TOBB Tarafından Düzenlenen “Küresel Su Politikaları Karşısında Ulusal Su Yönetimi” Konferansı

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN TOBB’DE YAPTIĞI KONUŞMA
21 Mart 2006

‘KÜRESEL SU POLİTİKALARI KARŞISINDA ULUSAL SU YÖNETİMİ’

Sayın Başkan, Değerli konuklar

Bu önemli toplantıya sizinle görüşlerimi paylaşmam için beni de davet ettiğiniz için çok mutlu oldum ve içtenlikle teşekkür ediyorum. Gerçekten sular konusu Türkiye’de tüm boyutlarıyla ele alınmış ve tartışılmış değildir. İçeriği hakkında kamuoyu yeterince bilgilendirilmiş değildir. Bu nedenle, bu çeşit toplantıların düzenlenmesi son derece yararlıdır.

Sular meselesi deyince bunu sadece tarımsal boyutuyla veya enerji üretme boyutuyla değerlendirmek eksik olur. Bugün su dünyanın belki de en stratejik öneme sahip varlığıdır. Biliyorsunuz uluslararası ilişkilerde hep petrolün stratejik öneminden bahsediliyor. Gerçekten petrol son derece önemli ve stratejik bir kaynaktır. Geçmişte petrol yüzünden çok büyük savaşlar çıkmıştır. Bugün bile petrol boyutunu düşünmezseniz, Irak’ta olup bitenleri hiç anlayamazsınız. Amerika’nın İran politikasını hiç anlayamazsınız.

Petrol devletlerin politikasına yön veren stratejik bir madde ama su petrolden daha da önemli. Çünkü petrol kaynakları 30-40 yıl içinde neredeyse tamamen tükenecek. Su ise dünya var oldukça devam edecek çünkü su olmadan dünyada yaşam olmaz.

Ayrıca petrolün yerine başka enerji kaynaklarımnı ikame etmek kabildir. Suyun yerine değil. Bugün yenilenebilir enerji kaynakları var, rüzgardan güneşten enerji elde etmek mümkün, ama suyun yerine geçebilecek bir şey yok. Su hem tarım için hayati öneme sahip hem de enerji üretimi için hayati önemde.

Değerli arkadaşlar, böyle bir tabloya baktığınız zaman görüyorsunuz ki, stratejik açıdan baktığınızda su meselesi çok büyük önem taşıyor. Özellikle Türkiye gibi ülkeler açısından.

Geçen yıl NATO Kolejinde bir konferans vermiştim. Konferanstan sonra yapılan seminerlerden birisinde ABDli askerlerin hararetli bir biçimde bir projeyi tartıştıklarını gördüm. Neyi tartıştıklarını sorunca Dicle ve Fırat sularının stratejik önemini tartıştıklarını söylediler. Bu sular Türkiye’ye aittir, sizi neden ilgilendirsin ki? diye sorduğumda ‘Olur mu, Dicle ve Fırat’ın tüm dünya için stratejik önemi büyüktür, bizi de ilgilendirir’ dediler. Başkaları bu konularla bu şekilde ilgileniyor ama acaba biz  yeterince ilgileniyor muyuz? Bunu kendimize sormamız gerekir. Niçin ilgileniyorlar? Çünkü biliyorlar ki Ortadoğu’da petrol kaynakları tükenince hakim olan unsur su unsuru olacak.

Birleşmiş Milletler yaptığı araştırmalara sonucunda şu sonuca varıyor: ‘önümüzdeki yıllarda Ortadoğuda su yüzünden büyük gerginlikler yaşanabilir’ ve hatta 2040 yılında Ortadoğuda büyük savaşlar çıkabilir diyor. Yani su ileride savaşa yol açabilecek kadar önemli bir konudur. İşin bu boyutunu bizim çok iyi anlamamız lazım. Peki ne yapacağız, Türkiye’nin su veya başka bir nedenle savaşa sürüklenmesine nasıl mani olacağız? İşte bunun bir altın anahtarı var. Biz bunu hükümete anlatmaya çalışıyoruz. Pek de başarı kazanıldığını söyleyemem. Bunun altın anahtarı şu: dünyada demokrasiler arasında hiç savaş çıkmamıştır. İlerde de çıkması beklenmiyor. O zaman ileride suyun kaynağı ülkelerle saha aşağıdaki kullanıcı ülkeler arasında savaş çıkmasını istemiyorsanız, bu bölgeye demokrasinin yayılması için çalışacaksınız. Bunlar size bu konferansın gündemi dışında konular gibi gözükebilir ama aslında doğrudan doğruya bağlantılıdır. Eğer biz işin bu boyutunu diremezsek, suyu sadece toprağı sulama amaçlı gibi görürsek eksik bir değerlendirme yapmış oluruz. Bölgeye demokrasiyi yayacağız ki, su savaşları veya başka savaşlar olmasın. Nasıl yayacağız? Bunun da bir yolu var, o da şudur: İsrail dışında bölgedeki ülkeler Müslüman ülkelerdir. Müslüman ülkelerde demokrasi sadece ve sadece laiklik olursa olur, laiklik olmazsa olmaz. Onun için 54 Müslüman ülke içinde sadece Türkiye gerçek bir demokrasi olabilmiştir çünkü Türkiye laik bir ülkedir. Diyeceksiniz ki, laiklik felsefi bir kavramdır, bu işle ne alakası var? Ama laikliğin bu işlerle birebir alakası var. Biz zaten bu konuları beraber ele alıp düşünemediğimiz için stratejik değerlendirmeler yapmakta zorlanıyoruz. Ama bilesiniz ki, bu konular birbiriyle çok yakından ilgilidir. Eğer sular nedeniyle BM’nin öngördüğü gibi çatışmaların olmasını istemiyorsak, bugünden tedbirimizi almalıyız. En etkili  tedbir bölgeye demokrasiyi yaymaktır. Bu şekilde sular konusunu bölge ülkeleriyle daha rahat görüşürsünüz.

Bizim Türkiye olarak çok cazip tekliflerimiz oldu ama niçin görüşemiyoruz? Siz diyorsunuz ki, ‘Bakın bu Dicle ve Fırat sularının akıllıca kullanımı konusunda beraber bir proje yapalım’. Bu sulardan en iyi nasıl yararlanabiliriz? Bunu araştıralım diyorsunuz, bakıyorsunuz gerekçesiz reddediyorlar. Karşınızda bir demokratik ülke olsa bu böyle olmaz. Diyorlar ki, biz bunu istemiyoruz. Peki ne istiyorsunuz? Daha çok su mu istiyorsunuz? Hayır, daha çok su da istemiyorlar. Peki ne istiyorsunuz? ‘Sizin su kaynaklarınız üzerinde hak sahibi olmak istiyoruz’ diyorlar. Yani sizin sularınızın ne şekilde kullanılacağı kararı verilirken biz de söz sahibi olacağız. Bu, son derece dikkat çekicidir. Bizden su istemiyor, sudan çok sularımız üzerinde söz hakkı talep ediyor.

BM diyor ki, bu böyle giderse ilerde sizin barajlarınızı füzelerle bombalarlar. İşte durum bu kadar vahimdir. Maalesef karşınızdaki insanlarla uygar ülkelerle kurduğunuz diyalogu kuramıyorsunuz. Şimdi biz diyoruz ki, biz size ihtiyacınızdan fazla su veriyoruz ama siz bu suyu akıllıca yöntemlerle kullanamıyorsunuz. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Siz size verdiğimiz suyu en verimli şekilde kullansanız, bu size yeterli olacaktır. Ama sıcak iklimden dolayı aşırı buharlaşmaya karşı yeterince önlemler alınmadığı için su kaybı meydana geliyor. Bu işin bir boyutu.

İkinci boyutu şu: sular deyince herkesin aklına Dicle ve Fırat suları geliyor, en çok onlar tartışılıyor. Sadece o değil, Karadeniz’i bir tarafa bırakıyorum, bizim Akdeniz’e dökülen çok büyük bir su potansiyelimiz var. Biz bu suyu da gene Türkiye için değerlendirebiliriz. Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal döneminde bir Barış için Su Projesi hazırlandı. Dedik ki, Ceyhan nehrinin sularını borularla bölge ülkelerine barış ve istikrara katkı için taşıyalım. Çok uğraştık, çok büyük çalışmalar yaptık, heyetler gönderdik. Reddedildi. Tamamen siyasi nedenlerle reddettiler. Çünkü biz sizin vereceğiniz suya bağımlı olmak istemiyoruz dediler. Suyu bir çatışma unsuru olmaktan çıkarmak ancak bölgede halkın denetiminde, özgür basının bulunduğu, demokratik ülkelerin varlığıyla mümkün olacaktır.

Değerli arkadaşlar, su kaynakları dünyada hızla azalıyor. Bugün dünyada yaşayan 6 milyar insandan bir milyarı sağlıklı içme suyundan mahrumdur. 2 milyar insan da yeterli suya ulaşamıyor, yani dünya nüfusunun yarıya yakını yeterli suya ulaşmaktan mahrumdur. Buna mukabil, dünyanın farklı yerlerinde çok geniş tatlı su kaynakları okyanusa karışıyor. Size bir fikir vereyim: Amazon nehrinden Atlas Okyanusuna bir saniyede dökülen su, koskoca New York şehrinin 3 yıllık su ihtiyacını karşılayacak miktardadır. Yani bir tarafta büyük bir varlık, öbür tarafta büyük bir yokluk.

Peki Türkiye’nin durumu nedir? Türkiye su zengini bir ülke midir? Hayır. Maalesef değildir. Türkiye’de su kaynakları kısıtlıdır ve Türkiye orta derecede su kaynaklarına sahip bir ülke sayılıyor. Ancak bu gidişle Türkiye su fakiri bir ülke olmaya doğru gidiyor çünkü kaynaklar azalıyor ama nüfus ve ihtiyaç artıyor. Bu durumda bizim su kaynaklarımızı en akıllı biçimde kullanmamız gerekmektedir. Bakın Manavgat’tan bölge ülkelerine su ihraç etme projemizi hala hayata geçiremiyoruz. Hala bir mekanizma kuramadık. Kıbrıs’a su ihraç edecektik, ne oldu? Norveç’ten aldığımız balonlarla birkaç sefer gönderdik, sonra yok balon patladı dediler, olmuyor dediler, o proje de durduruldu. Bu alsında çok önemli bir proje. Bu, Türkiye’nin Kıbrıs harekatından önce Dünya Bankasının hazırladığı 200 milyon dolarlık bir projeydi. Türkiye’den Kıbrıs’a Akdeniz’den borularla su taşınacaktı. Ve  Kıbrıs’taki geniş Mesarya ovasının tarım üretimini altı misline çıkaracaktı. Bu projeyi bugüne kadar gerçekleştirmiş değiliz ve bu, hükümetin de gündeminde değildir. Maalesef hükümetin böyle işlere hiç vakitleri yok. Belki bu işi de ulemaya havale ediyorlardır, bilemiyorum.

Ama bu gibi hayati konularda maalesef hükümetten bir hareket göremiyoruz. Örneğin su kaynakları ülkemizde denize dökülüyor, hemen ilerisindeki bölgelerimizde büyük bir su kıtlığı yaşanıyor. Suları sıkıntı çeken bölgelere taşısak hem çiftçimizin yüzü gülecek hem vatandaşımız günlük su ihtiyacını karşılayacak hem de turizm bundan yararlanacak. İşte bu gibi projelerle hükümet hiç ilgilenmiyor. Manavgat’taki tesisler bundan önceki hükümetler döneminde yapılmış duruyor, hiçkimse bunu kullanamıyor.

Değerli arkadaşlar, bununla ilgili başka bir konu daha var, onu da size söyleyeyim. Suyu topraktan bağımsız düşünmemiz mümkün müdür? Bunu en iyi sizler bilirsiniz. Su kooperatifleri yıllardan beri bu konunun içinde yaşıyor. Dünyada toprak kaynakları da azalıyor. Bunu hasaba katmazsak, kendi bölgemiz, ülkemiz için eksik bir değerlendirma yapmış oluruz. Size bununla ilgili bir bilgi vereyim, müsaade ederseniz: Bakınız, dünyada kişi başına hububat ekili arazilerde çok büyük bir azalma var. ABD’de bu araziler 1950 yılında % 0,41 iken, 2000 yılında % 0,23’e düşmüştür ve 2050’de 0,19’a düşmesi öngörülmektedir. Türkiye’de 1050 yılında 0,33 iken, 2000 yılında 0,21’e inmiş ve 2050’de de 0,13’e düşmesi beklenmektedir. Topraklarımız azalıyor, yani ekilebilir alanlarımız daralıyor. Diğer yandan nüfus artıyor, ihtiyaç artıyor. Kişi başına düşen ekilebilir alanlar azalıyor, ayrıca erozyon nedeniyle topraklarımız denize dökülüyor. TEMA Vakfının bu konuda çok değerli açıklamaları bulunmaktadır. O zaman ne yapacağız? Aklımıza ilk gelen iş nedir? Toprağımıza sahip çıkacağız.

Peki biz ne yapıyoruz? Tam tersini yapıyoruz. Topraklarımızı yabancılara peşkeş çekiyoruz. İşte bu hükümet tarihe -diğer bütün yaptıklarını bir an için unutunuz- topraklarına sahip olamayan hükümet olarak geçecektir. Bunu hiç unutmayın, topraklarına sahip olamayan bir devlet varlığını sürdüremez. Meclise yabancılara toprak satışı meselesini getirdiler, itiraz ettik, ‘Aman bunu yapmayın. Bakın, burada çok büyük sakıncalar var. Çünkü burada söz konusu olan tarım toprağıdır. Tarım toprağını yabancıya peşkeş çektiğiniz zaman orada yaşayan topraksız köylünün geleceğini karartırsınız.’ dedik, hükümeti uyardık. Bunu söylememiz Türk basınında çok büyük yankılar yaptı, bazı köşe yazarları biz bunu söyledik diye bizi ‘paranoya muhalefeti’ yapmakla suçladı. Çağdışıymışız! Yabancılar az bile alıyormuş, aslında daha çok alsalarmış keşke! Bırakalım istedikleri kadar toprak alsınlar. Peki bu ülkede yaşayan topraksız insanlar neyle geçinecek? Topraksız köylü ne yapacak? İşte sıkıntı buradadır. Bugün biz son deree önemli bir konuyu gündeme getirmiş bulunuyoruz: Türkiye’nn güneyinde, Suriye sınırında iki Kıbrıs adası büyüklüğünde çok büyük bir arazi var. Biz bu araziyi 1956 yılında mayınlamışız, o zaman güvenlik için, kaçakçılığı önlemek için. Şimdi hükümetler bakmış ki, buna artık gerek kalmamış, bu mayınları kaldırmaya karar vermiş. Bu konuda incelemeler yapan ve merkezi Cenevre’de bulunan bir kuruluş var; diyor ki, dünyada 55 ülke bu işi kendi Silahlı Kuvvetleriyle yaptı. En doğru yolu budur diyorlar. Biz de böyle yapıyoruz ilk başta. TSK’ya mayınları kaldırın diyoruz. TSK da ‘Biz iki senede bölgedeki tüm mayınları temizleriz ama bunun için gerekli makine ve teçhizatı almak lazım. Bunun bedeli de 35 milyon dolardır.’ diyor.  Yani 35 milyon doları vereceksiniz ve bu araziyi 2 sene sonunda tarıma açacaksınız. Uzun süredir güberelenmemiş, kimyasal ilaç girmemiş bu topraklar organik tarıma çok müsait. Senede 3 ürün alabileceksiniz. Fakat bir de baktık ki, geçenlerde Milli Savunma Bakanı çıktı Meclis Kürsüsüne diyor ki, ‘ askerler bu işten vazgeçti’ Niye dedik. Çok tehlikeliymiş, yeni şehitler verirlermiş! Biz dedik, böyle iş olur mu? TSK Cumhuriyet tarihinin hangi döneminde şehit veririz diye bir görevden kaçmıştır? Böyle bir şey olabilir mi? Biz tepki gösterdik. Hemen ardından, Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri açıklama yaptı, bu doğru değildir, biz hiçbir zaman şehit vereceğiz diye bir görevden kaçmadık diyor. Peki o zaman niye askerin elinden aldınız bu işi? Niçin askerin istediği parayı ödemediniz? Sayın Abdullah Gül demiş ki, geçen hafta Kızılcahamam’da yapılan toplantıda, bu doğru değilse tekzip etsinler çünkü bu medyalara da yansıdı. Asker önce bizden 50 milyon dolar istedi, verdik. Bunun ardından da 800 milyon dolar daha istedi demiş. Bu tamamen gerçek dışıdır. Bunun sorumluluğunu askere yıkmak için söylenmiş sözlerdir. Çıkın halka açıklayın, madem Kızılcahamam’da kapalı kapılar arkasında söylediniz. Bu toprak sizin toprağınız. Bu toprak topraksız köylünün toprağı. Bu o bölgede yaşayan çiftçilerimizin atalarının toprağı. İhtiyaç olunca istimlak edilmiş ama şimdi ihtiyaç kalmamış. Kimin toprağını istimlak ettiysen, onlara geri ver.

İşi askerden almışlar, Maliye Bakanlığına vermişler. Maliye Bakanı Unakıtan da demiş ki, ‘Biz bunu uluslararası ihaleye çıkaracağız’ Türkiye’de bunu yapacak şirket yok, yabancı ülkeye devredelim! Elimizde şartnamesi var. Nasıl yapılacak bu iş? Efendim, ihaleyi alan şirket 3 yılda bu araziyi mayınlardan temizleyecekmiş, sonra da 49 yıl bu toprakları kullanacakmış. Düşünebiliyor musunuz? Bu,  49 yıl vatan topraklarını yabancıya teslim etmek demektir. Dedik ki, bir insan halkına, vatandaşına bu kadar büyük kötülük yapabilir mi? Siz bu memleketin çocuğu değil misiniz? Böyle bir şeyi nasıl yaparsınız? Üstelik bu kadar stratejik öneme sahip bir bölgede. Demin anlattım, BM savaş çıkacak o bölgede diyor. Siz de o bölgedeki toprağı yarım asırlığına yabancıya devrediyorsunuz. Böyle şey olur mu!

Şimdi Mecliste biz bunun mücadelesini veriyoruz. Bir araştırma önergesi verdik, şimdi de yargıya gidiyoruz.

Değerli arkadaşlar,

İş bununla da bitmiyor. Geçen gün gazetelerde de okumuşsunuzdur. GAP bölgesi projesinin bitirilmesi için para yok diyorlar. Ee? Diyorlar ki, biz bunu yabancılara yaptıralım, karşılığında da GAP bölgesinin en verimli topraklarını yabancılara kiralayalım. Bu, mayınların dışındaki arazi. Yani koskoca Harran arazisini yabancılara verceksin, niye? Çünkü paramız yok.

Değerli arkadaşlar,

Biz Keban barajını yaparken çok mu zengindik? Karakaya barajını yaparken çok mu zengindik? Atatürk barajını yaparken çok mu zengindik? O zaman  bunları becerebiliyorduk, şimdi diyoruz ki, harç bitti yapı paydos. Yoksa IMF mi mani oldu projeyi bitirmenize? Ekonomiyi otomatik piota bağlamışsınız. İMF ne emrederse başüstüne diyorsunuz, onlar mı acaba size bu akılları veriyor?  Siz bu işe para harcamayın, bırakın yabancılar yapsın, yoksa kredi vermeyiz mi diyor?

Değerli arkadaşlar,
Biz bu konuda çok büyük bir hassasiyet içindeyiz. Bu konuların üzerinde hassasiyetle durmazsak, bilesiniz ki,  ileride Türkiye çok  ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalacaktır. İşin bir de Avrupa Birliği boyutu var. Bu ülkede bazı şeyler çok kolay unutuluyor.

AB 6 Ekim 2004 tarihinde Türkiye İlerleme Raporu yayımladı. Bu rapor 3 bölümden ibaret. Türkiye’nin  üyeliğinin AB’ye etkileri başlığını taşıyan bölümünde son derece öenmli bir ifade bulunuyor. Diyor ki, bu bölgedeki sular tarım için, kalkınma için çok  önemlidir ve bu bölgedeki sular stratejik öneme sahiptir. Bu sularla İsrail’in ilgisi vardır, başka bölge ülkelerinin ilgisi vardır diyor.  Bu bölgedeki sulama sistemlerinin ve barajların uluslararası yönetime verileceği söyleniyor. Yani benim barajlarımı ve sulama sistemlerimi elimden alacak, uluslararası bir yönetime verecek. Peki AB’nin böyle bir kuralı, kanunu var mı? Yok. Herhangi bir Avrupa ülkesinde böyle bir uygulama var mı? Yok. Peki o zaman niye benim ülkem için böyle bir şey söyleniyor? Biz bunu söyleyince, Hükümet bir şey diyemedi. ‘Efendim bu AB’nin iç belgesidir, bizi bağlamaz.’ diyerek kendini kurtarmaya çalıştı.

Geçen gün Mecliste Sayın Dışişleri Bakanı biz bu ifadeyi belgeden çıkarttık diyor. Biz Sayın Gül’e belgeleri dikkatli okumasını tavsiye ediyoruz. Belge okumak ciddi bir iştir, kulaktan dolma bilgilerle yürütülecek iş değildir. Bakınız, Müzakere Çerçeve Belgesinin 3. maddesinin son paragrafını okuyunuz. Sizin iç belge dediğiniz, Dicle ve Fırattan bahseden metne atıfta bulunuyor ve Avrupa Komisyonu Türkiye ile ilgili çalışmalarında bu metni de önemle uygulayacaktır diyor. Yani iç mesele olmaktan çıkmış, Türkiye’nin üyelik meselesinin doğrudan doğruya anahtarlarından biri haline gelmiş. Bunları çözmek Da Vinci şifrelerini çözmek kadar zor bir iş değildir. Elinizdeki metni doğru okuyacaksınız, doğru anlayacaksınız. Bu kadar basit. Hükümet hiçbir şeyin farkında değil.

AB diyor ki, o bölgedeki barajlarınızı ben işleteceğim. Öbürü diyor ki, iki Kıbrıs büyüklüğündeki Suriye sınırındaki araziyi 49 yıllığına ben işleteceğim.  Bir diğeri diyor ki, GAP bölgesindeki projeyi bitiremiyorum, yabancılara verelim de onlar bitirsin bu projeyi.

Değerli arkadaşlar,
Bakın birkaç yıl önce bir Amerikan dergisinde çok ilginç bir makale çıktı. Orada çok açık bir şekilde diyor ki, Türkiye’nin güneydoğusundaki su kaynakları son derece öenmli stratejik değere sahiptir. Petrolden daha değerlidir. Acaba biz bu değerli su kaynaklarını Türkiye’nin elinde bırakmalı mıyız, bırakmamalı mıyız? Ve yazar diyor ki, benim kanaatim bırakmamalıyız diyor. Yani benim toprağımı, benim suyumu benim elimden alacak.

Şimdi bir de bir başka boyutu söyleyeyim. 1 Mart tezkeresini CHP olarak biz Mecliste reddettik. Millet zannediyor ki, bu tezkere geçseydi Amerikalılar gelip güneydoğudan geçip Irak’a gidecekti ve bir daha da geri dönmeyecekti. Hayır, böyle değil. Dikkat ediniz, ondan önce geldiler, üsler yaptılar, toprakları düzlediler, havaalanlarını düzenlemeye kalkıştılar. Niçin? Çünkü 65 bin asker getirecekti ve bunun belki 25 bin- 30 bini sürekli olarak Türkiye’de kalacaktı.

2000 yılında Amerikan hükümetine çok yakın bir düşünce kuruluşu olan RAND Corporation’un hazırladığı Türkiye ile ilgili kitapta Türkler Güneydoğu  anadoluda yabancı askerlerin sürekli olarak konuşlandırılması fikrini içlerine sindirsinler deniyor.

İşte bu stratejik boyutlarını göremezsek, sular meselesini doğru değerlendiremeyiz.

Değerli arkadaşlar,

Bir kere şunu söyleyelim: Türkiye su zengini bir ülke değildir. Kişi başına düşen su miktarı türkiye’de 1300 metreküptür. Bizim bölgemizde 1 litre su, 1 kalorilik gıdaya eşdeğer olarak görülüyor. Bu kadar önemli. Bizde su kaynakları yılda adam başına 1300 metreküp, başka ülkelerde 6000, 7000 metreküptür. Devlet İstatistik Enstitüsünün yaptığı araştırmalara göre 2030 yılında Türkiye’nin nüfusu 80 milyon olacak, o zaman kişi başına düşen su miktarı 1000 metreküpün altına düşecek. İşte o zaman Türkiye su fakiri bir ülke olacak. O nedenle su kaynaklarımızı çok iyi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor.

Bugün Türk halkının % 17’si temiz su kaynaklarına ulaşma imkanından mahrumdur. 10 km’lik Nil vadisinin dışında çöl olan Mısır’da bile halkın sadece % 5’i bu imkandan mahrumdur. İsrailde sadece % 1’i temiz suya ulaşamıyor. Kuveyt’te, Lübnan’da bütün vatandaşlar suya ulaşabiliyor. Suudi Arabistan’da % 5’i ulaşamıyor. Türkiye’de % 17’si ulaşamıyor. İşte sorun burada. O zaman ne yapacağız? Su kaynaklarını en akıllı biçimde değerlendirmek için çalışmalar yapacağız.

Su aslında o kadar büyük bir değerdir ki, dünyada sınıraşan suların para karşılığı satılması fikri vardır. Petrolü satın alıyorsunuz peki suyu bedava mı veriyorlar? Hayır. 1993 yılında Trakya’da bir kuraklık çektik ve Tunca nehrinden su almak istedik. Dediler ki, parasını verirsen veririz. Her metreküpü için para ödemek zorunda kaldık. O bakımdan sular uluslararası ticaret konusu da olabilecektir. Biz bu konuları bütün boyutlarıyla değerlendirmek zorundayız.

Türkiye’ye gelince ne görüyoruz?  Manzara şudur: tarım perişan vaziyettedir. Mersin’e gittik, Ziraat odaları yöneticileriyle konuştuk ve gözlerimizle gördük. Perişan vaziyetteler. Şu anda portakal toplamak için harcadığımız para piyasadan alacağımız paradan daha fazla. O yüzden dalda bıraktık ürünleri dediler. Su kooperatifi var, diyorlar ki malımızı satamadık, elektirk ödememizi geciktirdik, suyumuzu da kestiler. Bir iktadir vatandaşına bu kadar kötülük yapabilir mi? Bu insan ne yiyecek, ne içecek? Çocuğunu nasıl besleyecek? İnsaf… Biz bunu kabul edemiyoruz. Özetle çiftçi perişandır.

Karaman’a gittim, aynı şey orada da var. Biz de elmayı ağaçta bıraktık diyorlar. Çünkü maliyetini karşılamıyor.

Geçen yıl 756 bin hektar tarım arazisinin tarım dışında kaldığını biliyor musunuz? 1 milyon 200 bin çiftçimiz çiftçilik yapmadı. Neden? Çünkü ürünü para etmiyor.

Bandırmanın bir köyüne gittiğimde, yüzlerce köylü toplandı ve ‘Başbakana selam söyleyin’ dediler. Kendisi Ziraat Bankasından köylüye, çiftçiye verdiğimiz tarım kredilerini artırdık diyor. Doğrudur’ dediler. ‘Ama sanmasın ki, biz bu kredileri tarım yapmak için alıyoruz. Biz asıl bu kredileri karnımızı doyurmak için alıyoruz.’dediler. Bankadan alıyoruz, o paralarla karnımızı doyuruyoruz dediler.

Çiftçi ‘ben ne üreteceğimi şaşırdım. Ne eksem zarar.’ diyor. Patlıcan ektik, geçen sene patlıcan fiyatları düştü. Buğday ektik, buğday fiyatları malumunuz. Domates ektik, ondan da hayır yok. Ben ne yapayım?’ diyor. Herkes pastörize yumurta üretemez ki!

Arkadaşlar size önemli bir şey daha söyleyeceğim. Eğer biz bu yıl AB’ye üye olsaydık, destek fonu olarak AB bütçesinden 11 milyar euro karşılıksız yardım alacaktık. Bu paranın 8,5 milyar eurosunu çiftçimiz alacaktı.  Bütün AB üyesi ülkelerin çiftçisi bu parayı alıyor. AB bütçesi yaklaşık 100 milyar eurodur ve bunun hemen hemen 45 milyarı tarım destek fonlarıdır. Bu para sizin cebinize girecekti ama ne görüyoruz? Uzatıyorlar. Boyuna erteliyorlar Türkiye’nin üyeliğini. Efendim 2014’ten önce olmaz diyorlar. 15-20 yıl sonra ya olur ya olmaz. Niçin geciktiriyorlar acaba, hiç düşündünüz mü? Türkiye çok geri bir ülke, o kadar perişan bir ülke ki, ancak adam olur mu diyorlar? Bulgaristan bizden 15 yıl daha mı ilerde? Romanya bizden 15 yıl daha mı ilerde? Akıllı bir insan bunu kabul eder mi? Hükümet 15-20 yıl sürmesi normaldir diyor. Bizce normal değil. İnsanlarımızı bu kadar uzun süre AB imkanlarından mahrum bırakamazsınız diyoruz. Ama halkın bilmediği ne var? Geçen sene Doha’da yaptığı toplantıda Dünya Ticaret Örgütü bir karar aldı. ‘2014 yılına kadar dünyada gelişmiş ülkelerde çiftçilere verilen sübvansiyonları azaltacağız.’ diyor. Sonra da bunu sıfıra indireceğiz. Yani size 15- 20 yıl sonra diyecekler ki, tamam ama çiftçinize para veremeyiz. Niye? Çünkü bakın DTÖ’nün kararı var, biz de artık sübvansiyon vermiyoruz diyecekler.

Size bir şey daha söyleyeyim. AB hiç bir ülkeye yapmadığı muameleyi bize yaptı. Türkiye ile ilgili Zirve kararında 3 konuda Türkiye’ye sürekli kısıtlama yapabiliriz diyor. Neymiş o? Bir, insanların serbest dolaşımı. İnsanlar bütün AB ülkelerinde serbestçe dolaşacak, Türkler giremeyecek. Türkler gene Konsolosluk önlerinde yaz sıcağında kış soğuğunda gece gündüz kuyruk bekleyecek.

İki, tarım destekleri. Türkiye’ye yönelik tarım desteklerini sürekli olarak kesebiliriz diyorlar. Düşünebiliyor musunuz?

Üçüncü olarak, geri kalmış bölgelerin kalkındırılması için sosyal fonlar var. Bunları Türkiye’ye hiçbir zaman vermeyebiliriz diyor.

Peki bu raporu okuduğunuz zaman siz ne diyorsunuz? Sayın Başbakan bu Rapor kabul edildikten iki saat sonra açıklama yaptı. Anadili olmayan bir dilde kaleme alınmış 147 sayfalık bir raporu iki saatte okumuş! Tebrik ediyoruz, herhalde özel yetenekleri var. Biz 147 sayfalık bu metni iki saatte okuyamadık ama okuduğumuz zaman içinde ne olduğunu anladık.

Oysa kendisi ‘Bu rapor son derece olumlu ve dengelidir’ değerlendirmesini yapıyor. Yani sizi bu kadar büyük bir kaynaktan sürekli olarak mahrum eden bu rapor olumlu ve dengeliymiş!  Tabii, çiftçinin gözünü toprak bürüsün diyenlerden başka ne beklenir?

Değerli arkadaşlarım, kestirme değerlendirmelerden kaçınalım. Size anlattıklarımız, dünyanın, bölgenin, Türkiye’nin gerçekleri.  Toprakla çalışan insanların, suyla uğraşanların gerçekleri… Biz bunları anlatıyoruz ama çözüm? Çözüm var, olmaz mı! Bir kere AB’ye diyeceksiniz ki, biz diğer ülkelere uygulamadığınız hiçbir kısıtlamayı kabul etmiyoruz, reddediyoruz. Tam üyeliği istiyor muyuz, istiyoruz ama bir şartla: eşit şartlarda. Başka ülkelere ne veriyorsan, bana da onu vereceksin. Onların insanı Avrupaya vizesiz gidecek, benim insanım da gidecek. Bu kadar. Onların çiftçisi AB bütçesinden şu oranda para alıyor, benim çiftçim de aynı oranda alacak. CHP iktidar olsaydı siz de aynı şeyi yapardınız diyorlar. Hayır, biz aynı şeyi yapmazdık. Derdik ki, bizi eşit şartlarda üye yapacaksınız. Geri kalmış bölgelerin kalkındırılması konusunda kesemezsiniz paramızı diyeceksiniz. Bunun mücadelesini vereceksiniz. Size burada söz veriyorum, CHP’nin hiçbir milletvekili vatam toprağını yabancılara peşkeş çekmez. Yabancılara toprakları teslim etme projesi hemen sona erdirilmelidir.

Keşke hükümet bu konularda başarılı ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruyan bir siyaset izleseydi. Bunu yapamıyorlar, o yüzden diyoruz ki bu hükümet derhal gitmelidir. Halkın çıkarlarını korumayan bir hükümetin Türkiye’de o koltuğu işgal etmeye hakkı yoktur.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.