CHP Çanakkale İl Örgütünün Düzenlediği Türk Dış Politikası Konferansı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Çanakkale CHP İl Örgütünce Düzenlenen Konferansta Yaptığı Konuşma
12 Aralık 2005

Sayın Başkan,
Değerli Konuklar,

Son zamanlarda ülkemizin gündemini yapay konularla işgal etmek isteyenler belki de bilerek çok önemli gelişmeleri halkın ve Meclisin dikkatinden kaçırma gayreti içinde görünüyorlar.

İçinde bulunduğumöuz günlerde hem AB ile ilişkilerimizde, hem Kıbrıs’ta hem de Irak’ta önemli gelişmeler oluyor. İşte sizinle bugün bu gelişmeler hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Avrupa Birliği ile müzakerelerin başlaması kararı 3 Ekimde alındı ama henüz gerçek müzakereler başlamadı. Sayın Başbakan bu müzakerelerin 2005 yılı sonundan önce başlaması olasılığından söz etti, ama öyle görünüyor ki, bu mümkün olamayacak. Şu sırada tarama süreci cereyan ediyor. Yani AB Türkiye’nin çeşitli alanlardaki fotoğrafını çekiyor, durumunu saptıyor. Her bölümün müzakeresine başlamadan önce 25 üyenin tümünün onayını almak gerekecek. Yani 35 bölümün başlaması ve bitmesi için 70 kere oy verilecek. Bu her üyenin 70 defa veto hakkına sahip olması demektir. Kıbrıslı Rumlar her vesileyle Tütkiye’yi veto tehdidi altında tuttuklarını dile getiriyorlar.

İş bununla da kalmıyor. 21 Eylül 2005 tarihinde AB Konseyinin kabul ettiği karşı deklarasyon, Rum gemilerinin Türk limanlarına, Rum uçaklarının da Türk hava alanlarına girmesine izin verilmediği takdirde önemli bölümlerin müzakeresine başlanmayacağını ifade etti. Böylecek Rumlara çok önemli bir silah vermiş oldu. Rumlar şimdi bu kararın verdiği güçle Türkiye üzerinde daha ağır baskıların uygulanmasını sağlamaya çalışıyorlar. AB Komisyonu ve bazı AB ülkeleri bu doğrultuda Türkiye’den ek protokolü bir an önce parlamentoda onaylatıp uygulamaya sokmasını istiyorlar. Bu tek taraflı bir taviz demektir. Hükümet KKTC’ye yönelik ambargolar kaldırılmadıkça Rum gemilerini ve uçaklarını Türkiye’nin kabul etmeyeceğini bildirmişti. Şimdi arada sıkışmıştır. Ne yapacağını bilememektedir. Bir yanda dünyaya ilan ettiği tutumu var bir yanda da üzerindeki baskılar var. Çıkış yolu nasıl bulunacak?

Hükümetin ümidi AB’nin geçen yıl Komisyon tarafından kabul edilen tüzüğün KKTC’ye mali yardım paketiyle birlikte kabul etmesi ve böylece AB ile KKTC arasında doğrudan ticaretin başlamasıydı. Bu olsaydı Hükümet bunu bir gerekçe gibi kullanarak Rum gemilerini ve uçaklarını Türk limalarına ve havaalanlarına kabul edecekti. Ama ne yazık ki, bu olmadı. Beklendiği gibi AB bir kere daha Rum isteklerine boyun eğdi. Tüzükle mali yardımı birbirinden ayırdı ve tüzüğü rafa kaldırdı. Yani görünebilir bir gelecekte KKTC ile doğrudan ticaretin yapılması, ambargoların kaldırılması ihtimali görünmüyor.

Peki şimdi hükümet ne yapacak? Doğrusu kararlı bir çizgi izleyerek AB’ye sorumluluğunu hatırlatması, Türkiye’nin ve KKTC’nin hakknı cesaretle koruması olacaktı. Ne yazık ki, bunu yapamıyor. Bazı yan yollardan giderek AB’yi ve Rumları tatmin etmeğe ve onların merhametine sığınarak müzakere sürecini kurtarmaya çalışıyor.

Bunu nasıl yapıyor? Bir kere Rum uçaklarını Türk havaalanlarına kabul etmek için AB ile bütün üye ülkeleri kapsayan bir sivil havacılık düzenlemesi yapmaya çalışıyor. Bunu yapınca diyecek ki, ben Rumlara taviz vermedim, AB ile bir düzenleme yaptım. Bizim bu anda hiçbir AB ülkesiyle sivil havacılık alanında sorunumuz yok. Bir tek Kıbrıs Rum Yönetimiyle var. Onun sebebi de Türk tarafına uygulanan haksız ambargolar. Şimdi bu ambargoları kaldırtamayacağını gördüğü için hükümet böyle dolambaçlı bir yoldan giderek tek taraflı taviz verdiğinin anlaşılmasını önlemek istiyor. Bu konuda Sayın Dışişleri Bakanına bir yazılı soru önergesi verdim. Hala cevap alamadım.

İkinci ve daha vahim taviz verme girişimi Rumların evvelce Kuzeyde sahip oldukları toprakların iadesiyle ilgilidir. Bilindiği gibi Türkiye’nin 20 Temmuz 1974 harekatından öne Rumların Kuzeyde bazı gayrı menkulleri vardı. Ama Türklerin de Güneyde vardı. 1975 yılında Denktaş’la Klerides arasında Ahali Mübadelesi Anlaşması yapılınca her iki tarafın vatandaşları gerideki arazilerini ve evlerini bırakarak kendi bölgelerine geçtiler. Eski malları da taraflarca değerlendirildi. Örneğin Kuzeye geçen Türklere Güneyde bıraktıkları malların karşılığı olarak Rumların Kuzeyde terkettikleri evler ve araziler verildi.

Türkiye’nin ve KKTC’nin şimdiye kadar izlediği politika bu gayrı menkulllerin tasfiyesi konusunun genel çözümün bir parçası olarak ele alınmasıydı.  Öyle anlaşılıyor ki, Hükümet bu poliitikayı değiştirmiş ve nihai çözümdem önce Rumlara tek taraflı bir taviz vermeyi kararlaştırılmtır.

Bu taviz nasıl verilecektir? Şöyle verilecektir.: Türk Hükümetinin telkini ve baskısı üzerine KKTC Hükümeti Kıbrıs Türk Parlamentosuna bir yasa tasarısı sunmuştur. Bu tasarıya göre bu işle görevlendirilecek 7 kişilik bir komisyon kuruluyor. Şimdi dikkat ediniz: Bu Komisyonun 5 üyesi Kıbrıslı Türk olacak, 2 üyesi ise yabancı olacak. Bu yabancılar Türkiye, Yunanistan veya İngiltere vatandaşı olamayacak.

Şimdi, değerli arkadaşlar, hangi egemen devlet topraklarında yetki sahibi bir yargı organına yabancıları kabul eder? İşte bu yapılıyor.

Bu Komisyon ne yapacak? Rumların başvurularını kabul edip karara bağlayacak. Eğer eski Rum malları kimseye tahsis edilmemişse bu malları hemen, bunun altını çiziyorum, hemen eski sahiplerine iade edecek.

Örneğin Maraş bölgesi kimseye tahsis edilmediği için Maraşın tamamnının hemen Rumlara verilemsi söz konusu olacak. Maraştaki toprakların çoğu evvelce Kıbrıs Türk vakıflarına aitti. Bazı tapu oyunlarıyla İngiliz döneminde bu vakıf malları Rumlara devredilmişti. Kıbrıs Türk Vakıf İdaresi uzun zamandan beri bu usulsüzlükleri saptıyor ve düzeltilmesine çalışıyordu. Şimdi bütün bu mallar umlara gidecektir.

Ayrıca Karpaz yarımadasında kimseye tahsis edilmemiş olan ve halen milli park olarak kullanılan araziler de hemen verilecek. Rumların BM Genel Sekreterinden yeni talepleri arasında Karpaz Burnunun  kendilerine verilmesi de vardı. İşte bu da yapılacak.

Adanın başka yerlerindeki kimseye tahsis edilmemiş araziler ve binalar da hemen verilecek. Türkiye Kıbrıs harekatından bu yana hiç böyle tak taraflı bir taviz vermemişti. Bunu ilk defa yapacak.

Peki bunu niye yapıyor?  Görünürdeki gerekçesi şudur: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir Rum vatrandaşı olan Bayan Loizidou’nun Kuzey Kıbrıstaki mülkü dolayısıyla Türkiye’yi 1 milyon dolar tazminata mahkum etmiş ve evi bu şahsa iadeye hükmetmişti.

AKP iktidarından önceki bütün hükümetler bu karara itiraz ettiler ve bunu uygulamayı kabul etmediler. Gerekçeleri de haklıydı. Çünkü KKTC Türkiye’nin sınırlarının dışındaydı. Orada Türk kanunları geçerli değildi. KKTC’nin ayrı Parlametosu, Hükümet, yasaları ve devlet teşkilatı vardı. Oradaki durumdan Türkiye Cumhuriyeti sorumlu tutulamazdı.

Ne yazık ki, AKP Hükümeti bu haksız kararı kabul etmsi için yurt dışından gelen baskılara önceki hükümetler gibi direnemedi ve bu kararı kabul etti. 1 milyon doları ödedi ve yakında da evi iade edecek. Bu büyük bir hata oldu. Çünkü Loizidou’nun durumuna benzer binlerce Rum vardı. Bunlar da mahkemeye başvurdular. Şimdi Hükümetin korkusu bu başvuruların kabul edilip Türkiye’nin milyonlarca dolar tazminata mahkum edilmesi. İşte bunu önlemek için tak taraflı olarak taviz verip bu işi kapatmak istiyorlar.

Peki kapatabilirler mi? Hayır kapatamazlar. AİHM bu Komisyonuı iç hukuk yolu olarak kabul etse bile Rumların gene de bu mahkemeye müracaat etme hakları var. Yani işin esasında birşey kazanmıyorsunuz. En çok bir, iki yıllık bir zaman kazanacaksınız. Buna karşılık nihai çözümde elinizdeki en önemli kozlardan birini daha şimdiden ve hiçbir karşılık almadan feda ediyorsunuz. Üstelik bütün bunlar KKTC Parlamentosunun sırtından yapılıyor. Kıbrıs Türk basınına göre Türkiye’den gönderilen hukukçular Kıbrıs Türk milletvekillerinin üzerinde büyük baskılar yaparak bu yasayı kabul etmelerini istiyorlar. Bu konuda da Sayın Dışişleri Bakanına bir yazılı soru önergesi verdim. Ona da cevap yok.

Hani biz KKTC’nin egemenliğini kabul etmiştik. Egemen bir ülkenin milletvekillerine şu kanunu kabul edeceksiniz diye baskı yapılır mı? Nerede kaldı KKTC’nin egemenliği?

Değerli arkadaşlarım durum hem hazin hem de vahimdir. Daha da vahim olanı CHP dışında Türkiye’de kimsenin bu tak taraflı taviz operasyonuna tepki göstermemesidir. Basın bu işin önemini henüz kavramış görünmüyor. Kavradığı zaman çok geç olacaktır. Harekete geçmenin zamanı şimdidir.

Değerli arkadaşlarım, bu vesileleyle Partimizin AB üyeliğine bakış açısı hakkında da birkaç söz söylemek istiyorum. Zira bu konuda basınımızın büyük bir bölümünde niyet yargılaması yapılıyor ve CHP’ye sahip olmadığı düşünceler atfediliyor. İşin doğrusu şudur:

CHP’nin hedefi Türkiye’yi bir an önce ve diğer ülkelerle eşit koşullarda AB’ye tam üye yapmaktır. Bazen bu mücadele sırasında yaptığımız eleştirileri yanlış yorumlayıp bizi AB üyeliğine karşı olmakla suçlayanlar oluyor. Oysa gerçekte bizim mücadelemiz Türkiye’yi AB’ye sokmak isteyenlerle değil, üyeliğimize karşı çıkanlarladır. Türkiye’ye haksız koşullar dayatmak isteyenlerledir. Üyeliğimizin önüne engeller çıkartmak isteyenlerledir. Onlarla korkmadan, çekinmeden gerçek bir Avrupalı gibi tartışıyoruz.

Gerçekten Avrupa’daki bazı ülkeler, bazı politikacılar, bazı siyasi partiler Türkiye’nin üyeliğine kesinlikle karşıdırlar. Eski Fransız Cumhurbaşkanı Giscard D’Estaing “Türkiye’nin üye olacağı gün AB’nin son günü olacaktır” diyor.

Almanya’nın yeni Başbakanı Angela Merkel da bu görüştedir. Fransız UMP Partisi başkanı ve muhtemel Cumhurbaşkanlığı adayı Sarkosy de bu düşüncededir.

Değerli arkadaşlarım, uzun yıllar Türkiye’nin dostu olarak tanıdığımız, üyeliğimizi desteklediğini söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac bile ummadığımız bir tavır değişikliğine giderek Türkiye’nin üyeliğini zorlaştıracak biçimde bir anayasa değişikliği yapılmasına öncülük etti. Bu yılın başında Fransız Anayasasında yapılan bir değişikliğin sonucunda 2007 yılından itibaren AB’ye katılacak yeni üyelerin onay işlemi halkoyuna sunulacak. Yani siz bütün koşulları yerine getirseniz ve istenen bütün tavizleri verseniz bile Fransızların % 51’i hayır oyu verirse üye olamayacaksınız. Buna tepki göstermek gerekmiyor muydu? İşte biz de CHP olarak bu tepkiyi gösterdik.

Türkiye’nin üyeliğine karşı olan bazı AB Komisyonu üyelerinin de etkisiyle geçen yılın 6 Ekiminde yayınlanan ilerleme raporu maalesef Türkiye’nin üyeliğini tehlikeye düşürebilecek ifadeler içerecek şekilde kabul edildi. Bizden başka hiçbir aday ülke için öngörülmeyen bazı kısıtlayıcı koşullar rapora konuldu. Özellikle insanların serbest dolaşımı, tarım sübvansiyonları ve sosyal politikalar alanlarınde Türkiye’ye sürekli kısıtlamalar getirilebileceği söylendi. Bu kısıtlamalar 17 Aralık 2005 tarihindeki AB zirvesinde ağırlşaştırılarak kabul edildi.

Bu temel konularda sürekli hak kısıtlaması olursa tam üye olamayacaksınız demektir.

Ayrıca Kıbrıs konusunda Türkiye için tek taraflı önemli tavizler istendi. Biz bunlara karşı çıktık. Bu koşulların kabulünün Türkiye’ye çok ağır bir bedel ödeteceğini, üstelik tam üyelik hedefinin de iyice kuşkulu hale getirildiğini söyledik. Ne yazık ki, Hükümet bunları kabul etti. 17 Aralık zirvesinde verdiği taahhütlere uygun olarak 29 Temmuz’da 1963 tarihli Ankara Ortraklık Anlaşmasını Kıbrıs dahil yeni üyelere uygulamayı öngören ek protokolü imzaladı. Bu imzayı atarken bir deklarasyon yayınladı ve bu imzanın Güney Kıbrısı tanıma anlamına gelmediğini söyledi.

AB ise 21 Eylülde bir karşı deklarasyon yayınlayarak Türkiye’nin deklarasyonunun hiçbir geçerliliği olmadığını ve Türkiye’nin ek protokolü imzalaması gerektiğini, aksi takdirde bölümlerin müzakeresinde geçilmeyeceğini söyledi.

Raporlarda bizi rahatsız eden başka bazı unsurlar da var. Örneğin Lozan Antlaşmasıyla düzenlenen azınlıklar sisteminin değiştirilmesi ve Lozan’da azınlık olarak tanınmayan bazı gruplara azınlık statüsü verilmesi isteniyor.

Gene Lozan’da kabul etmediğimiz, İstanbul Fener Rum Patriğine Ekümenik sıfatı verilmesi isteniyor. Ruhban okulunun açılması isteniyor. Bir kara mizah örneği verilerek azınlıklar konusunda Türkiye’nin AB standartlarına uyması talep ediliyor. Oysa bu konuda bir AB standardı yok. Örneğin Fransa azınlıkların varlığını kabul etmiyor. Yunanistan Türk azınlığına olağanüstü kısıtlamalar uyguluyor. Keşke bugün Batı Trakya’daki Türk azınlığı İstanbul’daki Rumların sahip oldukları haklara sahip olabilse.
Şimdi Komisyonun hazırladığı Katıulım ortaklığı belgesi önümüzdeki günlerde Konseyde görüşülecek ve muhtemelen Rumların ve beldi bazı başka ülkelerin baskılarıyla, Türkiye hesabına daha da ağırlaştırılarak kabul edilecek. Hükümetin bu metnin iyileştirilmesi için yaptığı girişimlerin hiçbir sonuç vermediği anlaşılıyor.

Raporlarda Sivil-Asker ilişkileri konusunda da aşırı talepler var. Öyle bir izlenim yaratılıyor ki, sanki Türkiye’de bütün önemli siyasi ve stratejik kararları askerler veriyormuş. Sanki askerler parlamentonun kararlarına hükmediyormuş izlenimi uyandırılıyor. Parlamento askerlere sözünü geçirsin deniliyor. Ben üç yıldır parlamentoda görev yapıyorum. Bir kere bile askerlerin bir telkiniyle karşılaşmadım. 1 Mart tezkeresini reddederken biz askerlerin önerisi doğrultusunda mı hareket ettik? İşte bu gibi haksız talepler var.

Raporlarda sadece olumsuz unsurlar yok. Çok doğru ve olumlu öneriler de var. Örneğin parlamenterlerin dokunulmazlıklarının kaldırılması isteniyor. Bunu biz zaten öteden beri destekliyoruz. Hakim ve savcıların atama usulünün değiştirilip daha tarafsız hale getirilmesi öneriliyor. Bunu da destekliyoruz. Eğitim, sağlık, ekonomi, sosyal adalet, vergi, işsizlik, kayıt dışı ekonomi, çevre, tarım, balıkçılık, bilim ve araştırma gibi pek çok alanda Hükümete yüzden fazla eleştiri ve öneri getiriliyor. Bunların çoğunu biz de destekliyoruz ve şimdiye kadar bunların yapılmamış olmasını biz de eleştiriyoruz. O bakımdan bu raporları sadece olumsuz yönleriyle değerlendirmek çok yanlış olur. Olumlu önerilerden mutlaka yararlanmalıyız, olumsuz ve haksız eleştiri ve önerilere de karşı çıkmalıyız.

Nasıl karşı çıkacağız? Bunun yolu meseleyi Meclise getirip orada enine boyuna görüşmektir. Aynen Hırvatistan’ın ve Polonya’nın yaptıkları gibi, iktidar ve muhaleet ortak bir politika tesbit etmeli ve bunu Meclis kararı haline getirmelidir. Bunun özü Türkiye’nin tam üyeliğin altında ikinci sınıf bir statüyü kabul etmeyeceği olmalıdır. Kıbrıs konusunda da tek taraflı tavizler vermeyeceğimizi ve Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımayacağımızı söylemeliyiz. Aynı zamanda da gerekli reformları süratle gerçekleştirmeliyiz.

İşte biz bu çıkış yolunu Hükümete gösteriyoruz ama Hükümette hiçir hareket yoktur. Bu mesleyi Meclise getirip Türkjiye’nin çıkarları doğrultusunda ortak politikalar üretilmesine çalışacak yerde kamuoyunun bilgisi dışında tek taraflı tavizler vererek suyun üzerinde kalmaya çalışıyor.

Değerli arkadaşlarım kendine saygısı olan hiçbir hükümet dış politikadar tek taraflı ödün vermez. Tek taraflı ödünleri sadece savaş kaybetmiş bir ordunun hükümöeti verir. Biz Kıbrıs’ta bir savaş kaybettik de haberimiz mi olmadı? Yüzlerce, binlerce şehit vererek Kıbrıs’ta elde ettiğimiz kazanımları tek taraflı tavizler vererek heba etmeğe kimsenin hakkı yoktur. Türk halkı demokratik haklarını kullanarak bu Hükümete dur demesini bilecektir ve Kıbrıs elden gitmeden bu hükümet iktidardan gidecektir.

Irak’ta da durum farklı değildir. Ateş bacayı çoktan sarmıştır. Ülke büyük bir güvensizliğin ve istikrarsızlığın girdabına sürüklenmiştir. Kuzey Irak’a Türkiye’nin kırmızı çiizgileri yok olmuştur. Dışişleri Bakanımız ne yapalım, sınırlarımızın ötesinde etkili olamayız diyor. Değerli arkadaşlarım Dışişleri bakanları sınırların ötesindeki gelişmler üzerinde etkili olmak için vardır. Sınırların içindeki gelişmeler başka bakanların işidir.

Kuzey Irak’taki PKK teröristleri sınırı kolayca geçip eylem yapıyor, askerlerimizi ve sivil halkımızı öldürüyor. Hükümet hiçbirşey yapamamaktadır. Sınırın güvenliğini korumak ve teröristlerle mücadele etmek için asker gönderemiyor.

Değerli arkadaşlar, dış politikada bu gelişmelerin de gösterdiği gibi durum çok vahimdir. Maalesef Hüükümet bu yüükü kaldırma yeteneğine sahip olmadığını göstermiştir. Oysa Türkiye geçmişte buından çok daha zor koışullarda çok daha büyük meseleleri halletmiş bir ülkedir. Bugün de karşılaştığımız zorlukları yeneriz. Ama bu hükümetle değil. Gerek iç politikada, gerek güvenlik konularında, gerek ekonomide ve gerekse dış politikada ülkemizin sağlıklı çözümler üretebilmesi için bu hükümetin bir an önce iktidardan gitmesiş gerekmektedir. Biz Türk halkının demokrasinin verdiği bütün olanaklardan yararlanarak bu iktidarı değiştireceğine ve  Türkiye’nin çıkarlarını en iyi biçimde koruyacak olan CHP iktidarını iş başına getireceğine inanıyoruz.

Hepinize saygılar sunuyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.