İstanbul İl Kongresinde Dış Politika Konferansı

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN İSTANBUL İL KONGRESİNDE YAPTIĞI KONUŞMA
31 TEMMUZ 2005

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,
Değerli Parti Meclisi Üyeleri, İlçe Belediye Başkanları,
İl ve Belediye Meclis Üyeleri,
Çok Değerli Partili Arkadaşlarım,

Hepinizi saygılarla, sevgilerle selamlıyorum.

İstanbul İl Kongresinin hem partimize hem ülkemize yararlı sonuçlar vermesini diliyorum.

Çok Değerli arkadaşlarım,

Bu kongremiz ülkemizin iç ve dış konularda çok ciddi sorunlarla karşı karşıya getirildiği, ülkemizin hayati çıkarlarının ciddi tehdit altında bulunduğu bir dönemde yapılıyor. AKP Hükümetinin işbaşına geldiğinden bu yana izlediği politikalar ülkemizi sonu belirsiz bir uçuruma doğru sürüklemektedir.

Bu iktidarın Atatürk’ün kurduğu demokratik, laik devlet düzenini aşındırmak ve ülkemizi adım adım Ortaçağ karanlığına doğru götürme yolunda sürekli ve sistemli bir çalışma içinde olduğunu görüyoruz.

İktidar olmak onlara yetmemiştir, Meclisin çoğunluğunu elde ederek tek başına hükümet kurmak da yetmemiştir. Amaçları toplumun dokusunu değiştirmektir. Bir yandan Türkiye’yi AB’ne taşıma hedefini benimsemiş görünüyorlar, bir yandan da Avrupa değerleri ile taban tabana zıt politikaları, kendi tabirleriyle, toplumumuza damardan şırınga etmeye çalışıyorlar.

Türk halkının 80 yıldan beri benimsediği, sahip çıktığı ve vazgeçilmez bir hayat biçimi haline getirdiği laik ve demokratik değerleri, kendilerine payanda olan bazı çevrelerin ve basının bir bölümünün desteğiyle yozlaştırmaya ve ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyinin gerisine sürüklemeye çalışıyorlar. Hedeflerinin ne olduğu hala Başbakanlık Müsteşarlığı gibi devletin en önemli makamında tutmaya devam ettikleri zatın makalelerinden açıkça anlaşılıyor.

Bu iktidar ümmetçi anlayışını her vesile ile ön plana çıkartmakta, şeriat özlemini fütursuzca dile getirmektedir.

Sayın Başbakan Amerika’ya gittiğinde ülkemizde din özgürlüğü olmadığı söyleyerek ve bu alanda özgürlükler ülkesi saydığı Amerika’ya övgüler yağdırarak şimdiye kadar hiçbir Başbakanın yapmadığını yapmıştır. Gerçekten      kendi ülkesine karşı yabancı bir ülkeyi yüceltmek, kendi ülkesini yabancıların gözünde küçültmek hiç bir Başbakanının yapacağı iş değildir.

Türkiye’nin gündemini sürekli olarak dini içerikli konularla doldurmak istiyorlar. Bu parti iktidara geldiğinden beri bir tek hafta geçmemiştir ki, Sayın Başbakan veya partisinin yöneticileri dini bir konuyu Türkiye’nin gündemine taşımasınlar. Böyle bir duruma laik devlet düzenini benimsemiş hiçbir ülkede rastlayamazsınız. Hiçbir ülkenin başbakanları, bakanları her Allah’ın günü bir din alimi edasıyla fetvalar vermeye kalkışmazlar.

Bu konuda her türlü ölçüyü kaçırmışlardır. Birinci hedefleri Atatürk’ten beri titizlikle korumaya çalıştığımız laik eğitim düzenini yozlaştırmak ve din adamı yetiştirmek amacı ile oluşturulmuş eğitim kurumlarından mezun olanları devletin çeşitli kurumlarına yerleştirmektir.

İstiyorlar ki, yargı organları, güvenlik güçleri, yüksek idare makamları, ekonomi bürokrasisi ve devlet yönetiminin bütün kilit noktaları din eğitimi görmüş insanlarla doldurulsun. İş başına geldiklerinden beri yaptıkları budur.

Değerli arkadaşlar,

Din çok kutsal bir duygudur. Dini konuları siyasete alet etmek dine saygılı bir davranış değildir. Dini giysileri siyaset sembolü haline getirmek bir siyasi partinin yapabileceği en büyük yanlışlardan biridir. Bu Atatürk’ün 80 yıl önce gerçekleştirdiği büyük reformları inkar etmektir. Adını açıkça koyalım, yapmaya çalıştıkları bir karşı devrimdir.

Türkiye’de geçmişte de dini siyasete alet etmek isteyenler çıkmıştır. Kendi Meclis Grubunda, “Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz” diyenler olmuştur. Halkın din duygularını sömürerek oy almak isteyenler olmuştur, siyasi destek sağlamak amacıyla tarikatlarla işbirliği yapanlar olmuştur ve bunların hepsinin sonu hüsranla bitmiştir. Bu iktidarın sonu da hüsranla bitecektir.

Bu memleketin laikliğe, çağdaşlığa, Atatürk ilkelerine gönülden bağlı insanları, gericiliğe, yobazlığa, tarikatçılığa, ümmetçiliğe geçit vermeyeceklerdir. En başta biz, CHP’liler Atatürk devrimlerini aşındırmak isteyenlere geçit vermeyeceğiz.Türkiye’nin çağdaş bir ülke olmaktan çıkarılıp bir şeriat devleti haline getirilmesine izin vermeyeceğiz.

CHP Türkiye’nin, tarihin karanlık dönemlerine geri götürülmesi yolundaki çabalara, demokrasi içinde, bütün gücü ile karşı koyacak ve halkın desteği ile yobazlara, gericilere, Atatürk düşmanlarına dur diyecektir.

Değerli arkadaşlarım,

Ümmetçilerden  ulusal değerlere, ulusal çıkarlara, ülkenin itibarına sahip çıkmalarını bekleyebilir misiniz? Türkiye’nin en önemli milli davaları, en hayati çıkarları bu iktidar döneminde ciddi bir tehdit altına girmiştir.

Dış politikada iktidarın teslimiyetçi yaklaşımı ulusal çıkarlarımızı vahim biçimde tehdit etmektedir. Irak konusunda CHP’nin azimli ve kararlı direnişi olmasaydı ülkemiz bugün bir savaş ülkesiydi, bir savaş karargahıydı. Komşumuz Irak’a Türkiye üzerinden savaş açılmış olacaktı. Yüzlerce, belki de binlerce askerimiz Iraktaki terör bataklığında şehit olacaklardı. On binlerce yabancı asker ülkemizin topraklarında sürekli olarak konuşlandırılacaktı ve Türkiye savaşa sürüklenecekti.

Oysa Atatürk ne diyordu? “Ülkemize yönelik bir saldırıya karşı kendimizi korumanın dışında savaş bir cinayettir,” diyordu. Ülkemize bir saldırı yoktu. O bakımdan savaşa girmek Atatürk’ün deyişiyle bir “cinayet” olacaktı. İşte CHP yakın tarihimizin bu en kritik kararının alınmasında Mecliste sergilediği azimli ve tutarlı politika ile tarihi bir görev yapmıştır.

İktidar Kıbrıs’ı da feda etme yolunda her gün sorumsuzca adımlar atıyor. 40 yıldan beri hiç bir Türk hükümetinin vermediği tek taraflı tavizleri Türkiye bu Hükümet zamanında vermektedir. Kıbrıs’ta şimdiye kadar sağladığımız kazanımlar bu Hükümet zamanında izlenen yanlış politikaların sonucunda tamamen kaybedilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Hükümet, yalnız CHP’nin değil, 50 yıldan beri Kıbrıs davasına şerefle önderlik etmiş olan Sayın Rauf Denktaş’ın karşı olduğu, AKP hariç Türkiye’deki bütün siyasi partilerin karşı olduğu, Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını ciddi biçimde tehdit altına sokabilecek olan Kofi Annan Planına da yeşil ışık yakmıştır. Bu plan, sonuncusu bu Hükümet zamanında olmak üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Kıbrıs konusunda oy birliği ile aldığı beş kararın tümüne aykırıdır.

Değerli arkadaşlarım,

Kıbrıslı Türkler, Türk Hükümetinin baskısıyla, Kofi Annan Planına evet dediler, Rumların ise büyük çoğunluğu hayır dedi. Böylece plan kabul edilmedi. İyiki de öyle oldu. Eğer Rumlar da evet deselerdi bakın neler olacaktı:

Neler olacağını Kıbrıs Rum Kesiminde Yayınlanan Alithia Gazetesinin 22 Temmuz 2005 tarihli nüshasında gazeteci
Alekos Konstantinidis şöyle açıklıyor:

Oramiral Yener Karahanoğlu Kıbrıs’a gelmeyecek, Türk donanmasının firkateyn ve denizaltıları Girne Limanı’na demirlemeyecekti. 29 Ocak tarihinde, Türk askerleri adadan ayrılmaya başlayacaktı. 29 Ocak’ta Kıbrıs’tan 6 bin, 29 Eylül’de 7 bin 500, 29 Ocak 2006 tarihinde, 7 bin 500 Türk askeri daha silah ve araçlarıyla adadan ayrılacaktı.

Kapalı Maraş bölgesinin Rumlara geri verilmesinin üzerinden 11 ay geçmiş olacaktı. Maraş dışında Kıbrıs Rum Devleti’ne, bütün ara bölge, Erenköy, Düzce ve Taşköy, gelecek hafta ise, Ömerli, Bademliköy, Gaziler ve Kırklar geri verilmiş olacaktı. 20 binin üzerinde Rum göçmen aileleriyle birlikte, evlerine ve mallarına geri dönecekti. İngiliz üslerinin yarısı Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’ne teslim edilmiş olacaktı.

Kalıcı ya da geçici oturma izni alamayacak Türk vatandaşları ve yerleşikler, Kıbrıs’ı terk etmek zorunda kalacaktı”.

Değerli arkadaşlarım Kofi Annan Planını içtenlikle destekleyen, bu planın reddinin Rumlar için büyük kayıp olduğunu düşünen Rum gazeteci Alekos Konstantinides’in bu yazısını okuduktan sonra, yüreği sızlamadan keşke bu plan kabul edilseydi diyebilecek bir CHP’li aramızdan çıkar mı?

Bazıları sorabilir: Peki o zaman Rumlar bu planı niçin reddettiler? Cevabı basit: Türk Hükümetinin teslimiyetçi, istenilen her tavizi vermeye hazır politikasını gördükten sonra kendileri bakımından Kofi Annan Planından da daha da iyisini elde edebileceklerini düşündükleri için hayır oyu verdiler. İşte şimdi bu taleplerini sıralıyorlar. Türk Hükümetinden yeni Rum taleplerine karşı da bir tepki yok. Başbakan biz daima karşı taraftan bir adım ileride olacağız diyor. Bu biz onlardan daha çok taviz vereceğiz demektir.

Değerli arkadaşlarım,

Son gelişmeler de gösteriyor ki, Hükümet Türkiye’nin şimdiye kadar bütün Cumhuriyet hükümetlerinin gayri meşru saydığı Kıbrıs Rum Yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımanın hazırlığı içindedir. Aksi yöndeki bazı demeçler, açıklamalar iç kamu oyunu yatıştırmayı amaçlıyor. İtalya Başbakanı Berlusconi Brüksel zirvesi sırasında açıkladı: “”Sayın Erdoğan bana Kıbrıs Rumlarını tanıyacağım ama biraz zamana ihtiyacım var dedi,” diyor.

Değerli arkadaşlar,

Gerek bu konuda, gerek diğer dış politika konularında bizim ve toplumumuzun bütün aklı başında insanlarının yaptıkları uyarılar Hükümeti içinde bulunduğu hatalı yoldan çevirmeye yetmemiştir. Bir tek hedefleri vardır: Yabancıların her istediğini yaparak dışarıdan destek sağlamak ve o şekilde yurt içinde meşruiyet kazanmak ve iktidarlarını sürdürmek.

Bunun için yapamayacakları yoktur. Veremeyecekleri taviz yoktur. Türkiye’nin 82 yıldan beri en zor şartlar altında sürdürdüğü dış baskılara karşı kararlılıkla direnme iradesi, bu Hükümetin lügatinde yer almıyor.

Geçen hafta sonunda 82. yıldönümünü coşkuyla kutladığımız Lozan Antlaşması bir direniş abidesidir. Montreux Sözleşmesi, Hatay’ın Anavatan’a kavuşturulması birer ulusal çıkarlara sahip çıkma abidesidir. Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşına sokmak isteyenlere, savaştan sonra ülke topraklarının bir bölümünü ele geçirmek isteyenlere karşı gösterdiğimiz direniş milletimize büyük şerefler kazandırmıştır. Kıbrıs harekatı yüksek bir vatanseverlik ve cesaret abidesidir. Geçmişinde böyle şerefli kazanımlar olan bir millet şimdi içinde bulunduğumuz çaresizliğin içine düşürülmemeliydi. Bunu yapanlar millete de tarihe de hesap veremeyeceklerdir.

Kıbrıs vesilesiyle Türkiye’ye uygulanan askeri ambargolara o zamanki Türk hükümetleri  baş eğmemişti. Yetmiş sente muhtaç olduğumuz dönemlerde hiçbir Türk Hükümeti bu baskılar karşısında çözülmemişti.

Şimdi Sayın Başbakan ne diyor? “Eğer geçmiş Hükümetlerin politikalarını izleseydik Suriye’nin Lübnan’dan çekildiği gibi biz de baskılara dayanamaz, Kıbrıs’tan kuzu kuzu çekilirdik” diyor.

Değerli arkadaşlarım,

Bu sözler teslimiyetçiliğin en açık itirafıdır. Cumhuriyet tarihimizde hiçbir devlet adamı Türkiye’den kuzu devlet olarak söz etmemiş dış baskılara boyun eğeceğini ifade etmemiştir. Bu acı tabloyu ilk defa bugün yaşıyoruz.

Irak’ın Süleymaniye kentinde askerimizin başına çuval geçirilmesine tepki gösteremeyen, bir protesto notası yazamayan, 8,5 milyar dolarlık kredi karşılığında Kuzey Irak’a asker göndermeyeceğimizi taahhüt eden bir antlaşmanın altına imza atan bir Hükümetten ne bekleyebilirsiniz?

Geçen hafta sonunda Ankara’da, İstanbul’da ve yurt dışında coşku ile kutladığımız Lozan antlaşmasına bu Hükümet sahip çıkabiliyor mu? AB Komisyonunun Lozan hükümlerine açıkça aykırı talepler içeren ve Türkiye’nin AB üyeliğini pamuk ipliğine bağlayan İlerleme Raporunu “olumlu ve dengeli” sayan bu Hükümetin Başbakanı değil midir?

Değerli arkadaşlarım,

Özetle dış politikada bu hükümet cumhuriyet tarihimizde görmediğimiz bir yılgınlık, cesaretsizlik, kararsızlık içindedir.

Çok değerli arkadaşlarım,

Ekonomide karşılaştığımız tablo, Hükümetin bütün propaganda çabalarına rağmen, maalesef iç açıcı değildir. Batı Avrupa ülkelerinde Hükümetlerin dikkate aldığı en önemli gösterge işsizliktir. O ülkelerde işsiz sayısındaki en küçük bir artış alarm zillerini çaldırır. Çünkü işsizlik yoksulluk, açlık ve sosyal çöküntü getirir. Bunun için Hükümetlerin en önemli hedefi işsizliği önlemektir. İşsiz sayısını mümkün olan en düşük düzeye indirmektir. Türkiye’deki duruma bakınız. Bugün Türkiye’deki işsiz sayısı 2.439.000’e ulaşmıştır. Kentlerdeki işsizlik oranı %12.6’ya varmıştır. Gençler arasındaki işsizlik oranları çok daha yüksektir. Kentlerimizde yaşayan gençler arasında işsizlik oranı %22,5’tir. Yani her dört gencimizden biri işsizdir.

Geleceğimizin umudu olan gençler, kendi geleceklerine olan umutlarını yitirmişlerdir. Bu son derece endişe verici bir tablodur ve derhal acil önlemler alınarak düzeltilmesi gerekmektedir. Bir kaç gün önce Hükümet Sözcüsü “işsizlik meselesini sürekli olarak takip etmeye karar verdik” diyor. Üç yıldır aklınız neredeydi? Bunun önemini yeni mi anladınız? İşsizliğin en büyük sorun olduğu Almanya’da bile işsizlerin toplam işgücüne oranı şimdi Türkiye’nin altındadır.

Eğitim ve sağlık alanlarında bu Hükümet zamanında ne yazık ki, kayda değer bir ilerleme sağlanamamıştır. Devletin rakamlarına göre 7,5 milyon insanımız okuma-yazma bilmiyor. 9,2 milyon insanımızın ilkokul diploması bile yoktur. 518 lise birincimiz üniversiteye giriş için asgari puanı tutturamamıştır. Milli gelirden eğitime harcadığımız para Avrupa ülkeleri şöyle dursun, İran’ın bile çok altındadır. Avrupa üyeleri arasında bir öğrenciye düşen yıllık eğitim harcamalarında Türkiye en son sıralarda gelmektedir. Bir öğretmene düşen öğrenci sayısında ise maalesef birinci sıradadır.

Sağlıkta da durum böyledir. Örneğin 100.000 kişiye düşen hastane yatağı sayısında Türkiye 264,7 ile Avrupa’nın sonuncu sırasında yer almaktadır. Komşumuz Yunanistan’da bu oran Türkiye’nin tam iki mislidir. 100.000 kişiye düşen dişçi sayısında da Türkiye Romanya ile birlikte en son sırada yer almaktadır.

Gelir dağılımı bozukluğunda Avrupa’da birinci sıradayız. Bütün OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı adaletinde Türkiye Meksika’dan sonra sondan ikinci gelmektedir. Halkımızın en yoksul % 10’u GSMH’dan % 1.9, en zengin % 10’u ise % 34.6 pay almaktadır. Türkiye’de en zengin % 10’luk grup ile en fakir % 10’luk grubun gelirinden tam 17 kat fazla kazanıyor. Bu büyük bir adaletsizliktir.

Avrupa ülkelerinin tümünde gelir dağılımı Türkiye ile kıyaslanmayacak kadar dengelidir. OECD ülkeleri dışındaki ülkeler arasında Tanzanya, Mozambik, Mısır, Yemen ve Bangladeş gibi ülkelerde bile gelir dağılımı adaletsizliği Türkiye’deki kadar bozuk değildir.

Vergi kaçağında Avrupa’da birinci sıradayız. Kayıt dışı ekonomide Avrupa’da birinci sıradayız.

Çiftçilerin, işçilerin, memurların, emeklilerin gelir düzeyinde Avrupa’da sonuncu sıradayız. Yurdun her köşesindeki çiftçilerimiz perişandır. Asgari geçim koşullarına bile sahip değillerdir. Sanayicimiz feryat ediyor. Elektrik gibi en önemli girdi fiyatları Türkiye’de Avrupa’nın iki mislidir. Bu sanayici Avrupa’yla nasıl rekabet edecek? Onları kayıt dışı ekonomiye, faturasız satışa, vergi kaçırmaya zorlayan tablo işte bu tablodur.

İşte ekonominin gerçek tablosu budur. İşçi sıkıntı içindedir. Sendikalar üzerinde oynanan oyunlar işçinin toplu sözleşme gücünü fiilen zayıflatıyor. Asgari ücret yoksulluk ücretidir. Hiçbir uygar ülkede insanlar bu kadar düşük ücretlerle çalıştırılmıyor. Sık sık taksilerde, pazar yerlerinde çalışan öğretmenlere, memurlara rastlıyoruz. Çünkü aldıkları maaşla hayatlarını sürdürmeleri, ailelerini geçindirmeleri mümkün değildir.

Değerli arkadaşlar,

Çağdaş bir devletin en önemli ölçülerinden biri e-devlet kullanımının toplam internet kullanıcıları içindeki payıdır. Bu hesaba göre de Türkiye Avrupa’da sonuncu sırada gelmektedir. GSMH içinde Enformasyon teknolojilerine ayrılan payda da ne yazık ki ülkemiz son sıradadır. Telekomünikasyon harcamalarının GSMH içindeki payında da ne yazık ki Türkiye en son sırada geliyor.

Hükümetin bir tek övüncü enflasyon oranının düşürmektir. Gerçekten enflasyon eski yıllara nazaran bir düşüş göstermiştir. Ancak, değerli arkadaşlarım, buna rağmen bugün Türkiye yıllık enflasyonda bütün AB ülkelerinin gerisindedir. Yani Türkiye’de enflasyon eski ve yeni bütün AB üyesi ülkelerdeki seviyenin çok üzerindedir. AB ortalamasının yaklaşık dört katıdır.

Siz neyinizle övünüyorsunuz. Bu tablo övünülecek bir tablo mudur? Bu tablo utanılacak bir tablodur.

Hükümet ekonomiyi IMF’ye teslim etmiştir. IMF ile müzakereleri de başarılı bir şekilde yürütemediklerinden izlenen politikalar sosyal dengelerimizi büsbütün bozmakta, gelir adaletsizliğini büsbütün derinleştirmektedir.

Arjantin ve Brezilya’da sosyal altyapı harcamaları IMF ile yapılan anlaşmada faiz dışı fazla oranlarının dışında tutulmuştur. Türk-İş diyor ki, Hükümet hiç değilse bunu sağlasın. Bu yapılabilecek şeylerin asgarisidir. Ama Hükümet buna bile yanaşmıyor. IMF ile müzakere güçleri yoktur. Kabiliyetleri yoktur. Her hangi bir konuda IMF’nin taleplerine direnmeleri söz konusu bile değildir.

Bu IMF politikalarını niçin uyguluyoruz? Ülkemizin borçlarını azaltmak için mi?

Değerli arkadaşlarım,

Bu kadar fedakarlık yapıyoruz. Ama borçlar azalacağına artıyor. Bakınız 2002 yılının sonunda, bu Hükümet görevi devraldığında 130 milyar dolar olan dış borcumuz, 2004 yılının sonunda 161,7 milyar dolara çıkmıştır. Aynı dönemde kısa vadeli dış borçlarımız 16 milyardan 32 milyar dolara yükselmiş, yani iki misli artmıştır. Aynı tarihlerde iç borçlarda da büyük bir artış var. Net iç borçlar 2002 yılı sonu itibariyle 120 milyar YTL iken 2005 Mart ayının sonunda 204 milyar YTL’ye çıkmıştır. Bugünkü göstergeler cari işlemler açığının, yani ülkemizin bütün döviz gelirleri ile giderleri arasındaki açığın bu yılın sonunda 20 milyar dolara ulaşacağını gösteriyor. Yani milli gelirimizin yaklaşık % 6,5’i kadar cari işlemler açığı vereceğiz. Unutmayınız ki, 2000 yılında % 4,5’lik açık ile ülke ekonomisi krize girmişti. Bu yıl sonunda yaklaşık 40 milyar dolarlık bir ticaret açığı bekleniyor. Döviz açığının büyük bölümü sıcak para ile finanse ediliyor. Sıcak para demek spekülasyon amacıyla ülkemize giren ve çok büyük bir kar sağlayarak en beklenmedik anda ülkemizi terk eden para demektir. Ekonomik istikrar açısından en tehlikeli unsurlardan biri sıcak paradır. Türkiye’nin en büyük iş adamı derneklerinin rakamına göre ülkemize gelen 10 milyar dolarlık sıcak para bir süre sonra 16 milyar dolar olarak dışarı kaçıyor, yani % 60 kar sağlıyor. Bu dünyanın neresinde var?

İşte Hükümetin başarı tablosu olarak gösterdiği tablo budur. Hükümete payanda olmayı marifet sayan bazı çevrelerin ve basının bir bölümünün göklere çıkartmak istediği ekonomik tablonun gerçek yüzü budur.

Çok değerli arkadaşlarım,

Bütün bu saydığım unsurlar bu Hükümet zamanında ülkemizin geriye gittiğini gösteriyor. Bu gidiş bir çok alanda rejim bakımından, ülkemizin temel dış politika çıkarları bakımından ve halkımızın hayat düzeyi bakımından çok tehlikeli bir noktaya gelmiştir.

Son aylarda terörün giderek tırmanması ülkemizde can güvenliğini de tehdit etmektedir. Son birkaç ay içinde şehit verdiğimiz güvenlik görevlilerimizin sayısı 100’ü aşmıştır. Trenlerimiz teröristlerce bombalanmış, insanlarımız kaçırılmış, turistik bölgelerimiz hedef alınmıştır. Bütün bunlara karşı Hükümet ne yapıyor? İçi boş birkaç beyanın dışında hangi önlemi alıyor? Sayın Başbakan gerekirse Kuzey Irak’a asker göndeririz diyor. Bunu gerekli görmeniz için daha kaç insanımızın ölmesi gerekecek? Diğer alanlarda olduğu gibi, terörle mücadelede de Hükümet tam bir çaresizlik içindedir.

İşte değerli arkadaşlarım ülkenin içinde bulunduğu bu ortamda CHP’ye büyük bir görev düşmektedir. Sayın Genel Başkanımızın da dediği gibi Türk halkı ülkemizin kaderinde ağırlığını hissettirecektir. Halkımızın demokrasinin bütün kurallarına saygılı olarak göstereceği tepkiler bu iktidarın sonunu getirecektir.

Geçen hafta sonu Anıtkabir’de toplanan on binden fazla vatandaşımızın coşkulu tavrı Hükümet için bir uyarıdır. Bize düşen görev halkımızın bu beklentisini doğru değerlendirip çağdaş, laik, Atatürk değerlerine sahip çıkan, halkımızın çıkarlarını, ülkemizin itibarını, vatandaşlarımızın refah düzeyini en iyi biçimde sağlayacak bir iktidarı oluşturmak için çalışmaktır. CHP’yi iktidara hazırlamaktır.

Bunun için CHPliler tarihi bir sorumluluk içinde yüksek bir gayret ve fedakarlıkla çalışmak zorundadırlar. Son yerel seçimlerde İstanbul’da aldığımız sonuç Türkiye ortalamamızın çok üzerindedir ve bundan önceki iki seçimde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanan adayların aldıkları oylardan fazladır. Bu başarılı sonucun alınmasına katkıda bulunan bütün arkadaşlarımızı içtenlikle kutluyorum. Ama değerli arkadaşlarım, bununla da yetinemeyiz. Biz Atatürk’ün partisiyiz ve Atatürk’ün partisi hiçbir yerde ikinci parti olmayı içine sindiremez. Daha çok çalışacağız, daha başarışlı olacağız ve Partimizi mutlaka iktidara getireceğiz. Partimiz bu tarihi görevi tam bir birlik ve beraberlik içinde mutlaka yerine getirecektir.

Değerli arkadaşlarım,

Kongreler demokratik yarışma alanlarıdır. Bu yarışmada partimizin tabanını temsil eden delegelerin iradesi tayin edici rol oynar. Seçim yapılana kadar her adayın dilediği görüşü dile getirmesi ve eleştiri yapması doğaldır. Bu görüşlerin hepsini dikkatle ve saygıyla dinleriz. Ama parti tabanının iradesi ortaya çıktıktan sonra hepimize düşen görev tam bir dayanışma içinde bu iradeye saygı göstermek ve bütün gücümüzle partimizin başarısı için çalışmaktır. Ben inanıyorum ki, İstanbul İl Kongresinden sonra da böyle olacak ve bütün örgütümüz var gücüyle kazanan adayımızın başarısı için çalışacaktır.

Bu düşüncelerle hepinizi içten saygılarla ve sevgilerle selamlıyorum. Kongremize başarılar diliyorum.

<!– /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:”"; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} –>


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.