Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Bahçeşehir Üniversitesinde Petrol Stratejisi Konferansı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Bahçeşehir Üniversitesinde Petrol Stratejisi Konusunda Vereceği Konferans
10 Aralık 2005
Petrolün yanıcı bir yağ olarak varlığı çok eskiden beri biliniyordu. Milattan 3000 yıl önce bugünkü Irak topraklarında, Babil yakınlarında kayalardan yeryüzüne yanıcı bir yağın çıktığını tarihçiler yazıyor. Bu yağ geçmişte tıpta, bazı ilaçların yapımında kullanılıyordu. Daha sonra petrolün yanıcı özelliğinden yararlanılmaya başlandı ve kandillerde aydınlatma amacıyla yakıt olarak kullanıldı.
1850’lerde petrol hızla piyasalara hakim oldu ve aydınlatma amacıyla daha önce kullanılan yağların yerini aldı. Petrolün 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlandı.
Petrolün sanayide ve özellikle deniz kuvvetlerinde başlıca yakıt kaynağı olarak kullanılmaya başlanması bu maddeye stratejik bir önem kazandırdı. İngiliz Anglo-Persian şirketinin Orta Doğudaki çalışmaları İngiltere’nin ulusal çıkarları açısından büyük önem taşıyordu. İngiliz Dışişleri Bakanlığının öncelikli hedeflerinin başında Basra Körfezindeki petrol yataklarının başka ülkelerin denetimine geçmesinin önlenmesi geliyordu. Dışişleri Bakanı Edward Grey “Amacımız İngiliz Donanmasının ihtiyaç duyduğu petrolü sağlayan yatakları elimizde bulundurmaktır,” diyordu. Churchill 17 Temmuz 1913’te Avam Kamarasında yaptığı bir konuşmada, “Eğer petrole sahip olamazsak buğdaya da, pamuğa da, ihtiyaç duyduğumuz binlerce ürüne de sahip olamayız,” diyordu. İngiliz donanması ya petrol yataklarına doğrudan doğruya sahip olmalıydı veya bunları kontrol altına alacak durumda bulunmalıydı.
Padişah II. Abdülhamid’in bu çalışmalardan haberi olmuştu. Birinci Dünya Savaşından çok önce Gülbenkyan’ın petrol işlerindeki bilgisi ortaya çıkınca Padişah kendisinden Mezopotamya’daki petrol kaynakları hakkında bir rapor hazırlamasını istedi. 1877 yılında çıkarttığı bir fermanla Mezopotamya’daki geniş toprakları Hazineyi Hassa’ya, yani Padişahın kişisel hazinesine kattı. Hangi toprakların Padişahın malı olacağı saptanırken o bölgede petrol bulunması olasılığı yüksek topraklar özellikle dikkate alındı.
1897 yılında İskenderun’da sondajla ilk petrol araması yaptırmışlardı. Bu projenin imtiyaz sahibi Sadrazam Kamil Paşa’dan başkası değildi. Gene aynı yıl Şarköy ve Mürefte’de yapılan aramaların imtiyaz sahibi ise Halil Rıfat Paşa idi. Görülüyor ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde devleti yönetenler öncelikle kendi ticari çıkarlarını düşünüyorlardı.
Abdülhamit bu bölgede büyük devletlerin büyük rekabet içinde olduklarını görmüştü. Bundan yararlanmayı düşündü. Esasen büyük devletleri birbirine düşürerek bundan avantaj sağlamak Abdülhamid’in geleneksel politikasıydı. Mezopotamya bölgesinde de aynı yöntemleri uyguladı. Bu çerçevede Almanya’ya Anadolu-Bağdat demiryolları yapımı için ruhsat verdi. Almanlara verilen demiryolu imtiyazı aynı zamanda hattın iki tarafında 20’şer kilometrelik bir alandaki yer altı kaynaklarının çıkartılması ve işletilmesi hakkını da içeriyordu. İşte İngilizleri rahatsız eden buydu. Üstelik Abdülhamid, arkeolojik kazı görüntüsü altında petrol arayan İngiliz şirketlerinin çalışmalarını da yasakladı.
İngilizler buna büyük tepki gösterdiler. Padişahı rahatsız edecek biçimde Halifelik konusunu istismar etmeye başladılar.
1917 yılının sonlarına doğru İngiltere yeterli miktarda petrol sağlayamaz hale geldi. Sömürgeler Bakanı Walter Long, Ekim ayında Avam Kamarasında yaptığı bir konuşmada, “Ne kadar askeriniz, paranız ve silahınız olursa olsun eğer yeterli petrolünüz yoksa bütün avantajlarınız değerini yitirir,” diyordu.
Amiral Slade, Başbakan Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Lord Balfour’a sunduğu raporda şöyle diyordu: “İngiliz şirketleri yabancı ülkelerdeki petrol yataklarının denetimini ele geçirmek için özendirilmeli ve bu şirketlere ürettikleri petrolü sadece İngiliz petrol dağıtım şirketleri aracılığıyla pazarlamaları şart koşulmalıdır. İngiliz petrol şirketlerine yabancıların iştirakine hiçbir şekilde izin verilmemelidir. Zira bu tür iştirakler, sonuçta sadece o alanların başkaları tarafından ele geçirilmesinin ilk adımı olmuştur.”
Dışişleri Bakanı Balfour “Bu petrol bizim emrimizde olmalıdır, bunun hangi yoldan sağlanacağı umurumda değil” diyordu. Gerçekten İngiltere`nin o sıralarda uluslararası hukukla, anlaşmalarla uğraşacak hali yoktu. Musul petrollerine el konulacaktı… Neye mal olursa olsun.
İngiltere’nin petrol çıkarlarını korumak için yapamayacağı yoktu. Bu nedenle savası bitiren Mondros mütarekesinin koşullarını açıkça ihlal etmekte hiçbir sakınca görmedi. Mütareke koşullarına göre, İngiliz birlikleri imzanın atıldığı gün neredeyseler orada kalacaklardı. Daha ileri gidemeyeceklerdi. Oysa Mütareke imzalandığında İngilizler henüz Musul’a girmemişlerdi. Mütarekeden günlerce sonra girdiler ve orada kaldılar. Çünkü petrol oradaydı.
O dönemden itibaren özellikle Orta Doğudaki petrol yataklarının işletilmesi büyük devletler arasında çıkar çatışmalarına yol açtı.
İngiltere, Fransa, Amerika, Almanya ve Hollanda gibi ülkeler petrol kaynaklarına sahip olmak için büyük bir mücadele içine girdiler.
Lozan Antlaşması pek çok soruna köklü çözümler getirdi. Bunun istisnası Musul meselesiydi. İngiltere petrol kaynaklarına sahip olan bu bölgeyi Türkiye’ye bırakmak istemiyordu. Sonunda mesele Milletler Cemiyetine havale edildi. Bu arada İngilizler diplomatik manevralarına devam ediyorlardı. Milletler Cemiyeti Musul’un Irak’a bırakılmasının en uygun yol olacağı görüşünü benimsedi. Bu arada Türkiye’de önce Nasturi, sonra da Şeyh Said Kürt ayaklanmaları çıkartıldı. Türkiye dört koldan baskı altına alınmak isteniyordu.
Sonunda 5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye, İngiltere ve Irak arasında Ankara Antlaşması imzalanarak bugünkü Türk-Irak sınırı kabul edildi. Musul Irak’ta kaldı. Türkiye’ye 25 yıl süreyle Irak Hükümetinin petrol gelirlerinden % 10 pay verilmesi kararlaştırıldı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında petrolün önemi daha da iyi anlaşıldı. Devletler petrol kaynaklarına sahip olmak için en yakın müttefiklerini bile karşılarına almaktan çekinmediler.
Savaşın sonlarına doğru Amerika’nın hedefi dünya petrol pazarını İngiltere’yle paylaşmaktı. İngiltere bu düşünceye soğuk baktı. Churchill, “Petrol savaşın sonunda elimizde kalacak tek varlıktır. Onu Amerikalılarla paylaşmayız” diyordu. Amerikalılar ise güçlerinin farkındaydı ve İngiltere’ye taviz vermeye niyetli değillerdi. İngiltere’nin Vaşington Büyükelçisi Lord Halifax bizzat Başkan’ı ziyaret etti ve hükümetinin şikayetlerini dile getirdi. Roosevelt’in cevabı açık, net ve biraz da sertti: “Irak ve Kuveyt’in petrolünü sizinle paylaşabiliriz. Suudi petrolü ise bizimdir”.
Özelikle İkinci Dünya Savaşı sonrasından itibaren Petrol ABD için bir dış politika ve ulusal güvenlik konusu haline dönüştü. Savaş koşullarında petrolün stratejik değeri büsbütün anlaşılmıştı.
Amerikan Dışişleri Bakanlığının 1945 yılında kaleme aldığı bir muhtırada görülüyor. Bu belgede Amerikan Dışişleri Bakanlığı şöyle diyor: “Suudi Arabistan’ın petrol kaynaklarının Amerika’nın denetiminde bulunması azalan milli rezervlerimizin takviye edilmesi ve bu güç kaynağının dostumuz olmayan ülkelerin eline düşmesinin önlenmesi açısından çok önemlidir.”
Cumhuriyetçi Senatör Henry Cabot Lodge “Tarihin bize öğrettiği şudur ki, özel firmaların çıkarları ulusal çıkarlarımızı korumak için yeterli değildir” diyordu. Devletin çıkarlarının özel sektörün çıkarlarından daha önemli olduğu savaş döneminde büsbütün anlaşılmıştı.
1950’li yıllarda petrol üreten ülkelerde yabancı petrol şirketlerine karşı tepkiler arttı. Onların petrol üreticisi ülkeleri istismar ettikleri inancı yaygınlaştı.
Zaman içinde İran’daki milliyetçi akımlar Amerika için bir tehdit unsuru haline geldi. Onların hedefi petrol imtiyazlarını yabancı şirketlerin elinden almak ve petrolü millileştirmekti. Gerekçesi de hazırdı. 1945-1950 yılları arasında Anglo-Persian İngiliz şirketi 250 milyon sterlin kazanmış, İran devletinin payına ise sadece 90 milyon sterlin düşmüştü. Şirketin karlarının büyük bir bölümü, büyük ortak olan İngiliz Hükümetine gidiyordu. Petrol şirketi İran Hükümetine bazı tavizler vermeğe hazırdı ama milliyetçiler için ufak tefek tavizler yeterli değildi. Parlamentonun Petrol Komisyonu Başkanı Muhammed Musaddık “Bu ülkenin başına gelen bütün felaketlerin sorumlusu petrol şirketidir” diyordu.
28 Nisan 1951’de Musaddık Başbakanlığa getirildi. İlk aldığı kararlardan biri petrol şirketlerinin millileştirilmesi yasasını çıkartmak oldu. Şah ister istemez bu yasayı onayladı. 2 Mayıs 1951’de bütün imtiyazlar yeni kurulan İran Milli Petrol Şirketine geçti. İngilizlerin buna tepkisi çok sert oldu. İngiltere’nin beklentisi İran hükümetinin devrilerek yerine kendileriyle iyi geçinecek bir yönetimin iş başına getirilmesiydi.
İran konusu CIA’nin üst düzey görevlilerinden olan ve eski Başkanlardan Theodore Roosevelt’in torunu Kim Roosevelt’in görev alanına giriyordu. Başkan ona Musaddık Hükümetini devirmek için örtülü bir operasyon düzenleme görevi verdi.
Roosevelt halkı ayaklandırma taktiklerinde uzmanlaşmıştı. Bu yeteneğini kullanarak İran halkı içinde Musaddık’a karşı bir ayaklanmayı örgütlemeye başladı. Bu arada Ordu ve polis içinde Amerikalıların daha önce kurdukları bağlantılardan da yararlandı. Musaddık’ın yerine kimin getirileceği de bu arada saptandı: Amerika’ya yakınlığı ile bilinen ve petrol şirketlerinin menfaatlerini koruyacağından kuşku duyulmayan General Fazullah Zahidi darbecilerin Başbakan adayı seçildi. Gerisi planlandığı gibi yürütüldü. Şah bir kararname ile Musaddık’ı Başbakanlıktan azletti ve yerine Zahidi’yi atadı.
Petrol, 1950’li yılların başlarından beri yükselen Arap milliyetçiliğinin odak noktalarından biri olmuştu. “Arap Petrol Uzmanları” sık sık gayrı resmi olarak toplanıyor, izlenecek ortak politikaları saptamaya çalışıyorlardı. İlk hedef petrolü İsrail’e karşı bir silah olarak kullanmaktı. Bu ülkeye petrol satılmayacak, buna uymayan yabancı petrol şirketleri cezalandırılacaktı. Mısır önemli bir petrol ülkesi değildi ama petrol politikasının yönlendirilmesinde lider rolü oynuyordu.
14 Eylül 1960’da Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü, OPEC kuruldu. * Yergin, s. 523. Bu örgüt o tarihten sonra üretim miktarlarının ve fiyatların düzenlenmesinde önemli rol oynadı. Artık roller değişmişti. Topraklarında petrol üretilen ülkelerin de bir sözü olacaktı.
Nasır petrolü bir silah olarak sonuna kadar kullanmaya kararlıydı. 1967 yılının Mayıs ayında Süveyş krizinden beri kanal bölgesinde görev yapan Birleşmiş Milletler gözlemcilerinin ülkeyi terk etmelerini istedi. Hemen arkasından Akabe Körfezine bir abluka uygulayarak İsrail gemilerinin petrol taşımacılığını engelledi. Bu arada Ürdün Kralı Hüseyin ülkesinin bütün silahlı kuvvetlerini Mısır’ın emrine verdi. Birkaç gün sonra Irak da onlara katıldı. Orta Doğuda devletlerin ne zaman birbirlerine yaklaşıp ne zaman uzaklaşacaklarını kestirmek zordu. 5 Haziran 1967 günü üçüncü Arap-İsrail savaşı İsraillilerin saldırısıyla başladı. Altı gün savaşı denilen bu savaş İsraillilerin hava üstünlüğü sonucunda kısa sürede Arapların aleyhinde sonuçlandı. Sina bölgesindeki Mısır ordusu çöktü. Sina yarımadası ile Kudüs ve Golan tepeleri İsraillilerin eline geçti. 6 Haziran’da Arap ülkelerinin petrol bakanları İsrail’i destekleyen ülkelere karşı bir petrol ambargosu başlattılar. Ortadoğu’dan Batı ülkelerinin pazarlarına ihraç edilen petrol günde 6 milyon varil azaldı.
1960’ların sonu, 1970’leri başı Batı dünyasında hızlı kalkınma yılları oldu. Bu dönemde petrole ihtiyaç da süratle arttı. Batı dünyasının günlük petrol tüketimi 1960 yılında 19 milyon varilken 1972 yılında 44 milyon varile ulaştı.
Bu arada petrol üreticisi ülkeler, topraklarındaki petrol yataklarının mülkiyetinin yabancıların elinde bulunmasından gittikçe artan ölçüde rahatsızlık duyuyorlardı. Suudi Arabistan 1974 yılında Aramco’nun elindeki hisselerin % 60’ını almıştı ama bu da yeterli değildi. % 100’ünü istiyordu. Şirketler bir süre direndikten sonra buna da razı oldular. Onların karlarını sürdürecekleri, hatta arttıracakları başka yöntemler vardı. Petrol yataklarının mülkiyetini ellerinde bulundurmak şart değildi.
1970’lerin ortasında Kuzey Denizi yataklarının İngiltere’ye ait bölümünde önemli miktarda petrol bulundu. Kuzey Denizi yataklarından üretilen ilk petrol 18 Haziran 1975 günü tankerlere yüklendi. Bu tarih bir dönüm noktasıydı. İngiltere artık petrol ithalatçısı değil, petrol ihracatçısıydı. Bu, ülkenin petrole bakış açısını ve petrol politikalarını köklü biçimde etkiledi. Evvelce petrol fiyatlarının yüksekliğinden şikayet eden İngiliz Hükümeti şimdi bu fiyatların düşürülmesini istemiyordu. Ulusal çıkarlar hangi durumda hangi politikaların izlenmesini gerektiriyorsa o politikalar izlenecekti. Oyun kuralı buydu.
Bu petrolleri işletmek için bir devlet şirketi kuruldu: British National Oil Corporation. Batı ülkelerinde ulusal stratejik çıkarlar gerektirdiği zaman devlet şirketleri kurulmasından kaçınılmıyordu. Başka ülkelere devletçiliğin sakıncaları anlatılsa da…
1978’lerin ortalarında İran karışmaya başlamıştı. Şah karşıtları sokak gösterileri düzenliyor, “günahkar” filmler gösterdikleri için sinemaları ateşe veriyordu. Eylül ayında Tahran’da kanlı sokak gösterileri düzenlendi. Kökten dinci dip dalgası İran’da devletin temellerini sarsıyordu.
Şah 16 Ocak 1979’de bir tatil seyahatine çıktığını ilan ederek İran’dan ayrıldı. Bu onun İran’ı son görüşü olacaktı.
1 Şubat’ta Humeyni Tahran havaalanına indi. Beraberinde Hükümet görevini üstlenecek kadroyu da İran’a getiriyordu. Şubat ayı bitmeden Şah’ın göreve getirdiği Askeri Hükümet çökmüş, Humeyni İran devletinin yönetimini ele geçirmişti.
Yeni rejimin ilk işlerinden biri petrol meselesine el koymak oldu. Amerika İran petrollerinin yeni yönetimin eline geçmesinden büyük rahatsızlık duymuştu. Başkan Carter Kongre’de yaptığı konuşmada “Petrolün Körfez bölgesinden Batıya akışı için gerekli bütün önlemler alınacaktır” dedi. Carter bu amaçla bir Birleşik Hızlı Harekat Gücü oluşturdu. 1983 yılında Başkan Reagan bu gücün düzeyini daha da yükselterek ona Merkezi Komutanlık adını verdi. 1997 yılında Kongrenin ilgili alt komitesine bir brifing veren General Binford Peay “Dünyanın petrol rezervlerinin %65’i Körfez bölgesindedir. Amerika ihtiyacının % 20’sini, Avrupa % 43’ünü, Japonya’da % 68’ini buradan karşılıyor. Uluslararası toplumun bu kaynaklara özgürce ulaşabilmesi gereklidir,” dedi.
Birinci Körfez Savaşının başlıca nedeni Basra Körfezindeki petrol yataklarına sahip olma arzusuyd. Bu nedenle Saddam Hüseyin Kuveyt’e saldırmayı kararlaştırdı. Kuveyt muhtemelen son durak da olmayacaktı.
. Başkan Bush şöyle diyordu: “ Dünyanın büyük petrol rezervleri Saddam Hüseyin’in eline düşerse, işimiz, yaşam biçimimiz, bizim ve bütün dünyadaki dostumuz olan ülkelerin özgürlüğü zarara uğrar.” *Yergin, s. 773. O tarihlerde Savunma Bakanı olan Dick Cheney de Kongre’de yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Eğer Saddam Kuveyt’i işgal edip orada güçlü bir askeri birlik konuşlandırırsa dünya enerji politikasını istediği gibi yönlendirecek duruma gelir. Bu da onu bizim ekonomimiz üzerinde söz sahibi olma olanağı verir.”
Körfez savaşın Türkiye büyük zarar gördü. Irak’ta iş yapan firmalar şantiyelerini tasfiye ettiler. Ticaret durdu, ulaşım, taşımacılık hizmetleri uzun süre yapılamadı. Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı yıllarca çalışmadı. Sonuçta Türkiye’nin kaybı yaklaşık 40 milyar doları buldu. Bazı Körfez ülkelerinin bu kayıplara karşı yaptıkları yardımların toplamı 4 milyar doları geçmedi. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Yasasının 50. maddesi böyle durumlar için zarar uğrayan ülkeye yardım yapılmasını öngörüyordu. Türkiye bu maddeye dayanarak Birleşmiş Milletlere başvurdu ve destek istedi. Olumlu bir karşılık alamadı.
Bazı uzmanlar yakında dünya petrol üretiminin en üst noktasına ulaşacağını, ondan sonra sürekli bir üretim azalışı dönemine girileceğini söylüyorlardı. Batı Avrupa ülkeleriyle Japonya’nın Orta Doğu petrollerine duyduğu ihtiyaç giderek artıyordu. Çin de içinde bulunduğu hızlı ekonomik gelişmenin sonucunda, alıcı olarak piyasaya girmişti. Yani petrol piyasasında alıcılar arasında da yakın bir gelecekte ciddi bir rekabetin yaşanması kaçınılmazdı.
Bu ortam içinde Amerika’nın Irak’a karşı askeri müdahalede bulunması gündeme geldi. Görünürdeki gerekçe Irak’ın elinde derhal kullanılmaya hazır kitle tahrip silahları bulunduğu idi.
Amerika petrol bölgesinin askeri açıdan güvence altına alınması için gerekli tertipleri almıştı. Amerikan Genelkurmay Başkanlığına bağlı CENTCOM Komutanlığının görev alanı Mısır ile Kırgızistan’ın Doğusu arasındaki bölgeyi kapsıyordu. Bu bölgede dünyanın bilinen petrol rezervlerinin üçte ikisi bulunuyordu. Dünyanın başlıca petrol üreticilerinden olan İran, Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ile Birleşik Arap Emirliği bu coğrafi bölgede yer alıyordu. Tankerler günde 14 milyon varil petrolü bu ülkelerden sağlayıp Basra Körfezinden dünyaya taşıyorlardı. CETNCOM’un görevi daha Başkan Carter zamanında “Amerika için hayati önemdeki petrolün Basra Körfezinden güvenli biçimde taşınmasını sağlamak” olarak tanımlanmıştı.
Başkan Bush, 2001 yılının Mayıs ayında yaptığı bir konuşmada “Eğer harekete geçmezsek ülkemiz yabancı ham petrole giderek daha fazla bağımlı hale gelecek ve ulusal enerji güvenliğimizi bir bölümü bizden farklı ulusal çıkarlar peşinde koşan yabancı ülkelerin eline teslim etmiş olacağız”diyordu.
ABD’nin 2003 yılının başlarında Irak’a yaptığı askeri müdahale sırasında kitle tahrip silahlarından, Irak’ın saldırı niyetlerinden çok söz edildi ama bu müdahalenin petrole ilişkin boyutu ile ilgili değerlendirmeler ön plana pek çıkartılmadı. Oysa petrol boyutunu düşünmeden Amerikanın Irak’ı işgal operasyonunun gerçek boyunu anlamak kolay değil.
Amerika’nın Türkiye’ye komşu bölgelerdeki çıkarlarını, özelikle buralardaki petrol kaynaklarına bağımlılığı dolayısıyla izlediği politikaları anlamak kabildir. Ama bu politikalar Türkiye’nin çıkarlarını ve bölge ülkeleriyle ilişkilerini olumsuz yönde etkilememelidir
Stratejik açıdan bakıldığında, U.S. Central Command (Centcom)’ın birincil görevi küresel petrol akışını korumaktır 1 Ocak 1983’te kurulmasından bu yana Centcom birlikleri 1980-1988 İran-Irak savaşında, 1991 Birinci Körfez Savaşında, 2001’deki Afganistan savaşında ve 2003 yılındaki İkinci Körfez Savaşında yer aldılar. Centcom’un stratejik kalbi dünyanın bilinen petrol rezervlerinin 2/3’üne sahip olan Körfez havzasındadır. Bu bölgede dünyanın en önde gelen petrol üreticisi beş ülke yer alır: İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. Her gün yaklaşık 14 milyon varil petrol Hürmüz boğazından Körfez’i geçerek dünyadaki çeşitli pazarlara taşınır. 23 Ocak 1980 tarihli Carter doktrini Körfez petrolünün akışını ABD’nin ‘hayati çıkarı’ olarak tanımlamıştır. Bu hayati çıkarın Sovyetler Birliği tarafından tehdit edildiğini ifade eden Başkan Jimmy Carter, Kongre’de petrolün akışının kesintiye uğramaması için ABD hükümetinin askeri güç de dahil olmak üzere her yola başvurabileceğini açıklamıştır.
Bugün Amerikanın toplam enerji ihtiyacının yaklaşık % 40’ı petrolden sağlanıyor. İleriye yönelik tahminler 2025 yılında da bu oranın pek değişmeyeceğini gösteriyor. Amerika dünya nüfusunun % 5’ini oluşturmasına rağmen dünya petrolünün % 25’ini tüketiyor. Bu tüketim hızla artıyor. Amerikanın günlük petrol tüketimi 2001 yılında 19,7 milyon tonken 2025 yılında 28,3 milyona varile yükselecek. Yerel üretim ise, günde 5,7 milyon varilden 4,6 milyona inecek. Zira Amerika’nın evvelce 345 milyar varil olarak tahmin edilen rezervlerinin önemli bir bölümü tüketildi. 2025 yılında ulaşılacak tüketim düzeyini karşılamak için Amerika günde 10 milyon varil petrol daha ithal etmek zorunda kalacak. ABD’nin ithal petrole bağımlılığı 2001 yılında % 58’ken 2025 yılında % 70’e yükselecek. Üstelik sadece Amerika’nın değil, dünyanın bütün sanayileşmiş ülkelerinin, hatta gelişme yolundaki ülkelerinin petrol ihtiyacı büyük hızla artacak.
Başlıca Petrol Üreticilerinin 2002 Yılı Sonu İtibariyle Rezervleri
Üretici Ülke Rezerv Miktarı
(milyar varil) Dünya Rezervine Oranı (%)
Suudi Arabistan 251,8 25,0
Irak 112,5 10,7
Birleşik Arap Emirliği 97,8 9,3
Kuveyt 96,5 9,2
İran 89,7 8,6
Venezüella 77,8 7,4
Rusya ve Hazar Denizi Ülkeleri 77,1 7,4
ABD 30,4 2,9
Libya 29,5 2,8
Nijerya, 24,0 2,3
Çin 18,3 1,7
Kuzey Denizi, Norveç, İngiltere, Danimarka 16,3 1,6
Katar, 15,2 1,5
Meksika 12,6 1,2
Diğer ülkeler 90,2 8,6
Dünya Toplamı 1047,7 100,00
Kaynak: BP Statistical Review of World Energy, London: BP, June 2003,s.4
Bu tabloda dikkati çeken birkaç nokta şunlar:
• Suudi Arabistan, Irak, Birleşik Arap Emirliği, Kuveyt, İran ve Katar gibi Basra Körfezi ülkelerinin toplam rezervi dünya toplamının % 64’ünü oluşturuyor.
• Suudi Arabistan’ın rezervleri Rusya ve Hazar ülkelerinin toplamının yaklaşık 3,5 katı, Amerikanın yaklaşık 9 katı.
• Listedeki 14 ülkeden 8’i halkı Müslüman olan ülkeler. Bunlara Hazar Havzası ülkelerini de eklemek gerekiyor. Amerika’nın son zamanlarda bu bölgeyle ilgili tahlillerinde din faktörünü ön plana çıkartmasını bu açıdan da değerlendirmek uygun olur.
• En fazla rezerve sahip ülkelerden ilk beşi demokrasiyle yönetilmeyen ülkeler.
Yedisi hariç listedeki ülkelerin hepsi Amerika’nın Büyük Orta Doğu projesinin kapsamındaki ülkeler.
ABD Savunma Bakanlığının yaptığı bir çalışmaya göre, 2025 yılında bu bölge, Türkiye dahil, günde 8,9 milyon varil petrol tüketecekti. Üretimin 47,9 milyon varil olması bekleniyordu. Demek ki, 39 milyon varil bu bölgeden dünyaya ihraç edilebilecekti. Fakat dünyanın petrol talebi de büyük bir hızla artıyordu. 2020 yılında günlük toplam tüketimin 119 milyon varile ulaşacağı hesaplanıyor. Bu büyük talebi karşılamak için Körfez Bölgesindeki petrol üretiminde 2020 yılına kadar % 85’lik bir artış gerçekleştirmek gerekecek. Yani 1999’da günde 24 milyon varil üreten bu bölge 2020 yılında 44,5 milyon varil üretecek. Bu nasıl sağlanacak? Bu kadar büyük bir üretim artışını gerçekleştirebilmek için 2030 yılına kadar 523 milyar dolarlık yeni yatırıma ihtiyaç var. Bu parayı kim bulacak? Tek kaynak büyük petrol şirketleri ve büyük bankalar. Ancak bu şirketler ve bankalar petrol yataklarının mülkiyetine sahip olmadan bu kadar büyük yatırımları gerçekleştirmeyi kabul ederler mi? Kaldı ki, geçmişteki tecrübeler Ortadoğu ülkelerinin petrol yataklarının mülkiyetini bir kere daha yabancılara devretmeye istekli olmayacağını gösteriyor. Kuveyt gibi bazı ülkelerde petrol rezervlerinin yabancılara satılması anayasa ile yasaklanmış. Suudi Arabistan’da da durum böyle.
Suudilerden sonra bölgenin ikinci büyük üreticisi olan Irak’ta tam bir belirsizlik hakim. İç güvenlik ve huzur ortamı sağlanamadıkça Irak’ın gelecekteki petrol politikası hakkında değerlendirme yapmak mümkün değil. Amerika’nın İsrail’le yakın ilişkisi de bölge ülkeleri için sürekli bir kaygı konusu. Bir de yukarıda değinildiği gibi, bu hükümetlerin petrol konusunda yabancı ülkelerle işbirliği yapmasını engellemeye çalışan terör örgütleri var.
Bush-Cheney yönetiminin bütün bunları bir arada düşündükten sonra vardığı sonuç, Basra Körfezi ülkelerinin kendi olanakları ile bu kadar büyük bir petrol üretim artışı gerçekleştiremeyecekleri ve bu petrolün dünyaya akışının güvenliğini sağlayamayacakları yönünde oldu. O zaman tek bir çıkış yolu kalıyordu: Amerika’nın bölgedeki siyasi gelişmelere, güvenliğe ve petrol üretimine hakim olacak, hiç değilse bunu denetleyebilecek duruma gelmesi. Bunun yolu da Amerikanın Körfezde güçlü bir askeri mevcudiyet bulundurmasıydı. Siyasi açıdan bakıldığında Suudi Arabistan yönetiminin iktidarı sağlamlaştırılmalı Saddam Hüseyin iktidardan indirilmeli ve petrol konusunda Amerikanın istediği politikaları izleyecek bir yönetim işbaşına getirilmeliydi. İran’da da Amerika ile işbirliği yapabilecek bir iktidarın işbaşına gelmesinin koşulları hazırlanmalıydı.
New Yorker gazetesi 2001 yılının Ekim ayında yayımladığı bir yazıda Suudi Arabistan’daki petrol kaynaklarının teröristlerin tehdidi altında olduğunu bunun da Amerika’nın Ortadoğu’daki ekonomik ve siyasi çıkarlarına yönelik en büyük tehlikeyi oluşturduğunu söylüyordu.
Amerika’nın 2002 yılından itibaren öncelikli bir proje olarak ortaya attığı Büyük Ortadoğu projesini işte bu tablonun genel çerçevesi içinde değerlendirmek gerekiyor. Bu proje acaba Amerika’nın bölgede yaşayan insanların demokrasiye kavuşma ihtiyacının anlaşılmasından ve desteklenmesinden mi kaynaklanıyor? Başkan Bush Mayıs 2002’de North Carolina Üniversitesinde bu projeyi ilk defa ortaya atmak için yaptığı konuşmada bu hususu ön plana çıkartmıyor. Ona göre bölgeye demokrasi getirme ihtiyacı terörle daha başarılı mücadele etme ihtiyacından kaynaklanıyor.
Projenin ana unsurları bölgeye demokrasi getirmek, bölge halkının eğitim düzeyini yükseltmek, bu amaçları gerçekleştirebilmek için bölgedeki hükümetlerle işbirliği yapmak.
İlke olarak Kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar uzanması öngörülen bu bölgede demokrasinin yaygınlaştırılmasına karşı çıkmak mümkün değil. Ama acaba bu tepeden inme yaklaşımlarla gerçekleştirilebilir mi? Amerika’nın öngördüğü gibi şu anda otoriter rejimlerin başında bulunan liderler ve yönetimler kendi iktidarlarının sonunu getirecek olan bir demokratikleşme projesinin başarısı için Amerika ile işbirliği yaparlar mı?
İsrail hariç bölge ülkelerinin tamamı halkı Müslüman olan ülkeler. Türkiye’nin tecrübesinin de kanıtladığı gibi halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasiye geçmenin en önemli koşulu din ve devlet işlerinin eğitimi ve hukuku birbirinden ayıracak laik bir düzenin kurulması. Oysa Amerika’nın projesinde böyle bir boyut yok. Üstelik Büyük Ortadoğu projesine paralel olarak Amerika’nın bölgede üsler kurma ve sürekli askeri varlık bulundurma stratejisini de gündeme getirmesi bölge ülkeleri arasında kuşku uyandırıyor. O bakımdan bu projeyi çok dikkatli biçimde ve bütün boyutlarıyla değerlendirmek gerekiyor.
Türkiye coğrafi konumu, petrol üreten ülkelere yakınlığı, petrol ulaşım yollarının üzerinde bulunması gibi nedenlerle stratejik açıdan çok önemli bir konumda bulunuyor. Gerek başta Amerika olmak üzere büyük sanayileşmiş ülkelerle, gerek bölge ülkeleri ile ilişkilerinde petrol unsurunu daima ön planda dikkate alan dengeli bir yaklaşım sergilemek zorunda. Başka ülkeler ulusal çıkarlarını küreselleşmenin etkili olduğu dünya koşullarında bile bu kadar önemle göz önünde bulundururken Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarını yeterince gözetmeyen politikalar izlemesi ülkenin güvenliği, siyasi ve ekonomik çıkarları açısında çok sakıncalı sonuçlar doğurabilir.
Yabancı ülkelerde üretilen petrole bağımlılık konusunu değerlendirirken sadece petrol miktarını dikkate almak yeterli değil. Petrol fiyatlarının hızla yükseldiğini de hesaba katmak gerekiyor. 2005 yılının ortaların bir varil petrolün fiyatı 60 dolara kadar yükseldi. Birkaç yıl öce yapılan değerlendirmelerde uzun vadede petrolün ortalama 30 dolardan satın alınabileceği hesaplanmıştı. Bu hesaba göre önümüzdeki 25 yıl içinde Amerikanın petrol ithalatına 3,5 trilyon dolar ödeyeceği düşünülüyordu. Şimdi bunun iki katına çıkan fiyatlar bu hesapları da alt üst etti.
Öyle anlaşılıyor ki, petrol üzerinde yüzyıldan beri oynan oyunlarda şimdi de terörizm silahı kullanılmaktadır.
Türkiye Orta Doğu ve Kafkasya bölgelerine yönelik politikalarını saptarken işte bütün bu olguları bir arada dikkate almak zorunda. Kendi petrol üretimi çok düşük düzeyde olan ve yıllık üretimi 3 milyon tonu bile bulmayan Türkiye’de enerji tüketiminde petrolün payı % 40’ı buluyor. Türkiye bu ihtiyacının % 90’ını Orta Doğ Bölgesinden karşılıyor. Enerji güvenliğinin sağlanması açısından Türkiye’nin Orta Doğ ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olması önem taşıyor. Hem kendi ekonomik çıkarları hem de bölgedeki çekişmeler ve çatışmalar Türkiye’nin çok dikkatli bir dış politika sürdürmesi gereğini ortaya koyuyor. Bu politikayı sürdürürken de petrolün bölgedeki önemini hiç unutmaması önem taşıyor.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.