CHP Mersin İl Örgütünde Konuşma

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN MERSİN’DE YAPTIĞI KONUŞMA
21 OCAK 2006

Sayın Başkan, Değerli Arkadaşlar,

Çok değerli Milletvekili arkadaşlarım, çok değerli Büyükşehir Belediye Başkanımız, diğer Belediye Başkanlarımız, partili arkadaşlarımız, çok sevgili Mersinli hemşehrilerim hepinizi saygı ile sevgi ile selamlıyorum.

Çok değerli arkadaşım, Sayın Genel Başkan Yardımcımız Mustafa Özyürek ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik durumun çok gerçekçi bir tahlilini yaptı ülkemizin gerçekten karşılaştığı çok ciddi sorunlar var onları dile getirdi, bende kısaca dış politika alanında içinde bulunduğumuz durumu özetle sizlere anlatmaya çalışacağım.

Değerli arkadaşımız, Uğur Mumcu’nun ölümünün yıldönümü günlerini yaşadığımızı hatırlattı, Uğur Mumcu bizim de çok yakın arkadaşımızdı ve onun bir sözü her zaman hatırlanmaktadır ülkemizde, Uğur Mumcu Türkiye’de  “bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olanlardan” şikayet ederdi, herkesin bir fikri var ama herkesin bilgisi yok o fikri doğrulayacak, o bakımdan bize düşen görev vatandaşlarımızla sahip olduğumuz bilgileri paylaşmak işte bende kısaca bunu yapmaya çalışacağım.

Değerli arkadaşlarım,

dış politika konuları genellikle bazıları için çok teknik konular günlük hayatımızı çok da fazla ilgilendirmeyen konular gibi görülüyor, ama öyle değil. Dış politika bizim günlük hayatımızı doğrudan doğruya ilgilendiriyor. Biraz önce ziraat odasında yaptığımız konuşmada da söyledim size bir örnek vereyim, eğer biz bugün Avrupa Birliğine üye olmuş olsaydık Türkiye bugün çektiği  ekonomik sıkıntıları çekmeyecekti, Türk işçileri bu sıkıntıyı çekmeyecekti, sadece Türk çiftçisine bu yıl  Avrupa fonlarından 8,5 milyar euro  katkı sağlayacaktı. İşte dış politikanın günlük hayatımızla ne kadar yakından ilgili olduğunun en bariz örneklerinden biridir. Şimdi biz bunlara çok erken çıktık, biz AB kurulduktan çok kısa bir süre sonra Türkiye tam üyelikle ilgilendiğini ortaya koydu ve 1963 yılında biz bir anlaşma imzaladık, bu anlaşma bir ortaklık anlaşması ama içinde bir madde var 28. madde diyor ki bu anlaşmanın hedefi Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğidir. O zaman bunu kabul ettirmişiz Avrupa’ya kim var bunu imzalayanların altında Türkiye’den İsmet Paşa var o zaman Başbakan, CHP Genel Başkanı. Avrupa da kim var? Avrupa’da bugün Türkiye üyeliğine en çok karşı çıkan Alman Hıristiyan Demokratlarının o zaman ki efsanevi lideri Adenauer o zaman ki Avrupalılar Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olduğuna inanıyorlarmış, şimdiki Avrupalılar bunu kabul etmekte çok sıkıntı çekiyorlar hiç değilse bazıları.

Değerli arkadaşlar, o tarihten sonra Türkiye AB tam üyeliği için hergelen hükümet reform projeleri gerçekleştirdi. Son olarak da iktidara gelen, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti de başlangıçta Türkiye’nin AB üyeliği hedefine sahip çıkar göründü. Hatta bu amaçla daha önceki hükümetlerin başlattığı reform sürecini sürdürme niyetinde olduğunu ilan etti. CHP’nin de desteğiyle bazı reform paketleri Mecliste kabul edildi ve TBMM Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği hedefine sahip çıkma yolundaki iradesini sürdürdü.

Ama sonra ne oldu? İki şey oldu. Birincisi, Türkiye tam üyelik hedefine yakınlaştıkça Türkiye’nin AB’yle bütünleşmesine karşı olan bazı Avrupalı siyasetçiler ve siyasi partiler, görüşlerini hiçbir diplomatik inceliğe başvurma ihtiyacı duymadan açıkça dile getirmeye başladılar. Bakın size en son örneğini vereceğim: Daha iki gün önce Fransa Başbakanı Dominique de Villepin, aynen şunu söylüyor, “AB’ye üyelik için Türkiye’nin tarihten gelen doğal bir hakkı yoktur” dedi. Bu sözleri söyleyen Fransa Başbakanı Türkiye’nin üyeliği meselesinin müzakerelerin sonuna kadar belirsizliğini koruyacağını söylüyor. Başka ne diyor? “AB’nin şu anda genişleme arzusu yoktur.” diyor.  Şimdi değerli arkadaşlar Türkiye Fransa’ya ne kötülük yaptı da Fransa’nın Başbakanı Türk milletini bu kadar incitici Türkiye’yi  bu kadar soğuk, bu kadar mesafeli bir tavır izliyor?

Şimdi bu sözleri söyleyen sıradan bir Fransız vatandaşı söylese bir gazeteci söylese, diyeceğiz ki, canım adamın  kişisel fikirdir Fransa’yı bağlamaz, ama bunu söyleyeyim insan Fransa’nın Başbakanıdır.

Başkası ne diyor? Mesela halen Fransa’da içişleri Bakanlığını üstlenmiş bulunan iktidardaki UMP Partisinin lideri Sarkozy önümüzdeki yıl yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olacağı anlaşılıyor. Şimdi o aylardan beri çok  açık bir biçimde Türkiye’nin üyeliğine karşı bir kampanya yürütüyor. Türkiye’ye tam üyelik yerine özel statü verilmesinin şampiyonluğunu yapıyor. Mesela Chirac öteden beri Türkiye’nin üyeliğini destekler görünen Chirac ne diyor, “Türkiye’nin üye olması için Fransız halkının onayı lazım” hayret şimdi Fransa’da  bu hava oluşurken Türkiye ne yapıyor? Maalesef Türkiye hiçbir şey yapmadı, hiçbir şey yapmasa daha iyi, Fransaya karşı kullanabileceği altın değerindeki kozları feda etti harcadı.  Gitti Sayın Başbakan Berlin’de Fransız Cumhurbaşkanı Chirac’la ve o zaman ki Almanya başbakanı Schröder’le oturdu bir mutabakata vardı ne diyor mutabakat Türkiye 2,8 milyar$ ödeyerek 36 tane airbus uçağı alacak. Değerli arkadaşlar uluslararası ilişkilerde ticari ilişkilerle siyasi menfaatler el ele gider, bu kadar büyük bir ticari menfaat sağlayacaksanız karşı tarafa bunun mutlaka siyasi bedeli olacak nedir bu bedel?  Türkiye’nin AB üyeliğine ancak tek siz bu desteği sağlamadan ,bol keseden tek taraflı bir taviz olarak bu büyük ticari tavizi veriyoruz. Sonra ne oldu ertesi gün Chirac bir basın toplantısı yaptı Sayın Başbakanımızla görüştükten bir gün sonra basın toplantısı yaptı ne diyor, “Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili olarak önümüzde 3 seçenek var. Bir tanesi, müzakereler sonuçsuz kalır, kesilir. İkinci seçenek, Türkiye tam üyeliğin altında bir özel statüye razı olur. Üçüncü seçenek ise, tam üyelik konusunda mutabakata varılır, varıldığı takdirde de biz Fransız halkının onayına başvururuz.”. Şimdi pamuk ipliğine bağlı. Biz Başbakana dedik ki o zaman ben kendim şahsen dedim “hemen müdahale edilin bu çok tehlikeli bir gelişmedir.” Çünkü Fransa anayasasını değiştirmeye hazırlanıyor müdahele edin ve buna engel olmaya çalışın  gerekirse bizde meclis olarak, parlamenterler olarak size destek olalım yardımcı olalım. Bunu yapmadı yapamadı, sonra ne oldu Fransa Cumhurbaşkanı meclise bir öneride bulundu dedi ki anayasayı değiştirin ve anayasaya bir hüküm koyun 11. maddesine ve değin ki “2007 yılından sonra üye olacak ülkeler için mutlaka halk oyuna başlıyoruz.” Ve böylelikle 2007 yılından sonra üye olacak ülkeler için mutlaka halkoyuna başvurulacaktır. Böylelikle geçmişteki aday ülkeleri Meclis kararıyla üye yaptıkları halde sıra Türkiye’ye gelince halkoylamasına gidecekler. Referanduma hayır diyen “halkın yarıdan fazlasının desteği lazım” diyecekler. Bu büyük bir haksızlık, büyük bir insafsızlık değil mi?

Türkiye Fransa’nın menfaatlerine zarar verici bir iş mi yapmıştır? Türk devlet adamları Fransız halkını incitici bir söz mü söylemişlerdir? Bunlardan hiçbiri olmamıştır. Tam tersine, daha geçen yıl Türk hükümeti, en büyük ortağının Fransa olduğu Airbus şirketinde 2,8 milyar dolara 36 tane uçak almaya karar vermiştir. Fransa’ya bu kadar büyük bir ticari menfaat sağlayan bir ülkeye şimdi Fransa’nın arkasını dönmesinin sebebi acaba nedir?

Devletler arasındaki ilişkilerde tek taraflı jestlerin, karşılıksız tavizlerin yeri yoktur. Bir şey veriyorsanız, mutlaka karşılığını alacaksınız. İşte Sayın Başbakan Berlin’de, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ve Başbakan Schröder’le yaptığı görüşmede Airbus uçaklarının alımı konusunda taahhütte bulunduktan hemen sonra Paris’e dönen Cumhurbaşkanı Chirac Türkiye’nin AB üyeliğine gayet soğuk bakan bir demeç vermiştir. Chirac diyor ki “Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili olarak önümüzde 3 seçenek var. Bir tanesi, müzakereler sonuçsuz kalır, kesilir. İkinci seçenek, Türkiye tam üyeliğin altında bir özel statüye razı olur. Üçüncü seçenek ise, tam üyelik konusunda mutabakata varılır, varıldığı takdirde de biz Fransız halkının onayına başvururuz.” Bu sözleri söyledikten sonra Fransa Cumhurbaşkanı Meclise anayasa değişikliği önerisi sundu ve 1 Şubat 2005 tarihinde Fransız Parlamentosu Anayasayı değiştirerek 2007 yılından sonra üye olacak ülkelerin üyelik anlaşmalarının Fransız halkının onayına sunulmasını kararlaştırdı. Yani Chirac’tan sonraki Fransız Cumhurbaşkanları isteseler bile Türkiye’nin üyelik anlaşmasını Fransız Parlamentosuna onaylatamayacaklar. Yapılan kamuoyu yoklamaları diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Fransa’da da halkın çoğunluğunun Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu gösteriyor.

Avrupa’da yapılan kamuoyu yoklamalarında görüyoruz ki Türkiye’nin üyeliğini destekleyenler sadece yüzde 31. Türkiye’nin üyeliğine karşı olanlar yüzde 52. Gerisi kararsız. Bu tablo bize gösteriyor ki bir referanduma gidildiği takdirde Türkiye’nin başarı şansı çok az. Peki Fransa’da böyle. Başka hangi ülke “Referanduma giderim” diyor? Avusturya. Şu anda Dönem Başkanlığı devralmış olan Avusturya da referanduma gideceğini açıkladı.

Ülkemizin geleceğini ilgilendiren önemli gelişmelerin meydana geldiği bir ortamda görüşlerimi sizlerle paylaşma fırsatı verdiğiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum.

Son yıllarda  Türkiye’nin gündeminde yer alan en önemli konulardan biri Avrupa Birliği’ne üyelik meselesidir. 40 yılı aşkın zamandan beri bütün Türk hükümetleri Türkiye’nin AB ile bütünleşmesini desteklemişler ve bu yolda çaba harcamışlardır. Biz de Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu konudaki tavrımızı çok açık biçimde sergiledik ve temel politikalarımızı kararlılıkla sürdürdük.

Bildiğiniz gibi Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği hedefine atıfta bulunan ilk anlaşma 1963 tarihli Türkiye-AB Ortaklık Anlaşmasıdır ve bu anlaşmanın altında da o zamanki Başbakan ve CHP Genel Başkanı Sn. İsmet İnönü’nün imzası vardır.

Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti de başlangıçta Türkiye’nin AB üyeliği hedefine sahip çıkar göründü. Hatta bu amaçla daha önceki hükümetlerin başlattığı reform sürecini sürdürme niyetinde olduğunu ilan etti. CHP’nin de desteğiyle bazı reform paketleri Mecliste kabul edildi ve TBMM Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği hedefine sahip çıkma yolundaki iradesini sürdürdü.

Ama sonra ne oldu? İki şey oldu. Birincisi, Türkiye tam üyelik hedefine yakınlaştıkça Türkiye’nin AB’yle bütünleşmesine karşı olan bazı Avrupalı siyasetçiler ve siyasi partiler, görüşlerini hiçbir diplomatik inceliğe başvurma ihtiyacı duymadan açıkça dile getirmeye başladılar. Bakın size en son örneğini vereceğim: Daha iki gün önce Fransa Başbakanı Dominique de Villepin, “AB’ye üyelik için Türkiye’nin tarihten gelen doğal bir hakkı yoktur” dedi. Bu sözleri söyleyen Fransa Başbakanı Türkiye’nin üyeliği meselesinin müzakerelerin sonuna kadar belirsizliğini koruyacağını söylüyor. Başka ne diyor? “AB’nin şu anda genişleme arzusu yoktur. AB’ye komşu ülkeler ile müzakerelerin başlatılması bir söz verildiği anlamına gelmemektedir. Türkiye ile müzakereler başlanması bölgedeki jeostratejik değişimler doğrultusunda alınmış siyasi bir karardır.”  Şimdi değerli arkadaşlar Türkiye Fransa’ya ne kötülük yaptı da Fransa’nın Başbakanı Türk milletine bu kadar soğuk bu kadar mesafeli bir tavır izliyor.

Bu sözleri söyleyen sıradan bir Fransız vatandaşı, bir bilim adamı veya bir gazeteci olsa bu, onun kişisel görüşüdür diye fazla önem vermeyebilirsiniz ama konuşan, Fransa’nın Başbakanıdır. Ve onun söylediği sözleri ciddiyetle değerlendirmek zorundayız. Kaldı ki, Villepin bu yolda beyanda bulunan tek Fransız Devlet Adamı değildir.

Halen Fransa’da İçişleri Bakanlığını üstlenmiş bulunan  iktidardaki UMP Partisinin lideri Sarkozy önümüzdeki yıl yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olacağı anlaşılıyor. Şimdi o aylardan beri çok  açık bir biçimde Türkiye’nin üyeliğine karşı bir kampanya yürütüyor. Türkiye’ye tam üyelik yerine özel statü verilmesinin şampiyonluğunu yapıyor. Eski Fransa Cumhurbaşkanlarından ve Avrupa Anayasasını hazırlamakla görevli Konvansiyonun Başkanı Giscard d’Estaing de çok açık bir biçimde Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkıyor ve dünya basınına verdiği mülakatlarda “Türkiye’nin üye olacağı gün, AB’nin son günü olacaktır” diyor.

Değerli arkadaşlar,

Fransa gibi Türkiye’nin yıllardan beri dost bildiği NATO, Avrupa Konsey, Avrupa Ekonomik Kalkınma Örgütü gibi birçok Avrupa kuruluşunda birlikte üye olduğu, Soğuk Savaş yıllarında aynı kaderi paylaştığı bir ülkenin Başbakanının Türkiye’ye karşı bu soğuk, mesafeli, hatta incitici tavrının sebebi acaba ne olabilir?

Türkiye Fransa’nın menfaatlerine zarar verici bir iş mi yapmıştır? Türk devlet adamları Fransız halkını incitici bir söz mü söylemişlerdir? Bunlardan hiçbiri olmamıştır. Tam tersine, daha geçen yıl Türk hükümeti, en büyük ortağının Fransa olduğu Airbus şirketinde 2,8 milyar dolara 36 tane uçak almaya karar vermiştir. Fransa’ya bu kadar büyük bir ticari menfaat sağlayan bir ülkeye şimdi Fransa’nın arkasını dönemsinin sebebi acaba nedir?

Şimdi akla şu soru geliyor: acaba Fransa Türkiye’den alacağını almıştır, başka bir beklentisi kalmamıştır; o yüzden mi sırtını Türkiye’ye dönmüştür? Şimdi bu noktada dikkatimizi Türkiye’nin izlediği politikaya çevirmek durumundayız. Acaba Türkiye Fransa’nın tam üyeliğimize desteğini sağlamak için ne yapmıştır? Elindeki kozların hangisini kullanmıştır? Ne yazık ki hiçbirini… Örneğin, demin sözünü ettiğim 2 onda 8 milyar dolarlık uçak siparişini vermeden önce Türkiye, Fransa’nın AB konusundaki tam desteğini sağlayamaz mıydı? Sağlayamamıştır. Buna teşebbüs bile etmemiştir. Zannetmiştir ki biz cömertçe ekonomik ve ticari tavizler verirsek onlar da alicenaplık yapıp Türkiye’yi desteklerler. Bu dünya siyasetinden hiçbir şey anlamamak demektir.

Devletler arasındaki ilişkilerde tek taraflı jestlerin, karşılıksız tavizlerin yeri yoktur. Bir şey veriyorsanız, mutlaka karşılığını alacaksınız. İşte Sayın Başbakan Berlin’de, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ve Başbakan Schröder’le yaptığı görüşmede Airbus uçaklarının alımı konusunda taahhütte bulunduktan hemen sonra Paris’e dönen Cumhurbaşkanı Chirac Türkiye’nin AB üyeliğine gayet soğuk bakan bir demeç vermiştir. Chirac diyor ki “Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili olarak önümüzde 3 seçenek var. Bir tanesi, müzakereler sonuçsuz kalır, kesilir. İkinci seçenek, Türkiye tam üyeliğin altında bir özel statüye razı olur. Üçüncü seçenek ise, tam üyelik konusunda mutabakata varılır, varıldığı takdirde de biz Fransız halkının onayına başvururuz.” Bu sözleri söyledikten sonra Fransa Cumhurbaşkanı Meclise anayasa değişikliği önerisi sundu ve 1 Şubat 2005 tarihinde Fransız Parlamentosu Anayasayı değiştirerek 2007 yılından sonra üye olacak ülkelerin üyelik anlaşmalarının Fransız halkının onayına sunulmasını kararlaştırdı. Yani Chirac’tan sonraki Fransız Cumhurbaşkanları isteseler bile Türkiye’nin üyelik anlaşmasını Fransız Parlamentosuna onaylatamayacaklar. Yapılan kamuoyu yoklamaları diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Fransa’da da halkın çoğunluğunun Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu gösteriyor.

Sadece Fransa değil, Avusturya da Türkiye’nin üyeliğini halk oyuna sunacağını ilan etti. Bugün yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Avusturyalıların sadece yüzde 10’u Türkiye’nin üyeliğini destekliyor. Yüzde 80’i karşıdır, yüzde 10’u kararsızdır. Şimdi bir kaç sene sonra Fransa’da ve Avusturya’da yapılacak halkoylamalarının Türkiye’nin lehine sonuçlanabileceğini düşünmek aşırı iyimserlik, hatta safdillik olmaz mı?

Ama bakıyorsunuz, hükümet bu güçlüklerin, bu sorunların, bu engellemelerin hiç farkında değilmiş gibi görünüyor. Daha birkaç gün önce, geçen Salı günü  Mecliste yaptığı bir konuşmada AB’den sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan son derece iyimser bir tablo çizdi. Hiçbir sorun yokmuş, her şey yolundaymış, müzakerelerin konusu olacak bazı bölümlerde tarama süreci bitmiş, pek yakında müzakereler başlanacakmış. Sayın Babacan bunları söylüyor.

AB Dönem Başkanlığı ne söylüyor? Bakınız, 1 Ocak 2006 tarihli International Herald Tribune Gazetesini açınız. O gazetede, şu anda Avrupa Birliği Dönem Başkanlığını üstlenmiş bulunan Avusturya Başbakanı Schüssel’in demeci var. Ne diyor Schüssel; diyor ki: “Türkiye Avrupa Birliğine hiçbir zaman üye olmayabilir” diyor. Sorun burada. Bir AB üyesi ve şu anda dönem başkanı bir ülkenin başbakanı “Türkiye hiçbir zaman üye olmayabilir” diyor ve müzakerelerin ucunun açık olduğunu tekrarlıyor. Peki, Dışişleri Bakanı ne diyor; aynı gazeteyi açın, Avusturya’nın Dışişleri Bakanı “bizim dönem başkanlığımız sürecinde Türkiye ile bölüm müzakerelerinin hiçbirine başlanmayabilir” diyor. Hani hemen başlıyorduk?! Avusturya, dönem başkanı bunları söylüyor.
Daha sonra belki Türkiye’ye karşı bu kadar katı bir dil kullanılırsa Kıbrıs gibi konularda beklenen tavizlerin alınamayabileceğini düşünen bazı AB yetkililerinin telkinleriyle Schüssel söylemini bir nebze yumuşattı. Müzakereler 6 ay içinde veya 6 ay sonra başlayabilir diyor. 6 ay sonra zaten Avusturya Dönem Başkanlığı bitiyor. Üstelik tarama süreci bittikten sonra niçin bu kadar uzun süre bekleyelim?

Belli ki şu sırada Avrupa’da Türkiye’nin üyeliği konusundaki geçerli yaklaşım, ipe un sereme yaklaşımıdır. İşleri mümkün olduğu kadar geciktireceksiniz, erteleyeceksiniz ve Türkiye’ye somut hiçbir taahhütte bulunmayacaksınız. Peki diğer adaylara da mı böyle yapıyorlar? Hayır, öyle yapmıyorlar. Örneğin, Avusturya Başbakanı Schüssell’in gene kendi sözlerini naklediyorum: “Hırvatistan ve Makedonya üye olacaklardır ama Türkiye’nin katılımı belirsizdir” diyor.
Avusturya’daki bazı başka politikacıların sözleri daha da katı, insafsız ve eleştiricidir. Örneğin Avusturya’da, iktidardaki Avusturya Halk Partisi üyesi ve Graz Belediye Başkanı Siegfried Nagl ne diyor? O da, 21 Temmuz 2005 tarihinde Avusturya televizyonu ORF’e demecinde aynen şöyle diyor: “Türkleri oturma odamızda istemiyoruz. Biz Türkiye ile evlenmek istemiyoruz. Türkiye AB’ye girerse, herkese bu Avrupa’nın ortadan kalkacağını garanti ederim. Graz Şehri, Avrupa’nın batısını korumak için Türklere karşı yüzyıllarca önce kale görevi görmüştür. Şimdi de Türklere karşı aynı kale görevini göreceğiz.”

Siz bu sözleri “hükümet sever” basında okudunuz mu? Her akşam televizyonlarda boy gösteren, hükümeti destekleyici yaklaşımlarıyla temayüz eden yorumcuların ağzından bu sözleri işittiniz mi? Okumadınız ve işitmediniz. Çünkü onların görevi hükümetin başta AB konusu olmak üzere her alanda başarılı olduğu izlenimini halka anlatmaktır. Ülkemizin çıkarlarına yalnız dış politikada değil, ekonomide, eğitimde, sağlıkta büyük zararlar veren bu hükümetin iş başında kalmasından medet umanlar, işte bu olumsuzlukları halka duyurmamak için özel bir çaba sarf ediyorlar.

Bu gelişmelerin bir bölümünü Sayın Ali Babacan’a cevap vermek için Mecliste yaptığım konuşmada ayrıntılı olarak dile getirdim. Eğer  o gün TRT 3 kanalını izlemediyseniz, benim orada söylediklerimden hiç haberiniz olmamıştır. Çünkü “hükümet sever” basın orada söylediklerime bir kelimeyle bile yer vermemiştir. Bu Türkiye’de basının da ne kadar hazin bir durum içinde olduğunu  açık göstergesidir.

Rumların şantaj ve baskıları sonucunda da AB Kıbrıs konusunda Türkiye’yi sıkıştırıyor ve Rum uçaklarını Türk havaalanlarına, Rum gemilerini Türk limanlarına alacaksınız ve Rumları Kıbrıs Devleti olarak tanıma anlamına gelecek olan ek protokolü hemen imzalayıp Meclise getirip hemen onaylayacaksınız.” diyor. Hükümet “Kıbrıslı Türklere  ambargolar kalkmadan onaylamam” diyerek bir çıkış yapar gibi oldu ama şimdi geri adım atmaya başladığını görüyoruz. Şu anda AB ile bir sivil havacılık anlaşması imzalıyorlar ve bu anlaşma ile bütün Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye uçak seferleri yapılmasını öngörülüyor. Kimi kandırıyoruz? Bu tarihleri adım adım verelim dediler. “Sahibi Rum olmayan Rum gemilerini Türk limanlarına  alabiliriz” dedi hükümet. Hani taviz vermeyecektiniz? Tek taraflı taviz yapılabilecek en büyük hatadır. Tek taraflı taviz ancak bir taraf kaybedince verilir. Aynen Sevr, Versailles anlaşmaları gibi bir ülke savaşı kaybedince diz çöker ve bu anlaşmalar kendisine dışarıdan dikte edilir. Biz Kıbrıs’ta bir savaş kaybettik de haberimiz mi olmadı acaba? Savaşı biz mi kaybettik, onlar mı kaybetti? Onlar kaybediyor, biz bunun bedelini ödüyoruz. Üstelik şimdi bir de hükümetin zoruyla Kıbrıs Türk Parlamentosunda bir yasa geçirdiler, kuzeyde mallarını bırakan Rumların mallarını tazmin veya iade edecekmişiz! Peki Rumlar da 1963’te evini barkını bırakıp kuzeye gitmek zorunda kalan Türklerin mallarını tazmin edecek mi? Hayır, etmiyorlar. Onlar da, ‘103 köyden kovduğumuz ve çok büyük zarara uğrayan Türklerin mallarını tazmin edelim’ diye bir yasa mı çıkardılar? Hayır arkadaşlar, tam tersini yaptılar. Birkaç gün önce, Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Papadopulos’un başkanlığında iktidar partisi liderleri toplandı ve bir yasa tasarısı hazırladılar. Ne diyor bu yasa tasarısında? Diyor ki, ‘Güney’de Türklerin bıraktığı malların tapusunu Rumlara verebiliriz’ ve daha geçenlerde bir Türkün bıraktığı araziye elektrik santralı inşa ettiler. Buyurun, cevapları budur.

Şimdiye kadar Türkiye’de iyi kötü hükümetler gördük ama böylesini görmedik. Birçok konuda eleştirdiğimiz Sayın Erbakan’ın daha önce Sayın Erbakan’ın Kıbrıs’ı feda edelim, tek taraflı taviz verelim de şu beladan kurtulalım” dediğini duydunuz mu? Kıbrıs’ta milli çıkarları koruma konusunda bu hükümet Erbakan’ın eline su dökemez. İşte bu hükümet Türkiye’nin çıkarlarına, millete mal olmuş, uğruna şehitler verdiğimiz bir davada yanlış politikalar izlemiştir. Oradaki soydaşlarımızı korumak için adada bulunan askerlerimizi şimdi geri mi çağıracaksınız? Her gün bir taviz, her gün bir adım. Başbakan diyor ki “Biz her zaman onlardan bir adım ileride olacağız” Yani Türk hükümeti her zaman Rumlardan bir adım daha fazla taviz verecek. Bunu nasıl yaparsınız? Hükümetin Kıbrıs’ta ve Avrupa Birliği konusunda yaptığı budur. Sürekli olarak taviz vererek süre kazanmaya çalışıyorlar. Hiçbir AB ülkesi bunu yapmıyor. Daha üyeliği sonuçlanmadan Polonya Başbakanı temel çıkarlarına aykırı bir metin kendisine Brüksel’de kabul ettirilmek istendiğinde, baskı yapıldığında toplantı salonunun kapısını çarptı gitti.

İspanya’ya adaylık döneminde Cebelitarık  meselesi konusunda İngiltere’nin çıkarlarına uyması dayatılmaya çalışılmıştı. Sonuna kadar direndi ve Cebelitarık meselesinde taviz vermeden girdi.

Değerli arkadaşlar, biz bu güne kadar Cumhuriyet tarihinde bu kadar tavizci bir hükümet görmedik. Bunu mutlaka durdurmak lazım. Dış politikada bu tavizlerin sonucundaki zararları tazmin edemezsiniz. Hatay’da Atatürk direnmeseydi bugün Hatay Türk toprağı olabilir miydi? Kardak’ta o zamanki Türk hükümeti direnmeseydi, Kardak’tan Yunan bayrağı çıkarılabilir miydi? Dış politika bir mücadele sanatıdır ve silahsız bir savaştır. Bunu yapmaya cesaretiniz yoksa o mercide bulunmayacaksınız. Hükümet döneminde yetki alan insanlar ülkenin çıkarlarını korumak için mücadele etmeyi göze alan insanlardır. Başka türlü o koltukta oturmaya hakkınız yoktur.

Hükümet sever basın bütün bunları saklıyor. Biz Sayın Mustafa Özyürek’le Demokrat Parti iktidardayken mücadelesini verdiğimiz üç konu vardı: 1. basın özgürlüğü, 2. tarafsız radyo, 3. mahkemelerin bağımsızlığı. Şimdi bu konularda Türkiye’nin geldiği duruma bakın: o zamanlar basına sansür uygulanıyordu, gazetelerin yazdığı yazılar bazen beyaz sütunlarda çıkıyordu çünkü hükümeti eleştiren makaleleri yayımlamalarına izin vermiyorlardı. Bugün ne görüyoruz? Gazetelerin büyük kısmı kendi kendine sansür uyguluyor. Hükümetten gazete sahiplerinin beklediği bazı avantajları kaybetmemek için maalesef basın muhalefete sansür uyguluyor. 17 Aralık günü Mecliste bir konuşma yaptım ve birazdan anlatacağım bazı eleştirileri dile getirdim ve hükümeti övmeyi görev bilen basın bu konuşmaya yer vermedi. O zaman ne yapacağız? Her CHPli bir gazete olacak. Kendisi. Şahsen. Bu bilgileri siz alacaksınız çevrenize anlatacaksınız. Vatandaşa duyuracaksınız. Biz o zamanın gençleri olarak bu görevi yaptık. Sansür edilen ve basında yayınlanmayan haberleri biz çoğaltıyorduk. Bizim gibi kişilerde daktilolarla çoğaltıp her yere dağıtıyordu. Hükümetin sansürü ile böyle mücadele ediyorduk. Şimdi siz hep beraber basının sansürü ile mücadele edeceksiniz. Bütün bu bilgileri bilgisayarlarla binlerce, on binlerce, yüz binlerce vatandaşa ulaştıracağız. Bakalım sonunda göreceğiz siz mi daha güçlüsünüz yoksa Türk halkı mı daha güçlüdür?

Basın sadece bu olumsuz beyanları mı halkın dikkatinden saklıyor? Hayır. Bundan daha fazlası da var. Örneğin, AB Komisyonunun 9 Kasım 2005 tarihinde yayımladığı raporda yer alan ve AKP hükümetini çok kuvvetli ifadelerle eleştiren hususlara da basın yer vermemiştir. Bunları siz basında hiç okumadınız çünkü yazmıyor. Hükümet daima başarılıdır diye bir hava yaratalım. Herkes zannetsin ki Hükümet işini çok başarılı yapıyor. İşte biz eleştirdiğimiz zamanda diyorlar ki “efendim muhalefet muhalefetliğini yapacak. Muhalefet olsun diye yapıyorlar. Sırf Hükümeti yıpratmak için yapıyorlar.” Başbakan “nasıl olur da bu yaptıklarımızı göremezsiniz” diye bize böyle camiinin kürsüsünden fetva veren bir ulema parti üslubuyla konuşuyor, millete tepeden bakarak ahkam kesiyor. Bakınız size bu eleştirilerden birkaç örnek vereyim. Avrupa Birliği ne diyor? Mesela, diyor ki “Türk hükümeti, giderek daha fazla geçici görevlendirme yapıyor; Cumhurbaşkanının reddettiği insanları geçici görevle üst düzeylere tayin ediyor. (Sayfa 11)” ” Böyle diyor. Onların da dikkatini çekmiş. Diyor ki “kapsamlı bir kamu yönetimi reformunun önünde, merkezden kaynaklanan engeller var. (Sayfa 11)” Hükümetin çok övündüğü kamu reformu girişimlerini eleştiriyor. “Ombudsmanı hâlâ kuramadınız, büyük eksikliktir; birçok Avrupa ülkesinde var, sizde yok, bir an önce kurun.(Sayfa 12)”” diyor. Üç yıldır bir adım atılamadı. Ceza Yasasıyla ilgili eleştiriler var ve bununla ilgili kaygılarını dile getiriyor. “Türkçe ile Türkçe konuşmayan etnik grupların arasında hukukî çeviri yapacak insanınız hiç yok, bir kişi bile yok. (Sayfa 15) ” diyor. Peki değerli arkadaşlar, Türkçe bilmeyen vatandaşlarımızın hukukunu biz nasıl koruyacağız? Bunlar çok ciddî eleştiriler, dikkate değer eleştiriler. “Reşit olmayan çocuklar ile reşit çocukları hapishanede aynı yerde yatırıyorsunuz; bu, bizim usullerimize aykırıdır. (Sayfa 16) ” diyor. Hükümetten cevap yok. Sayın Bakan bunların hiçbirine değinmiyor. Türkiye’de kıdemli yargı mensuplarının, adaletin işleyişi, hâkimlerin tayiniyle ilgili eleştirilerine yer veriyor. Polis ve jandarmanın gözaltına alınanları hukukî yargı talebinde bulunmaktan caydırdıklarını söylüyor.(Sayfa 17)
İlerleme Raporunun 17. sayfasını açarsa Sayın Bakan şu ifadelerle karşılaşacak: “Türkiye’de yolsuzluk ciddî bir sorun olmaya devam ediyor. Bugün birçok kamu kurumu malî denetimden muaftır. Sayıştayın yetkilerinin genişletilmesi yoluyla bu kurumlar denetim kapsamına alınmalıdır.” Bu yolsuzluk iddialarını bir tek Avrupa Birliği raporu söylemiyor. Biz söyleyince “iç politika, muhalefet yapmak için söylüyorlar” diyor bazıları. Avrupa Birliği raporu söylüyor. Başka kim söylüyor; Uluslararası Saydamlık Kuruluşu söylüyor. Uluslararası Saydamlık Kuruluşunun raporunda birinci sırada yolsuzluğun en az olduğu ‘en saydam’ ülkeler var. Türkiye’nin yeri, değerli arkadaşlarım, Gana’yla, Meksika’yla, Panama ve Peru’yla birlikte 65. sıradır. Niçin bu böyle oluyor? Defalarca açıkladık, Genel Başkanımız bugün bir kere daha tekrarladı, milletvekilleri dokunulmazlığının kaldırılması gerekiyor; işte, İlerleme raporunun 18. sayfası da bunu söylüyor. “Milletvekilleri dokunulmazlığına ilişkin hiçbir gelişme kaydedilmemiştir” diyor.
Değerli arkadaşlarım,

AB, İlerleme Raporunun 18. ve 19. sayfalarında hükümetin insan hakları konusunda pek çok uygulamasını eleştiriyor. Bazı uluslararası sözleşmelerin henüz onaylanmaması, İnsan Hakları Başkanlığıyla ilgili eleştiriler raporda ayrıntılı olarak yer alıyor. Dahası 22. sayfada “işkence yapan kamu görevlilerinin cezalandırılmaması için özel çaba gösterildi” diyor ve “Zamanaşımının kaldırılması, işkence suçları için çok yanlıştır” diyor. “Yargısız infazlar artmıştır” diyor. Nasıl demokrasi ve insan hakları gelişmesi oldu ki, yargısız infazlar artıyor?! Bunlar hep AB Komisyonunun hazırladığı raporda yazıyor. Biz söyleyince, belki, bazı arkadaşlarımız, siz muhalefet yapıyorsunuz diye düşünebilirler. Basında hükümeti desteklemeyi meslek edinenler böyle yazıyor “muhalefet muhalefetliğini yapacak” diyor. İşte, biz, yapmıyoruz, sadece Avrupa Birliğinin yazdıklarını okuyoruz size.
Şimdi, buna benzer pek çok eleştiri var. Bunların hepsini söyleyecek değilim; ama, mesela, 29. sayfada ‘Alevî topluluğunun ibadet yerlerinin tanınmadığına’ işaret ediliyor. Ciddî bir iddiadır ve 31. sayfada ‘Süryani ve Keldani din adamlarının görev yapmasına izin verilmediği’ söyleniyor; doğru mu acaba?! Yine 31. sayfada ‘Bazı gayrimüslim dinî toplulukların, aşırı gruplar tarafından, şiddete ve tacize maruz bırakıldığı’ söyleniyor. Bunlar çok ciddî iddialar; bunların üstüne gitmek lazım. Öyle zannediyorum ki, bu raporu bir tek biz okumadık; hükümetin, ilgili arkadaşlarımızın, devlet görevlilerinin mutlaka okuması lazım. Hükümeti bu konularda acaba uyarmadılar mı? Bu iddialar hakkında ne gibi bir soruşturma yaptık, ne gibi bir araştırma yaptık?
Kadın hakları, okuma yazma bilmeyenlerin durumu, cinsiyete dayalı ayırımcılık, kadınların işgücüne katılma oranında Avrupa’nın en son sırasında Türkiye’nin geldiği, gençler arasında işsizliğin yüzde 20,5′i bulduğu raporda yazıyor. Dahası ‘Türkiye’nin Avrupa Sosyal Şartının Kadınların annelik hakkıyla ilgili 8. maddesini kabul etmediği’ (Sayfa 33) ve ‘Temmuz 2005’te kabul edilen çocukların korunmasına ilişkin yeni yasanın uluslararası standartlara uygun olmadığı’ söyleniyor. (Sayfa 33) Daha geçen yıl Meclise sunduğunuz bir yasanın uluslararası standartlara uyup uymadığına niçin dikkat etmediniz? Niçin bu yasayı da Avrupa Uyum Komisyonuna yollamadınız?

Bütün bunlar bu raporda var ve sosyal alandaki diğer yetersizlikler de var; hepsini söylemiyorum ama, bir konu var ki, ona mutlaka değinmek zorundayım. Bir cümleyi size söyleyeceğim. Raporun 34 üncü sayfası diyor ki: “Kimsesizler yurdundaki hastalar yetersiz beslenmektedir.”
Değerli arkadaşlar, kimsesizler yurdundaki insanlar, devlete emanet edilmiştir.
Türkiye’de açlık olduğunu biliyoruz, 985 000 insanımızın açlık sınırının altında yaşadığını biliyoruz; ama, bir devlet kuruluşunda, devletin sorumluluk taşıdığı bir kuruluşta hastaların yeterince beslenmediği iddiasına ilk defa şahit oluyoruz; doğru mudur? Değilse, tepki göstereceksiniz, yanlıştır diyeceksiniz. Doğruysa, hemen çaresini bulacaksınız. Bunlar çok ciddî iddialardır ve bunların mutlaka üzerine gitmek lazımdır.
Raporda sendikal haklarla ilgili ciddi eleştiriler var. Sendikaların örgütlenme ve grev hakkı, toplu pazarlık haklarında önemli kısıtlamalar olduğu söyleniyor.Türkiye’nin Uluslararası Çalışma Örgütünün standartlarını hala karşılayamadığı belirtiliyor. Açınız 34. sayfayı bunları göreceksiniz. Raporda yasal kısıtlamalar yüzünden işgücünün büyük bir bölümünün toplu sözleşmelerin korumasının dışında olduğu söyleniyor.

Değerli arkadaşlarım,

Avrupa Komisyonunun eleştiri ve beklentilerinin bir bölümüne biz de kuvvetli tepki gösterdik. Örneğin devletimizin omurgasını oluşturan Lozan anlaşmasına aykırı taleplere karşı çıktık. Bu çerçevede Patriğe ekümenik statünün verilmesini, Lozan’da kabul edilenlerin dışındaki bazı etnik gruplara azınlık statüsü verilmesi önerilerini, sivil-asker ilişkileriyle ilgili bazı aşırı mübalağalı değerlendirmeleri, Kıbrıs’la ilgili olarak Türkiye’den beklenen tek taraflı tavizlere biz de kuvvetle karşı çıktık. Ama yukarıda örneklerini verdiğim eleştirilerin haksız olduğunu söyleyebilir misiniz?

Ne yazık ki Devlet Bakanı Babacan Mecliste yaptığı konuşmada bu eleştirilerden bir tanesine bile cevap vermemiştir. Bu meseleleri çözmek için hükümetin nasıl bir hazırlık içinde olduğuna dair tek bir söz söylememiştir. Finlandiyalı, genişlemeden sorumlu Komisyon üyesi Olli Rehn “Türk Hükümeti üyeliğin gerektirdiği reform sürecini sürdürmekte yavaş ve isteksiz davranmaktadır” diyor. Ne yazık ki bu teşhis doğrudur. Hükümet ya tam üyelik sürecinin zorluğunu gördüğü için veya türban konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararından sonra Avrupa’dan beklentilerini karşılayamayacağını gördüğü için AB üyeliği meselesini neredeyse tamamen ülkenin gündeminden çıkartmıştır.

Doğrusunu söylemek gerekirse biz başından beri bu hükümetin AB üyeliği hedefini samimiyetle benimsediğinden kuşku duyuyorduk. Çünkü AB hedefine sahip çıkmak, Avrupa değerlerini de yürekten benimsemeyi gerektirir. Ne yazık ki bu hükümet başta laiklik olmak üzere Avrupa’nın temel değerlerinden çok uzaktır. Ülkemizi Atatürk’ün temellerini attığı laik ve demokratik devlet yapısından  uzaklaştırıp bir İslam Devleti haline getirme yolunda her gün adımlar atan bu hükümetten Avrupa değerlerini benimsemesi beklenebilir mi? Doğrusunu söylemek gerekirse Avrupa da bu hükümete yönelik eleştirilerin önemli bir bölümü hükümetin bu laiklik karşıtı tutumlarından etkilenmektedir. Avrupa’da yaptığımız temaslarda bunu bize defalarca dile getirdiler.

Değerli arkadaşlarım,

Türkiye aslında büyük ve güçlü bir ülkedir. Bugün yaşadığımız sıkıntıların büyük bir bölümü ülkenin kötü yönetilmesinden kaynaklanmaktadır. Biz CHP olarak ülkenin bu kötü gidişini durdurup Cumhuriyetimizin ve çağdaş dünyanın temel değerlerine sahip, adil, mutlu, kalkınmış, halkına en iyi sağlık ve eğitim hizmetlerini veren bir ülke haline getirmek için gerekli güce ve birikime sahibiz.

Ülkemizin bugün yeterince kullanılmayan, heder edilen, çoğu zaman yabancılara veya ülke içindeki hükümet yandaşlarına peş keş çekilen kaynakların halkın yararına değerlendirilmesi halinde ülkemizi kısa zamanda Avrupa’nın refah ve kalkınma düzeyine ulaştırmak zor olmayacaktır. Bunun yollarından biri, ülke içindeki eşitsizliklere, adaletsizliklere son vermektir.

Biz Sosyal demokrasiye inanan bir parti olarak, vatandaşlarımız arasında eşitlik ilkesini göz önünde bulunduran sosyal devlet anlayışını hayata geçirmeyi hedefleyen bir dünya görüşünün ve bir siyasi iradenin temsilcileriyiz.

Bakın size bir örnek vereyim. Bugün Kocaeli ve İstanbul gibi bazı illerimizde kişi başına düşen gelir Yunanistan, Portekiz gibi ülkelerin düzeyindedir ve Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya ve Balkan ülkeleri gibi AB’ye yeni katılan ülkelerin ortalama gelir düzeyinin üstündedir. Buna karşılık Hakkari, Van, Şırnak, Urfa, Çankırı, Ordu gibi illerimizdeki vatandaşlarımızın kişi başına geliri Bangladeş düzeyindedir. İşte bu gelir uçurumu Türkiye’nin ayıbıdır ve bizi AB hedefine ulaşmakta zorlayan ve geciktiren unsurlardan biridir. OECD’nin 2002 yılında yaptığı analize göre OECD ülkeleri içinde Meksika’dan sonra bütçesinin en adaletsiz kullanan ülke Türkiye.  Türkiye bütçe harcamalarının yüzde 45’ini nüfusun yüzde 30’unu oluşturan zenginler için kullanırken, en yoksul yüzde 30 içinse yüzde 15’ini kullanıyor. Oysa Avrupa ülkelerinde bunun tam tersi. Örneğin İngiltere’de zenginlere 1 verilirken, yoksullara 5 veriliyor.

Size Mersin’den birkaç örnek vereyim: Mersin Türkiye’nin en büyük 8. ili.
    Nüfusu: 1.651.400
    Nüfusun % 57.6’sı tarımla uğraşmaktadır.

    İşgücü:Mersin ilinde 12 ve daha yukarı yaştaki nüfus içinde işgücüne katılma oranı %55 olup, cinsiyete göre önemli farklılık göstermektedir, işgücüne katılma oranı erkek nüfus için %68, kadın nüfus için %42′dir

    işsizlik oranı %10.2′dir. (DİE) Bu oran erkek nüfusta %11.5 iken, kadın nüfusta %8.2′dir. işsizlik oranı ilçe merkezlerinde il merkezinden yüksektir, işsizlik oranı ilçe merkezlerinde %23.7, il merkezinde %22.7 iken, köylerde %1.7′dir.
il merkezi ve İlçe merkezlerinde kadınların işsizlik oranı, erkeklerin işsizlik oranından daha yüksek İken, köylerde erkeklerin işsizlik oranı kadınlardan daha yüksektir. İl merkezinde işsizlik oranı kadınlarda %32.7, erkeklerde %20, ilçe merkezlerinde kadınlarda %31.2, erkeklerde %21.8, köylerde ise kadınlarda % l. 4, erkeklerde %1.9’dur.

    Okuma yazma bilmeyenlerin toplam sayısı (06-65 yaş): 157.983

    Mersin’de Kişi başına düşen gelir Kocaeli’dekinden yaklaşık 9000 PPS $ kadar altındadır.

    Ortalama hayat beklentisi Kocaeli’den tam 7 yıl geridedir.

Bütün bunlar niçin böyledir? Cevabı iki kelimeyle özetlenebilir: kötü yönetim.

İşte değerli arkadaşlarım, halkımızın iradesiyle, azmiyle ve kararıyla Türkiye en kısa zamanda bu kötü yönetime son verecektir. Bunu yolu seçimdir. Halkımız demokratik hakkını kullanarak Cumhuriyete sahip çıkacaktır ve bu çağdışı hükümetin görevine son verecektir.

CHP Türkiye’nin en çağdaş Partisi olarak yönetimi devraldığında, ülkemizin kaderinin değişeceğini çok açık bir biçimde ve inançla size ifade etmek istiyorum. CHP döneminde dış politikada haklarını, çıkarlarını korumasını bilen, Kıbrıs gibi ulusal davalarda kazanımlarımızı koruyan, Türkiye’nin en kısa zamanda ve en iyi koşullarda AB üyeliği için elindeki bütün kozları kullanan bölgesinde ve dünyada saygınlığı artmış bir Türkiye doğacaktır.

Bu bizim elimizdedir, bu sizin elinizdedir. Ülkenin her köşesindeki CHPliler böyle büyük bir seferberliğin büyük bir iktidar yürüyüşünün öncüleri olarak görev başındadır. Bunu heyecanının ve sorumluluğunu duymaktadırlar.

Bugün Mersin’de yaptığımız gibi ülkemizin her köşesinde yaktığımız çoban ateşleri, Türkiye’nin geleceğini aydınlatacak ve ülkemizin üzerine çöken bu karanlık bulutları dağıtacaktır.
Değerli arkadaşlarım,

Bu yüksek hedefimizin, bu büyük mücadelemizin başarıya ulaştırılmasında sizlere çok büyük görev düşmektedir.  Biz size güveniyoruz, Siz de bize güveniniz. Partimizin ülke çıkarları doğrultusunda sürdürdüğü bu mücadelede sağlayacağınız büyük başarıyı şimdiden kutluyor, hepinizi saygı ve sevgilerimle selamlıyorum.

Tarım-Sanayi-Ticaret
30.11.2003
Mersin Türkiye narenciye üretiminin % 33’ünü, tahıl üretiminin % 1.87’sini, sebze üretiminin % 5.26’sını, meyve üretiminin %6.55’ini karşılamaktadır.

Arazi Dağılımı

Arazi Cinsi    Arazi Miktarı(Ha.)    İl Yüzölçümüne Oranı(%)
Tarım arazisi    406.000     25.6
Çayır-mera    6.109    0.40
Orman    785.447    49.5
Tarım dışı arazi    387.744     24.5
Toplam    1.585.300    100

Tarım Arazisinin Dağılımı

Tarım Arazisi Cinsi    Miktarı (Ha)    Tarım Arazisine Oranı ( %)
Tarla arazisi    288.410    72.4
Bahçe arazisi    44.730    10.7
Narenciye    24.606    6.06
Meyveler    20.124    4.7
Bağ arazisi    20.722    4.7
Sebze arazisi    36.320    8.8
Açıkta Sebze         26.284    6.4
Örtü altı sebze    10.036    2.3
Zeytincilik    6.962    1.7
Delicelik    2.856    0.7
Sakızlık    6.000    1.4
Toplam    406.000    100

Tarımsal Üretim

Ürün Cinsi    Ekiliş Miktarı (Ha)    Üretim Miktarı (Ton)
Tarla bitkileri    234.020    922.903
Narenciye    24.606    646.759
Meyve    47.831    664.168
Açıkta Sebze         26.284    618.502
Örtü altı sebze    9. 835    681.010
Toplam    333.585    3.533.342

Sulama Suyu:

Sulanabilir tarım alanı        : 243.383 ha.
Sulanan tarım alanı        : 148.768 ha.
-Sulama Birliklerince sulanan    : 94.919 ha.
-Çiftçilerce sulanan        : 53.849 ha.

Devam eden önemli sulama projeleri :
-Mut Sulama Projesi
-Lemas II Sulama Projesi
-Göksu Sulama Projesi
-Arslanköy Göleti

Su Ürünleri
Balıkçı tekne sayısı    616 adet
Balıkçı aile sayısı    2.215 adet
Deniz ürünleri    1.934 ton
Tatlısu ürünleri    35 ton
Kültür ürünleri    218 ton
Toplam    2.187 ton
İlin Akdeniz’e kıyısı olduğundan balıkçılık önemlidir. Ayrıca tatlı su ve kültür balıkçılığında da tesisler mevcuttur.
Hayvan Varlığı

Türü    Sayısı(Baş)
Sığır    71.182
Koyun    272.570
Keçi    445.890
Tek tırnaklı    15.727
Kümes hayvanları    24.677.440
Arı    138.346 kovan

Hayvansal Üretim

Ürün Cinsi    Ürün Miktarı (ton)
Süt    126.677
Et     4.296
Keçi kılı + yapağı    341
Yumurta    5.159
Beyaz et          33.415
Bal     2.128
Yoğurt-yağ-peynir         9.250
Toplam    181.266

Madencilik :

İlin önemli madenleri Krom, Demir, Kuvarsit ve Linyittir. İl dahilindeki  madenlerin rezerv durumu şu şekildedir;

Demir                 40 .000.000 Ton
Krom                             750 Ton
Linyit                           500.000 Ton
Bakır, Kurşun, Çinko                  10.000 Ton
Barit                              72.250 Ton
Çimento Ham Maddesi     166.000.000 Ton
Dolomit              220.120.574 Ton

Sanayi

Büyük sanayi kuruluşları :
Sıra No    Tesisin Adı    Üretim Konusu    Kapasite/yıl    Toplam Çalışan
1    Berdan Tekstil Sanayi Ve Tic. A.ş    İplik Hambez
İplik 5 milyon Kg. 12 milyon metre    1357
2    Çukurova San. İşl. T.A.Ş.    Tekstil Ürünleri     5.769 ton    1.237
3    Anadolu Cam San. A.Ş    Cam Ambalaj     118.039 ton    915
4    Çukurova İŞ Makinaları San ve Tic A.Ş    İş Makinaları ve Yürüyüş Takımları İmalatı    400 adet/yıl
8003 ton/yıl    915
5    SEKA Akdeniz Müessesi    Kraft Torba kağıdı
Karton    90.000 ton
155.000 ton     889
6    Soda Sanayi A.Ş    Soda Türevleri    508.511 ton    683
7    Yidaş Yavuzlar İplik ve Dokuma Sanayi A.Ş    Pamuk İpliği,
Örgü Bezi    4.389.686 kg.
613.120 kg.    644
8    Ataş Anadolu Rafinerisi A.Ş.    Ham Petrol Tasfiyesi    440.000 ton    262
9    Çimsa Çimento San ve Tic A.Ş    Çimento ve Hazır Beton     1.863.444 ton/yıl
612.516 m³    251
10    Akdeniz Gübre Sanayi A.Ş    Kimyasal Gübre    303.023 ton    233
11    Sümerbank Mensucat Boyalar Sanayi İşletmeleri    Mensucat Boyaları    534 ton    192
12    Çukurova Makine İmalat ve Tic. A.Ş.    İnşaat ve Sanayi Makinaları     -    142
13    Karamehmetler Yağ Sanayi ve Tic. A.Ş.    Nebati Yağ    48.384 ton    63

Küçük Sanayi Siteleri

Tamamlanmış    3
İnşası devam eden    2
Toplam    5

Faaliyette Olan Küçük Sanayi Sitelerine İlişkin Bilgiler

Sitenin adı    Kuruluş Tarihi    Üye Sayısı
Mersin Küçük Sanayi Sitesi    1967    609
Anamur Küçük Sanayi Sitesi    1978    126
Erdemli Küçük Sanayi Sitesi    1976    169
Silifke Küçük Sanayi Sitesi    1974    203

İnşası Devam Eden Küçük Sanayi Sitelerine İlişkin Bilgiler:

Adı    İşyeri kapasitesi
Yenice (Tarsus) KSS    78
Mut KSS    99

Ticaret

Mersin Limanı
Toplam Alanı (m²)    722.555
Açık (m²)    694.787
Kapalı (m²)    27.768
Rıhtım sayısı (Adet)    23
Rıhtım uzunluğu (m)    4.108
Gemi kabul kapasitesi (gemi/yıl)    3.800
Toplam çalışan sayısı    1.430
Memur    343
İşçi    1.087

Mersin Limanının Yükleme ve Boşaltma Rakamları

(Ton)
Yılı    Yükleme    Boşaltma    Toplam
1996    4.471.789    7.114.839    11.586.628
1997    5.131.531    7.974.634    13.106.165
1998    6.213.947    7.641.005    13.854.952
1999    5.870.675    7.240.913    13.111.588
2000    6.275.911    7.104.569    13.380.480
2001    6.622.193    7.006.489    13.628.682
2002    5.993.693    7.769.712    13.762.865
2003
(Mayıs sonu itibariyle)    2.573.750    3.368.651    5.942.401

Mersin Serbest Bölgesi
Açılış tarihi    03.01.1987
Alanı (m²)    786.000

Bölgedeki rıhtım    Uzunluğu (m)    550
Derinliği (m)    -4,5, -10
Gemi kabul kap. (gemi/gün)    5

Bölgede faaliyet gösteren firmalar    Toplam     517
Mülkiyet durumuna göre    Yatırımcı    210
Kiracı    307
Tabiyetine göre    Yerli    408
Yabancı    109

Yıllara Göre Serbest Bölgenin Ticaret Hacmi

Yılı     Ticaret Hacmi ($)
1988    152.447.119
1989    117.782.340
1990    272.532.928
1991    420.353.872
1992    414.641.453
1993    543.148.106
1994    927.740.461
1995    1.400.037.552
1996    1.650.132.308
1997    1.792.600.308
1998    1.697.067.784
1999    1.504.442.034
2000    1.767.854.311
2001    1.337.790.067
2002    1.643.140.138
2003*    846.698.578
TOPLAM    16.488.409.359
*Mayıs sonu itibariyle
İthalat-İhracat

Yılı    İthalat    İhracat
1999    1.183.651.838 $    1.084.054.269 $
2000    1.188.949.025 $    926.796.133 $
2001    1.236.770.193 $    876.300.070 $
2002    1.188.945.030 $    926.796.136 $
2003*    680.820.874 $    491.785.235 $

* Mayıs sonu itibariyle

1998-2000 yıllarında İllerin GSYİH’ya Katkısı Bakımından Sıralaması ($) şu şekildedir:

Sıra    İl Adı    1998    1999    2000    Oran %
1    İstanbul    43.571    39.605    43.811    22,1
2    Ankara    14.589    14.389    16.495    8,3
3    İzmir    13.756    12.777    14.455    7,3
4    Kocaeli    8.980    7.644    9.007    4,5
5    Bursa    7.360    6.617    7.284    3,7
6    Adana    6.265    5.596    6.051    3,1
7    Mersin    5.461    5.108    5.446    2,7
8    Antalya    5.461    4.708    4.957    2,5
9    Konya    5.035    4.535    4.929    2,5
10    Manisa    4.700    3.872    4.133    2,1
11    Muğla    3.055    2.588    3.025    1,5
12    Balıkesir    3.261    2.707    3.021    1,5
13    Hatay    3.168    2.744    3.009    1,5
14    Samsun    2.910    2.646    2.793    1,4
15    Aydın    3.020    2.506    2.778    1,4
16    Gaziantep    2.588    2.326    2.695    1,4
17    Kayseri    2.421    2.240    2.411    1,2
18    Eskişehir    2.498    2.225    2.369    1,2
19    Denizli    2.532    2.291    2.356    1,2
20    Zonguldak    2.135    1.908    2.330    1,2
21    Diyarbakır    2.430    2.177    2.288    1,2
22    Sakarya    2.348    1.984    2.194    1,1
23    Tekirdağ    2.151    2.042    2116    1,1
24    Maraş    1.898    1.700    1.936    1
Kaynak: DİE

2002 Yılı Genel Bütçe Vergi Gelirlerinin İllere Göre Dağılımı şu şekildedir:

NO    İller    TAHAKKUK (MİLYAR TL)
1    İstanbul    27.622.795
2    Kocaeli    11.103.649
3    Ankara    8.426.544
4    İzmir    4.254.680
5    Bursa    1.638.007
6    Mersin    806.733
7    Adana    726.322
8    Tekirdağ    705.805
9    Antalya    684.692
10    Hatay    560.660
11    Konya    417.403
12    Zonguldak    399.879
13    Balıkesir    379.801
14    Edirne    358.021
15    Denizli    355.384
16    Sakarya    347.085
17    Gaziantep    343.253
27    Kahramanmaraş    168.257
Kaynak: Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü
www.mersin.gov.tr


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.