Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Uğur Mumcu Vakfı – Ortadoğudaki Son Gelişmelerin Türk Dış Politikasındaki Yansımaları
ONUR ÖYMEN
“Ortadoğu’daki Son Gelişmelerin Türk Dış Politikasında Yansımaları”
30 Mart 2006
Çok değerli konuklar, önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Uğur
Mumcu Vakfı gerçekten son derece değerli çalışmalar yapıyor, yakından izliyoruz; örnek bir sivil toplum örgütü niteliği kazandı.
Biliyorsunuz, Avrupa’da sivil toplum örgütlerinden bahsederken ‘iki cins örgüt vardır’ diyorlar. Bir tanesi NGO dedikleri, hükümet dışı kuruluşlar, ikincisi de GONGO. GONGO’da hükümetlerin örgütlediği sivil toplum örgütleri. Yani görünüşte sivil toplum örgütü gibi görünüyor ama aslında arkasında hükümetler var. Onlar finanse ediyor, onlar yönlendiriyor. Sanki toplumun sesini yansıyormuş gibi, aslında hükümetin istediği yönde faaliyet gösteriyor. Government Organized Non-Governmental Organization. Şimdi Türkiye’de bunlara bir üçüncü grup eklendi. Bunun adı da FONGO -bunun ismini de biz taktık. FONGO da Foreign Organized Non-Governmental Organizations -yabancıların örgütlediği sivil toplum örgütleri. Parasını onlar verir, ne yapacağına onlar karar verirler ve onlar Türk toplumuna yön vermeye çalışırlar, halkın sesini yansıttıklarını iddia ederler. Bereket, Uğur Mumcu Vakfı bunlardan değil, o gerçek bir sivil toplum örgütü ve bu vakfın çalışmalarına katılan arkadaşlar da gerçekten bir sivil toplum örgütünün mensupları, destekleyicileri olarak halkın sesini yansıtıyorlar.
Şimdi “Ortadoğu’daki gelişmeler, bunların Türk dış politikasına etkileri” konusunu da gerçek sivil toplum örgütlerinin çok iyi değerlendireceğine biz inanıyoruz. Ben bir iki küçük katkıda bulunmaya çalışacağım, sonra da sorularınızı cevaplandırabilirim.
Ortadoğu’daki gelişmeler gündemin ön sıralarında ama bunun geçmişi çok kolay unutuluyor, çok çabuk unutuluyor. Ortadoğu nereden nereye geldi? Niçin buraya geldi? Ne oldu ne bitti?
Bunları hatırlarsak bugünü daha iyi yorumlayacağız.
Şimdi, Ortadoğu’daki gelişmeleri, şöyle yaklaşık son yüz yılını düşünecek olursak bütün bu gelişmelere yön veren başlıca unsuru bir kelimeyle özetleyebiliriz, o da petrol. Eğer işin petrol boyutunu düşünmezsek ne dününü anlayabiliriz Ortadoğu’nun, ne bugününü anlayabiliriz. O bakımdan bu petrol boyutunu çok iyi düşünmek lazım, çok iyi değerlendirmek lazım.
İlk defa petrol bulunduğunda, Mezopotamya’da, burası bir Osmanlı toprağı. Onun için yabancıların burada kurdukları ilk şirketin adı da Türk Petrol Şirketi. Turkish Petrolium Company. Ve bunun üzerine çok büyük oyunlar oynanır, hepsini anlatarak vaktinizi almayacağım ama, merak eden arkadaşlarımız için söyleyeyim, bu son yayınladığım ‘Ulusal Çıkarlar’ kitabının uzunca bir bölümü bu petrolle ilgilidir. Çünkü petrol yalnız Ortadoğu’yu değil bütün dünya politikalarını etkiliyor. Ama bir iki unsuru size hatırlatmak istiyorum, bu petrol o kadar önemli ki, İngilizler bu petrol bölgesini kontrolleri altında tutmak için çok olağanüstü bir çaba harcamışlar. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren, Osmanlı İmparatorluğu’yla çekişmeleri, çatışmaları, mücadeleleri altında büyük ölçüde bu petrol yatıyor.
Şimdi, petrolü elde etmek için ve o bölgeyi kendi kontrolleri altına almak için iki kişiyi görevlendiriyorlar. Biliyorsunuz, bunlardan bir tanesi Lawrence. Lawrence of Arabia (Arabistanlı Lawrence) dedikleri. Bunun görevi Arap ülkelerini Osmanlılardan kopartmak. Çok büyük çabalar sarf ediyor gerçekten, büyük ölçüde de başarılı oluyor Arap ülkelerini Osmanlılardan kopartmakta. Ondan sonra tabii Arap ülkelerinin başına çok şey geliyor ama esas amaç Osmanlı’nın oradaki varlığını, nüfuzunu ortadan kaldırmak. Bunu başarıyor İngilizler.
İkinci görevlendirdikleri insanın adı da Binbaşı Noel. Binbaşı Noel’in görevi, bir de Kürtleri Osmanlılardan kopartmak. Bütün o anıları okursanız göreceksiniz; orada açıkça diyor ki, “Çok uğraştım bunun için, bütün Kürt liderlerle çok temas ettim fakat başarıya ulaşamadım.” Kürtleri, Osmanlılardan kopartmak, bağımsızlıklarını vermek için onlara çok uğraştım ama başarıya ulaşamadım, diyor.
Bütün bunları niçin yapıyorlar? Bütün bunları şunun için yapıyorlar; hem Suudi Arabistan’ın kuzeydoğu bölgesinde, hem de Irak’ta Kürtlerin yaşadığı bölgelerde ve aynı zamanda Irak’ın başka yerlerinde petrol kaynakları olduğunu tespit etmişler. Ve bu petrol o kadar önemli ki, İngiltere’nin bütün savaş filosunu bu petrole dayalı şekilde yeniden düzenlemişler; eskiden kömürle çalışan gemileri petrole çevirmişler, Churchill’in Harbiye Nazırlığı zamanından itibaren. O yüzden petrol stratejik öneme haiz bir madde haline gelmiş.
Şimdi, bu petrol o kadar önemli ki, bu petrol konusunda İngilizler ile Amerikalılar da büyük mücadeleye girişmişler; bölgeye Amerikalıları bile sokmak istemiyor İngilizler. O kadar hakimler bölgeye, o kadar etkili olmak istiyorlar. Neyse, uzun hikayesini anlatmayacağım meraklı arkadaşlarımız orada okuyabilirler. Ama bir iki unsur önemli.
Bir tanesi şu; Lozan Antlaşması’nda biliyorsunuz uzun mücadelelerden sonra her konuda anlaşıyoruz bir konu hariç. O da, Türkiye’nin Irak’la sınırıdır. Amerikan gözlemcileri, daha sonra Ankara’da büyükelçilik yapan Grew… Grew anılarında yazıyor, “İngilizlerin bu konudaki ısrarının temelinde petrol yatıyor” diyor. Her ne kadar Lord Curzon inkâr ediyorsa da işin gerçeği şu ki, o bölgedeki petrolü Osmanlılara bırakmamak için, daha doğrusu Türkiye’ye bırakmamak için, İngilizler olağanüstü bir çaba sarf ediyorlar. Bununla da yetinmiyorlar. Sadece diplomatik çaba sarf etseler, bu meşru ve normal. Diplomasi zaten bir silahsız savaş. Ama bununla yetinmiyorlar ve bu konuda başka marifetlere de kalkışıyorlar, başka işlere de kalkışıyorlar. Örneğin “Meseleyi Milletler Cemiyeti’ne götürelim,” diyorlar. Türkiye’yi de bir şekilde etkileyerek, Birleşmiş Milletler Cemiyeti çare bulsun, diye bir yola gidiyorlar. İngilizlerin, Milletler Cemiyeti’ne müracaat tarihi 5 Ağustos 1923’tür. 6 Ağustos’ta yani hemen ertesi gün, tesadüf bu ya, 6 Ağustos’ta Kürt Nasturi İsyanı çıkıyor. Türkiye’yi orada rahatsız edecek! Yani mesaj şu, “Siz bizim istediğimizi yapmazsanız, biz sizin başınıza ceza oluruz.” Nasturi İsyanı çıkıyor. Hıristiyan Kürtler bunlar. Ondan sonra Milletler Cemiyeti’nden bir heyet geliyor Musul’a, durumu incelemek için. Bu heyetin ziyareti sırasında bir başka isyan çıkıyor, Şeyh Said İsyanı, meşhur. Yani bu meselelerin birbiri ile bağlantısını biz düşünmezsek, her konuyu kendi başına bir işmiş gibi ele alırsak bölgeyi tam anlayamayız. Böyle iç içe girmiş konulardır bunlar.
Bunlar Türkiye ile doğrudan ilgili tarafları. Ama yalnız Türkiye ile ilgili değil, bütün bölgenin geçmişine bakacak olursanız bu ve buna benzer siyasi manevralar, oyunlar, baskılar, çekişmeler, çatışmalar, savaşlar görüyorsunuz. Hükümetlerin devrildiğini görüyorsunuz. Şimdi, İngilizler İranlılar ile bir anlaşma yapmışlar. Burada anlaşmaya göre İran petrolleri üzerinde İngilizlerin olağanüstü hakkı var, yetkisi var İngiliz petrol şirketlerinin; İran devletinin aldığı devede kulak. Onun için İran’da geniş kesimler artık bu petrolleri ele geçirmenin zamanı geldi, bizim petrolümüz, bizim toprağımızdan çıkıyor diyorlar. Neticede uzun mücadelelerden sonra 1953 yılında Musaddık başbakan oluyor, parlamento toplamı işbaşına getiriyor. İlk yaptığı iş de yabancı petrol şirketini millileştirmek. Sen misin bunu yapan! Petrol şirketleri İngiliz hükümetine büyük baskı yapıyor, İngiliz hükümeti Amerika’ya büyük baskı yapıyor, sonunda işte başkanı ikna ediyorlar ve Eisenhower’ı ve neticede eski başkanlardan Roosevelt’in torunu CIA’in üst düzey görevlilerinden Kim Roosevelt’i görevlendiriyorlar. Musaddık’ı devirmek için darbe orada planlanıyor. Neticede gidiyor. İşte orda her türlü teması yapıyor, Şah’ın desteğiyle, oradaki pazar esnafının filan da desteğiyle. Sonra da Musaddık’ı deviriyorlar ve tekrar yabancı petrol şirketleri, İran’ın petrolünde etkili oluyor.
Şimdi bütün bunları anlatıyorum, şunun için bugünleri değerlendirirken bu geçmişi düşünmezsek, bu stratejik oyunları görmezsek, bugün oynanan oyunları da hiç fark edemeyiz. Bakın, Gülbenkyan var, biliyorsunuz ünlü petrol taciri, vaktiyle Osmanlı padişahına danışmanlık yapmış. Şimdi bunun kalemiyle çizilmiş bir “Kırmızı Çizgiler Antlaşması” var. Kırmızı Çizgiler Antlaşması diyor ki, şimdi bugünkü Türkiye toprakları da dahil, buradaki Irak toprakları da, Kuveyt hariç nedense, işte Suudi Arabistan’ın bazı toprakları dahil bir bölgeyi çiziyor kırmızı kalemle ve diyor ki, “Bu bölge içinde yedi tane dünyanın en büyük petrol şirketi tam mutabakata varmadan, birlikte hareket etmeden petrol araştırılmayacak, petrol çıkarılmayacak.” Kırmızı Çizgiler Antlaşması bu. Böyle bir geçmişten geliyoruz.
Şimdi yakın geçmişe gelelim. Bu son askeri müdahalesi, Amerika’nın. Daha önce Körfez Savaşı… Körfez Savaşı’nın altında petrol var, petrol yatıyor. Baba Bush, Başkan Bush, niçin müdahale ediyor? Çünkü Saddam Hüseyin Kuveyt’i ele geçirmiş. Kuveyt’i ele geçirince çok büyük bir petrol gücüne sahip oluyor, dünya petrol politikalarını çok açık bir şekilde etkileyecek duruma geliyor. Hele biraz daha ileri gidip Suudi Arabistan’ı, Dahran bölgesinin petrollerini ele geçirirse, son sözü o söyleyecek ve bütün dünya Saddam Hüseyin’e bağımlı olacak. Yani müdahale ederek Amerikalıların Saddam Hüseyin’i Kuveyt’ten geri çekilmeye zorlamasının arkasında bunlar yatıyor.
Ondan sonra da ikinci petrol, ikinci Amerikan müdahalesi sırasında da görüyoruz ki gene petrol unsuru ön planda. Aslında daha hiç kimse petrolden bahsetmiyor. Dikkat edecek olursanız, görünürde, en azından müdahale sırasında, işte kimyasal silahlar var, biyolojik silahlar var, nükleer silahlar geliştiriliyor, biz müdahale edelim de bunu önleyelim. Bu silah üretme kabiliyetini ortadan kaldıralım diye yola çıkıyorlar. Ama biraz geriye gidiyorsunuz, 1998 yılına mesela, bu son müdahaleden beş yıl öncesine gidiyorsunuz; bakıyorsunuz ki o tarihte bir mektup yazmış bazı Amerikalı önde gelen siyasetçiler Başkan Clinton’a.
Başkan Clinton’a diyorlar ki, “Bu Irak’a mutlaka bir askeri harekat yapmanız lazım.” Daha ortada ne kimyasal silahlar var ne bir şey var; ne iddiası var, “Bu müdahaleyi mutlaka yapmanız lazım,” diyorlar “ve eğer gerekiyorsa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden yetki almasanız da olur.” Yani hukuksal meşruiyeti olmasa da olur. Amerika’nın yaşamsal çıkarları, bu bölgeyi kontrol altına almaktan geçer, diyorlar.
Kim var bunu imzalayanlar içinde? Bugün Amerika’nın Savunma Bakanı Donald Rumsfeld var. Yakın zaman öncesine kadar Savunma Bakan Yardımcılığını yapan Paul Wolfowitz var. CIA Başkanlığını yapan George Tenet var. Meşhur ‘Tarihin Sonu’ teorisinin mucidi, tarihçi Francis Fukuyama var. Richard Pearl var. Bugün Amerika’nın Bağdat Büyükelçisi Halilzad var. Yani ne kadar aklınıza gelen bu yeni muhafazakar varsa, hepsi bu mektubu imzalıyor; mesaj, askeri müdahale yapalım, Saddam’ı devirelim, Irak’a el koyalım. Niçin? Çünkü Amerika’nın menfaati bunu gerektiriyor.
Bu yalnız bu devirde başlamış değil, daha Carter zamanında başlıyor, Carter zamanında bir komutanlık kuruluyor. Merkezi Florida’da Tampa şehrinde. Bu komutanlığın adı Merkezi Komutanlık (Central Command). Bunun bir tane görevi var, o da şu: Bu petrol üreten ülkeler ve petrol yolları üzerinde askeri açıdan denetim sağlamak. Amerika’nın çıkarlarını askeri açıdan korumak. Şimdi, birinci Körfez Savaşı’nı yapan da bu komutanlık, ikinci Irak müdahalesini yapan da bu komutanlık, Afganistan’daki müdahaleyi yapan da bu komutanlık. Avrupa’daki Amerikan komutanlığının bunlarla hiç alakası yok, bu bambaşka bir örgütlenme ve amacı bu; bunun için örgütlenmiş, bunun için kurulmuş.
Peki, niçin Amerika bu işlere ilgi gösteriyor, niçin bu kadar Amerika’yı telaşlandırıyor bu konu? Şunun için telaşlandırıyor, Amerika’nın yerel petrol üretiminde büyük bir düşüş var. Daha önce Amerika’nın izlediği petrol stratejisi kendi milli petrolünü ön planda kullanmak, dünyadan mümkün olduğu kadar az petrol ithal etmek, petrole az bağımlı olmak. O kadar ki, İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik kuvvetlerin, İngilizlerin falan, kullandığı, tükettiği petrolün büyük bir kısmı Amerikan petrolüdür. Amerika’da üretilen petrolle savaşı yürütmüşler. Böyle bir hedefleri var. Fakat sonra bakıyorlar ki, petrol kaynakları azalıyor, rezervleri azalıyor. Bununla baş edemeyecekler, yürütemeyecekler ve uzun vadede büyük sıkıntı çekecekler, onun üzerine stratejilerini değiştiriyorlar.
Şimdi öyle bir duruma gelmişler ki, Amerika’nın petrol üretiminde günde bir milyon varillik indirime gitmişler, azaltıma gitmişler. Bakıyoruz bugün Amerika, dünya nüfusunun yüzde beşini teşkil etmesine rağmen, dünya tüketimi içerisinde petrolün yüzde yirmi beşini tüketiyor. Günlük petrol tüketimi 2001 yılında 19.7 milyon varilken, 2025’te 28.3 milyon varile çıkacak. Yani bu kadar büyük bir açık olacak. Nasıl sağlayacak bunu? İçeride petrol üretimi düşüyor. Nereden sağlayacak? Dışarıya bağımlılık. İşte çıkıyor ortaya.
Şimdi bu bağımlılık 2001 yılında yüzde 58 iken, 2025 yılında yüzde 70 olacak. Bütün bu işin bir mantıksal izahı var. Yani Amerika sırf laf olsun diye bu kadar askerini cepheye sürmüyor, bu kadar büyük riskler alıp, bu kadar büyük harekatlara kalkışmıyor. Bunun arkasında çok büyük bir enerji politikası var. Enerji ihtiyacı var ve kendi uzun vadeli menfaatleri var.
Yalnız Amerika’nın değil, başka ülkeler için de aynı şey söz konusu. Mesela Asya ülkelerinin tüketimi de aynı dönemde günde 15 milyon varilden 32 milyon varile çıkacak. Bir süre sonra ortada büyük bir çekişme olacak. Petrol kaynaklarına kim sahip olacak? Bu konuda büyük bir mücadele olacak, fiyatlar çok yükselecek, yani bugünkü petrol tüketimi artık sürdürülemez hale gelecek.
İşte başka kaynaklar var mı, hidrojen enerjisinden yararlanabilir miyiz, yenilenebilir enerji kaynakları, vesaire. Fakat neticede şurası muhakkak ki, bugün için petrolün yerine konulacak bir başka kaynak bulunamıyor. Peki nerede var bu petrol? İşte bu merkezi komutanlığın Amerika’nın müdahalesi sırasındaki komutanlığını yapan general Tomy Franks var. Tomy Franks, yaptığı bir konuşmada diyor ki, bütün dünyadaki rezervlerin yüzde 68’i bu bölgededir. Ortadoğu bölgesine mutlaka hakim olmamız lazım.
Ondan sonra Dick Cheney, son derece ilginç bir şey söylüyor. Bugünkü başkan yardımcısı. Aynen şöyle söylüyor: “Terör silahlarına sahip olan ve dünyanın petrol rezervlerinin üzerinde oturan Saddam Hüseyin, tüm Ortadoğu’yu kendi etki alanı içine alabilir. Böylece dünyanın enerji kaynaklarının büyük bir bölümünü denetleyecek duruma gelebilir. Bu yolla Saddam Amerika’yı ve Amerika’nın bölgedeki dostlarını nükleer silahlarla tehdit edebilir.”
İşte esas Amerika’nın endişesi ve korkusu bu. Müdahalenin arkasında yatan da bunlar. Şimdi, o kadar kendine güvensiz hissediyor ki Amerika. Bu bağlamda, eski Dışişleri Bakanı Colin Powel Kongre’de yaptığı bir konuşmada bu Irak konusundan bahsederken diyor ki, “Kendimizi düşmekte olan bir uçakta hissediyoruz.” Yani kontrolsüz bir şekilde düşüşe, inişe geçmiş vaziyetteyiz. Bu durumu mutlaka durdurmamız lazım, diyor.
Bütün bunların ayrıntılarını dediğim gibi bizim kitapta belki görme imkanınız olabilir. Ama daha yakın geçmişe gelecek olursak, bugünlere gelecek olursak şunu görüyoruz: Amerika’nın bu bölgeye yaptığı bu askeri müdahale, bütün stratejisinin özü bundan ibaret değil. Daha kapsamlı bir stratejisi var, o kapsamlı strateji bu bölgeyi tümüyle askeri açıdan denetim altına almak. Onun için Büyük Ortadoğu Projesini (BOP) bazıları sadece bölgeyi demokratikleştirme projesi gibi anlıyorlar.
Sayın Başbakanımız da kalktı, işte “Biz bu projenin içindeyiz, Diyarbakır bu projenin merkezi olacak” dedi. İşin farkında değil galiba. İşin esası şu ki; esas stratejinin özü, bu bölgeyi askeri açıdan kontrol altında tutabilmek, denetim altında tutabilmek. Şimdi Amerikan hükümetine çok yakın bir düşünce kuruluşu var, Land Cooperation biliyorsunuz. Land Cooperation’ın yazdığı bir kitap var 2000 yılında. Orada açıkça diyor ki, Türkler topraklarının bir bölümüne sürekli olarak müttefik kuvvetlerin yerleştirilmesini içlerine sindirilmelidirler. Yani bizim topraklarımızda sürekli olarak asker bulunduracak, çünkü stratejik hedefleri bunu gerektiriyor.
Nasıl yapacak bunu? İşte, ‘1 Mart Tezkeresi’nin önemi burada çıkacak ortaya. Biz zannediyoruz ki, 1 Mart tezkeresinin mecliste reddine Amerika’nın gösterdiği tepki, sadece kuzeyden Irak’a bir cephe açmasına imkan vermediğimiz içindir. Acaba böyle midir? Amerika kuzeyden cephe açmadı ama, pekala güneyden açtığı cephe ile körfezdeki gemilerden fırlattığı Cruise füzeleri ile çok kısa zamanda Irak’ı dize getirdi.
O zaman bu tepki niye? Bu kadar olağanüstü tepkinin, Wolfowitz’in Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik kabul edilemez suçlamalarının altında ne yatıyor? Altında şu yatıyor. TBMM’nin bu tezkereyi reddetmesi daha büyük bir stratejiyi bozdu. Bizim anladığımız kadarıyla o stratejinin özü de, sürekli olarak bir miktar Amerikan askerinin Türkiye’nin en hassas bölgesi olan Güneydoğu Anadolu’da konuşlandırılması stratejisidir. Çünkü bu sayede bölgeye lojistik destek sağlayacak ve her an müdahale imkanını elinde bulunduracaktı.
Şimdi bu niçin önemli? Şunun için önemli. Amerika yeni bir stratejik kavram geliştirdi 2003 yılında, birkaç gün önce de teyit ettiler. Bu stratejik konseptin özü şu: Diyor ki, “Bir ülke bana saldırmasa bile, saldırı tehdidi hissedersem ben ona müdahale edebilirim” ‘Önleyici müdahale’ diyorlar buna -Prevent Strike. Yani o bana saldırmadan, bana saldırabilir, öyle bir niyeti var diye ben tahmin edeceğim ve o ülkeye saldıracağım, orayı işgal edeceğim. Son Amerikan operasyonunun dayandığı strateji budur. Önleyici müdahale stratejisi. Bunu yaptığız zaman ne oluyor? Bütün Birleşmiş Milletler sistemini inkâr ediyorsunuz, bir tarafa bırakıyorsunuz, çünkü BM yasasının 51. maddesi sadece saldırıya uğrayan bir ülkenin silaha başvurmasına imkan veriyor. Ancak size saldırı olursa silaha başvurursunuz, hemen gideceksiniz güvenlik konseyine, güvenlik konseyi duruma el koyacak. Ama birisi size saldırmadan, o ülkeye karşı silah kullanamıyorsunuz. Dünya sisteminin bugün dayandığı stratejik yaklaşım bu. BM sistemi bunu öngörüyor ama siz bunu bir tarafa bırakıyorsunuz, hayır diyorsunuz, bana saldırı olmasa da ben saldırırım. İşte bunun için nasıl yapacaksınız?
Bir taraftan uzun menzilli uçaklarınız olacak, füzeleriniz olacak, bir taraftan da bölgede güçleriniz olacak. Yalnız Türkiye’de değil, Gürcistan’da, Bulgaristan’da, Romanya’da, Özbekistan’da, Tacikistan’da ve çeşitle yerlerde, Katar’da böyle üsleriniz olacak, dayanaklarınız olacak ve buradan bölgeyi kontrol edeceksiniz. Yani bütün bunların özeti, demin söylediğim gibi, bu petrol kaynaklarına dayanıyor.
Şimdi burada bitiyor mu bu iş? Burada bitmiyor. Burada bitse, bu kadarını anlayabilirsiniz, dersiniz ki, demek ki bu o kadar önemli ki bunlar için bunu yapmaktan başka çare bulamıyorlar.
Şimdi Amerika’da bazı yeni yayınlar var. Bu yeni yayınlarda diyor ki, aslında Amerika’nın müdahalesi sadece petrolden ibaret değildi; petrolün yanı sıra başka bir unsur vardı hatta bu unsur petrolden daha kıymetliydi. Neymiş bu unsur? Bölgedeki sular. Bölgedeki suları kontrol altına alacaklar. Peki Amerika’yı ne ilgilendiriyor bu sular? Yani kalkıp da Misissipi Nehri orada akarken su mu taşıyacaklar? Hayır. Ama İsrail’in su ihtiyacı var, o bakımdan bölgedeki suları kontrol altında tutmak Amerika için çok önemli.
Ve işte David Dionisi diye bir yazar, sular için bu iş yapıldı, işin esası sudur diyor. Şimdi burada bir parantez açalım. Bir tek burada mı duyuyoruz bu su lafını, suyun stratejik önemini? Hayır. Avrupa Birliği’nin Türkiye İlerleme Raporunu açıyorsunuz, 6 Ekim 2004 tarihli bu ilerleme raporu üç bölümden ibaret. Bir bölümü de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne etkileri raporu. Şimdi bunun sekizinci sayfasına bakıyorsunuz. Orada diyor ki, Türkiye’nin suları, bilhassa Dicle ve Fırat çok büyük stratejik önem taşır. İsrail için de önemlidir, diğer komşu ülkeler için de önemlidir. O bakımdan, bu sular üzerindeki Dicle ve Fırat üzerindeki barajların ve sulama sistemlerinin uluslararası bir yönetim altına alınması düşünülebilir, diyor. Şimdi konuların nasıl birbirine bağlandığını görüyorsunuz.
Burada bir başka parantez açalım. Orada da şu tabloyu görüyoruz. Bir anda bakıyorsunuz, Türkiye Güneydoğu Anadolu Bölgesi, büyük bir huzursuzluk kaynağı haline geliyor, bir süreden beri. Acaba bu neden oluyor?
Çok uzun yıllardan beri bölgede bir huzursuzluk yok. Ne zaman çıkıyor bu huzursuzluk? Bu huzursuzluk bakıyorsunuz Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesinden sonra çıkıyor. Türkiye’nin 1974 Kıbrıs harekatına kadar, Türkiye’ye yönelik tek bir uluslararası terör eylemi yok. Bu Kıbrıs harekatından birkaç ay sonra işte önce, Viyana Büyükelçimiz, sonra Paris Büyükelçimiz öldürülüyor. Bir Ermeni terör örgütü çıkıyor; ASALA diye. Fakat biz sonra anlıyoruz ki, bunlar aslında bir tek Ermeni işi değil. Bunların arkasında Rumlar var, bunların arkasında Yunanlılar var ve Ermenilerle de işbirliği yapıyorlar. Bunlar Yunanistan’da bir “Küçük Asya Halkları Kurtuluş Derneği” diye bir dernek kuruyorlar. Bu dernekte çok yoğun işbirliği yapıyorlar aralarında. Merkezlerinden biri Kıbrıs Rum Kesimi. Türkiye ile ilgili terör merkezlerinden biri.
Şimdi bunları niye anlatıyorum. 1984 yılında bu ASALA terörü bitiyor, neredeyse ertesi gün PKK Terörü başlıyor. Ve bütün bunların birbirine yakın irtibatı olduğunu biliyoruz. Yani Güneydoğu Anadolu’da bir huzursuzluk kaynağı yaratmak. Bu nasıl I. Dünya Savaşı’nda bazıları isyanları körüklediler, böyle bir huzursuzluk kaynağı yarattılar, Türkleri orada rahat ettirmemeye çalıştılar, şimdi burada da bunu görüyoruz.
İlginç bir fotoğraf size. Tam bu PKK terörü başladığı sırada bir Yunan parlamento heyeti gidiyor, Abdullah Öcalan’ı Şam’da ziyaret ediyor. Meclis ikinci başkanı başkanlığında, sıradan bir heyet de değil, önde gelen Yunanlı milletvekilleri var. Beraber bir resim çektiriyorlar. Bu resmin özelliği şu. Arkalarında bir harita var. Harita Yunanca ama Türkiye haritası. Ve Türkiye haritasının üzerinde bir tek işaretli olan unsur, Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru hattı. Bunu da kırmızıya boyamışlar. Ne anlama geliyorsa!
Şimdi bu boru hattının önümüzdeki birkaç ay içinde çalışmaya başlayacağını biliyoruz. Acaba şu sırada bu terör eylemlerinin yoğunlaşması bir tesadüf müdür? Bilemem. Şu sırada Irak’tan Kerkük’ten Yumurtalık’a giren boru hattına sürekli üstüste saldırılar düzenlenmesi sadece Amerika’ya yönelik bir protesto mudur? Onu bilemem, ama bütün bu konuları Türkiye bir arada düşünüp stratejik boyutu ile değerlendirmek zorundadır. Şu sırada Güneydoğu Anadolu’da terörün yeniden canlanması acaba tamamen bir tesadüfün eseri mi, yoksa başka hesaplar mı var? Bu hesapların arkasında kim yatıyor? Niçin nasıl oluyor da Amerikalılar bütün dünyaya karşı terörlü mücadele için taahhütte bulunmuşken, Kuzey Irak’taki PKK terörünü engellemek için en küçük çaba göstermiyor?
Geçen gün Amerikan heyeti geldi. Amerikan Senato Heyeti Savunma Komisyonu Başkanı John Warner ve onunla birlikte altı tane senatör. Şimdi bize uzun uzun terörle mücadele işbirliğinin faziletini anlattılar. Ne kadar önemliymiş, bizimle işbirliğine ne kadar önem veriyorlarmış… Şimdi ben onlara dedim ki… Sayın Elekdağ da konuştu, AKP’li milletvekili de konuştu. Bunlara dedik ki, bakın 11 Eylül saldırılarından sonra Amerika’nın terörle mücadele konusunda aldığı tavrı en çok biz destekledik. Ben de o sırada NATO’da büyükelçiydim. Size çok açık söyleyeyim dedim, hiçbir NATO ülkesi bizim kadar güçlü destek vermedi Amerika’ya. O sırada Başkan Bush dedi ki, bakın dedi terörle mücadelede bizim gri sahamız yoktur. Ya bizden yanasınız ya da teröristlerden yanasınız. Şimdi de biz size aynı şeyi söylüyoruz. Bizim terörle mücadelede gri sahamız yok. Ya bizden yanasınız ya da teröristlerden yanasınız. Şimdi bunu bize nasıl izah edeceksiniz. Siz ki bütün dünyada teröre savaş açtığınızı söylüyorsunuz. Siz ki PKK’yı terör örgütleri listesine yazdınız, nasıl oluyor da sizin denetimizdeki topraklarda PKK, hiçbir takibata uğramadan serbestçe faaliyet gösteriyor? Bunu bize nasıl anlatırsınız? Tabii cevap yok.
Dedi ki, “Biz Türkiye’ye çok önem veriyoruz.” Askeri işbirliğimiz, tarihi işbirliğimiz filan. Kore’de dedi, ben askerlik yaptım. Biraz yaşlıca bir zat. Türklerle beraber olduğunuz zaman diyor, Türklerle aynı bölgede görev yaptığınız zaman diyor geceleri Türkler nöbetteyken biz rahat uyurduk. Çünkü Türklerin bizi en iyi şekilde koruyacağını bilirdik. Biz onlara şu mesajı verdik; anlayacakları diplomatik dille. Beş bin Türk Askeri Kore’de görev yaparken siz rahat uyuyordunuz. Ama 150 bin Amerikan askeri bizim hemen güneyimizde görev yaparken biz rahat uyuyamıyoruz Türkiye’de. Çünkü bizim askerimiz sizin güvenliğinizi de korumak için hayatını tehlikeye atmaya hazırdı. Ama siz Türkiye’ye yönelik terörü durdurmak için en ufak bir risk almıyorsunuz. Biz bunlara bu mesajı verdik. Ha ne cevap verdiler? Hiç bir cevap vermediler. Toplantı süresi bitti, gidiyoruz dediler, yine görüşelim dediler. Biz de “memnuniyetle” dedik ve gittiler. Ama mesajımızı verdik.
Şimdi işin terör boyutu bu. Kuzey Irak’la ilgili son gelişmeler… Türkiye’nin eksiği ne? Türkiye’nin eksiği şu; siz en büyük müttefikiniz o bölgede büyük bir askeri güç bulunduruyor, aynı bölgede Türkiye’ye yönelik teröristler faaliyet gösteriyor, siz bu müttefikinizi bu teröre karşı bir tavır sergilemeye, tedbir almaya ikna edemiyorsunuz. Çok büyük bir zaaf. Üstelik o müttefikiniz bu konuda prensip kararını açıklamış, ortaya koymuş. İlkeli bir davranış izleyeceğim demiş. Bunu hatırlatamıyorsunuz, yapamıyorsunuz, söyleyemiyorsunuz, etkili olamıyorsunuz; son derece büyük bir zaaf. “Efendim biz söyledik yapmıyorlar,” olmaz.
Diplomaside en kötü durum -çok değerli üstadımız sayın büyükelçi bilir-, diplomaside en kötü durum ricacı olmaktır. Bir şeyi rica edersiniz, karşı taraf yaparsa yapar, yapmazsa yapmaz. Böyle şey olmaz. Diplomaside ricacı olunmaz. Diplomaside talebinizi ortaya koyarsınız. Karşı taraf yapmazsa, siz de elinizdeki kozları kullanırsınız. Karşı taraf onu yapana kadar. Haklı bir talebiniz varsa tabii. Kalkıp da sizin istilacı emelleriniz varsa, başka. Ama Türklerin orada böyle bir emeli yok. O bakımdan biz Amerikan ordusuna da söyledik; bakın ne yapıyorsunuz, ne Irak hükümetinin Irak askerlerinin bunu yapacak durumu var ne de bizim yapmamıza müsaade ediyorsunuz. Yani bunu nasıl anlayacağız, nasıl izah edeceğiz, nasıl kabul edeceğiz!..
Türkiye ile anlaşma imzalıyorlar. Eylül 2003 tarihinde. Dubai’de sekiz buçuk milyar dolar bize kredi vereceklermiş ama karşılığında biz de Kuzey Irak’a asker göndermemeyi taahhüt ediyoruz. Cumhuriyet tarihinde bir örneği yok. Yani bir ekonomik avantaj karşılığında, siyasi taviz verme siyasi taahhütte bulunmanın hiç örneği yok bizim tarihimizde. Şimdi bunu yaptılar, sonra basına sızdı bereket. Biz de müdahale ettik mecliste, bunu gündeme getirdik. Bunu onaylatamadılar. Bu anlaşma kendiliğinden sona erdi, uygulanamadı. Ama niyet bu, sizi oraya sokmayacak. Sizden önceki bütün hükümetler girmiş askerleri konuşlandırmış, çünkü Irak sınırı öyle bir sınır ki, 2500 metre irtifadan geçiyor ve sadece Türk tarafından korumak kabil değil. Sınırı sadece Türk tarafından koruyamazsınız, mecbursunuz Irak tarafındaki yaylalardan da korumaya. Peki kim koruyacak? Irak koruyacak. Koruyamıyor. Oradaki yara işte Barzani, Talabani bunu yapmaya niyeti de yok, imkanı da yok. O zaman Amerika yapacak. O da yapmıyor. O zaman biz yapacağız. Bizim imkanımız var. Hayır, siz de yapmayın. Peki, bu hangi mesajı vermiş oluyorsunuz böyle diyerek? Teröristlere mi mesaj veriyorsunuz, Türkiye’ye mi mesaj veriyorsunuz?
İşte Ortadoğu’daki gelişmelerin hassas köşe taşları bunlar. Efendim dağa asker gönderemeyiz, risk alamayız. Peki şehirlerdeki büroları kapatın, Bağdat’ta, Musul’da, Kerkük’te. Onu da kapatmayız. Peki Mahmur’daki kampını dağıtın. Onu da dağıtmayız. Biliyor musunuz, bugün 12 bin Türk vatandaşı, Türk nüfus cüzdanı taşıyan 12 bin Kürt kökenli insan, bir kaç sene önce PKK tarafından zorla kaçırıldı Türkiye’den ve önce Atruş kampına yerleştirildiler. O zaman Türkiye’de hükümetler vardı, devlet adamları vardı, müdahale ettik, dağıttık kampı. Bunlar dağıldılar, bir süre sonra Saddam Bölgesinde toplandılar. Bugün 12 bin Türk vatandaşı dikenli teller arkasında PKK’nın baskısı altında yaşıyor ve Birleşmiş Milletler’den de yardım gidiyor oraya, onlar vasıtasıyla PKK’ya gidiyor. Hiç bir şey yapamıyorsunuz. Biz mecliste bunu dile getirdik. Hükümet yetkilileri kendi arzuları ile gitmişlerdir dedi. Olacak iş değil. Bunlar bugün bile orada çocuklarına Türkçe eğitim veriyorlar. Yani kendi arzusu ile başka bir seçeneği benimsemiş insanlar, Türkçe kullanır mı? Yardım istiyorlar, destek istiyorlar, varlıklarını sürdürebilmek için. Fırsat bulsalar kaçacak gelecek Türkiye’ye. Fırsat yok.
Şimdi böyle sorunlar var. Türkiye başka bir ülke olsa, böyle bırakınız 12 bin vatandaşı, 12 vatandaşı zorla kaçırılmış ve ülke dışında bir yerde tutuluyor olsa, ülkenin en önemli konusu o olur. Herkes bundan bahseder. Basın bundan bahseder, meclislerde bundan bahsedilir. Ve bunu kurtarmak için her şey yapılır. Biz de gündeme bile almıyoruz. Gündeme bile alınmıyor Türkiye’de. Hayret edilecek şey. Bir tek biz söylüyoruz, bizden başka söyleyen yok. Tepki yok. Bir tek köşe yazısı okudunuz mu bu konuda? Herhangi bir gazetede? Yok. Bir tek yazı, bir manşet, bir haber? Oraya bir sürü gazetecimiz gitti. Bir fotoğraf, bir televizyon filmi gördünüz mü? Hayır görmediniz. Sanki böyle bir olay yok. Sokağa çıksanız, “Mahmur nedir?” diye sorsanız bir kişi bilmez. Türkiye’nin gündemine bile girmiyor.
Şimdi çok değerli konuklar maalesef bizim hiç de alışık olmadığımız bir dönemden geçiyoruz. Biz çok uzun yıllardan beri bu meslekteyiz, bu işlerle uğraşıyoruz. Ulusal çıkarlarımız ulusal itibarımız bu kadar tehlikeye düşecek ve biz hiçbir şey yapamayacağız, çaresiz kalacağız, elimiz kolumuz bağlı kalacağız… Bunun örneği hiç yok cumhuriyet tarihimizde, yok! Şimdi ilk defa bunları yaşıyoruz. Efendim Kerkük’te askerlerimizin başına çuval geçirilmiş, bilmem ne filan. Şimdi bu olayın can alıcı noktası şu. Böyle bir olay olmuş, çok vahim bir olay, hazin bir olay, haysiyet kırıcı bir olay; nereden bakarsanız bakın savunulamaz bir olay ama hayatta böyle olaylar devletlerin başına gelebilir. Umulmadık bir anda umulmadık bir olayla karşılaşırsınız. Onun tepkisini göstereceksiniz. Nedir o? Hemen bir ‘protesto notası’ yazacaksınız. Biz bunu söyledik. Meclise çıktık söyledik. Ne diyor sayın başbakan? Öyle olur olmaz her işte ‘nota’ verilmez, diyor. Farkında değil. Yani ‘nota’ diplomatik yazışmaların adı. Biz her gün yüzlerce nota veririz çeşitli konularda. Böyle bir durum olunca da haysiyet kırıcı, bir durum olunca da ‘protesto notası’ verirsiniz. Efendim, müttefiklere verilmezmiş. Öyle şey olur mu? Müttefikler de verir birbirine.
Ben İspanya’dayken bir İspanyol gazetecisi tutuklanmış burada yanlış yere, haksızlık yapılmış her neyse. Beni davet ettiler hemen elime bir protesto notası tutuşturdular. Siz nasıl olur da bir İspanyol gazetecisini tutuklarsınız, diye. Geçenlerde Amerika, Makedonya‘yı kabul etti, tanıdı resmen Makedonya Devleti’ni kendi ismi ile. Yunanistan çok rahatsız oldu, hemen protesto notası verdi. Yunanistan verebiliyor böyle bir notayı. Biz bu kadar haysiyet kırıcı bir konuda protesto notası veremiyoruz. İşte üzüntü verici konular bunlardır. Bunlar gerçekten bizim devlet olarak itibarımızı sarsıyor. Halkımızın kendine olan öz güvenini sarsıyor ve bizi ikinci sınıf bir devlet haline getiriyor.
Şimdi bir konuya daha değinelim müsaadenizle, çok fazla da vaktinizi almak istemiyorum ama. Bu da bizim için çok önemlidir. Şimdi bu Hamas liderinin daveti meselesi.
Bizim bazı ilkelerimiz var dış politikada. Hükümetler değişir ama dış politikanın temelleri ve ilkeleri değişmez. Bizim dış politikadaki temel ilkelerimizden biri şudur: Biz, yapan kim olursa olsun, hedefi kim olursa olsun, gerekçesi ne olursa olsun her türlü şiddet eylemine ve teröre karşıyız. Şiddete ve teröre başvuranları muhatap almayız. Türkiye’nin yerleşmiş politikası budur. Birçok uygar ülkenin de politikası budur.
Şimdi bakıyoruz 29 Kasım 2005 tarihinde Avrupa Birliği bir belge kabul ediyor. Bu belge Terörle Mücadele Belgesi. İşte anlatıyor uzun uzun. Nasıl mücadele edilecek bir başka belgeleri de var, 11 Mart 2004 tarihli. Her neyse, bu 29 Kasım 2005 tarihindeki belgenin bir de eki var. Bu ekinde, terör örgütü şunlardır diye yazıyor. 17. sırada Hamas, 23. sırada PKK. Güzel.
Şimdi, 6 Şubat tarihli, yani geçen ay 6 Şubat tarihinde, Avrupa Birliği Başkanlığı bir açıklama yapıyor: “Türkiye, Hırvatistan, Makedonya, Bulgaristan, Romanya bizim bu belgemizi aynen kabul etmişlerdir,” diyor ve politikalarını bu belgemize göre uyumlaştırmayı taahhüt etmişlerdir. 6 Şubat. Ve siz bunun üzerinden bir hafta geçiyor ve Hamas liderini yani resmen terör örgütü olarak kabul ettiniz, bir örgüt liderini Türkiye’ye davet ediyorsunuz, muhatap alıyorsunuz, Dışişleri Bakanı düzeyinde görüşüyorsunuz. Yani bu bizi ne duruma düşürüyor. Yıllardan beri izlediğimiz dengeli politikalarımız bir anda alt üst oldu, tahrip oldu.
Şimdi, biz çok uzun yıllardan beri bir taraftan İsrail’le bir taraftan Arap ülkeleri bir taraftan Amerika ile, bir taraftan İran’la dengeli ölçülü ve Türkiye’nin menfaatini gözeten ve itimat uyandıran politikalar izliyoruz. O kadar ki, size bir örnek vereyim. İran-Irak savaşında Türkiye o kadar itimat uyandırmış ki, İranlılar bize dediler ki, Bağdat’ta İran’ın menfaatlerini siz koruyun. Iraklılar dedi ki, Tahran’da Irak’ın menfaatlerini siz koruyun. Dünya diplomasi tarihinde bunun örneği yok. Savaşan iki tarafın aynı ülkeyi birbirinin merkezinde temsilci olarak seçmesinin dünyada başka örneği yok. Türkiye bu kadar itimat uyandırmış bir ülke. Şimdi bütün bunlar bir anda iskambilden şatolar gibi yıkıldı, bu izlediğiniz politikanın sonucunda.
İsrail Hükümeti sözcüsü diyor ki, bakın, sizin için PKK neyse bizim için Hamas o. Biz, diyor, şimdi PKK liderini davet etsek Tel-Aviv’e bu sizin hoşunuza gider mi? Onlarla müzakereler yapsak hoşunuza gider mi? Biz arabulucuk yapacağız PKK ile Türkiye arasında desek, hoşunuza gider mi?
Amerikan Kongresi’nde çok önde gelen üyelerinden biri var. Tom Lantos, bu zat Macar asıllı bir milletvekili ve Türkiye’nin de çok dostu bir adam. Uzun yıllar Ermenilerin çabalarına karşı Türkiye’yi savunmuş mücadele etmiş. Şimdi de Hamas’ın davetinden sonra sayın başbakanımıza bir mektup yazıyor, yenilir yutulur gibi değil. Gerçekten biz iktidar olsak, böyle bir mektup hiç almak istemeyiz. Böyle bir mektuba muhatap olmak istemeyiz. Çok ağır bir mektup yazıyor. Bir hafta sonra bir açıklama daha yapıyor. Siz, diyor, ikiyüzlü politika izliyorsunuz, Türk hükümetine. Peki siz buna ne cevap verdiniz. Cevap yok Sessizlik. İşte bunlar bizi gerçekten millet olarak çok üzen, çok rencide eden gelişmeler.
Daha iki gün önce, Amerika’daki Türk Amerikan Konseyi’nin düzenlediği toplantıda “Amerika’nın Ankara büyükelçisi Ross Wilson bir konuşma yapıyor. Diyor ki, Hamas’la yapılan görüşme öncesinde ve sonrasında ne konuştuğumuzu anlatmayacağım, ama bir çok kongre üyesi ve Musevi grupları bu geziye kızdıklarını dile getirdiler.” Bir diplomatın söyleyebileceği en ağır laflar bunlardır. Size, açıkça duyulan hoşnutsuzluğu dile getiriyor.
Şimdi, bu Hamas’ın bir özelliği daha var. Bu HAMAS aşırı İslamcı bir örgüt. Ve bunların amacı Filistin’de bir İslam devleti kurmak. Bunlar o kadar aşırı ki, size bir örnek vereyim. Mesela bir İslam üniversitesi var Gazze’de. Bu İslam üniversitesinde yalnız kızların türban takmasını zorunlu kılmakla kalmıyor, kızlarla erkeklerin aynı kapıdan üniversiteye girmesini de yasaklamışlar. Bu derece.
Geçenlerde Nisan ayında, işte geçen sene bir otomobili kurşuna dizdiler, iki kız iki oğlan vardı. Bir kız öldü, biri yaralandı. Niye ateş açmışlar? Kızlarla erkeklerin aynı otomobilde seyahat etmeleri caiz değil. Biz bunları muhatap alıyoruz. Efendim, seçim kazanmıştır şudur budur tamam da, Avusturya’da da Hayder’in partisi seçimi kazanmıştı. Sonra Avrupa Birliği karar aldı. 1999 yılında dediler ki, “Biz bunların elini sıkmayız. Bunları ziyaret etmeyiz, bunları davet etmeyiz, bunları muhatap almayız” ve bir süre sonra Hayder çekilmek zorunda kaldı aktif siyasetten. Şimdi gene biraz faaliyet gösteriyor ama, halen ortak bildiri yayınladılar bugünkü başkan Schüssel ile Hayder’in partisi dediler ki biz bundan sonra biz kesinlikle ırkçılıktan bahsetmeyeceğiz, demokrasiden yanayız şudur budur filan.
Peki Hamas’ın böyle bir ilgisi var mı? Yok. Hamas şiddet kullanmaktan vazgeçtiğini söylüyor mu? Söylemiyor. 1988 yılında yayınladığı yasası var, temel yasası diyor ki; “Biz cihat esasına göre faaliyet gösteririz. Bizim menşeimiz Müslüman Kardeşler’dir. Biz İsrail’i kesinlikle tanımıyoruz ve müzakere yöntemini de kabul etmiyoruz.”
Şimdi sizin muhatap aldığınız örgüt bu. Peki çağırdınız bir sonuç aldınız mı? Hayır, bir sonuç da alamadınız. Yani sizin bu ziyaretinizden sonra bir anda politika değiştirir, bilmem ne olur… Hayır. Efendim işte İran’a gitmesin diye çağırdık. Ne kadar güzel. Söylediniz de gitmedi mi İran’a. Hayır iki gün sonra Tahran’a gitti. Tahran’da demeç veriyor, “Politikamızda hiç bir değişiklik yoktur” diyor. Peki neye yaradı, çağırdınız, ne kazandınız? Sadece düşman kazandınız.
İşte bunlar dış politikada yapılmaması gereken hatalardır. Bütün bunlar Türkiye’ye çok pahalıya mal oluyor. Yabancılar giderek artan ölçüde Türkiye’ye özellikle bu hükümete saldırıda bulunuyorlar. Şimdi biz muhalefetiz. Aslında bir anda zannedebilirsiniz ki, hükümet dış politikada ne kadar sıkıntıya düşse bizim için o kadar iyi olur. Öyle değil. Çünkü hükümetin başarısızlığı Türkiye’nin başarısızlığı, hükümet zarara uğrarsa Türkiye kayba uğrar. Biz bunu temenni etmeyiz. Dış politikayı iç politikaya karıştırmayız. Ama bakın neler yazıyorlar? Size bir iki örnek okuyayım, şaşacaksınız.
Amerika’da güvenlik merkezi başkan yardımcısı var ve Pentagon danışmanı Alex Alexiev diyor ki, “Mustafa Kemal tarafından kurulan Türk toplumunun laik geleneklerine karşı Erdoğan rejiminin topyekün bir saldırısı vardır.” Yani fark ediyorlar ki, laikliğe karşı bir başkaldırıdır bugün Türkiye’de yaşananlar. Ve diyor ki, “Eğer Türkiye İslamcılığa yenik düşerse, bizim milli güvenliğimiz de ciddi bir sorunla karşı karşıya kalır.” Buna benzer bir çok örnekler var, bunları size anlatmayacağım. Bitirmeden önce sözlerimi iki konuya kısaca değinmek istiyorum. Bu da bizim yine bizim Ortadoğu ile ilgili politikalarımızı ülkemizin güvenliğini, çıkarlarını çok yakından ilgilendiren bir konudur.
Biz 1956 yılında, Suriye sınırımızı mayınladık, güvenlik için ve kaçakçılığı önlemek için. Çok büyük bir saha bu. 700 km uzunluğunda bir alandır. Değişen ölçüde genişliyor. Bunun arkasında birinci derecede askeri yasak bölge. Onun gerisinde ikinci derecede askeri yasak bölge var. Yani bizim bu mayınlama dolayısıyla kullanamadığımız arazilerin toplamı iki tane Kıbrıs adası. Bu kadar büyük bir arazidir bu.
Bundan önceki hükümet zamanında, Ecevit hükümeti zamanında, denilmiş ki, “Efendim artık dünyada şartlar değişti, bu bölgedeki mayınları kaldıralım burayı tarıma açalım.” Çok güzel. Çünkü buradaki topraklar, yalnız Türkiye’nin değil dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan topraklar. 50 yıldır buraya hiç gübre girmemiş, hiç ilaç girmemiş. Dünyanın en verimli toprakları. Organik tarım yapılacak topraklar. Ve bir senede iki mahsul, üç mahsul verecek topraklar. İşte bu bölgeyi mayından temizleyelim, oradaki topraksız çiftçilere dağıtalım ve ekonomik açıdan değerlendirelim. Çok güzel.
Genelkurmay Başkanı bizzat hükümete teklifte bulundu “Tamam, biz bunu yaparız,” diyor, “iki sene de biz bu toprakları temizleriz mayından. Bunun için de bize 35 milyon dolarlık makine teçhizat araç gereç lazım.” Vermiyorlar. Bu hükümet zamanında yine bu para verilmiyor, askere para verilmiyor.
Biz bunu söyledik şubat ayında mecliste. Geçen ay. Milli Savunma Bakanı ne dese beğenirsiniz? Diyor ki, “Efendim askerler bunu bir sene incelediler, fakat şehit vermekten çekindikleri için bu projeden vaçgeçtiler” diyor. “Biz de baktık Milli Savunma Bakanlığı olarak, bunu ihale edecek imkanımız yok, paramız yok, ihaleyi açacak teknik bilgimiz yok. Biz de bunu Maliye’ye havale ettik. Maliye Bakanlığı da yap-işlet-devret formülü ile bunu şirketlere yaptırmaya karar verdi.” Ama nasıl oluyor o iş? Birkaç gün sonra bundan kendi bakanlığının genel sekreteri açıklama yapıyor: “Bu doğru değildir. Türk ordusu hiçbir zaman böyle şehit vermeyeceğiz, risk almacağız diye bir görevden kaçmamıştır. Tarihimizde yapmadık bunu” diyor. Yani bakanlığının genel sekreteri, bakanını tekzip ediyor. Bunları siz basında okudunuz mu? Pek okuyamadınız. Nedense bu konuda basında derin bir sessizlik var.
Ondan sonra Maliye Bakanlığı ihale açıyor Mardin’de. Öyle anlaşılıyor ki, yabancı firmalar Türk firmaları ile beraber giriyor; Türk firmaları daha çok bu işin uzmanı olmayan firmalar, belki bir çeşit paravan firmalar, yabancılar bu işi yapacak. Peki ne yazıyor şartlarda? Şartlarda diyor ki; “Üç senede bu mayınlar temizlenecek sonra 49 yıllığına size bu araziyi tahsis edeceğiz”. 49 yıl. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’nin en hassas en kritik bölgesinde sınıra sıfır noktadaki en verimli arazileri yarım yüzyıl yabancıları teslim edeceksiniz. Olacak şey mi? Bu yapılacak iş mi? Aklı başında bir insan bunu yapar mı? Ülkesini seven bir insan bunu yapar mı?
Bakın biz bunu söyledik mecliste, hükümetten hiçbir cevap yok. Basın toplantısı yaptık hiçbir cevap yok. Bugüne kadar hükümetten hiçbir tepki yok.Yaptık yapmadık, haklıydık haksızdık, hata yaptık düzenledik? Bütün bunları iki kararname ile düzenlemişler. Ocak 2005 ve 13 Haziran 2005. Nerede bu kararlar hani? Yok. İkisi de gizli. Neresi gizliymiş bu işin? Nesi gizli olabilir? Gizli kararnameyle bu işi siz, yap-işlet-devret formülüyle yabancılara teslim edeceksiniz. Olacak iş değil.
Şimdi biz bununla uğraşıyoruz, fakat dikkatimizi çeken nokta, bir iki köşe yazarı hariç, İşte Fikret Bila birkaç gündür yazıyor, Melih Aşık yazdı, Cüneyt Arcayürek yazdı. Fakat bunun dışında bakıyorsunuz basında derin bir sessizlik var.
Şimdi bunun sebebini Uğur Mumcu Vakfı mensupları keşfedip bize bildirirse…. Şimdi tam böyle Uğur Mumcu gibi bir usta gazeteciye ihtiyacımız var. Değerli arkadaşımız Uğur Mumcu olsaydı, şimdi bunun arkasını iç yüzünü çıkarırdı. Nedir bunun esası hemen keşfederdi. Acaba ne olacak? Bu çıkarılacak mayınlar pastörilize mi edilecek? Başka bir amaç mı var? Bunları biz hiç bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Bu büyük bir skandaldır. Bu alanda petrol var. Nereden biliyoruz? Nusaybin’in hemen karşısında 300 metre mesafede Kamışlı’da Suriye’de petrol çıkıyor. Şimdi Türkiye-Suriye-Irak sınırlarının birleştiği noktada, hem Irak tarafında hem Suriye tarafında petrol çıkıyor. Allah bu kadar haksızlık yapmış olamaz Türkiye’ye. Her tarafta çıkacak, 100 metre ötede çıkmayacak. Olur mu?
Şimdi biz Kilis’te işte o bölgenin hemen karşısında -sözünü ettiğim mayınlı arazinin bir bölümü mayından temizlenmiş-, biz orada şu anda petrol çıkartıyoruz, petrol üretiyoruz, kuyularımız var. Çalışıyor. Yani siz bu araziyi kapatıyorsunuz ve yabancılara teslim ediyorsunuz. Olacak iş değil. Biz şu sırada bu işle uğraşıyoruz. Ne yapıyorsunuz derseniz. Şu sırada uğraştığımız işlerden biri bu.
Şimdi ikincisi de gayet vahim bir olay. İkincisi de şu; daha geçenlerde bir soru önergesi verdim. Sanayi ve Ticaret Bakanına dedim ki, “Bizdeki bazı bilgilere göre Irak’tan ithal edilen savaş hurdalarının içinde radyasyon varmış, doğru mu?” Cevap geldi. Doğrudur, diyor. Bakar mısınız? Dediği şu: “Uzun süredir bu hurdaların ithalini kontrol altına almaya çalıştık ama ilgili kuruluşlar arasında koordinasyon sağlanamadı. Ondan sonra koordinasyonu sağladık ama gene de beceremedik. 2005 yılı haziranında Irak’tan hurda ithalini durdurduk.”
Peki o tarihe kadar gelen hurdalar ne oldu? Belli değil. İskenderun’a giden var, Sivas’a giden var, çeşitli yerlerde stoklanan var… Ne kadar hurda ithal etmişiz biz Irak’tan? Bizdeki bilgiye göre bir milyon iki yüz yetmiş iki bin ton. Ne kadarı bunun radyasyonlu bilmiyoruz. Peki, Türkiye’de radyasyonlu hurda tespit edilmiş mi? Bizdeki bilgiye göre tespit edilmiş. Peki, ne oldu bunlar? Yani hükümet şunu söyleyebiliyor mu bize: “Bütün bu radyasyonlu hepsini kontrol altına aldık, çevreye insanlara hiç zarar vermeyecek yerlerde stokladık”. diyebiliyor musunuz? Diyebiliyorsanız söyleyin. İşte bu konuda yazılı soru önergeleri verdik. Hâlâ cevap alamadık. Kolay bir iş değil.
Şimdi size bir örnek vereyim, Meksika’da radyasyonlu demirler bulaşmış diğer demirlere. Bir şekilde ithal edilen hurdalarda radyasyon varmış, bunları inşaat demiri yapmışlar. İnşaat demiri yapıldıktan sonra, inşaatlar yapıldıktan sonra durumu fark ediyorlar. 814 tane binayı yıkmışlar, radyasyonlu demirlerin kullanıldığı binalarda insan oturması sağlığa zararlıdır diye. Bu kadar önemli.
Peki, Türkiye’ye ithal edilen bu hurdalarla inşaat demiri yaptı mı? Nerede bu inşaat demirleri? Kullandık mı? Başka malzeme yaptık mı? Tüketim malları yaptık mı? Madeni eşya yaptık mı? Ne oldu? Bilmiyoruz. İşte bunları soruyoruz. Bu hurdaları taşıyan kamyon şoförleri ne oldu? Bunların sağlık kontrolü yapıldı mı? Hurdaların geçtiği gümrükte çalışanlar ne oldu, stoklandığı yerdeki insanların sağlık durumu nedir? Bunları bilmiyoruz. Bir şey daha yazmışlar gayet iyi niyetle, dürüst bir şekilde, “Evet, bu hurdalar radyasyonlu olmakla kalmadı, bunların içinde patlayıcı maddeler de vardı.” diyor. Hükümet itiraf ediyor. Sonra araştırdık baktık bunların içinde hakikaten bombalar varmış. Bu bombalar birkaç yerde patlamış. Türkiye’de ölen insanlar, yaralanan insanlar var bu bombalarla. Sonra başka bilgiye ulaştık, bu hurdalarla birlikte tam 23 ton dinamit Türkiye’ye ithal edilmiş. 23 ton dinamit. Ya sizin önünüzden geçiyor bu, nasıl yaparsınız, nasıl görmezsiniz, nasıl kontrol etmezsiniz?! Olacak iş değil.
Biz bunu da anlattık, meclis kürsüsünde anlattık, basın toplantısı yaptık, gazetecilere teker teker gönderdik. Bakıyorsunuz, derin bir sessizlik. Bu basının durumunu gerçekten değerli arkadaşımız Uğur Mumcu’nun ruhu izliyordur. Herhalde çok muazzep oluyordur eski tabiriyle. Yani basın bu duruma geldi. Halk sağlığını ilgilendiren bu kadar önemli bir şeyi söylüyorsunuz, bir satır yazmıyorlar. Anlı şanlı köşe yazarlarımız hiçbir şey yazmıyorlar, manşetlerde okuyamıyorsunuz.
Şimdi, Ortadoğu deyince biz işte bunları düşünüyoruz. Daha çok konumuz var ama sizin daha çok vaktinizi almak istemiyorum. Buna benzer daha çok anlatacaklarımız var size, yalnız Ortadoğu konularında değil, dış politika konularında da. Ama her halükarda bunları size anlatma fırsatını bana verdiği için Uğur Mumcu Vakfı’nın değerli yöneticilerine içtenlikle teşekkür ediyorum. Bu konularda bizim görevimiz, halkı bilgilendirmektir, sizi bilgilendirmektir. Mümkün olan televizyon kanallarına çıkıyoruz ve orada anlatıyoruz bunları. Anadolu’yu dolaşıyoruz, oralarda konferanslar veriyoruz her hafta bila istisna, Türkiye’nin bir yerine gidiyoruz, anlatıyoruz bunları. Fakat nedense anlı şanlı büyük televizyon kanallarımız bir süreden beri fişi çektiler. Bu konuları onların ekranında anlatmamızı hiç istemiyorlar, acaba neden? Bu sorularla sizi başbaşa bırakıyorum.
Çok teşekkür ediyorum. Sorusu olan arkadaşlarımız varsa.
1. Dinleyici: Bir başka yerden öğrenemeyeceğimiz, sadece sizden duyabileceğimiz çok değerli bilgiler verdiniz, tekrar teşekkür ederiz. Ben birbirine bağlı olarak iki soru sormak istiyorum izninizle. Konuşmanızın başında da ifade ettiniz. Sözü geçen bölgenin ilk çizgileri kırmızı renkte. Ondan sonra Büyük Ortadoğu Projesi adı altında bir yeşil hat çizildi buradan, İslam Dünyası düşünülerek. Daha sonra da yukarıdan Rusya tarafından, Ukrayna’dan bir turuncu renk gelmeye başladı, Turuncu devrimle birlikte. Ve şimdi bu hatların renkleri yavaş yavaş değişiyor. Acaba bu renklerin birinin sarı olma olasılığı var mı? Bu durumda Çin ne yapıyor? Ne gibi özlemleri ve beklentileri var bu bölgede? Bu konuyu da açarsanız sevinirim.
Bir ikincisi de şu; Büyük Ortadoğu Projesi daha sonra değişen adı ile, Gelişmiş Ortadoğu Projesi’nde Türkiye’ye biçilen rol var. O rollerden bir tanesi de, ılımlı İslam projesini burada uygulamak ve diğer İslam ülkelerine örnek model oluşturmak. Bunu destekliyor bunu finanse ediyor. Bunun için de kullandığı bir takım enstrümanlar var, araçlar var. Bunlardan bir tanesi din, işin doğası gereği, bir ikincisi de etnik kimlik. Başka enstrümanları var mı? Ve bu iki özellik, kısa ve uzun vadede Türkiye’den ne götürür? Bir şey getirmeyeceği kesin ama ne götürür?
O.Ö.: Çok teşekkür ediyorum. Doğru, çeşitli renkler var etrafımızda, fakat bizim rengimiz kırmızı-beyaz, kimsenin ondan kuşkusu olmasın. Şimdi Çin, çok ilgili bu bölge ile, çünkü Çin de artık kendi iç üretimi ile petrol ihtiyacını karşılayamaz hale geldi. Ekonomik açıdan geliştikçe petrol ihtiyacı artıyor ve bu bölgeye de Çin’in ilgisi artıyor. Önümüzdeki yıllarda bu bölgeye yönelik bir yarışma olduğunda hiç kuşkunuz olmasın ki, Çin de ön safhada olacaktır. 1 milyar 200 milyonluk nüfusuyla. Fakat Çin’den daha kalabalık nüfus da Hindistan’da olacak. Önümüzdeki 25 yıllık nüfus projeksiyonları gösteriyor ki, Hindistan Çin’den de daha kalabalık olacak, oradaki tüketim ihtiyacı da çok büyük olacak. Yani gelecekte büyük sıkıntılar yaşayacağız bu bölgede, petrol açısından.
Bu arada unutmadan şunu da söyleyeyim ki, Birleşmiş Milletler’in raporu var. Demin “Su petrolden daha önemli olacaktır” dedim. Birleşmiş Milletler’in raporu diyor ki, “2040 yılında Türkiye bölgesinde bu sular dolayısıyla bir savaş çıkması ihtimali çok kuvvetlidir.” Bunu Birlişmiş Milletler söylüyor. O bakımdan bütün bunları bizim çok dikkatli değerlendirmemiz lazım.
Şimdi, Büyük Ortadoğu Projesi ılımlı İslam konusuna gelince, burada bizim çok dikkatli değerlendirme yapmamız lazım. Biz diyoruz ki, biz bunu Sosyalist Enternasyonal’e de açıkladık, Sayın Baykal da açıkladı, başka yerlerde de söyledik. Biz diyoruz ki, bu bölgede İsrail’i bir tarafa bırakın, ülkelerin hepsi Müslüman’dır. Hepsi Müslüman’dır İsrail hariç. Bir Müslüman ülkede demokrasi getirmek istiyorsanız, bu ancak laiklikle olur. Laiklik olmadan demokrasi olmaz. Din ve devlet işlerini birbirnden ayırt etmezseniz, o bölgeye demokrasi getiremezsiniz. O bakımdan eğer istiyorsanız gerçekten bu bölgeye demokrasi getirmek, laikliği birlikte bunu dile getireceksiniz.
Birkaç gün önce, Talabani’nin partisi var, Kürdistan Yurtseverler Birliği, onlardan 35-40 kişilik bir grup geldi bizim partiye. Onlara da bunu anlattım. Dedim ki, bakın siz laiklikten yanasınız, Hallavi filan gibi, Şiiler laiklikten yana, ama Irak’ta hâlâ bir çoğunluk var. Hazırladığınız anayasa, bir din devleti kurulmasını öngörüyor. “Şeriata aykırı kanun çıkmaz” diye yazıyorsunuz, o zaman demokrasi yapamazsınız. Ya demokrasi olacaksınız, bunun için laikliğe geçeceksiniz, aynen bizim yaptığımızı yapacaksınız veya ismi demokrasi olan kendisi demokrasi olmayan rejimlerle yönetileceksiniz.
Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’ni inceliyorsunuz, laiklik adı geçmiyor, kelimesi yok. Ne var? Diyor ki orada, “Biz, bu ülkenin hukukçularını, hakimlerini filan İslami usullere göre eğiteceğiz.” Amerikalılara biz bunu anlattık. Dedik ki, böyle olmaz, bunu yapamazsınız. Eğer yaparsanız, işte Doğu Almanya Cumhuriyeti gibi olur. Adı Demokratik Alman Cumhuriyeti’ydi, kendisi demokratik değildi.
Bu bizim için çok önemli. Şimdi bununla yetinmiyorlar. Türkiye’yi de bir ılımlı İslam ülkesi haline getirip, bölgeye örnek yapacaklar. İşte bu hükümet bunun için biçilmiş kaftan. Yani Türkiye’nin dokusunu değiştireceksiniz, Cumhuriyet’in kazanımlarını bir tarafa bırakacaksınız, cumhuriyetin getirdiği laiklik anlayışını bir tarafa bırakacaksınız, Türkiye bir İslam devleti olacak. Ilımlı. Ilımlılık nerede başlar, nerede biter? Böyle bir ölçü yok dünyada.
Ilımlı İslam. Siz ‘ılımlı’ diye yola çıkarsınız, sonunda başkaları alırlar bayrağınızı daha aşırılığa giderler. Şimdi onun için bu gidiş çok tehlikelidir, çok sakıncalıdır. Türkiye’yi bir cemaat gibi görmek, bizim Türk toplumunun yapısını değiştireceğiz biz, işte iktidar olmak bize yetmez, biz toplumu da bir İslam toplumu haline getirmek yoluna çıkarsanız, çok hata edersiniz. Türkiye’nin içinde bulunduğu ortam bu açıdan son derece düşündürücüdür.
Bakınız şimdi, gidiyorsunuz, Mısır Müslüman bir ülke, Mısır Cumhurbaşkanı’nın karısının başı açık. Ürdün Kralı’nın karısının başı açık. Efendim, Suriye öyle, Pakistan öyle. Bunlar Hıristiyan mı? Yani bunlar olacak şeyler değil. Hadi bırakın onları Türkiye’ye geliyorsunuz, Türk hükümetinin Diyanet İşlerinden sorumlu, İlahiyat Profesörü, sayın devlet bakanının eşinin başı açık. Bu nasıl bir çelişki. Yani siz ne yapmak istiyorsunuz. Biz bunu anlatmaya çalışıyoruz. Siz bunu yaptığınız taktirde bu topluma çok zarar verirsiniz. Toplumu ikiye ayırırsınız. Öyle bir hava yaratırsınız ki, bir süre sonra, başı açık olmayan insanlara karşı millet tavır almaya çalışır.
Geçenlerde bize anlattılar, İstanbul’da bir hanım, bir taksiye binmiş Selamiçeşme’de, şoför demiş ki, kusura bakmayın ben sizi taşıyamam. Niye? “Sizin başınız açık” demiş. Bu noktaya geldiysek, buradan nerede gideceğiz? Büyük baskılar yapacaksınız siz, 8 yaşındaki çocuklara özgürlüktür diye, türban takacaksınız filan. Ondan sonra on binlerce yüz binlerce genç kızımızı üniversiteye gitmemeye mahkum edeceksiniz. Bizim yargı sistemimizin imkan vermiyor buna. Yasalarımız, anayasamız imkan vermiyor, Anayasa Mahkemesinin kararı var, Yargıtay’ın kararı var. Bunları yok farz edeceksiniz. Ve ondan sonra bu insanları üniversite tahsilinden mahrum edeceksiniz. Avukat olamayacak, mühendis olamayacak, doktor olamayacak, öğretmen olamayacak, memur olamayacak, milletvekili olamayacak, sanatçı olamayacak, sporcu olamayacak… Nedir bu kızlara garez? Yani bu kızlara bu kadar kötülük yapmaya hakkınız var mı? İşte “Dinimiz bunu zorunlu kılıyor” diyorlar.
Şimdi biz laik bir devletin siyasetçileri olarak, tartışma açmak istemiyoruz ama günün birinde tartışmak zorunda kalırsak, açarız Kur’an’ı koyarız masanın üstüne, öbür tarafta da İncil’i koyarız. Orada göreceksiniz ki, Kur’an’da “Baş örtüsü şarttır kadınlar saçlarını örtmelidir” diye bir laf yok, İncil’de var. St. Paul’ün Koretoslulara hitabı bölümünü açın. Üç ayrı yerde “Kadınlar mutlaka başını örtmelidir” diyor. Hıristiyanlar öyle mi yapıyor, onların hepsi dinden çıktı mı?
Şimdi o bakımdan ölçüyü hiç kaçırmamak lazım. Bu konuları biz yeterince dile getirdiğimizi zannediyoruz ama aydınların, toplumun ya da kesimlerinin, basının bu konuda çok duyarlı olması lazım.Gerçekten duyarlı olması lazım. Ben size çok kısa bir şey anlatayım. Biz İran İslam Devrimi’nden sonra tırnak içinde, İran’a giden ilk heyetteydik. Ben o zaman Dışişleri Bakanı’nın danışmanıydım. Gittik, dedik; Humeyni’yi ziyaret edeceğiz, mümkün mü? O, Kum şehrinde dediler. Peki gideriz, dedik. Gittik evine. Adam yanındakileri bize takdim ediyor. İşte bu diyor Petrol Bakanı, bu diyor Dışişleri Bakanı, bu diyor bilmem ne bakanı filan üç dört kişi var etrafında, bu da benim Türkiye Temsilcim. Ne iş yapacak bu temsilci, dedik. Büyükelçi mi? Hayır değil, diyor. Peki ne iş yapacak bu temsilci? Bunun diyor, görevi İran İslam Devleti’ni Türkiye’ye yaymaktır. Düşünebiliyor musunuz? İnsanlar böyle çalışıyor. Adam sizin yüzünüze baka baka diyor ki, “Ben bir İslam devrimi yaptım, tamamen bir İslam topluluğu, İslam cumhuriyeti yaratmak için yola çıktım ve bunu senin ülkene de yaymaya çalışıyorum”. Siz de cesaret edip, ben de senin ülkene demokrasiyi yaymaya çalışıyorum diyemiyorsunuz.
Evet. Başka sorusu olan arkadaşlar?
2. Dinleyici : Efendim önce bu çok aydınlatıcı söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Benim iki sorum olacak. Amerikan Heyetleri son olarak Genelkurmay Başkanı geldi bundan sonra herhalde bir heyet gelecek. Amerikalılara, bu PKK hakkında sözlerini tutmadıklarını, Türkiye’ye yalan söylediklerini iktidar partisi değil ama siz, muhalefet partisi, gayet güzel anlatıyorsunuz ve bundan sonra da anlatacaksınız. İncirlik de dahil olmak üzere, çünkü Amerikalılar resmen yalan söylüyorlar. İncirlik üssü dahil olmak üzere, Amerikalılara bundan sonra hiçbir şey yapılamaz mı? Birinci sorum bu.
İkincisi; Konuşmanızın başlangıcında, Amerika’nın kendi petrol üretimi azalıyor dediniz. Bu acaba, kendi kuyularının veriminin azalmasından mı, yoksa kasıtlı olarak evvela kendi dışındaki ülkelerin petrollerini kullanmak, en sona da kendininkini rezerve olarak saklamaktan mı ileri geliyor? Teşekkür ederim.
O.Ö.: Ben teşekkür ederim. Önce ikinci sorunuza cevap vermek istemiyorum. Bir taraftan Amerikanın petrol rezervleri azalıyor, bunları biliyoruz, uluslararası rakamlar var. Bir taraftan da azalan rezervlerini daha ileriye saklıyorlar. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Yani şu anda, başka ülkelerin petrolünü tüketelim biz, kendi petrolümüzü daha ileriye bırakalım diyorlar. Şimdi Amerika’nın bu tavrına karşı ne yapılabilir? Çok şey yapılır. Amerika Türkiye’nin dostu mu? Dostu. Müttefiki mi? Müttefiki. Ama Türkiye’nin çıkarlarına saygı göstermek zorunda. Biz Amerika’nın çıkarlarına karşı bir şey yapmıyoruz Türkiye olarak. Ama onlar da bizim çıkarlarımıza saygı gösterecekler. Şimdi onlar her istediğini bize yaptıracak, ama bizim en haklı taleplerimizi bile yapmayacak. Bunun izahı yok.
Şimdi bunu, milletvekilleri olarak, Amerika’ya anlatmak bizim görevimiz. Nasıl anlatacağız? Meclis’te de söyledim. Nasıl anlatacağız? Efendim, parlamenter heyetler ziyareti ile anlatacağız. Çok önemli bir heyet geliyor, Amerikan Senatosunun Savunma Komisyonu üyeleri, bütün TBMM’ye ayırdıkları zaman 35 dakika. Bunun da yarısı tercüme ile geçiyor. İşte 20 dakika içinde iktidar partisi, muhalefet partisi konuşacak da derdinizi anlatacaksınız, adam da size cevap verecek. Mümkün değil. Yani belli ki bizim bu görüşlerimizi Amerikan Kongresine anlatmamızı istemiyorlar.
Size şunu söyleyeyim, şimdi bizim Meclis Dışişleri Komisyonu olarak, pek çok ülke ile temasımız var, heyetler kabul ediyoruz, heyetler gönderiyoruz. Ama bu heyet geldi mesela, meclis dışişleri komisyonunu ziyaret etmedi. Acaba niçin etmedi? Biz Çin’e bile heyet gönderdik, Amerika’ya göndermedik. Amerika’ya gidecek parlamenterler sadece dostluk grubundan ibaret, bunu da AKP’liler ayarlıyor. Kim gidecek, kim gitmeyecek? Şimdi CHP’den bile kimin gideceğini onlar karar veriyorlar. Düşünebiliyor musunuz, böyle bir durum olabilir mi? Herhalde soracaksınız, sizin partinizi kim temsil eder, kimi yollamak istiyorsunuz, kim bu işlerde bilgi sahibidir? Hayır. Onlar karar verecek. Yani bizim bu mesajı Amerikan Kongresine, Amerikan düşünce kuruluşlarına, Amerikan basınına Amerika’da duyurmamızdan hiç hoşlanmıyorlar. Onlar monopolüne alacaklar Amerika ile ilişkilerimizi, onlar ne derse Amerika ona inanacak. İşte ondan sonra böyle makalaler çıkıyor.
3. Dinleyici : Sayın Öymen, çok teşekkür ederim. Benim değinmek istediğim husus bir soru olmaktan ziyade, izin buyurursanız birkaç dakika içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarıyla, Birinci Büyük Millet Meclisi ile bugünkü yasama ve yürütmenin bu konulardaki durumunu kıyaslamak imkanı için, bir iki noktaya değinmek olacak.
Siz Ortadoğu’ya İngilizlerin Lawrence’ı gönderdiğini belirttiniz. Atatürk Amasya’ya geldiğinde Müfettiş-i Umumi olarak, 15 Haziran 1919 günü Diyarbakır milletvekili Mustafa Beyin bir telgrafı vardır. Söylev’in III. (Belgeler) Cildinde 8 no’lu belge. Diyor ki, İngiliz temsilcisi Dup Noel Diyarbakır’a geldi, Kürt Teali Cemiyeti’nin bazı mensupları İngiliz himayesinde bir Kürdistan kurmak istiyor. Atatürk aynı gün cevap veriyor 9 no’lu belge. Onları ikna ediniz. Diyarbakır’da Redd-i İlhak Müdahafaa-i Hukuk Cemiyetlerini kurunuz. Aynı gün İstanbul’a telgraf çekiyor. Cafer Tayyar Paşa’nın nerede, hangi görevde olduğunu öğreniyor, ona bir telgrafla durumu bildiriyor. Diyor ki, güneydoğu’da Türkler ile Kürtler kardeştir, birleştiler, endişe edecek bir husus yoktur.
Şimdi Misak-ı Milli And’ını biliyorsunuz, Atatürk hazırladı, Osmanlı Meclisi mevcudu bunu kabul etti. Orada Kerkük ve Musul da Misak-ı Milli sınırları içersindeydi. Fakat Ortadoğu’da bozguna uğrayan ordular, bozgun halinde çekilirken Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy, Fevzi Çakmak orada kolordu ordu komutanlarıydı, o bozgunu düzenli çekilişe çevirdiler, Toroslar’a mevzilendiler, kesin emirlere rağmen de silahları düşmana teslim etmediler. Yıldırım orduları grup komutanlığına atandığı vakit Atatürk veya çekilirken dahi Toroslar’a doğru, İstanbul hükümetini Irak konusunda, Kerkük ve Musul konusunda defaatle uyardı. Oradaki kolordumuzun komutanı Ali İhsan Sabis Paşa’dır ve İngilizlerle savaşmadan çekti kolorduyu, ki bu “Filistin’den Anadolu’ya Mustafa Kemal’le 58 Gün” adlı, Mustafa Yıldırım Bey’in yapıtında ayrıntılı olarak vardır.
Atatürk ve arkadaşları milli mücadeleyi böyle hazırladılar, ortadoğu ve Irak’taki Kerkük ve Musul’u da böyle sahiplenmek istediler. Ama referandum sonucunda kaybedildi. Nedeni savaşsız ve bozgunsuz oradaki kolordumuzun çekilmesidir. O kolordumuzun çekilişindeki temel sorunun ne olduğunu bir emekli büyükelçimizin anı yapıtında okudum ama burada söylemeyede dilim varmıyor, çünkü o kitabım kayboldu.
Şimdi Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlarla, Türkiye cumhuriyetini kuran TBMM ile bugünkü yasama ve yürütmenin durumu görüyoruz ki çok farklı. Değinmek istediğim birinci husus bu.
İkinci husus: Hudut aşan sular konusu ki, bugün Dicle’nin yıllık üretimi 33 milyar metreküptür. Bunun 4 milyar metreküpü sınırlarımız içerisinde doğar. Fırat Nehri’nin de yıllık üretimi, o da 30 küsur milyar metreküptür. Bunun 14 milyar metreküpünden Suriye faydalanır, 4 milyar metreküpünden de Irak faydanır ayrıca Habur çayı filan… Ama Suriye Asi Nehri’ni tamamıyla kapatmıştır, bize su göndermez.
Üçüncü bir husus, değindiniz, bu mayınlı alanlar. Ben askerliğimi orada yaptım. Fırat Köprüsünden Kargamış köprüsünden Ceylanpınar’a kadar hududu biliyorum. Mayınlı sahaları biliyorum. İki ayrı taburda bölük komutanıydım, çünkü ilk görevim de mayına basıp şehir olan Mehmetçiği mayın alanından çıkartmak olmuştu. Şimdi demiryolumuzun 500 metre kuzeyi bizim alanımız, 500 metre güneyi 15 metreden sonra başlar Suriye’den, askeri yasak bölgedir. Oraya hiçbir sivil şu veya bu nedenle giremez.
Mayınlı saha da, orada kaçakçıların daha ziyade geçiş yaptığı alanları kapatmak için yapılmıştır. Hudut boyunda yer yer vardır. Mayınlanmış gibi gösterilen alanlar vardır. Aslında onların döşenmesi büyük bir yanlışlıktır, hiçbir faydası olmamış hatta kaçakçıların çok işine yaramıştır.
O.Ö.: Çok teşekkür ediyorum. Çok güzel bilgiler verdiniz, yalnız bir tek nokta var biliyorsunuz. O da şu: Aslında bu Musul bölgesinde referandum yapılmasını biz istedik. İsmet Paşa’nın Lozan’da ve dedi ki, belgeleri istatistikleri çıkarak, Türklerin ve Kürtlerin nüfusu Araplardan çok daha fazladır. O bölgede referandum yapalım. İtiraz eden İngilizler…. Lord Curzon diyor ki, “Kürtleri size niye bırakacakmışız?” Sanki kendi soydaşıymış gibi, vatandaşıymış gibi niye Kürtleri sana vereyim diyor. Ama biliyor ki, eğer referandum olsa Türklerle Kürtler birlikte oy kullanacak.
Hakikaten Misak-ı Milliye sınırları içinde o bölge, Atatürk’e diyorlar ki, buraya bir askeri hareket yapıp alabilir miyiz? Alabiliriz, diyor. Buna gücümüz yeter ama sonra başka yerde bizim için çok ciddi sorunlar çıkarırlar diyor. Orada bir ilginç noktadır, şu Mondros Mütarekesi diyor ki, bu mütareke yapıldığı anda yabancı birlikler neredeyse orada kalacaklar. Oysa ki, İngiliz birlikleri daha girmemiş Musul’a, Kerkük’e. Üç gün sonra giriyorlar. Fakat petrol o kadar önemli ki anlaşma manlaşma dinledikleri yok, fiili durum yaratıyorlar. Yani bunun hikâyesi çok, dediğiniz gibi ne kadar ayrıntılı olarak insan incelese o kadar ilginç sonuçlar çıkıyor. Dediğinizde doğrudur. Birinci meclisin, ilk TBBM’nin duyarlılığı çeşitli konularda, hepimiz için örnek olacak niteliktedir. Biz işte onlardan esinlenerek görev yapmaya çalışıyoruz. Ümit ediyoruz ki, bütün milletvekillerimizde aynı anlayışla, aynı ruhla hareket etsinler.
4. Dinleyici: Türkiye’nin Hamas’la görüşmesini acaba ABD istemiş olamaz mı? Benim yerime sen görüş muhatap ol, İsrail’i tanısın, terörden vazgeçzsin. Böyle bir şey olamaz mı?
O.Ö.: Zannetmiyorum. Aynı gün ben ABD büyükelçisi ile görüştüm. Bu konuda çok rahatsız olduğu izlenimini aldım. Bugün de zaten bir açıklaması var. Bunun Amerika’da çok büyük rahatsızlık yarattığını söylüyor. Bu Amerika’nın bütün açıkladığı politikalara terstir. Onların stratejisi bu konuda bir tecrit politikası uygulamaktır Hamas’a karşı. Hükümet de olsa onları tecrit etmektir ve bir süre sonra Filistin’i yeni bir seçime zorlamaktır. İşte Türkiye’nin bu davranışı biraz bu politikayı zora sokmuştur ve aynı zamanda İsrail de bundan çok rahatsız olmuştur. Amerika’da Yahudi kökenli gazeteciler, yazarlar, iş adamları hepsi rahatsız olmuştur ve Amerika’da kimse “Türkiye iyi iş yaptı” dememiştir. Türklerin yaptığını savunan pek olmadı, ben duymadım.
5. Dinleyici: Ben bu sınır konusunda mayın konusunda son durum nedir? Onu öğrenmek istiyorum. Bir de bir şey dikkatimi çekti, Amerika’nın Irak’a müdahalesi diyorsunuz, ‘işgal’ kelimesini dikkat ettim pek kullanmak istemiyorsunuz, bunun özel bir nedeni var mı? Teşekkür ediyorum.
O.Ö.: Bu mayınlar konusundaki en son durum şu. Hükümet 15 Şubat tarihinde Mardin’de bir ihale açtı. Demin dediğim gibi yap-işlet-devret formülü ile. Bu ihaleye üç firma katıldı. İkisi Türk, birisi İsveçli ama Türklerin arkasında da yabancı firmalar var. İsveç’in arkasında da başka firmaların olduğu anlaşılıyor. Artık bizim bu tepkimizin, bu konuyu gündeme getirmemizin sonucu mudur, başka sebebi mi vardır bilmiyorum bu ihaleyi iptal ettiler. İşte firmaların belgeleri eksikti filan diye.
Şırnak konusunda, Şırnak ihalesi açılacaktı 9 Mart’ta, bunu hiç yapmadılar. Açılacağını ilan etmelerine rağmen yapmadılar. Hükümetin bu konularda bizim tepkimizi dikkate aldığını gösteriyor. Yeni bir değerlendirme yapmaya ihtiyaç mı duydular, başka bir gelişme mi oldu bilemiyoruz. Ama şu anda fiilen durmuş gibi görünüyor ihaleler, ama çok uyanık olmak zorundayız, çok dikkat etmek zorundayız.
Amerika’nın Irak’ı işgali konusuna niye müdahale diyoruz? Çünkü işgalden daha önemli olan Amerika’nın askeri operasyonudur. Irak’a yönelik askeri operasyona müdahaleyi, biz ‘askeri operasyon’ anlamında kullanıyoruz. Ondan sonra işgal etmiştir tabii ki Irak’ı İngilizlerle birlikte, koalisyon güçleriyle birlikte ama, önemli olan Amerika’nın ‘askeri müdahale’ kararını vermesi ve bunu uygulamasıdır. İşte bu Birleşmiş Milletler sistemine aykırı, kararına aykırı, meşruiyeti yok. Bunun için son derece önemlidir. İşgal müdahalenin sonucudur. Tabii ki işgali savunmak kabil değil. Bizim savunduğumuz gayet açıktır. Biz diyoruz ki Amerikan güçleri, koalisyon güçleri Irak’tan çekilmelidir. Bunların yerine kısa dönemde güvenliği sağlamak için, Irak’la çıkar ilişkisi olmayan bazı tarafsız ülkelerin BM şemsiyesi altında oraya barış gücü göndermeleri mümkündür; Hindistan gibi, İrlanda gibi, Finlandiya gibi bu işe doğrudan doğruya taraf olmayan ve oradaki şiddet yanlısı grupların müdahalesini hiçbir şekilde haklı çıkarmayacak bir uluslararası barış gücü yollamaktır, birçok ülkede yapıldığı gibi.
Aynı zamanda da gerçek bir demokrasiye Irak’ı geçirecek adımlar atmaktır. Bugünkü gidiş açıkçasını söylemek gerekirse, bir demokratik gidiş değildir Irak’ta. Seçim yapıyorsunuz 45 gün sonra sandık sonuçları açıklanıyor, 45 günde sandıklar Bağdat’a taşınıyor. Olacak iş değil. Seçimin üzerinden 5 ay geçiyor; hükümet kuramıyorsunuz, başbakan seyahat ediyor, cumhurbaşkanın, bu adamın hiçbir yetkisi yoktur, diyor. Böyle tuhaf şeyler oluyor Irak’ta. Onun için Irak’ı özellikle bugün bir demokrasi olarak nitelendirmek için epey gayret sarfetmek lazım.
Amerika’da şu anda Irak’a Amerika’nın müdahalesini destekleyenlerin oranı yüzde 29’a düştü. Başkan Bush’u destekleyenlerin oranı yüzde 33’e düştü. Bu Amerikan tarihinde örneği görülmemiş bir şey. Ve Sayın Elekdağ’ın bu Amerikalı Kongre Heyetine söylediği gibi, “Tarih boyunca Amerika, kendi halkının desteklemediği hiçbir savaşı kazanamamıştır. Onun için yapılacak iş, Amerika’nın bir an önce Irak’tan ayrılmasıdır.”
Yani Irak hakkında daha çok söylenecek şey var ama vaktimiz sınırlı olduğu için söyleyemiyorum. Genç arkadaş söz istiyor.
5. Dinleyici: Hocam, Irak politikası hakkında bizlere gerçekten çok aydınlatıcı bilgiler verdiniz. Bizim için faydalı olacağını düşünüyorum. Fakat, İran’la ilgili pek bir şey söylemediniz, kısa bir şekilde geçtiniz.
O.Ö.: Söyleyeyim. Teşekkür ederim. Şimdi İran’la ilgili olarak, can alıcı tarafı işin şudur: İran iki şey yapıyor. Bunlardan sadece bir tanesi üzerinde Amerika’nın tepkilerini okuyorsunuz ve kamuoyunun ilgisi var; ikincisi üzerinde kimse bir şey demiyor. Halbuki ikincisi hiçbir teori götüremeyecek bir iş. Bir tanesi nükleer programıdır. İran’ın nükleer programının kökeninde, Busehr nükleer santralı yatıyor. Bunun mihmandarları, ilk yapımcıları ve destekleyicileri Almanlar, ondan sonra Ruslar. Şimdi burada üretilen uranyumun zenginleştirilmesi söz konusu. Bir dereceye kadar zenginleştirirseniz, elektrik üretiminde kullanıyorsunuz. O zenginleştirmeyi devam ettirirseniz bir miktar daha, atom silahı, nükleer silah kullanmak için uygun kıvamda zenginleştirilmiş uranyum oluyor elinizde.
İran bu yolda bazı çalışmalar yapıyor, 40 civarında tesisi var İran’ın değişik yerlerine konuşlanmış. BM Atom Enerjisi Komisyonu’nun raporu var ve bu raporda çok açık bir şekilde İran’ın kendileri ile yeterince işbirliği yapmadığı söyleniyor, eleştiriliyor. Bu rapor üzerine BM Güvenlik Konseyi dün İran’a karşı çok kararlı bir açıklama yaptı. Bir yaptırım sistemi uygulaması söz konusudur İran’a. Onun sonuçları tabii Türkiye’yi etkileyecektir.
İkinci boyutu, tartışılmayan boyutu şu: İran aynı zamanda uzun menzilli füze de üretiyor. Şu anda İran’ın elindeki Shahab-3 füzeleri 3000 km menzillidir. Şimdi geliştirmekte oldukları füzeler Shahab-4, 4000 km menzilli olacak. Şu anda elinde kullanabileceği füzelerin menzilini bir tek Türkiye giriyor NATO ülkelerinden. Ama daha geliştirilmiş füzeler yaparlarsa başka NATO ülkeleri de, Yunanistan, İtalya belki başka ülkeler Doğu Avrupa ülkeleri filan girecek. Daha sonra Fransa girebilir.
Şimdi bunun üzerinde kimse durmuyor. Biz ne diyoruz? Bizim dediğimiz şu; nükleer silahların yayılmasına biz karşıyız. Yayılmasının önlenmesini istiyoruz ama bir şartla; ilkeli olacaksınız, diyeceksiniz ki, kim ki bu silahları geliştirir hepsine karşı tavır alacağız, bütün dünyada bu silahların geliştirilmesini önleyeceğiz. Bunu yaparsanız, biz de beraberiz ama yapmıyorsunuz. Siz “alacart” bir yaklaşım uyguluyorsunuz, Amerika olarak. Biz bunu eleştiriyoruz.
Şimdi başlangıçta Pakistan’ın, Hindistan’ın nükleer silahlar üretme programına karşı çok şiddetli tepki gösterdi, Amerika. Dünyayı ayağa kaldırdı. Türkiye’ye muazzam baskı yaptılar. Şu malları satıyorsunuz, şöyle olur, böyle olur. Bütün dünyayı ayağı kaldırdılar. Sonra bunlar nükleer silahları patlattı, denemeleri yaptı; dünyaya ilan ettiler ‘bizde var o silahlar’ diye. Füzelerini de kullandılar. Tam o sırada Afganistan olayları çıktı. Amerika hem Hindistan’a hem Pakistan’a muhtaç bir duruma geldi. Bir anda unuttular. Hindistan’ın da Pakistan’ın da nükleer programlarını bir anda unuttular. İşte yanlış olan bu. İsrail bu silahları üretiyor mu? Birçok kaynağa göre üretiyor. Amerika ne diyor? Hiçbir şey demiyor.
Şimdi burada diyelim ki BM Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin bu silahlara sahip olmaları artık Dünya’da kabul edildi. Amerika, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya. Peki gerisi? Hiç değilse burada duralım değil mi? Hiç değilse burada duralım değil mi, gerisini durduralım. İşte bu konuda ilkeli politika lazım. İran’a da söyleyeceğimiz bu.
Biz İranlılara çok açık söyledik, buraya geldiğinde İran Dışişleri Bakanı’na çok açık söyledik yüzüne karşı. Biz Birleşmiş Milletlerle atom enerjisi konusunda iş birliği yapın, böyle işlere kalkışmayın, bu bizi de rahatsız eder, dedik. Almanya’dan çok bizi rahatsız eder. Bu silahı kalkıp da İsveç’le Almanya’ya karşı kullanacak hali yok ama bizim bitişiğimizde, kazara patlasa zararını biz çekeceğiz, Çernobil gibi. Bizim İran’la ilgili söyleyeceğimiz bunlar bu noktada.
6. Dinleyici : Sayın Öymen, verdiğiniz değerli bilgiler için öncelikle teşekkür ediyorum. Bu son bir hafta on gün içerisinde, Güneydoğu’da meydana gelen olaylar hakkındaki düşüncenizi merak ediyorum. Gerek bazı belediye başkanlarının yapmış olduğu açıklamalar, gerek Nevruz kutlamaları için Talabani ve Barzani’nin Türkiye’ye davet edilmesi, gerek bazı il başkanlarının esnafı kepenk kapatmaya davet eden beyanları… Bu konuda hükümet sizce ne tür tedbirler almalı yasal olarak, veya alınmazsa gidişat nasıl olur?
O.Ö.: Çok açıkça size söyleyeyim. Şimdi bizim burada ilkeli bir politika izlememiz lazım. Biz baştan beri söylüyoruz, diyoruz ki, şiddete başvuran kim olursa olsun, hedefi kim olursa olsun, gerekçesi ne olursa olsun biz her türlü şiddete karşıyız. Bir kere bunda anlaşmak lazım. Yani şiddete başvurmanın yanlış bir iş olduğunda herkesin anlaşması lazım. Ama siz kalkıp da başbakan olarak, gidipte Güneydoğu’ya Hakkari’ye Diyarbakır’a derseniz ki orada “Bizim de hatalarımız oldu” işte bu yanlış mesajdır. Bu şu anlama gelir; bizim de hatamız oldu, demek, bazılarının silaha sarılmasının haklı bir gerekçesi vardı çünkü biz kusurluyduk demektir. Bunu dediğiniz zaman, şiddeti meşrulaştırmak gibi anlar bunu bazıları. Buna çok dikkat edeceksiniz.
İkincisi, başka mesajları oldu başbakanın, bunlar da kafa karıştırıcı oldu. Alt kimlik, üst kimlik vs. Şimdi burada bizim devletimizin bir omurgası var. Bunu feda etmeyeceksiniz. Devletimizin omurgası Atatürk tarafından atılmış, kurulmuş biz bundan vazgeçersek, bundan saparsak bu devleti bir arada tutmakta zorlanırız.
Atatürk’ün kurduğu omurga 1924 anayasasının 88. maddesindedir. Çok açık bir şekilde diyor ki, “Etnik kökeni ne olursa olsun, dini ne olursa olsun bu ülkeye vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” Türk kimdir? Türk budur. Şimdi siz Atatürk’ün bu anlayışından uzaklaşırsanız, bu Türk milletinin tarifidir. Türk milleti etnik kökeni ne olursa olsun, dini mezhebi ne olursa olsun bütün bizim vatandaşlarımızın Türk milletinin mensubu olduğudur. Ha bunun altında alt kimlikler vardır başka ülkelerde olduğu gibi. Ama siz ‘millet’ kavramını feda edersiniz; Başbakan olarak, hükümet olarak kalkıp da, bir kere bile ağzınızdan Türk milleti lafı çıkmazsa o zaman bunu insanlar başka türlü yorumlarlar. Ve bu millete karşı, devlete karşı ayaklanırlarsa, yeterince tepki görmeyecekleri izlenimi alabilirler.
Şimdi Genelkurmay Başkanı kalkıyor, açıkça söylüyor, yazdı bir dergiye, makalede diyor ki: “Bizim yasal yeteneklerimiz çok sınırlıdır, çok zorluk içinde mücadele ediyoruz.” Çok ciddi bir mesaj bu. Şimdi bu ne anlama geliyor. Yani siz terörle mücadele yasasını çıkarırken askerlere danışmadınız mı? Siz güvenlik konusunda askere danışmazsanız hangi konuda danışacaksınız? Milli Güvenlik Kurulu ne iş yapar? Milli Güvenlik Kurulu’na siz getirmediniz mi bu yasayı? Yani askerler mecliste yayınlanınca mı öğrendi. Biz meclise geldiği zaman bir yasa zannettik ki, bütün güvenlikle ilgili kuruluşlarımız bunu onaylıyor. Ama Genelkurmay Başkanı buna karşı çıkıyor, demek ki burada bir eksiklik var.
Peki, bunu söyleyeli kaç ay oldu Genelkurmay Başkanı. Nerede yeni yasa? Nerede terörle mücadele için silahlı kuvvetlere, güvenlik güçlerine yetki veren yasa. Şimdi bugün yasal olarak, oradaki bir otomobilin bagaj kapağını açtırmak yetkisine sahip değil güvenlik güçleri. Her konuda savcıdan yetki alacaksınız, işte o zaman devlet gücünü siz çaresiz bırakıyorsunuz. Bu çok sakıncalıdır.
O bakımdan biz diyoruz ki, bir an önce bu konu mecliste ele almak lazım. Gerekli yasal düzenlemeleri yapmak lazım. Diğer ülkelerde bundan çok daha az terör faaliyetleri oldu, İngiltere’de filan, hemen yasalarını değiştirdiler. Güvenlik güçlerine daha fazla yetki verdiler. Teröre karşı daha etkili önlemler aldılar. Bunu yapacaksınız.
7. Dinleyici : Acaba bu yasalarla ilgili Avrupa Birliği’nden bir çekince mi var?
O.Ö.: Efendim olabilir mi? İngiltere Avrupa Birliği üyesi değil mi? Yani çekince varsa, siz kendinize güvenen bir devlet olarak diyeceksiniz ki, İngiltere Avrupa Birliği üyesi değil midir? Siz İngiltere’ye de bunları tavsiye ediyor musunuz, edince dinliyor mu İngiltere sizi? Siz kendi çıkarınızı savunacak gücünüz yoksa, iradeniz yoksa o zaman siz baştan yenilgiyi kabul etmişsiniz demektir. Diyeceksiniz ki, sizin içinizdeki ülkelerden teröre muhatap olanlara bakın ne yapıyor. Ondan sonra gelip bize laf ediyorsunuz, “Edemezsiniz!” diyeceksiniz. O kadar basit.
Türkiye maalesef bu konuda iyi bir sınav veremedi geçtiğimiz birkaç yıl içinde, orduyu etkisiz kıldık. Orduya yönelik iç ve dış saldırılar karşısında hükümet yeterince koruma görevi yapamamıştır. Bakın size bir örnek vereyim; bizim tarihimizde hiç olmayan bir şey oldu. Kamuoyunun dikkatinden kaçıyor bunlar nedense? Basınla bu arada pek aramız hoş değil. Bizi eleştirdiği için değil, eleştiriye hiç bir itirazımız yok. Demokrasinin icabı ama haber saklama bizi rahatsız ediyor. Haberleri sansürlüyorlar.
Şimdi bakın üç kişi de bir makale yazdılar. Bir tanesi, bir emekli subay aynı zamanda da yazar, bir tanesi emekli polis veya güvenlik şeylerinden geliyor, üçüncüsü muazzaf subay, şu anda görevde. Şimdi bu konularda öyle şeyler yazdılar ki, bu, Türkiye’nin bütün bildiğimiz politikalarına ters. Yani bunu okuyan bir adam, “Türk ordusunun rolü nedir, görevi nedir, anlayışı nedir, Avrupalıya bakışı nedir, yarın ne olursa ne yapar?” filan.. Şimdiye kadar kamuoyuna askerlerin ağzından açıklananların tam tersi.
Ben bir soru önergesi verdim. Dedim ki, sizin haberiniz var mıydı, Milli Savunma Bakanı’na, bu makalenin yayınlanacağını biliyor muydunuz? Çünkü bir subay, bir diplomat böyle bir makale yayınlanacağı zaman, önce kendi kurumuna sunar yetki alır. Bizde usul böyledir. Biz yapıyoruz, askerler haydi haydi yapar. Sizin önceden haberiniz var mıydı, onayınızı verdiniz mi? Cevap geldi dün; hayır, diyor haberimiz yoktu, onay da vermedik, paylaşmıyoruz diyor.
Şimdi devlet nereye geldi. Geçmişimizde böyle bir örnek hiç olmadı, biz Türkiye’de yaşamıyoruz böyle şeyleri.
8.Dinleyici: Çare nedir efendim bütün bunlara?
O.Ö.: Çare nedir? Çare halktır, çare halkın cumhuriyete sahip çıkmasıdır. Çare sizsiniz. Şimdi biz gittiğimiz yerlerde bu gibi toplantılarda diyoruz ki; bakın, biz bu konularda elimizden geldiği kadar görevimizi yapmaya çalışıyoruz mecliste, meclis dışında, ama halktan bir şey bekliyoruz. Ne bekliyoruz? Yani hepimiz tek tek vatandaş olarak, bu konudaki düşüncelerimizi, tepkilerimizi oturacağız, yazacağız. Kime yazacağız? Hükümete yazmak gerekiyorsa hükümete, basına yazmak gerekiyorsa basına, köşe yazarlarına, kimse tepki göstereceğiz. Diyeceğiz ki, “Bakın sizin şu yaptığınız iş yanlıştır.” Kalkıpta Başbakan ‘geçmişte hata yaptık’ deyince terörü güçlendiriyorsunuz, buna yapamazsınız, hakkınız yok. Bir kişi yazarsa dikkate almazlar, on kişi yazarsa gene almazlar, onbin kişi yazarsa dikkate alırlar. Halkın tepkilerini harekete geçirmek lazım. Biz evde oturacağız seyirci gibi, ondan sonra devlet bu şekilde elimizin altından kayacak, Kıbrıs gidecek, bilmem ne olacak. Biz diyeceğiz ki, “Biz iyi vatandaşlar olarak üzüntü ile izliyorduk”. Olmaz. Biz tepki göstereceğiz, vatandaş olarak tepki göstereceğiz bir vatandaşlık bilinci ile…
Bakın, ben bunu size söylemek istemiyorum ama, biz üniversite öğrencisiyken, bundan çok daha az önemli olaylar olunca bütün Türkiye’yi ayağa kaldırırdık. Şimdi gençler yok ortada. Nerede bu gençler? Nereye gittiler?
9.Dinleyici: Sindirdiler efendim. İşkence sindirmedi mi?
O.Ö.: Sindirdiler. İşkence sindirdi. Üniversite öğretim üyeleri, giderlerdi Sıhhiye’de Atatürk anıtının önüne cübbelerini bırakırlardı, bundan çok daha az önemli konularda. Şimdi diyoruz ki, iki Kıbrıs büyüklüğünde bir arazi yabancılara teslim ediliyor yarım yüzyıllığına, kimsede ses yok. Hayret edersiniz. En küçük bir tepki yok. Buna tepki gösterseniz işkence mi yapacaklar. Hiçbir tepki yok. Bizi gerçekten bu çok zorluyor. Hiç kimseye demiyoruz ki silaha sarılın da, yasa dışı bilmem ne yapın. Bir e-posta da gönderemezsiniz vatandaş olarak. Bir e-posta göndermek çok mu zordur?
Kalkıyor adam, hiç böyle gerçeklerle bağdaşmayan bir şekilde, bu haksızlıklarla mücadele eden insanları yerden yere vuruyor. Peki nerede halkın tepkisi, sıfır. Ben bir gazeteciyle konuştum geçenlerde, bir gazetenin genel yayın müdürü, uçakta rastladım. Adam diyor ki, CHP ile ilgili bir haber gelince, biz okumadan çöpe atıyoruz, diyor. Niye? Halk bizden başka şeyler yazmamızı istiyor, bizde onu yazıyoruz, diyor. Hayret edersiniz. Bunlarla uğraşıyoruz.
Katılımcı: Sayın Öymen, ben sizi 11 Şubat’ta da İnsan Hakları Kurumu’nda dinledim, burada da dinledim, gerçekten onur duydum. Kendi kendime dedim ki, gece ne kadar karanlık olursa olsun bir yıldız parlıyor. Ama bir şey dikkatimi çekti, hem orada hem burada. Bir yakınmanız var, “Halk bir tepki göstermiyor” diyorsunuz. Bana göre bunun nedeni… Sizi izliyorum mecliste, diğer basın toplantılarınızda, gerçekten onur verici şeyler söylüyorsunuz. ama CHP, yani bir parti yakınmamalı bence. Siz meclisten niye dışarıya çıkmıyorsunuz? Alanlara, sokaklara çıkmanız gerekiyor. Halk eğer bilinçsizse bunu bilinçlendirecek, bunu kanalize edecek yalnız ve yalnız partidir bana göre. Parti olarak siz bunu yapmalısınız.
O.Ö.: Tamam, çok güzel. Şimdi siz bizim sokaklara çıkmadığımızı düşünüyorsunuz haklı olarak. Çünkü sokaklara sık çıktığımızdan haberiniz yok. Şimdi biz de size diyoruz ki, biz sokaktan içeri girmiyoruz. Siz inanmazsınız. Biz her gün sokaktayız. Ama bunu siz duymuyorsunuz. Niçin? Çünkü size duyurmuyorlar.
Bakın, ben size söyleyeyim, üç gün üst üste aynı yatakta yatmıyorum. Her gün Anadolu’nun bir köşesindeyiz, ya köylerdeyiz ya açık hava toplantılarındayız, kapalı hava toplantılarında; binlerce insan katılıyor, daha yeni geldim. En son Elazığ’a gittim, oradan geldik efendim Bandırma’ya gittik, oradan geldik daha geçenlerde Kütahya’ya gittik. Şaşarsınız, vatandaş nasıl coşkulu. Biz Anadolu’da gördüğümüz coşkuyu büyük şehirlerde görsek, Türkiye’nin bir çok meselesi halledilir. Anadolu’da bu gibi toplantılarda salonlar adam almıyor, 800-1000 kişi tıklım tıklım dolu, millet ayakta izliyor ve büyük bir coşkuyla izliyor. Ama büyük şehirlerde, işte basının etkisi mi diyeceksiniz, başka etkiler mi diyeceksiniz, büyük şehirlerde bu coşkuyu bulmakta çok zorlanıyoruz. Biz vatandaştan şikayet eder miyiz? Yani halktan şikayet ederseniz, demokrasiyi benimsemiyorsunuz demektir. Halkın kusuru yok, ama bizim söylediğimiz, aydınlarımız biraz daha sesini çıkarsın. Onlardan da fazla bir şey beklemiyoruz. İhtilâl yapın demiyoruz. Bir e-mail yazın diyoruz.
Geçenlerde ben Bursa’ya gittim. Orada da söyledim, 800 kişilik böyle bir toplantı. İşte bunları konuşuyoruz, parti niye şunu yapmıyor, parti niye bunu yapmıyor… Güzel de bu eleştiriler. Peki dedim “Biz ne yapıyoruz vatandaş olarak?” Şimdi ben soruyorum dürüstçe cevap verin. Dedim, hayatında bir kere bir faks, bir e-mail, bir mektup yazan bir gazeteye arkadaş elini kaldırsın. 800 kişide 1 kişi kaldırdı. Düşünebiliyor musunuz?
İsmet Paşa demiş ki, “Bir insanın hayatını kurtarmak için canımızı veririz. Ama aynı insanı kurtarmak için, şu kuyudan her gün bir kova su çek deseler, çekmeyiz”. Şimdi bizim bu milli biraz belki özelliğimiz. Bir türlü böyle günlük görev olarak bunu göremiyoruz.
Ben Almanya’da görev yaptım biliyorsunuz. Almanya’da şunu gördüm: İnsanlar sabah kalkıyor, kahvaltı pek bizim gibi etmiyor ama kahve içiyor, kahve içerken gazetesini okuyor. Gazetesini bitirir bitirmez işe gitmeden hoşuna giden birşey varsa, makale hemen yazıyor: ‘Bende sizin gibi düşünüyorum, tebrik ederim’ hoşuna gitmeyen bir şey varsa, ‘protesto ediyorum sizi, bu ne biçim yanlış iş, böyle yazılır mı hiç, çok hatalısınız, siz neye hizmet ediyorsunuz…’ filan. Mutlaka tepkisini ortaya koyuyor. Ondan sonra bunu okuyan köşe yazarları, gazete yöneticileri diyorlar ki, “Biz halkın denetimi altındayız, halk bizim şu tavrımızdan memnun değil, demek ki düzeltmemiz lazım”.
Türkiye’de bunu göremiyoruz, halk basını denetleyecek. Gazetelerin sahibi sizsiniz, gazete patronu değil, sizsiniz. Peki biz, bu tepkimizi dile getiriyor muyuz? Adam kalkıyor en haksız yerde, hükümetin en haksız tavrını savunuyor. Siz de ona diyor musunuz? Yanlışsın. Adam makale -baş makale- yazmış, diyor ki, “Onur Öymen’i televizyona çıkartmayın” en büyük gazetesi Türkiye’nin. Düşünebiliyor musunuz! Peki buna kaç kişi tepki gösterdi, yani kardeşim sen bizim partinin üyesi misin, yöneticisi misin, parti için oy verdin mi, sana ne! Bir parti kimi televizyona çıkaracak, sen mi karar vereceksin. Hayır, niçin? Çünkü hükümet bize cevap veremiyor televizyonda, düşünebiliyor musunuz? İsmen yazıyor, Onur Öymen’i televizyona çıkartmayın diye makale yazıyor.
Biz yabancılara toprak yasası konusunda tepki gösterdik diye, yani diğer ülkeler bu konuda daha dikkatli, siz de ölçünüzü tutun diyoruz, belirli izin mekanizmaları koyun. Nitekim, Anayasa mahkemesine gittik, anayasa mahkemesi iptal etti kanunu. Şimdi bunu eleştirdik diye, resmen yazıyor: ‘Paranoya muhalefeti yapıyorsunuz’. Peki buna karşı kimden tepki geliyor? Bir tek bizden geliyor. Halkın tepkisi nerede? Hiç tepki yok, sanki zımnen içimize sindiriyoruz ki, bizim yabancılara böyle gözü kapalı toprakları peşkeş çekmemiz paranoyadır diye.
Adam diyor ki, ‘az bile alıyor yabancılar topraklarımızı’ resmen yazmış. Bırakın diyor, daha çok alsın, ne kadar isterlerse alsınlar diyor. Peki buna halkın tepkisi nerede? Halkın tepkisi yok veya halk demeyelim de, aydınlarımızın tepkisi nerede? Yok. Şimdi bunları ben size çok samimi bir sohbet çerçevesinde söylüyorum ve çok güzide bir toplulukla konuştuğumu biliyorum. Ama şunu söyleyeyim. Bugünkü durumdan sıkıntı çekiyorsak, bugünkü duruma tepki gösteriyorsak, Irak’ta olanları anlattık, Güneydoğu öyle, Kıbrıs öyle, Avrupa Birliği öyle… Perişan bir vaziyetteyiz.
Biz bu kadar senedir bu işlerle uğraşıyoruz; ben Türkiye’nin bu kadar sıkıntılı, bu kadar kötü yönetilen bir dönemden geçtiğini hiç hatırlamıyorum. En kötü hükümet bundan önce böyle değildi. İyi hükümet gördük, kötü hükümet gördük, böylesini hiç görmedik. Yani ulusal çıkarları savunma refleksimiz kalmadı. Ulusal itibarı savunma refleksimiz kalmadı. Ben Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar bir tek hükümet düşünemiyorum ki, askerin başına çuval geçirilecek, protesto bile etmeye cesaret edemeyecek. Bu duruma düştük. Peki halk bu duruma ne tepki gösteriyor? Hiç. Ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi, basın gene bunları baş tacı ediyor. Niçin? Bunlara şu veya bu nedenle ihtiyaçları var. İşte bu hale düşdük.
Onun için, bizim dostane tavsiyemiz, sizin gibi değerli arkadaşlarımıza ‘lütfen sesinizi çıkarın’. Ne derseniz deyin, biz onu tayin edemeyiz. O sizin özgür iradeniz, ama lütfen sesinizi duyalım. Yani halk sesinizi duysun, basın sesinizi duysun.
Bizim çok uzun yıllardan beri laik bildiğimiz, çağdaş bildiğimiz, Atatürkçü dediğimiz insanlara bakıyorsunuz, aşırı dinci bir iktidarın peşine takıldılar. Şaşılacak bir olaydır bu. Size ne diyorum? Kadını otomobilden indirmiş; onu da söyleyeyim, bir generalin eşini otomobilden indiriyor. Selamiçeşme’de kadının başında türban yok diye. Böyle bir şey olabilir mi?
İşte değerli arkadaşlarım durum çok ciddidir, bunu açıklıkla söylüyorum, Güneydoğu’da olanlar belki bir provadır. Buna karşı bizim çok duyarlı olmamız lazım ve dikkatli olmamız lazım, omuz omuza vermemiz lazım, kol kola girmemiz lazım. Bu mücadeleyi beraber yürüteceğiz. Yoksa birbirimizi eleştiririz; sen niye onu yapmadın, ben niye bunu yapmadım. Hiçbir yere varamayız. Gelin beraber çalışalım, el ele verelim! Ondan sonra farklı görüşlerimiz olur, tutumlarımız olur, ileride onu ayrıca değerlendiririz. Ama bugün Türkiye’nin bu zihniyetten mutlaka kurtarılması lazım.
Sözlerimi bitirirken bir kere daha değerli arkadaşım rahmetli gazeteci Uğur Mumcu’yu anmak istiyorum, bence onun en etkili, en doğru sözlerinden biri şuydu: “Türkiye’de bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar çoğunlukta” diyordu. Şimdi bize düşen görev birbirimizi bilgilendirmek. Bizim de çok bilmediğimiz var, bize e-mail ile yazın, sizin bilgilerinizden de biz yararlanalım, biz de eksiğimizi bilelim.
Çok teşekkür ediyorum. Sağolunuz.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.