ODTÜ’de Ulusal Çıkarlar Konulu Konferans


Onur Öymen’in ODTÜ’de Ulusal Çıkarlar Konusunda Yaptığı Konuşma

21 Kasım 2005

Değerli arkadaşlar,

Önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ederim. Günümüzde ülkemizin ve dünyanın gündeminde birçok önemli sorun var. Bu konferansın başlığı olarak bunlardan her hangi birini seçebilirdiniz. Bunu yapmayıp ulusal çıkarları seçtiniz. Bence doğru yaptınız. Çünkü Türkiye’nin ve dünyanın gündemindeki sorunların özünde bu yatıyor. Son yüzyıllarda uluslararası çekişmeler, savaşlar, anlaşmalar hep ulusal çıkarlar tarafından yönlendirilmiş.

Aslında ulusal çıkar kavramının tarihi pek eski değil. 350 yıl öncesine kadar dünyada ulusal çıkar kavramı da ulus devlet kavramı da yoktu. Avrupa’da siyasetin üzerinde din egemenliği vardı. İmparatorların, kralların tacını Papa giydiriyordu. İmparatorlukların izleyecekleri siyasette daima kilisenin gölgesi hissediliyordu.

Protestanlık çıktıktan sonra bile uzunca bir süre Papalık bu üstünlüğünü sürdürdü. Katoliklerle Protestanlar arasında kanlı çatışmalar, savaşlar yaşandı. 30 yıl savaşlarının özünde Katolik, Protestan çatışması yatıyor. Bu savaşları sona erdiren 1648 yılında yapılan Westfalya Antlaşmasıdır. Ulus devlet düzeni bu antlaşmayla dünya siyasi sistemine girmiştir. Bugün de Westfalya sistemi, özünde büyük değişiklik olmadan devam ediyor. Bu sistem bir yandan ulus-devletleri ortaya çıkartırken bir yandan da kilisenin devlet üzerindeki nüfuzunu kırmıştır. Buna öncülük eden de, tarihin garip bir cilvesi, bir din adamıdır. O tarihlerde Fransa’nın Başbakanı olan Kardinal Richelieu Kilisenin Kralın üzerindeki etkinliğini sona erdirmiş ve Kilisenin imtiyazlarını elinden almıştı. Richelieu Hıristiyanlık dininin ne dediğini, neyi emrettiğini bilmiyor muydu? O da biraz mürekkep yalamamış mıydı? Kuşkusuz biliyordu ama ülkesinin geleceğinin dinin etkisinden uzak, laik bir yapı içinde daha parlak olacağını görmüştü. İşte Avrupa’da ulus devletlerin ve laikliğin kısa özeti böyle.

Türkiye’de ulus devlet nasıl gelişti? Atatürk 1922 yılı sonlarında yaptığı bir konuşmada, “Biz üç buçuk yıl öncesine kadar bir ulus değildik” diyor. Yani Türk ulusunun başlangıç tarihini 19 Mayıs 1919’a denk getiriyor. O tarihe kadar Türkler yok muydu? Kuşkusuz bin yılı aşkın bir zamandan beri Türkler dünyada vardı ama bir ulus devlet niteliği kazanmamışlardı. Selçuklular, Osmanlılar hanedan devleti niteliğindeydi. 600 yılı aşkın süre Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da hüküm süren Osmanlı Devleti, farklı dinleri, milletleri bünyesinde barındıran bir İmparatorluktu. Ülkedeki Hıristiyanların bir çok imtiyazı vardı. Yabancı devletler bu azınlıkları himayeleri altına almışlardı. Ülke ekonomisi de bağımsız değildi. Kapitülasyonlar devletin elini kolunu bağlamıştı.

İşte Türkiye’yi gerçekten bağımsız, diğer ülkelerle eşit hale getiren 1923 tarihli Lozan antlaşması olmuştur. Bu antlaşma, Türk ulus-devletini dünyaya tescil ettirmişti.

Bu nasıl bir devlet olacaktı? Atatürk’ün kafasındaki devlet modeli çok önceden şekillenmişti. Bunu adım adım hayata geçirdi. Bir kere saltanat sona erdirilecek, Türk ulus-devleti milli iradeye, yani halkın egemenliğine dayandırılacaktı. Atatürk’ün bazı yakın arkadaşları bile buna karşı çıktılar ama Onu yolundan döndüremediler. İkincisi tam bağımsızlık ilkesi kabul edilecekti. Türkiye, Misakı Milli sınırları içinde her bakımdan egemen bir devlet olacaktı. Üçüncüsü din ve devlet işleri birbirinden ayrılacaktı. Devlet pozitif hukuka göre yönetilecekti. Kısa bir sürte sonra devleti yönlendiren dini kurumlar kaldırıldı, 1924’te Halifelik sona erdirildi. Halife yurt dışına çıkartıldı. Bu karar Halife, hurafelere göre iş yapan, dini bağnaz biçimde yorumlayan bir kişi olduğu için mi alındı? Pek sayılmaz. Son Halife Abdülmecit çağdaş sanatı ve kültürü benimseyen bir dünya görüşüne sahipti. Geçen yıl Halifenin resimleri İstanbul’da sergilendi. Bu sergide Halifenin eşi ile çekilmiş bir fotoğrafı da yer alıyordu. Karısının başı açıktı. Halife yetişkin kızlarının tablosunu yapmıştı. Onların da başı açıktı. Hatta Halifenin yaptığı nü kadın tabloları da vardı sergide. Demek ki, Halifenin İslamiyet’ten haberi yokmuş, yeterince mürekkep yalamamış, diye düşünenleriniz olabilir. Belki bazılarınız bunu ulemanın takdirine bırakalım! diyebilirler. Hilafetin sona erdirilmesinin sebebi Halifenin dini eğilimleri değil, devlet işlerine karışmaya yeltenmesiydi. Cumhuriyetin kurucularının buna tahammülü yoktu.

Atatürk’ün kafasındaki devlet anlayışının dördündü unsuru millet anlayışıydı. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 1924 tarihinde kabul edilen Anayasa Türk milletini tarif ediyor. Orada görülüyor ki, Atatürk’ün kafasındaki milliyetçilik anlayışı, ırkçılığa dayanan bağnaz bir milliyetçilik değildir. O Anayasa, hangi ırktan ve dinden gelirlerse gelsinler, Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayıyordu. 81 yıldan beri Türk devlet sistemindeki millet anlayışı değişmemiştir. Atatürk milliyetçiliğinin özü de budur. Bu anlayış bugün de yürürlükte olan anayasamızda ifadesini bulmaktadır. Atatürk milliyetçiliği, Anayasamızın, değiştirilmesi bile mümkün olmayan temel maddeleri içinde yer almıştır. Bu anayasaya sadakat gösterme yemini eden bütün milletvekilleri Anayasanın belkemiğini oluşturan Atatürk Milliyetçiliğini korumaya da ant içmişlerdir.

Atatürk milliyetçiliği ne anlama geliyordu? Atatürk milliyetçiliği nasıl anlıyordu?  Atatürk şöyle diyordu: “Bize milliyetperver derler. Fakat biz öyle milliyetperveriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin icabatını tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde hodbinane ve mağrurane bir milliyetperverlik değildir.”

Yani Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, ırkçı, saldırgan, yayılmacı bir anlayış değildi. Özü ulusal çıkarları korumak olan, başka ülkelerin de çıkarlarına saygı gösteren bir anlayıştı.

Atatürk ırkçılığa nasıl bakıyordu? Kendi döneminde ırkçılığın sembolü haline gelen Hitler hakkında ne düşünüyordu? Bunu da Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in kaleminden okuyalım: Hitler bir ırkçıdır. Dikkat buyurunuz milliyetçi demiyorum, ırkçıdır diyorum. Alman ırkını en üstün ırk olarak gören bir mecnundur…Ne faşizmin ne de nazizmin sonu yoktur….Bu ülkeler bir defa bu yola girdiler mi bir daha geri dönemezler. Halkı ve gençliği sürekli olarak heyecan içinde tutmak için durmadan silahlanmak, sağa sola tehditler savurarak ayakta kalmak zorundadırlar. Bu işin sonu ise savaştır. Ve bu savaşın sonunda ne faşizmin ne de nazizmin ayakla kalabilmelerine olanak görüyorum .

Bugün bile Avrupa da milliyetçilikle ırkçılığı birbirine karıştıranlar vardır. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını savunduğumuz için bizi eleştirenler vardır. Onlara Atatürk milliyetçiliğini anlatıyoruz ve diyoruz ki, siz kendi ülkelerinizin ulusal çıkarlarını nasıl savunuyorsanız biz de Türkiye’nin çıkarlarını öyle savunuyoruz.

Gerçekten de değerli arkadaşlar, uluslararası ilişkilerin özünde ulusal çıkarları savunmak yatar. İngiltere’nin ünlü Başbakanlarından Lord Palmerston 1856 yılında şöyle diyordu: “İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, değişmek menfaatleri vardır”. İşte bu söz o tarihten beri uluslararası ilişkilerin gerçek niteliğini yansıtan bir ifade olarak bütün diplomasi okullarında okutulur.

Peki akla şu soru geliyor: Değişmez menfaat nedir? İşte bu noktada devletlerin yaklaşımı farklıdır. Bazı devletler kendilerini bütün ülkelerden üstün görmüşler, dünyaya hükmetmenin kendi hakları olduğunu düşünmüşlerdir. Size bir iki örnek vereyim:

19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında Fransa’da Faslıları “Barbarlıktan kurtarıp, onları modern bir devletin vatandaşları haline getirmenin” bir milli görev olduğu düşüncesi yaygınlaşmıştı. Onlara göre Fransızlar Onlar Avrupa’yı yönetmekle görevlendirilmiş büyük bir milletti. “Kilisenin en büyük kızı Fransa’ydı.” Fransızlar “dünyayı uygarlaştırmakla” görevlendirilmişlerdi. Ünlü Fransız şairlerinden Sully Prodhomme 1872’de yazdığı bir şiirde “Evvelce ben de Schiller gibi kendimi bir dünya vatandaşı sayıyordum…Artık benim bütün aşkım yalnızca kendi vatanımadır” diyordu.

Fransa’da bu düşünceye örneklerine çok yakın geçmişte de rastlandı, hatta bugün bile bazı örnekleri görülüyor. De Gaulle’e göre Fransa’ya Tanrı tarafından öncü ve olağanüstü bir kader bağışlanmıştı.

Kendini üstün görme, başka ülkelere hükmetmeyi hak sayma anlayışı Almanlarda da çok yaygındı. 1883 yılında bir askeri heyetle birlikte İstanbul’a gelen Osmanlı İmparatorluğunun Genelkurmay İkinci Başkanlığı görevine kadar yükselen General Von der Goltz, bir mektuubunda şöyle diyor: “…300.000 kişilik redif kuvvetleri üzerinde doğrudan nüfuzumuzu kullanarak Osmanlı Ordusunun idaresini evvelki durumdan daha fazla ve bir daha elimizden geri alınamayacak şekilde ele geçirebileceğiz”. O tarihlerde Almanya’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Wangenheim bu hedefi şöyle açıklıyor: “Türkiye’de orduyu kontrol eden güç biz oldukça, Almanya’ya muhalif hiçbir hükümet iktidarda kalamaz.”

Alman İmparatoru II. Wilhelm’in 1914 yılının Ağustos ayında söylediği “Dünyada Almanlardan başka millet tanımıyorum” sözleri de tarihe aşırı milliyetçiliğin bir örneği olarak geçmiştir.

İngilizlerin üstünlük iddiası öbürlerinden daha aşağına kalmıyordu: 17. yüzyılın ortalarında yaşamış olan İngiliz yazarlarından John Milton “İngilizler diğer ülkelere nasıl yaşamaları gerektiğini öğretme konusunda öncü rolüne sahip olduklarını unutmamalıdırlar” diyordu

Ruslar da böyleydi. Ünlü yazar Dostoyevski “Rusların dünyayı kurtarmak için Tanrı tarafından yaratılan tek halk” olduğunu iddia ediyordu.

Amerikalılar ise Tanrı tarafından üstün bir millet olarak yaratıldıklarına inanıyorlardı. 1819-1891 yılları arasında yaşamış olan Amerikan düşünürlerinden Hermann Melville şöyle diyor: “Biz Amerikalılar çağının İsraillileri gibi özel olarak seçilmiş bir milletiz ve dünyada özgürlük meşalesini biz taşıyoruz. Tanrı bizi özel olarak seçti ve bizim ırkımızdan çok şeyler bekliyor…Diğer milletler yakında bizim gerimizde kalacaklardır. Biz dünyanın öncüleriyiz.”

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Başkan Woodrow Wilson Amerika’nın “kaderin dünyayı kurtarmak için seçtiği bir ülke”  olarak tanımladığını biliyoruz. Bu tarihe ait bir düşünce sayılmasın. Bugün de böyle düşünenler var. Clinton yönetiminin Dışişleri Bakanı Madelaine Albright Amerikalıları, Tanrı, kader veya tarih tarafından özel olarak seçilmiş vazgeçilmez bir millet olarak nitelendiriyordu. Başkan Bush’un Irak harekatının de dini duygulardan esinlendiği görüşü yaygındır.

İşte arkadaşlar bu üstünlük duygusu özellikle İkinci Dünya savaşı sırasında ırkçılığın ön plana çıkmasına yol açmış ve dünyayı milyonlarca insanın hayatına mal olan bir savaşa sürüklemiştir.

Sömürgeciliğin kökeninde de aynı duygu yapmaktadır. Dönemin büyük devletleri başka ülkelerin topraklarına sahip olmayı, o ülkelerin servetini kendi milletlerinin çıkarı için kullanmayı hak saymışlardır. Bu uğurda yüz binlerce insanı öldürmekten çekinmemişlerdir. İşte dünya tarihinin karanlık yüzü budur.

Peki bugün durum nedir? Sömürgecilik resmen tarihe karıştıktan sonra devletler artık başka ülkeleri istismar etmekten vazgeçtiler mi? Bunu söylemek maalesef mümkün değildir. Bugün dünyaya egemen olan sistem büyük devletlerin ekonomik gücünü arttıran, zenginlerle fakirlerin arasını büsbütün açan bir sistemdir. Eski sömürgeci ülkeler, eski sömürgeleriyle kurdukları özel ilişkiler sayesinde o ülkelerin kaynaklarını kullanmaya devam ediyor. Bugün fakir ülkelerden zengin ülkelere akan kaynaklar zengin ülkelerden fakirlere gidenden çok daha fazladır.

Küreselleşmenin artık sınırları kaldırdığı, dünyanın küresel bir köye dönüştüğü söyleniyor. Bazılarına göre artık ulusal çıkarları korumanın modası geçmiştir. Kendi ülkemizin menfaatini korumaktan vazgeçelim, Avrupa’nın, hatta dünyanın ortak çıkarlarını koruyalım, diyorlar. Ulusal çıkarları koruyanları suçluyorlar, eleştirilerinin hedefi yapıyorlar.

Oysa gerçek nedir? Gerçek şudur: Bugün dünyanın değişen koşullarında bütün devletler öncelikle kendi çıkarlarını koruyorlar. Başkan Bush birkaç yıl önce Amerikan Çelik Sanayiini korumak için yabancı ülkelerden yapılan çelik ithalatının vergilerini % 30 arttırdı. Kaliforniya’daki bir Amerikan Petrol şirketine talip olan Çinlilere bu şirketi sattırmadırlar, 1 milyar dolar daha ucuza başka bir Amerika şirketine sattırdılar. İtalyan’lar bir Bankalarının Fransızlara satılmasına engel oldu. İngilizler BP’nin hisselerinin % 22’sinin Kuveytlilere satışını engelledi, bu oranı % 10’â düşürdüler. Fransızlar özelleştirme konusunda, özellikle kamu kuruluşların yabancılara satışına katı kurallar koydular. Stratejik tesislerde çoğunluk hissesinin veya karar verici durumdaki devlet hissesinin devlet elinde kalmasını şart koşuyorlar. Ulusal Çıkarlar kitabımda bunların başka örnekleri de yer alıyor.

Değişen dünya koşulları ulusal çıkarları nasıl etkiledi?
Öncelikle şunu görüyoruz: Başta ABD olmak üzere büyük devletler Orta Doğu ve Orta Asya petrollerine giderek daha bağımlı hale geliyorlar. Bu petrolleri güvence altına almak için Amerika bölgede askeri güç bulundurmayı zorunlu görüyor.

Devletler bir yandan piyasa ekonomisini ön plana çıkartarak bütün ülkeleri piyasa ekonomisine uymaya davet ediyorlar, bir yandan da başta petrol sektörü olmak üzere, savunma sanayii ve ilaç sanayii gibi alanlarda piyasa kurallarını çoğu zaman göz ardı ederek ulusal çıkarlarının gereği neyse onu yapıyorlar. Kendi firmalarını koruyorlar, firmalarının dünyadaki piyasa payını arttırmaya çalışıyorlar. Kendi ülkelerini, kendi ülkelerindeki tesisleri yabancılara pazarlamak yerine dünya pazarlarından kendi şirketlerine daha büyük pay almaya çalışıyorlar. İşte bugün dünyanın gerçeği budur.

Bütün devletler kendi çıkarlarını bu kadar büyük bir özenle, adeta kıskançlıkla korurken Türkiye’nin kendi çıkarlarını göz ardı etmesi mümkün müdür? O bakımdan gerek başta Kıbrıs gibi milli konular olmak üzere, siyasi alanda, gerek ekonomik alanda, gerek askeri alanda ve diğer alanlarda biz de ulusumuzun çıkarlarını titizlikle korumalıyız. Biz sosyal demokrat bir parti olarak farklı bir yaklaşım benimseyebilir miyiz? Açınız bakınız İngiliz İşçi Partisi lideri Tony Blair İngiltere’nin çıkarlarını nasıl koruyor. Alman sosyal demokratları, Fransız, İtalyan, İspanyol sosyal demokratları nasıl koruyor. Sosyal demokrat olma ulusal çıkarları savunmaktan vazgeçmek değildir. Biz hem sosyal demokratız hem de ulusumuzun çıkarlarını sonuna kadar savunuruz. Bazılarının sandığı gibi, Sosyal demokrasi Atatürk ilkelerine sahip çıkmamıza da engel değildir. Biz hem Atatürk’ün düşüncelerini ve ilkelerini savunuyoruz, hem de sosyal demokrasiye sahip çıkıyoruz. Hem Kürt asılları, Arap asıllı, Gürcü, Abaza ve diğer etnik köklerden gelen vatandaşlarımızın bütün haklarını koruyoruz, onların hepsini birinci sınıf vatandaş sayıyoruz, hem de milli bütünlüğümüze sahip çıkıyoruz. İşte ulusal çıkarların çağdaş dünya koşullarında savunulmasının gereği budur.

Türkiye’nin yolu çağdaş uyarlık düzeyine ulaşma yoludur. Bunun için hiçbir alanda diğer ülkelerin gerisinde kalmamak temel hedef olmalıdır. Ama başkalarının kendi ulusal çıkarlarını korumak için aldıkları önlemleri Türkiye’nin de kendi çıkarlarını korumak için alması kimseyi rahatsız etmemelidir. Türk halkı çağdaşlık adı altında kendini teslimiyetçi yaklaşımlara sürüklemek isteyenlere bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da izin vermeyecektir. Türk halkı çağdaşlığa mandacıların yolundan değil, Atatürk’ün gösterdiği tam bağımsızlık yolundan yürüyerek ulaşacaktır.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.