Maltepe İl Örgütü Konuşması

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN MALTEPE’DE YAPTIĞI KONUŞMA
4 MART 2006

Sayın Başkan, Değerli arkadaşlar,

Dış politikada Türkiye’nin yakın çevresindeki bölgede sular hızla ısınmaktadır. Bu bölgedeki gelişmeleri yakından izlemek ve bunların Türkiye’nin güvenlik çıkarlarına zarar vermemesi için özel bir duyarlılık göstermek zorundayız. Maalesef Hükümetin dış politikada hata üzerine hata yapması endişelerimizi arttırmaktadır.

Irak, Şiiler ve Sünniler arasında çıkan çatışmalarla son günlerde artan acı gelişmeler karşısında bir iç savaşa doğru sürüklenmektedir. Irak’ta çıkacak bir iç savaşın Türkiye’ye önemli etkileri olacaktır. Öncelikle birinci Körfez Savaşında olduğu gibi, yüzbinlerce Irak’lı göçmenin ülkemize sığınmalarına yol açabileceğini tahmin etmek güç değildir. Ayrıca Kuzey Irak’taki terörist yuvalarının bu karmaşa ortamından yararlanarak ülkemizin huzur ve güvenliğini bozucu eylemlerini artırmaları beklenebilir.

Hükümet bu konuda ne yapmıştır? Maalesef hükümet bu konuda hiçbir ciddi hazırlık yapmamıştır. Üstelik bir bölümü Suriye’de bir bölümü de Irak’ta bulunan mayınlı arazinin mayınlarının sökülmesi için acele etmektedir.

Bu konu özellikle endişe vericidir çünkü doğal olarak Silahlı Kuvvetlerin yapması gereken ve ilk başta hükümetin de TSK’ya verdiği mayın temizleme görevi, bugün ihale yoluyla yabancı firmalara verilmeye çalışılmaktadır. Eğer ihaleleri yabancı firmalar kazanırsa, karşılığında bu verimli ve stratejik önemi ülke güvenliği açısından çok büyük olan topraklar yabancılara 49 yıllığına devredilecektir. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu uygulamaya kesinlikle karşı çıkıyoruz. Birkaç yıl için işbaşına gelmiş hiçbir hükümet ülkenin stratejik önemi büyük olan ve çok verimli topraklarını yarım yüzyıl için yabancılara peşkeş çekmesine izin vermeyeceğiz.

Meselenin özüne inersek: bizdeki bilgiye göre, evvelce, Türk Silahlı Kuvvetleri, bu mayınları temizleyebileceğini hükümete bildirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin elinde bu işi yapacak eğitime sahip, bilgiye sahip yetişmiş uzman kadrolar mevcuttur, personel mevcuttur, istihkam birlikleri mevcuttur. Silahlı Kuvvetler, hükümetten, bir süre önce bu görevi yapabilmek için, daha modern teçhizata ihtiyacı olduğunu bildirmiş ve 35 000 000 dolarlık bir tahsisat istemiştir, “35 000 000 dolar verdiğiniz takdirde, biz, iki yıl içinde bu bölgeyi temizleriz” demiştir Türk Silahlı Kuvvetleri. Bu hükümet de, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu bölgedeki mayınları temizlemesi görüşünü benimsemiştir.

Bakınız, AKP Mardin Milletvekili Sayın Nihat Eri, 12 Mart 2003 tarihinde Yüce Mecliste bir konuşma yapmıştır. Sayın Eri Mecliste diyor ki: “Türk Silahlı Kuvvetlerinde bu konuda deneyimli çok değerli elemanlar var. Bu işin özel sektör eliyle de yapılabileceğini biliyoruz; fakat, Türk Silahlı Kuvvetleri eliyle hem daha çok hızlı hem de çok daha ucuz bir şekilde yapılabileceği ilgililerce belirtilmektedir.” Katılıyorum; Sayın Eri’nin bu sözlerini aynen paylaşıyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, İktidar Partisi, o sırada bu işin Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılmasını öngörüyor. Nitekim, Sayın Millî Savunma Bakanımız Gaziantep’te yaptığı bir konuşmada diyor ki: “Kara Kuvvetlerinin bu mayınları kaldırması meselesi araştırılıyor. Üç şirketin imal ettiği üç ayrı makineden 16 tane alınması öngörülüyor. Bunların 13’ünün alınması için ihaleye çıkılmıştır.” Demek ki, biz, bu işin Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılmasını ileri bir aşamaya götürmüşüz, bravo, hükümeti tebrik ediyoruz bu çalışması dolayısıyla. Bir de bakıyoruz ki, Sayın Bakan “bundan ibaret değil, bu bölgeyi organik tarıma açacağız” başka “Türkiye Petrolleri burada petrol arayacak; hemen karşısında bu bölgenin; Kamışlı’da Suriye’nin petrol sahaları var. Suriye orada petrol arıyor, biz de petrol arayacağız” diyor, çok güzel!..

GAP bölgesinin sorumlusu Kalkınma İdaresi Başkanı Sayın Muammer Yaşar Özgül de aynı şeyi söylüyor; 12 Nisan 2004 tarihinde bir konuşma yapıyor “Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu mayınları temizlemek için açtığı ihale sonuçlanmıştır ve ihale sonuçlarına göre, çok yakında biz bu temizleme işine başlayacağız” diyor 2004 yılının mayıs veya haziran ayında Türk Silahlı Kuvvetlerinin mayın temizleme işine başlayacağını açıklıyor, çok güzel!..

Zaman Gazetesini açıyoruz, Zaman Gazetesinde Şubat-2005 tarihinde, ilginç bir başka haber var -Kilis Valisi bir açıklama yapmış- Zaman Gazetesi “Kilis özel idaresi, Kilis Vilayetinin toprakları içinde kalan bütün mayınları sadece ve sadece 29 000 000 dolara temizlemeyi taahhüt etmektedir. Özel sektör bu iş için 758 000 000 dolar istiyor; ama, biz Kilis Vilayeti özel idaresi olarak, bunu, 29 000 000 dolara yapmaya hazırız ve 24 000 çiftçiye, bu, iş sahası yaratacaktır” diyor. Buraya kadar çok güzel; sonra ne oluyorsa birden hava değişiyor…

Geçen gün -22 Şubat günü, birkaç gün önce- çok değerli arkadaşımız Sayın Mustafa Gazalcı, Terörle Mücadele Yasasının görüşülmesi vesilesiyle bir soru sordu Sayın Millî Savunma Bakanımıza; bu işi sordu, yani “bu mayınlar nasıl temizlenecek, hükümet ne yapıyor filan?.. Millî Savunma Bakanımızın cevabını aynen okuyorum: “Önce, Kara Kuvvetlerimiz bunu kendisi yapabilir mi diye gayret sarf etti; aşağı yukarı bir senelik çalışma sonucunda, bunun kara kuvvetleri tarafından yapılmasının icabında yeni şehitlere yol açacağı anlaşıldığından vazgeçildi.”

Değerli arkadaşlarım, biz bunu anlamakta çok zorlanıyoruz, çok güçlük çekiyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO’nun en büyük ikinci silahlı gücüdür, dünyanın en büyük, en başarılı, en eğitimli gücüdür. Kalkıp da, biz, bu kürsüden dersek ki, Türk Silahlı Kuvvetleri elli yıl önce döşediği mayınları bugün sökecek durumda değildir, bunun için gerekli imkânı yoktur, risk almak istememektedir. Bu, Türk Silahlı Kuvvetlerini çok rencide eder, çok üzer. Biz, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu sözü söylemiş olacağına ihtimal bile vermek istemiyoruz ve tahmin ediyoruz ki, Millî Savunma Bakanının bu sözleri bir yanlış anlamadan kaynaklanmaktadır.

Sonra ne diyor Millî Savunma Bakanı: “Biz, bunu ihaleye açmaya çalıştık, bir de baktık ki, şimdi fiyat vermeyim; ama, milyarlarca dolar istediler bizden -aynen Meclis zabıtlarında var- milyarlarca dolar.”

Değerli arkadaşlarım, bir mayının kaça söküleceği belli, bu bölgede kaç mayın olduğu belli; hesap bilen herkes bunun milyarlarca dolar tutmayacağını bilir, meğer ki, bazı firmalar olağanüstü pahalı teklifler vermiş olsunlar Türkiye’ye.

Bir şey daha söylüyor, o da dikkat çekici: “Bizim, Millî Savunma Bakanlığı olarak böyle bir ihaleyi yapacak teknik bilgimiz de yoktu -aynen zabıtlardan okuyorum- teknik bilgimiz.” Türk Silahlı Kuvvetleri en modern uçakları ihale edecek, en modern denizatlıları, silah sistemlerini, füzeleri ihale edecek teknik bilgiye sahip, mayın temizleme işini ihale edecek teknik bilgiye sahip değil, bunu kabul edebilir misiniz? Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Türkiye Millî Savunma Bakanlığının mayın temizleme işini ihale edecek teknik bilgiye sahip olmadığı lafı Türkiye Büyük Millet Meclisinin zabıtlarına geçmiştir, işte, bunların mutlaka düzeltilmesi lazım.

Sonra ne olmuş, sonra şu olmuş; Millî Savunma Bakanı Maliye Bakanına havale etmiş. Maliye Bakanı demiş ki; biz de bunu ihale edemeyiz, biz de yaptıramayız, paramız yok. Halbuki, devletin arşivlerinde var, Sayın Millî Savunma Bakanı “bu iş için 20 trilyon paramız var” diyordu. Bunlar unutulmuş, belki o para başka iş için harcanmış. Millî Savunma Bakanı, paramız yok, teknik bilgimiz yok diyor; Maliye Bakanlığı, paramız yok diyor… Peki, ne olsun; yap-işlet-devret usulüyle olsun. Yani, bir firmaya -muhtemelen yabancı firmaya- biz bunu ihale edelim. Yabancı firma bu mayınları temizlesin, karşılığında da bu toprakları işletsin, organik tarım yapsın, ürünlerini yurt dışına ihraç etsin, para kazansın.

Oysa  Sayın Nihat Eri, daha önce Mecliste ne demişti? Bakınız, söylediğini, size okuyorum, altına da imzamı atıyorum. Ne diyor? ‘Bu saha mayınlardan temizlendikten sonra en başta fakir mayın kurbanlarına, topraksız köylülere ve eski sahiplerine dağıtılacaktır.’ Biz de bunu destekliyoruz. Hadi yapın.

Başka bir AKP milletvekili 21 Aralık 2004 tarihinde Mecliste konuşuyor, Sayın Mehmet Faruk Bayrak. Ne diyor? Bu araziler 100 000 kişiye iş imkânı yaratacaktır. Sayın Başbakan da bunu söylüyor. Peki, o zaman, şimdi niye kanaat değiştirdiniz? Devletin gücü mü yok, imkânı mı yok? Silahlı Kuvvetlerin yetenekleri mi elvermiyor bu işi yapmaya? Nedir bunun izahı? İlla yabancılara her şeyimizi satmak zorunda mıyız, her şeyimizi devretmek zorunda mıyız?

Ortadoğu bölgesindeki ikinci önemli bir konu da  Filistin’de yapılan seçimleri kazanan HAMAS örgütünün liderinin Ankara’ya yaptığı ziyarettir. Bu Türkiye’nin şimdiye kadar izlediği Orta Doğu politikasından sapmadır.

Hamas örgütünün 2 tane özelliği var: Bir,bu örgüt Filistin’de şiddeti bir siyaset vasıtası olarak kabul ettiğini resmen tüzüğüne yazmış bir örgüttür.İkincisi aşırı İslamcı bir örgüttür. Şurası muhakkak ki;bugüne kadar Hamas örgütü şiddetten vazgeçtiğini hiç açıklamamıştır. Tüzüğünün ilgili maddesini değiştirme yoluna hiç gitmemiştir. Bunların 1988 tarihli statüsünü okuduğunuz zaman , orada görüyorsunuz ki orada açıkça müzakereleri reddediyor. İsrail’in varlığını reddediyor, barışçı çözümü reddediyor.Türkiye şimdiye kadar böyle bir örgütü muhatap almamıştı. Hiç bir zaman böyle bir örgütü Türkiye’ye  davet edip görüşmemişti. Çünkü Türk dış politikası yapan kim olursa olsun, hedefi kim olursa olsun,uyguladığı yöntem ne olursa olsun şiddetin bir dış politika vasıtası olarak kullanılmasını kesinlikle reddeder. Şiddete başvuran örgütleri de Türkiye hiçbir zaman  muhatap kabul etmemiştir. Bu bizim ilkeli politikamızdır, şimdiye kadar da dünyanın her yerinde biz bunu savunduk. resmi politikası şiddete, canlı bombalara başvurmak olan bir örgütü Türkiye bir muhatap alamaz. Bunu yaptığınız takdirde, başkalarının da şiddete başvuran başka örgütleri muhatap almasına itiraz edemezsiniz.

İkinci ilkemiz, Orta Doğu’daki tüm devletlerle iyi iletişim kurmaktır. Karşılıklı itimada dayanan  ilişkiler kurmaktır. Şimdiye kadar o kadar başarılı olmuştur ki Türkiye, geçmiş zamanlarda mesela  İran-Irak savaşında biz İran’da Irak’ın menfaatlerini korurduk; Irak’ ta İran’ın menfaatlerini koruduk. Bunun dünya diplomasi tarihinde başka örneği yok. Aynı devletin savaşan iki tarafının da itimadını kazanmış tek ülkeydik. HAMAS heyetinin Ankara’ya ziyaretini Kabul etmemizin ardından ne kazandık diye sorarsanız; bunun cevabı çok basit: Türkiye şimdi düşman kazanmıştır. Bölgede izlediğimiz dengeli ve ilkeli politika bundan ağır bir yara almıştır. Şiddeti reddeden Arap ülkeleri bundan rahatsız olmuşlardır. Şiddeti reddeden Filistinliler bundan rahatsız olmuşlardır. Bölgede İsrail de bundan çok rahatsız olmuştur.

Türkiye bunu niye yapmıştır? Sayın Başbakan diyor ki; arabuluculuk yapacağız biz diyor.Arabuluculuk yapmak için 2 temel koşul lazım:1, arabuluculuk için uygun bir zemin olacak,iki tarafın birbirine yakınlaştırılacağı uygun bir zemin olacak bu yok.

İkincisi, her iki taraf ta sizden arabuluculuk yapmanızı isteyecek, ikisi de istemiyor.İsrail kesinlikle reddediyor, arabuluculuk  yapmanızı… Hamas’ın da açıklaması var: Türkiye’den arabuluculuk istemiyoruz diyor. Kendi kendinize gelin güvey oluyorsunuz açıkçası, biz arabulucu olacağız diye.

Çok aceleci davranılmıştır. Önce bekleyeceksiniz, bir Hükümet kuracak ,o Hükümet’in izleyeceği politikaya bakacaksınız, o Hükümet diyecek ki, Filistin Devleti’nin şimdiye kadar izlediği politikayı sürdürüyorum.Böyle derse düşünür değerlendirirsiniz.Veya diyecek ki; biz artık şiddete başvurmayı reddediyoruz barışçı yöntemlerle çözüm arayacağız.Sayın Başbakan diyor ki; seçimle gelmişlerdir herkes saygı göstersin. Efendim, seçimi kazanmak yetmiyor. Bakınız, 1999 yılında, Avusturya’da yapılan seçimi kazanan ırkçı eğilimli Hayder’in partisi, bugünkü Başbakan Schüssel’le koalisyon kurdu. O zaman 15 ülkesi vardı Avrupa Birliğinin, 14 ülke karar verdi “biz, bunu muhatap almayacağız, bu hükümette olduğu sürece, Avusturya’yla hiç temas etmeyeceğiz, el sıkışmayacağız” dediler. Devletler böyle davranıyor; demiyorlar ki, efendim, mademki seçimi kazandı, ırkçı da olsa, benim makbulümdür, diyen çıkmadı, hiçbiri elini sıkmadı. Sonunda ne oldu; bu zat, 2000 yılında, partisinin başından ayrılmak zorunda kaldı. Seçimi kazanma meselesi, bir partinin, bir örgütün demokratikleşmesi için yeterli değil veya seçime katılmak. İspanya’da Herri Batasuna Partisi var; işte, Eta teröristlerini destekleyen, seçime girdi, milletvekili çıkardı; fakat, sonra, İspanyol mahkemeleri, bu örgütü süresiz olarak kapattı, 23 tane parti yöneticisini hapse attı.
Türkiye ciddi bir ülke. Bu gibi kırılmalar beklemezsiniz.Temel ilkelerinizden  saptığınız ölçüde ciddi bir devlet olma özelliğini kaybedersiniz.Çünkü ciddi devletler tutarlı politikalar izlerler.Bütün ülkeler için bu geçerlidir.O bakımdan böyle temel dış politika özelliğinizden saptığınız ölçüde güvenilirliğinizi kaybedersiniz.

Üstelik iktidar partisi olarak bunu yapıyorum diyeceksiniz ama aynı zamanda bu daveti yapmayacak parti yapacak , sanki iktidar partisinin dış politikası başka Hükümet’in başka olabilirmiş gibi.Partiye davet ediyorsunuz, kendi Dışişleri Bakanınız bu görüşmeye partinin arka kapısından giriyor.Bunlar hiç alışmadığımız şeyler.Adam basın toplantısı yapıyor,genelde her iki taraf birden çıkar basının önüne, siz çıkmıyorsunuz.Daha enteresanı partinin amblemlerini örtüyorsunuz ki kimse görmesin diye… Yanlış bir şey yaptıysanız bunu itiraf edin .Doğru bir şey yaptıysanız niçin böyle bir çekingenlik içine girdiniz de partinin ambleminin önünde basın toplantısı yapmasına izin vermiyorsunuz.Neresinden tutsak, gerçekten savunulacak bir tarafı yok bunun.

Çok tehlikeli bir yola girmiştir Türkiye.Basının yazdığı doğruysa yalnız terörü bir siyaset vasıtası olarak kullanan, kullandığını açıkça ifade eden ve uygulayan , canlı bombalar patlatan bir örgütü muhatap olarak almakla kalmıyorsunuz; basını yazdığı doğruysa interpolün kırmızı bültenle aradığı bir zatı devlet adamları olarak kabul ediyorsunuz.Bu Türkiye’yi çok zor bir duruma düşürür.Kırmızı bültenle aranan birini bir yabancı ülkenin Dışişleri Bakanı kabul etse biz ne tepki gösteririz? Böyle kararlar alırken, nasıl bir emsal yaratacağını düşünmek lazım.Dünya’da Türkiye’yi ne duruma düşüreceğine bir bakmak lazım.Bu işin bir tarafı. İkinci bir tarafı, bazı şeyler dikkatten kaçıyor, Halid Meşal ayrılırken yaptığı basın toplantısında diyor ki; ’’ AKP’ den destek aldık ‘’diyor. Şiddeti siyasi bir vasıta olarak görenlere siz destek veriyorsunuz.AKP bence büyük bir yara almıştır.Türkiye yara almıştır.Bırakınız AKP’yi kimse iktidar da şu muydu diye düşünmez ilerde .Türkiye terörü resmen vasıta olarak kullanan bir partiyi muhatap olarak almıştır diye düşünür ve değerlendirir.

Türkiye laik bir devlettir. Bu örgütün kendi yasasında yazıyor ki; biz Müslüman kardeşler örgütünden geldik .Müslüman kardeşler şiddeti meşru sayan , Mısır’da da çok vahim terör olaylarına başvuran bir örgüttür.Türkiye’de maalesef bu din faktörünü laiklikten uzaklaşarak  ön plana çıkartmak isteyen bazı siyasi partilerin yurt dışındaki islami örgütleri himaye etmeye çok meraklı olduğunu görüyoruz. O örgütler şiddete başvursa dahi , şimdi örnek vereyim size: Sayın Erbakan Başbakan olduğu zaman Türkiye’de Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü MÜBAREK bir ziyarette bulundu ,Sayın Erbakan benim de bulunduğum bir toplantı da dedi ki: Bu Müslüman kardeşlerle iyi geçinseniz onlarla bir uzlaşma arasanız…Hüsnü Mübarek müthiş bir tepki gösterdi:’’ Siz bunların isminde Müslüman yazdığına bakmayın , bu bir terör örgütü dedi. Bunlar bir sürü insan öldürüyor, siz böyle bir şeyi bizden nasıl istersiniz? ‘’ Dedi. Ne yazık ki; AKP Hükümeti işin içine bir din faktörü gelince bütün değerlerini ölçülerini bir tarafa bırakıyor.

Hamas Filistin’i bir din devletine getirmek isteyen bir örgüttür. Bunların amacı Filistin’i bir İslam devleti haline getirmektir. O kadar ileri gitmişlerdir ki ; mesela Gazze’de bir İslam üniversitesi var bu Hamas’ın tutumu;kızlar ayrı kapıdan girecek erkekler ayrı kapıdan.Türban falan konusunda bizim Hükümet’in de ötesinde görüşleri var ama , bir otomobili taradılar Nisan ayında bir kızla erkek aynı araba da seyahat ediyor diye. Dinen caiz değildir diye. Karşınızdaki örgüt böyle bir örgüt. Efendim biz Filistin meselesine yardımcı olmak istemiyormuşuz. En çok biz istiyoruz. Biz Ramallah’a gittik, Sayın Genel Başkanımız Baykal’la Sosyalist Enternasyonal toplantısında ne kadar perişan bir durumda olduklarını Filistinlilerin biz gözümüzle gördük. Batı Şeria’da halkın % 59’u yoksulluk sınırının altında, Gazze’de % 81’i. Bu yüzden bu kadar radikal unsurlar hem Filistin’de, hem de başka İslam ülkelerinde güç kazanıyor. Filistin’e ne mümkünse yapalım diyoruz. Bağımsız bir cumhuriyet haline getirmek için her şey yapalım. Ama böyle örgütler vasıtası ile hem şiddeti meşrulaştıracaksınız, ikincisi devlet rejimini değiştirip orayı bir laik devlet olmaktan çıkarıp , bir İslam devleti haline getireceksiniz ve Türkiye’de buna öncülük yapacak. Bunlara destek veriyorum diyecek işte bu olmaz.

Biz şiddete hoşgörü göstererek Orta Doğu’da etkili bir rol oynayamayız. Tam aksine diğer ülkeler nezdinde ki itibarımızı da kaybederiz
Üstelik AB ile ilişkilerimize ne etkisi olur? Bu örgüt AB tarafından Türkiye’nin de onayladığı listede terör örgütü olarak gösteriliyor. 29 Kasım 2005 tarihinde, Avrupa Birliği, terörle mücadele konusunda bir ortak tutum belgesi kabul etti. Bu ortak tutum belgesinde, işte, terörle mücadele için neler yapılacağı yazılı, altında da terör örgütlerinin listesi var. Açıp bakıyorsunuz, görüyorsunuz ki, bu listenin 17 nci sırasında Hamas örgütü yer alıyor, 23 üncü sırada da PKK yer alıyor, eski ismiyle yeni ismiyle; ama, Hamas, bu listede 17 nci sırada yer almaktadır. Burada bitmiyor. 6 Şubat tarihinde -onun da metni var burada- Avrupa Birliği dönem başkanı Avusturya bir açıklama yapıyor ve diyor ki o açıklamasında: “İşte, Hırvatistan, Makedonya, Arnavutluk -birkaç aday ülkeyi veya aday olmak isteyen ülkeyi sayıyor- ve Türkiye, bizim bu 29 Kasım tarihli terörle mücadele ortak tutum belgemizi aynen kabul etmişlerdir ve millî mevzuatlarını da buna uydurmak için taahhütte bulunmuşlardır.” Tarih, 6 Şubat 2006. Biz ne yapıyoruz; ondan on gün sonra, terörist örgüt olarak resmen kabul ettiğimiz ve onunla mücadele etmek için uluslararası alanda taahhütte bulunduğumuz bir örgütün başkanını Türkiye’ye davet ediyoruz ve Dışişleri Bakanı düzeyinde onunla masaya oturuyoruz.
Bir tek Batı ülkesi bu örgütü muhatap kabul etmedi. Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek bu örgütle görüşmeyi reddetti. Niçin; çünkü, bu örgüt, 1988 yılında kurulurken kabul ettiği temel yasasında, açıkça, şiddete başvuran Müslüman Kardeşler Örgütünün devamı olduğunu söylüyor. Şiddet kullanarak İsrail’i haritadan sileceğini söylüyor. Müzakereyi reddediyor. Açıkça İsrail’le müzakere ederek çözüm bulma yöntemini reddediyor ve siz, Ankara’da bu örgütü kabul ettiğiniz ana kadar ve hatta ondan sonra bu örgüt yasasındaki bu temel ilkelerden vazgeçtiğini söylemiş değildir.
Orta Doğu’ya barışın gelmesi için mutlaka demokrasinin de gelmesi lazım.Tüm dünya da kabul edilen temel bir ilke vardır. Demokrasi ile yönetilen ülkeler arasında savaş olmaz deniyor. O bakımdan biz Orta Doğu’ya demokrasinin gelmesini kuvvetle destekliyoruz. Halkı Müslüman olan bir ülke de laiklik olmadan demokrasi olmaz. Biz bunu her fırsatta dile getiriyoruz. Genel Başkanımız da Atina’da Sosyalist Enternasyonal’de açıkladı. Siz hem bir din devleti kurmak isteyeceksiniz, ve bütün şeriat kurallarını kesinlikle uygulayacaksınız, aynı zamanda da çağdaş bir demokrasi oldum diyeceksiniz, bu olmuyor. O bakımdan Hamas’ın şiddeti terk etmesi , hem de çağdaş ve laik bir dünya görüşünü benimsemesi halinde Filistin’in demokrasi alanında gelişmesi ve gerçek anlamda layık olduğu yeri alması kolay olacaktır diye düşünüyoruz.

Kıbrıs’taki gelişmeler de endişe vericidir. Hükümetin baskısıyla Kıbrıs Türklerinin Kofi Annan Planına evet oyu vermesinin hiçbir fayda sağlamadığı geçen hafta bir kere daha anlaşılmıştır. Türklerin evet oyuna karşılık AB’nin ticari engellemeleri kaldırmak amacıyla hazırladığı tüzük tasarısı Rumların baskıları sonucunda rafa kaldırılmıştır. Bu tüzüğün Kuzey Kıbrıs’a mali yardım yapılması için hazırlanan tüzükle bir arada kabulü için Türkiye’nin sarfettiği çabalar Rumların engellemeleri ve diğer AB ülkelerinin de onlara boyun eğmeleri sonucunda geçen hafta AB Temsilciler Komitesinde birbirinden ayrılmıştır. 250 milyon euroluk yardım da geçen yılın sonuna kadar yetiştirilemediği için 130 milyon euro azaltılarak kabul edilmiştir. Üstelik bu yardımın verilmesi de tamamen Rumların takdirine, hatta denetimine bırakılmış, Türk tarafı açısından kabul edilemeyecek şartlara bağlanmıştır.

Şimdi hükümet bu karar üzerine hayal kırıklığını saklayamıyor. Dışişleri Bakanı Sayın Gül buna tepki gösteriyor, yardımı almayacağız diyor. Bu haksızlıktır diyor. Biz şimdiye kadar yapılan haksızlıklara tepki gösterirken Sayın Gül AB’nin dayatmalarını, haksız kararlarını savunuyor ve bizi eleştiriyordu. Şimdi artık bunu yapamayacak duruma gelmiştir.. Hayali başarı tacirleri iflas etmiştir, “Gül solmuştur”.

Sadece dış politika alanında değil, ülke genelinde başka alanlarda da sorunlar yaşanmaktadır.
İstanbul milletvekili olarak İstanbul ilinin sorunlarıyla yakından ilgileniyorum. İstanbul’un gerçekten çok ciddi sorunları bulunmaktadır. Bu sorunların başında ulaşım gelmektedir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığının özellikle ulaşım alanında büyük başarılar sağladığını yazan propagandaları görüyoruz. Ancak gerçek böyle değildir. Ulaşım alanında süregelen sıkıntıları İstanbullu vatandaş çekmektedir.

Diğer ülkelerin rahatlıkla çözebildiği bu sorun İstanbul’u arapsaçına çevirmiştir. Bunun sebebi yetenkli kadroların iş başına getirilmemesidir. Dolayısıyla, İstanbullular hak ettikleri yaşam düzeyine kavuşamamaktadır.

Diğer taraftan, İstanbul’da asayişsizlik ileri boyuttadır. Ülke genelinde olduğu gibi, özellikle İstanbul ilinde yolsuzluklar, hırsızlıklar, kapkaççıların önü alınamamaktadır. Bu sorunların altından kötü yönetim çıkmaktadır. İstanbullular bu kadar kötü bir yönetime layık değildir.

Asayişsizliğin kol gezmesinin önemli bir sebebi işsizliktir. Türkiye’nin en kalabalık kentlerinden biri olan İstanbul’da bugün tahmini olarak 11 milyon’dan fazla kişi yaşamaktadır. Bu kişilerin en az 1 milyonu sosyal sigorta koruması altında değildir.

Eğitim ve sağlık alanlarında da Türkiye’nin en kalabalık kenti olan İstanbul büyük sorunlar yaşamaktadır.

İstanbul valiliğinden verilen 2004 yılı rakamlarına bakılırsa 2.084.629 öğrenciye sadece 37.426 derslik düşmektedir. Bu da derslerin 55 kişiden daha kalabalık sınıflarda işlendiğini gösteriyor. OECD’nin 2005 yılında yayımladığı rapora göre ortaokul seviyesindeki bir sınıfın ortalama öğrenci sayısı 24 ‘tür. Hatta Danimarka, İzlanda ve İsviçre’de bir derslikte 20’den daha az öğrenci ders görmektedir. Kalabalık sınıflarda işlenen ders yeterince verimli olmaz ve çocuklarımızın etkili bir şekilde yetişmesine imkan vermez.

Yine OECD raporuna göre eğitim kurumlarına yapılan kamu harcamalarının toplam GSMH’ye oranına göre Türkiye eğitime en az katkıyı yapan ülkelerden biridir. Türkiye’de bu oran 3,46 iken, Belçika’da 5,97’dir. Danimarka’da ise 7,10’dur. Ülkenin gelişmesi için en büyük öneme sahip olan eğitim kurumlarına destek olunmazsa, Türkiye nasıl ilerleyebilir?

Diğer taraftan sağlık alanında da İstanbullular büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Sağlık Bakanlığı verilerine göre İstanbul ilinde 871 kişiye 1 doktor düşmektedir. Doktor başına düşen hasta sayısı ise 1617’dir! OECD raporlarına göre İtalya ve Yunanistan’da her 1000 kişiye 4’ten fazla doktor düşüyor.  Türkiye’de ise her 1000 kişiye 2’den az doktor düşüyor.

İstanbul’da kişi başına düşen hemşire sayısına da dikkatinizi çekmek isterim. Yine Sağlık Bakanlığının verilerine göre 1 hemşireye düşen kişi sayısı 1094’tür! OECD raporuna bakarsanız; İrlanda, İzlanda ve Hollanda’da her 1000 kişi başına 13’ten fazla hemşire düştüğünü görürsünüz. Türkiye, Meksika ve Kore’de ise her 1000 kişiye 4’ten az hemşire düşüyor.

İstanbul da Türkiye de bu geri kalmışlığı hak etmiyor. Hastalarımız hastanelerde sıraya girerek saatlerce beklemeyi hak etmiyor.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.