Habertürk’e verilen mülakat

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Haber Türk’e verdiği mülakat
16 Kasım 2005

Sayın Başbakana Anayasayı dikkatli okumasını tavsiye ediyoruz. Anayasamıza göre Türkiye laik ve demokratik bir ülkedir. Laiklik anayasamızın değiştirilmesi teklif  bile edilemeyecek maddelerin içindedir. Laik bir ülkede din ulamasının fetvası ile devlet idare edilmez. Cemiyetimizin çok büyük saygısı var. Fakat din işi ile devlet işini birbirlerine karıştırmamak lazım. Sayın Başbakan devlet yönetimi ile ilgili konularda din ulemasının fetvasına ihtiyaç duyuyorsa bu Anayasayı hiç benimsememiş, hazmetmemiş demektir. Sayın Başbakan hepimiz gibi bu Anayasayı koruyacağına Meclis’te yemin etmiştir. Yemininin gereğini yerine getirmesi lazımdır. Böyle sözler de Türkiye’nin Başbakanına yakışmamaktadır.

Din konusunu devlet yönetimine karıştırdığınız zaman gayet tabii ki siz İslamiyet açısından karıştırırsınız fakat başka dine mensup vatandaşlar da kendi dinleri açısından, “Bizim dinimizin de gereği budur.” diye karıştırırlar. O bakımdan bu konularda dikkat etmek lazımdır. Sayın Başbakanın dini konuları sürekli olarak ön plana çıkarttığı dikkatimizden kaçmıyor fakat şunu hiç unutmaması lazım ki bizim devlet anlayışımıza göre din Allah’la insanlar arasında bir bağdır. Çok güçlü, çok kutsal bir bağdır fakat bunu devlet hayatının işleyişine, siyasete, hukuka, eğitime sokamazsınız. Atatürk’ün yaptığı en büyük devrimlerden biri laiklik devrimidir, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmasıdır. Atatürk’e bir karşı devrim mi başlatmak istiyorsunuz? Yani Türkiye’yi din esasına göre yönetilen bir şeriat devleti mi yapmak istiyorsunuz? Buna gücünüz yeter mi? Anayasanın değiştirilemeyecek maddeleri ne demek? Bunlar devletin yapısının korunmasını öngören maddelerdir.Siz buna mı karşı çıkıyorsunuz? Yani hem laik olacaksınız hem de din ulemasının fetvalarıyla, mütalaalarla devleti yöneteceksiniz böyle bir şey olabilir mi? Bu yaklaşımın doğru olmadığı AİHM kararıyla ortaya çıktı.

Bu Mahkeme çok açık bir şekilde üniversitelerde türban yasağının bir anayasa ve özgürlükler ihlali olmadığını, hem Türk hukukuna hem de uluslar arası hukuka uygun olduğunu, AİHS’ni ihlal etmediğini olmadığını ortaya koydu. Şimdi ne yapacaksınız? Sizden önceki hükümetlerin kabul etmediği ve bizce de haksız olan bir dava olan Loizidou davasında boyun eğerek “Mahkemenin kararının icabını yerine getirmemiz gerekir.” diyerek Bayan Loizidou’ya 1 milyon doları ödeyen sizsiniz. Aynı Mahkeme kararları bizi ilgilendirmez, bizi bağlamaz diyorsunuz. O zaman niye kabul ettiniz? O zaman haklı bir sebebiniz vardı çünkü Mahkemenin kararı Türkiye sınırlarının dışındaki bir bölgede Türkiye’yi sorumlu tutuyordu. Onun için sizden önceki hükümetler karşı çıkmıştı ama siz bunu göz ardı ettiniz. Dış baskılara da boyun eğdiniz. Neticede de “AİHM kararına uymak mecburiyetindeyiz.” diyerek bu davayı kabul ettiniz ve bu tazminatı ödediniz. Aynı Mahkemenin bu sefer yasal olan, Tür sınırları içinde olan ve usul açısından aksi yönde bir itirazda bulunamayacağımız bir kararı ortaya çıkıyor. Siz “bu kararı tanımam, muhatap kabul etmiyorum ve din uleması ne derse o olur.” diyorsunuz. Yani rektörler Türk Mahkemeleri AİHM kararına mı bakacak yoksa din ulemasından fetva mı isteyecek? Türkiye, Cumhuriyet döneminde hiçbir zaman bu duruma düşürülmemişti. Hala üniversitelerde türban takmayı bir özgürlük meselesi gibi takdim etmeye çalışıyor. AİHM de bunun tam tersini söylüyor, türbanı üniversitelere sokmamak özgürlüğü engellemek anlamına gelmez diyor. Yani hem Mahkeme kararına saygı göstereceksiniz hem de Mahkemenin bu kararının içeriğini reddedeceksiniz, nasıl oluyor? Bunda bir çelişki yok mudur? Bütün mesele şudur. Yıllardır binlerce, on binlerce genç kızımızı “Bu bir özgürlük meselesidir, AİHS’ye aykırıdır.” Diyerek türbanının çıkartmayıp üniversitelere gitmemeye zorlayan bunlardır. On binlerce genç kızımız bugün üniversiteye gidemiyorsa, geleceklerini karartmışlarsa sorumlusu bu iktidardır. Bu Mahkeme kararından sonra iktidarın yapacağı tek şey kalmıştır: bu türbanlı genç kızlarımızdan özür dilemek. Onların geleceğini karartan bu iktidar büyük bir sorumluluk, büyük bir vebal altına girmiştir. Bu insanların, bu genç kızlarımızın okuyarak yüksek düzeylere yükselmelerini doktor, mühendis, hukukçu olmalarını engelleyen bunlardır ve bağnaz düşünceleri özgürlük gereği diye takdim edenlerdir. Atatürk devrinde Türk kadınını dünyaya açılması özgürlük sayılıyordu. Türk kadınının dünyaya kapanmasını bunlar halka özgürlük olarak anlatmaya çalışıyorlar ve  uluslararası bir Mahkeme aksi yönde karar alınca ne yapacaklarını şaşırmış bir vaziyette Mahkemenin kararına tavır almaya çalışıyorlar. Bunlar boşuna gayretlerdir. Türkiye’yi hiç kimse çağın gerisine götüremeyecektir. Türk kadını çağdaş bir kadın olarak haklarını sonuna kadar koruyacaktır ve bu iktidar bağnazlıkla hiçbir yere gelemeyeceğini anlayacaktır.

Bizim çağdaşlık referansımız Atatürk’tür. Atatürk’ün nasıl Türk kadınına nasıl eşit haklar verdiğini, toplum hayatına Türk kadının dahil etmek için neler yaptığını, Türk kadının Avrupa’daki kadının gerisinde bırakmamak için hangi adımları attığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Atatürk devrinde kadının açılması, çağdaşlaşması, dünyayla bütünleşmesi özgürlüktü. Şimdi kadının kapanmasını özgürlük sayıyorlar. Türk kadınını öğretmen olmaktan men etmeye çalışmak çağdaşlık mıdır? Türk kadınını memur, sanatçı, sporcu olamayacak duruma getirmek çağdaşlık mıdır? Başörtüsü takan bir insan öğretmen olabilir mi? Memur olabilir mi? Sanatçı, sporcu, milletvekili, üniversite öğrencisi olabilir mi? Bir kadını kendi bağnaz yaklaşımınızın sonucunda bütün bunlardan mahrum edeceksiniz, sonra da bunun bir çağdaşlık olduğunu iddia edeceksiniz. Biz bunu kabul etmiyoruz. Benim annem başörtüsü takmıyordu, üniversitesinde de takmıyordu, hiçbir kız arkadaşı da takmıyordu. Benim annem çağdaş değil miydi? Benim annem onlar kadar Müslüman değil miydi? Hiç kimse halka yanlış izlenimler vermesin; hiç kimse kimsenin dini duygularını, inançlarını tartışmaya açmaya kalkmasın. Din insanın içinde Tanrı’yla kul arasındaki çok güçlü, çok kutsal bir bağdır. Hiç kimse dini siyasete karıştırmaya kalkışmasın.

Yıllardan beri bunun bir özgürlük mücadelesi olduğunu söylüyorlar; kızlara sürekli olarak anlatılan, verilen  mesaj şudur: biz bunun mücadelesini veriyoruz, bunu başaracağız ve türbanı üniversiteye sokacağız. Bu bir özgürlük meselesidir, Avrupa’nın özgürlük anlayışına aykırıdır. İşte bunun için bizzat Dışişleri Bakanının eşinin açtığı dava vardı, bir süre sonra davayı çekti ama işte bu davaları destekliyorlar. Öyle bir hava yaratıldı ki başörtülü kızlarımız bir hürriyet mücadelesi yürütüyor; varsın üniversiteye girmesinler, bu mücadeleyi sürdürsünler. Sonunda ne oldu? İşte haksız olduğu anlaşıldı. Bunun Avrupa özgürlükler sistemine aykırı olmadığı anlaşıldı. Kim kaybetti? O genç kızlarımız. Yazık değil mi, günah değil mi? Binlerce, on binlerce genç kızımızı üniversite dışında bırakmak çok büyük manevi sorumluluk değil midir? Ne hakkınız var insanların tahsiline engel olmaya? Ne hakkınız var insanların öğretmen olmasına, memur, milletvekili olmasına? İşte çok büyük kötülük yapmışlardır genç kızlarımıza.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.