arttırmama koşulu kabul edilmiş. Bunun üzerinde bir de Osmanlı Borçlarının geri ödenmesi var. Lozan Antlaşması yürürlüğe girdiğinde Osmanlıların toplam borcu 129.4 milyon lira. Bundan Türkiye Cumhuriyeti’ne düşen pay 85.6 milyon lira olarak hesaplanıyor. Türkiye bu borçların ödemesine 1929 yılında başlayacak ve yılda 5,8 milyon lira ödeyecekti. Sonraki yıllarda Milletler Cemiyeti aracılığı ile borçların ödenmesi yeni kurallara bağlandı. 1933 yılında Türkiye’nin toplam borçları 8 milyon altın lira olarak saptandı. Türkiye gelirlerinin önemli bir bölümünü Osmanlı borçlarının ödenmesine ayırdı. 1924 yılında devlet bütçesinin % 7.56’sı olan borç ödemeleri, 1930 yılında % 17.8’e yükseldi.
İşte o dönemde Türkiye bu büyük yükün altından başarıyla kalkıyor. Üstelik yeni borç almadan. Cumhuriyetin ilk yıllarında, İkinci Dünya Savaşına kadar olan dönemde bütçe açığı yok, dış ticaret açığı yok, kalkınma hızı % 10’lar civarında. Türkiye bu büyük ekonomik başarıyı nasıl yakalıyor? Dirayetli siyasi kadrolar ve onlara yardımcı olan başarılı bürokratlar sayesinde yakalıyor. Ülkemizin o kısıtlı olanaklarına rağmen Türkiye demir ağlarla örülüyor. Modern bir sanayiinin temeli atılıyor. Tarım geliştiriliyor, tarımsal üretim artıyor, devlet üretme çiftlikleri kuruluyor. O devirde ekonomi hiçbir yabancı ülkenin veya yabancı kuruluşun güdümünde değil. IMF gibi kuruluşların adı bile yok. Türkiye gerçek bir ulusal kalkınma modeli geliştiriyor. Sermaye yokluğu nedeniyle faaliyetleri sınırlı kalan özel sektörün boşluğunu devlet dolduruyor.
Bir de bugüne bakalım. Ülke ekonomisi tamamen IMF’nin güdüümüne girmiş. Türkiye dış borç batağına saplanmış. Atatürk ve İnönü döneminde hemen hemen hiç dış borç almamaya özen gösteren Türkiye bugün dünyanın en borçlu ülkeleri sıralamasında beşinmci sırada geliyor. Dış ticaret açığı yılda 45 milyar doları aşmış. Bazı aylarda 5 milyar doları aşıyor. Cari açık 30 milyar dolara ulaşmış. Gerçek işsizlik % 18’lere çıkmış, gençler arasında işsizlik % 20,5. Açlık sınırının altında yaşayanlar 985.000 kişi. Halkın % 24.1’i yoksulluk sınırının altında. İşte bugünkü tablo budur. Bunun başlıca sebebi kötü yönetimdir. Başarısız siyasetçilerin bürokrasinin başına getirdikleri çoğu yeteneksiz kadrolar Türkiye’yi ikinci sınıf bir devlet durumuna sürüklemişlerdir.
Hukukta durum farklı değildir. Yargı siyasallaştırılmıştır. AB’nin eleştirilerinin başında yargının durumu geliyor. O eleştirilerde yer alan iddiaların sadece bir bölümü bile doğru olsa hepimizin yüzünün kızarması lazım. Bizim CHP olarak Anayasa Mahkemesine götürdüğümüz yasaların çoğu bu mahkeme tarafından iptal edildi. Bu da Hükümetin hukuk tanımazlığının bir kanıtıdır.
Atatürk devrinde kadınların dünyaya açılması özgürlüğün bir kanıtı sayılıyordu. Bugün özgürlük adına kadınlar dünyaya kapatılmak, dünya nimetlerinden uzaklaştırılmak isteniyor.
İşte değerli arkadaşlar, Lozan yıllarıyla bugünün kısaca kıyaslamasının bizi düşündürdükleri bunlar. Ama bu tablo sizi kötümserliğe sevketmesin. Türkiye Cumhuriyetinin üzerine klurulduğu sağlam temeller yeteneksiz ve çağdışı kadroların tahribatına direnecek güce sahiptir. Halkımız çağdaş, ileri, uygar bir Avrupa ülkesi olmak istiyor. Bunu sağlayacak gücümüz, alt yapımız ve kadrolarımız var. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı ülkemizde taze bir başlangıcın müjdesi olacaktır. Atatürk’ün bıraktığı yerden yolumuza devam edeceğiz ve Türkiye’yi dünyanın en çağdaş ve en uygar ülkelerinden biri haline getireceğiz.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.