Konrad Adenauer Vakfı, AB Akademi – “Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine ilişkin öngörüler”

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN AB AKADEMİ SEMİNERİNDEKİ KONUŞMASI
18 MART 2006

Şimdi biz bu gibi toplantılarda genellikle geçmişten bugüne kadar gelir ve değerlendirme yapardık. Ancak Sayın Hüseyin Bağcı çok akıllıca bir iş yapmış ve demiş ki biraz da ileriye
bakalım. Ben de size öyle bir konuşma yapmaya çalışacağım.Şimdi çok gelişmevar ama bunlardanbence en önemlisiAmerika BirleşikDevletleri’nin 2003’te aldığı çok önemli bir
stratejik kararı teyit etmesidir. Bu ABD’nin yeni güvenlik doktrinidir. Bu kararın özü şudur:
Amerika, kendisine saldırıda bulunmasa dahi,bir ülkeyi kendi için tehdit unsuru olduğunu
düşünürse, bu ülkeye saldırma hakkını elindebulundurur. Şimdi bu son derece önemli, ilginç
ve bütün bilinen uluslararası doktrinlere aykırıbir yaklaşımdır. Irak’a saldırı da bu bağlamda
olmuştur. Amerika Irak’tan bir saldırı beklemeden, kitle imha silahları bulundurduğu
yönündeki bir iddiadan yola çıkarak Irak’a saldırmıştır. Şimdi bu niye önemli?

Şu yüzden önemli: Bu stratejik konsept, Birleşmiş Milletlersistemine aykırı bir konsepttir. Çünkü BirleşmişMilletler sisteminde yeni bir savaş çıkmaması için dünyada, silah kullanımı sadece saldırıyauğrama ile sınırlandırılmıştır. BM Anayasası’nın 51. maddesi bununla ilgilidir. Yani “komşu ya da başka bir ülke bana saldıracak, bunu hissediyorum, en iyisi bunu önlemek için ben ona saldırayım” düşüncesi uluslararası ilişkilerde geçerli bir yaklaşım değildir. Şimdi, önleyici müdahale kavramı aslında daha eski bir kavram ama bu şuna dayanıyor: Soğuk Savaş’ta karşı tarafın nükleer saldırısını mümkün olan en kısa sürede nasıl durdururuz? Füze ateşlendiği andan itibaren mümkün olan en kısa zamanda nasıl imha edilir? Önleyicimüdahalenin anlamı buydu ama şimdi öyle değil. Şimdi Amerikan doktrini, bir ülkeden tehdit alındığında, saldırıya uğramaya gerek kalmadan müdahale etmeyi öngörmektedir. Buna yer yok uluslararası hukukta.

Bunun bir diğer önemi basına sızan haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla ABD’nin, düşmanları olarak birinci sırada Türkiye’nin komşusu İran’i, ikinci sırada ise yineTürkiye’nin komşusu Suriye’yi zikretmesinden kaynaklanıyor. Şimdi bir yandan önleyici müdahale doktrinini benimseyeceksin, bir yandan da komşumuz İran’ı en büyük düşmanın olarak göstereceksin. Şimdi bu ne demektir? İran’ın İsrail’e tehdit oluşturduğu varsayımından hareketle İran’a müdahale demektir. İran’ın nükleer programına dair Birleşmiş Milletler Atom Enerjisi Kurumu’nun şüpheleri var. Konu Güvenlik Konseyi’ne taşınmak suretiyle İran’a yaptırımlar uygulanabilir.

İran da bunları reddediyor ve karşı olarak “ben nükleer zenginleştirme çabalarıma devam edeceğim” diyor. Yani tam bir çekişme var. Türkiye için bölgemizde bizle ilgisin olsun ya da olmasın herhangi bir çatışma rahatsız edicidir çünkü böyle bir çatışmanın Türkiye’ye etkisi olup olmayacağını başlangıçtan kestirmek kolay değildir. İşte Irak harekatı ortada. Bu yüzden Türkiye böyle çatışmaları ayırmaya çalışmalıdır. Askeri yollarla değil, diplomasi yoluyla meseleleri, gerginlikleri çözmek yolunu teşvik etmelidir ve ağırlığını bu yönde kullanmalıdır. Şimdi bu tabikolay bir şey değil. ABD kendi başına doğrudan ya da dolaylı bir şekilde müdahalede bulunabilir ya da örtülü operasyonlarla içeride huzursuzluk yaratacak hamlelerle İran’ın içindeki gruplarla işbirliğine gidebilir. Bunlar geçmişte yapılmıştır.

Şimdi bunlar yapıldığı takdirde Türkiye’den ne istenecektir? Bir, hava sahasını kullanmak istenebilir. İki, örtülü operasyon için destek istenebilir. Üç, lojistik destek istenebilir. Dört, Irak’ta olduğu gibi, bazı birliklerin Türkiye’de konuşlandırılması istenebilir. Şimdi bu isteklere karşı ne yapacaksınız? Çok dikkatli olmak gerekir. Bizim görüşümüze göre Türkiye’nin sıcak çatışmaya sürüklenmesini engellemek gerekir. Irak’ta Türkiye’nin böyle bir çatışmaya sürüklenmesine hükümet yeşil ışık yaktı; Meclis mani oldu. Şimdi aynı duruma düşmemek için hükümetin çok dikkatli olması lazım, duyarlı olması lazım. Olacak mı? Bunun işaretleri var mı? Keşke olsa. Keşke olsa ama bunun tersine işaretler var.

Şimdi kamuoyunun dikkatinden kaçıyor ya da kaçırılıyor, sadece TRT-1’de değil diğer yerlerde de. Şimdi sizin dikkatinize getireyim bunları. Bu Hamas liderinin ziyareti sırasında büyük tepkiler doğdu dünyada, “bu bir terör örgütüdür, siz bir terör örgütünü nasıl davet edersiniz”filan. Bu tepki gösterenlerden biri, ABD’deki Yahudi lobisinin başındaki kişi, tecrübeli diplomat Tom Lantos. Bu başbakana çok ağır bir mektup yazdı. Hükümet bu mektuba cevap verdi mi, sineye mi çekti, yuttu mu tabi bilmiyoruz. Bundan bir hafta sonra çok ağır bir deklarasyonda bulundu ve Türkiye’yi ikiyüzlülükle suçladı. Bunlar herhangi bir devletin kolay kolay içine sindireceği şeyler değil. Ama buradaki esas şey başka. Birincimektubun son paragrafında şöyle diyor: – Ben bir hafta önce sizinburadakibüyükelçinizlekonuştum ve o bana Türkiye’nin bütün uluslararası meselelerde ABD’nin yanında yer alacağını söyledi. Şimdi buna bir bakalım. Böyle bir beyanda bir büyükelçi bulunmaz. Hiçbir büyükelçi peşinen ülkesinin herhangi bir uluslararası konuda nasıl tavır koyacağını taahhüt etmez. Bu bizim mesleğimizin alfabesine aykırıdır. Bir uluslararası mesele çıkarsa, çatışma çıkarsa araştırırsınız bakarsınız, ülkenizin çıkarı neyi gerektiriyor, değerlendirirsiniz, gerekirse Meclis’e gidersiniz, Milli Güvenlik Kurulu’na gidersiniz, bir pozisyon teşkil edersiniz ama peşinen “dünyada ne olursa olsun, ben senin yanındayım; sana mecburum” diye bir dış politika olamaz. “Böyle diyor büyükelçiniz ama daha bir hafta geçmeden, mürekkebi kurumadan siz gittiniz tersini yaptınız, bu ne biçim iştir! Türk – Amerikan ilişkilerini tahrip ediyor” falan.

Şimdi böyle bir taahhütte bulunmuşsak bu çok ciddi bir durum yaratıyor. Bir kere hükümetin böyle bir yetkisi yok.. Yani “Amerika bir savaşa girerse destekleriz” diye nasıl bir taahhütte bulunursunuz? Bir; Meclis’in yetkisinde. Anayasanın 92. maddesine göre. İkincisi bir büyükelçi bunu asla yapamaz. Ancak talimatla yapar. Yani siz talimat mı gönderdiniz büyükelçinize “git bunu söyle” diye? Bu çok vahim. Sizin yetkinizde değil hem de ülkenizin dış politikasını ipotek altına sokmuş oluyorsunuz. Bunu yapamazsınız. Şimdi görülüyor ki bu konuda çok ciddi bir durum var. Ümit ediyoruz ki, Tom Lantos, büyükelçimizin sözlerini yanlış anlamıştır. Aksi takdirde İran’da veya Suriye’de çıkabilecek sıcak bir çatışmaya Türkiye’nin sürüklenebileceğini biz peşinen kabul etmiş oluyoruz. Bu o açıdan çok önemlidir. Yani biz 83 yıldır bölgede barış içinde yaşayan tek ülke olma özelliğimizi kaybediyorduk Irak Savaşı’na girseydik. Şimdi bu risk, bu tehlike tekrar var önümüzde. 2006 yılının sıcak bir yıl olacağı anlaşılıyor. 2006 yılında bu hükümet böyle kararlar alırsa ve biz de peşinden sürüklenirsek çok ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliriz.

Ülkemizi bölgedeki bazı şiddet unsurlarının hedefi haline getirebiliriz. Bazı bölge ülkelerinin
itimadını kesinlikle kaybederiz. Çok uzun yıllardan beri izlediğimiz dengeli politikaları bu
tahrip eder. Türk Dış Politikasına bir daha düzeltemeyeceğimiz kadar büyük zarar verir.
Şimdi İran’la ilgili tablo böyle. Irak’la ilgili tablo da son derece ciddi ve acil bir tehlikedir bizim
için. Biz aylardan beri şunu söylüyoruz: Irak’taki durum bir iç savaşa doğru gidiyor. Bunun
işaretleri uzun zamandan beri var. Bilhassa oradaki değişik etnik ve dini gruplar arasındaki
sürtüşmeler bir iç savaşa doğru gidildiğini gösteriyor. Bunu söylediğimiz zaman hükümet
hiç önem vermedi ama şimdi dünyanın önemli ülkeleri, ABD dahil, bir iç savaş ihtimalinden söz
ediyorlar. Bilhassa Samarra kentinde Şiilerin kutsal bir mabedinin, Askeriye Camiinin saldırıya uğramasından sonra…

Bir hafta içinde Müslümanlara ait 90 camii yakıldı. 10 imam öldürüldü, 19 imam kaçırıldı. Çatışmalar devam ediyor. Şimdi bu ne sonuç verir? Gerçek bir iç savaşa dönüşürse, bir kere bölge için büyük bir felaket olur. İkincisi; bunun bölgeye yansımaları olacağını içte ve dışta bütün uzmanlar kabul ediyor. Yani Irak’ın sınır kalmaz diyorlar. Mutlaka bölgeye etkileri olur. Ne olur? En azından 1. Körfez Savaşı’nda olan olur. Biliyorsunuz, 1. Körfez Savaşı’nda Saddam birliklerini biraz kuzeye doğru kaydırınca 15 gün içinde 450.000 göçmen Türkiye’ye geldi. Kürt asıllı göçmenler sınırlardan da değil, 13 noktadan dağlarımızı aşarak Türkiye’ye geldi. Türkiye üzerine çok büyük bir siyasi ve güvenlik riski getirdiler ve ekonomik yük getirdiler. Sadece onların yemesi, içmesi, barınması için biz bir yılda 225 milyon dolar harcadık. Ama onun ötesinde bunlarla birlikte teröristler de girdi. Ve o yıllarda, 90lı yılların başında terörün canlanmasının bir numaralı sebeplerinden biri de budur. Şimdi hiçbir şey olmasa, bir iç savaş halinde, Türkiye’ye büyük bir göç dalgası gelecek. Bunahazırlıklı mıyız? Bunun için tertiplerimiz var mı? Yok. Bu hükümetin kriz önleme tecrübesi varmı? Yok. Bu Türkiye’nin başına çok büyük bir risk açacaktır. Tabi bunun ötesinde de sıkıntılar olacaktır. İç savaş olduğunda bunun oradaki terör örgütlerine etkisi ne olacaktır? PKK’nın tavrını nasıl etkileyecek? Etnik gruplar arasında bir çatışma olduğunda PKK, Barzani ve Talabani arasında bir ittifak mı olacak? Bunun Türk güvenliğine etkisi ne olacak? Türkiye’deki, bölgedeki vatandaşlarımızı nasıl etkileyecek? Bütün bunları Türkiye’nin önceden bilmesi, hesaplaması gerekiyor. Oradaki Türkmenleri nasıl etkileyecek? Türkmenler içinde Şiiler var, Sünniler. İç savaş durumunda Türkmenler bölünecek mi? Bütün bunları düşünmek gerek. Türkmenler silahsız bir topluluktur. Bir saldırıya karşı savunmasızdır. Bunun Türkiye’ye de etkileri olur. Bütün bunları değerlendirmemiz gerekiyor. Şimdi şu sırada biz yapmamız gereken bu fikri çalışmayı yapmadığımız gibi Meclis’te de gündeme gelmiyor. Hiçbir tartışma yok. Ne komisyonlarda ne de genel kurulda. Bunun dışında Milli Güvenlik Kurulu gündeminde olduğundan da tam emin değiliz.

Şimdi bu sırada bakıyoruz ki yapmadığımız ne varsa onu yapıyoruz. Mesela güvenlik düşüncesiyle tam 60 yıl once döşediğimiz mayınları bir an önce sökmeye kalkıyoruz. Bir dakika, bekleyin, birkaç hafta bekleyin, birkaç ay bekleyin. Bunun için hemen ihale açtı hükümet, Mardin’de ve Şırnak’ta. Daha sonra Şırnak’takini iptal etti filan. Şimdi bu çok ciddi bir meselemizdir. Bence gündemdeki en önemli meselelerimizden biridir. Hem güvenliğimiz açısından, bölgedeki gelişmelerin Türkiye’ye sirayeti açısından önemli, hem de işin esası açısından. Şimdi buna birkaç sene önce karar verdiğinde hükümet, Türk Silahlı Kuvvetleri “biz bu işi yaparız” demiş. “Yeni makineler ve teçhizata ihtiyacımız var. 35 milyon dolar verin; bütün bölgeyi temizleyelim”. Bölge dediğimiz yer 700 kilometre uzunluğunda. Mayınlanan arazi çevresindeki askeri arazi dahil iki Kıbrıs adası büyüklüğünde. Muazzam bir saha. Türkiye’nin, belki de dünyanın en verimli toprakları çünkü hiç işlenmemiş. Hiç kimyasal madde girmemiş, suni gübre girmemiş falan. Böyle bir araziniz var elinizde. Organik tarım için son derece değerlifilan. Şimdi buradaki mayınları kaldıracağız. Silahlı Kuvvetler diyor ki parayı verin kaldıralım. Bir de bakıyoruz ki hükümet o parayı vermiyor. Allem ediyorlar kalem ediyorlar; Meclis’e geliyor Milli Savunma Bakanı, biz soruyoruz “ne oldu bu iş”; o da diyor ki “askerler şehit vermekten çekindiler, vazgeçtiler bu işten”. Daha sonra biz bunu kamuoyuna açıkladık. Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği açıklama yaptı “bu doğru değildir, böyle şey olur mu” diye. “Biz tarih boyunca hiçbir riskten kaçınmadık; şehit vermekten kaçınmadık” diyor. Peki o zaman niye Türk Silahlı Kuvvetleri’ne vermediniz? Niye yabancı şirketlere ihaleye çıkardınız?

Bence 2006 yılının en önemli konularından biri budur. Cenevre’de bu işi takip eden bir kuruluş var. O bir açıklama yaptı ve dedi ki 55 ülkede bu işi o ülkelerin Silahlı Kuvvetleri yaptı. Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın en büyük yedinci, NATO’nun ise en büyük ikinci gücü. Yani biz bu işi yapamayacak seviyede olabilir miyiz? Türk Silahlı Kuvvetleri bu kadar yeteneksiz mi? Yani her ülke yapacak, kendi mayınlarını temizleyecek, Kıbrıslı Rumlar dahil, biz yapamayacağız? Bu mümkün mü? Kamboçya Silahlı Kuvvetleri dört milyon mayın çıkarttı. Onlar yapabilecek, Türkiye yapamayacak? Böyle iş olmaz.
Şimdi kısaca bir şey daha söyleyeyim değerli arkadaşlar… Beş dakika mı kalmış? Beş dakika uzun zaman. TRT’de olsaydı yanmıştık…

Irak’taki çatışmaların Türkiye’ye bir etkisi de radyasyon. Irak’ta uluslararası tespitlere göre standart kabul edilen ölçütlerin 300 ila 2000 misli. Bunun kaynağında da savaşta kullanılan askeri malzemeler var, bombalar var. “Depleted uranium” denen fakirleştirilmiş uranyum içeren bombalarla siz bu savaşı yürütmüşsünüz. Savaş hurdaları, tanklar, toplar vesaire karışmış radyasyona. Ve siz Türkiye olarak bunları ithal ediyorsunuz yıllardan beri. Ve şimdi tespit edildi ki Türkiye bunlar yüzünden bir radyasyon çöplüğü haline gelmiş. Size bir fikir vereyim: Bu radyasyonundoğal olarak yok olması için dört buçuk milyar yıl gerekiyor. Dört buçuk milyar yıl bu radyasyon etkisini sürdürecek. Peki bunlar nasıl geldi Türkiye’ye? Efendim hurda diye ithal etmişiz. Ben bu konuda yazılı soru sordum. Resmen cevap aldım. İlgili kuruluşlarla koordinasyon sağlanamadığı için bunlar geldi. Sanayi ve Ticaret Bakanı söylüyor bunu. Haziran 2005’te yasaklanmış. Peki o güne kadar gelenler? Belli değil. Hepsi kontrol altına alındı mı? Belli değil. Ne üretildi bu hurdalarla? Belli değil. Nerede stoklandı bunlar? Belli değil. Bunları taşıyan şoförler radyasyona maruz kalmadılar mı, depo görevlileri, gümrükçüler? Belli değil.

Bakın daha fazla zamanınızı almadan bir şey söyleyeyim. Benzer bir olay Meksika’da olmuş. ABD’ye ihraç edilen madeni masa bacaklarına radyasyon bulaşmış. Amerika ithal ettiği tüm masa bacaklarını iadeetmiş. Meksika’nın kendisinde inşaatdemirlerine bulaşmış, 814 tane binayı yıkmışlar. Sırf bu inşaatın demirlerine radyasyon bulaşmış diye. Radyasyon bu. İnsanı öldürüyor. Radyasyon çok ciddi bir şey. Çocuklar sakat doğuyor. Şimdi Türkiye’de böyle bir sıkıntı var; Meclis’te gündeme getiriyoruz; basın toplantılarında açıklıyoruz, yok! Büyük gazetelerin önemli bir bölümü bir kelimeyle dahi bahsetmiyor. Yalnız TRT-1 değil sansür uygulayan.

Şimdi değerli arkadaşlar, bunları söyledikten sonra iki üç cümleyle şunları da söyleyeyim. Avrupa Birliği ve Kıbrıs’la ilişkilerimiz maalesef kötüye gidiyor. Avrupa Parlamentosu birkaç önce bir karar aldı. Çok ağır bir karar bizim için. Daha önce aldığı kararları teyit ettiği gibi Türkiye’nin Kıbrıs Rum Kesimi’nin uçak ve gemilerini kabul etmesi gerektiğini söylüyor. Ve Kıbrıs Rumlarını tanıyacaksınız diyor. Aksi halde Avrupa Birliği’ne üye olamazsınız. Bu çok ağır ve suçlayıcı bir karar. Peki hani hükümet bir Eylem Planı yapmıştı da herkes çok beğenmişti? Ondan tek bir kelimeyle bahis bile yok. Bu bir. İki; bizi şimdiye kadar destekleyen ülkelerdeki hükümetler değişiyor. Almanya’da Türkiye’nin üyeliğini destekleyen koalisyon gitti ve Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan Hıristiyan Demokratların liderliğindeki hükümet geldi. Ve onlar da her ne kadar bizim politikamız devam ediyor deseler de her gün bir adım geriye gidiyorlar. Avrupa Parlamentosu’ndaki Hıristiyan Demokratların yanı sıra Alman Sosyal Demokratlar da Türkiye’nin üyeliğine olan desteklerinin eskisi gibi olmadığını söylüyorlar. Avrupa Parlamentosu Sosyalist grubu da bir karar aldı geçenlerde. Bizim için hiç iyi değil, o kadarını söyleyeyim. Fransız Sosyalist Partisi Başkan Yardımcısı Türkiye eğer Ermeni soykırımını tanımazsa AB’ye giremez diyor. Şimdi tablo kötü. Kıbrıs’ta tüzükler birbirinden ayrıldı, tam Rumların istediği gibi. Doğrudan ticaret rafa kaldırıldı. Mali tüzük 120 milyon dolar azaltıldı. Biz bunu reddedeceğiz dedik; KKTC Cumhurbaşkanı Sekreterliği açıklama yaptı “biz bu parayı kabul edebiliriz” diye. Yani sadaka kabul etmek gibi bir şey. Şimdi durum bu. Hükümet ne yapıyor? Hükümet önlem alacağına muhalefeti boy hedefi olarak gösteriyor. Bizi yerden yere vuruyor. 17 Mart tarihli
Zaman Gazetesi’ni okumuşsanız görmüşsünüzdür. AKP’nin Kızılcahamam kampında konuşan Abdullah Gül, “muhalefet partisine mensup bazı milletvekilleri, diplomat kökenli olanlar, kapalı
kapılar ardında hükümetin dış politikasını çok destekliyorlar, çok başarılı buluyorlar, dışarıya
çıkınca sırf siyasi nedenlerle eleştiriyorlar” demiş. Şimdi burası kapalı kapılar ardında bir
yer. Ben bildiğimi söylüyorum, farklı konuşmuyorum. O bakımdan biz bunları ayıplıyoruz, böyle demeçleri. Bizi takiyyecilikle suçluyor. Takiyyecileri görmek istiyorsa kendi çevresine baksın, yakın çevresine. Bir de diyor ki; dışişlerinin tüm mensupları bizi destekliyor, bu ulusal çıkarları savunan muhalefet mensuplarını kimse destelemiyor. Değerli arkadaşlar, sözlerimi bitirirken şunu
söyleyeceğim size: Dışişleri Bakanlığı’nda çürük elma yoktur. Dışişlerinin tüm mensupları
ulusal çıkarları korumak için programlanmışlardır. Biz bu camiada 40 yıl yaşadık. O yüzden iyi biliriz. Hiçbiri öyle iktidara yaranmak için, tayin beklediği için Türkiye’nin ulusal çıkarlarından feragatte bulunmaz. Kıbrıs gibi, Avrupa Birliği gibi milli davalarda tavizciliğe yönelmez. Bu sözler Dışişleri mensupları için de gerçekten çok talihsiz, saygılı olmayan ve onları küçültücü sözlerdir. Özetle 2006 yılı sıcak bir yıl olacaktır diyoruz. Endişe ediyoruz. Bu yıl da Türkiye’nin
çıkarlarını korumak için el birliğiyle, iktidarmuhalefet işbirliği içinde çalışmalıyız. Aynı zamanda şunu söylemeliyim ki; maalesef bugünkü siyasi kadrolarla Türkiye bu risklerin altından kalkamaz. Bizim tecrübemiz bunu gösteriyor. Türkiye ulusal çıkarları kararlılıkla koruyacak yeni siyasi kadrolara ihtiyaç duyuyor. Yoksa korkarım ki gelecek sene burada bir konferans yaparsak bu sözlerimizin doğruluğunu üzüntüyle görmüş olacağız. Ben size ilginiz için, Sayın Bağcı nezdinde ABAKADEMİ’ye, Konrad Adenauer Vakfı yöneticilerine teşekkür ediyorum bu fırsatı verdikleri için.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.