Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Global Strateji Merkezinde Kerkük Konulu Konferans
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Kerkük Konulu Seminerde Yaptığı Konuşma
28 Şubat 2005
Sayın Başkan,
Değerli konuklar,
Irak’taki gelişmeler iki yılı aşkın zamandan beri Türkiye’nin gündeminde ön sıralarda yer alıyor. Amerika’nın Irak’a müdahalesi ve daha sonraki gelişmeler yalnız Irak’ı değil, başta Türkiye olmak üzere Irak’ın komşularını yakından etkilemiştir.
TBMM’nin 1 Mart 2003 tarihindeki Hükümet tezkeresini reddetmesi Türkiye meşruiyeti olmayan, haksız bir savaşa sürüklenmekten kurtarmıştır. O tarihten sonra Türk hükümetinin izlediği politikalar maalesef Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı ile orantılı olmamış, güvenlik çıkarlarımız yeterince korunmamış, ABD birliklerinin Kuzey Irak’taki PKK teröristlerine karşı önlem almaları sağlanamamış, Türk askerlerinin sınırın korunması için Irak’ın Kuzeyine geçmelerine Amerikalılar tarafından izin verilmemiştir. 4 Temmuz 2003 tarihinde Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde Türk askerlerinin başına çuval geçirilerek hakaretamiz muamelelere maruz bırakılmasına yeterince tepki gösterilememiştir.
Bu olumsuz gelişmelerin olduğu ve Türkiye’nin etkinlik gösteremediği ortamda orada yaşayan Türkmen soydaşlarımızın haklarının ve çıkarlarının korunması için de Türk hükümeti maalesef sonuç alıcı bir çaba gösterememiş, içeriği olmayan , genel nitelikli bazı beyanlarla yetinmiştir. Bölgedeki tek NATO ülkesi olan Türkiye ABD üzerinde, Kuzey Irak’taki bazı aşiret liderleri kadar bile etkili olamamıştır.
Türkmenlerin durumundan bahsederken iki nokta üzerinde özellikle durmak gerekiyor:
Birincisi Türk siyaset adamlarının Irak Türkleriyle ilgili beyanlarının, onların haklarını koruyucu yöndeki sözlerinin Kuzey Irak’taki bazı Kürt liderler tarafından tepkiyle karşılanması. Türklerin Irak’taki soydaşlarına gösterdikleri ilgi Kürtlere karşı hasmane bir tavır gibi algılanıyor ve zaman zaman bölgedeki Kürt liderlerinin Türkiye’ye karşı hasmane ve adeta tehditkar beyanlarda bulunmalarına yol açıyor. Ne yazık ki, Türk hükümeti bu beyanlara da gerekli tepkiyi göstermekte zayıf kalıyor.
İkincisi, Türk siyasetçilerinin Türkmenler ve Kerkük’le ilgili bazı beyanları Türkiye’deki bazı çevreler tarafından Kürt kökenli vatandaşlarımıza adeta Kürt karşıtı söylemlermiş gibi aktarılıyor ve onların bu siyasetçilere karşı tepki göstermesine çalışılıyor. Böylece Türk siyaset adamlarının Kuzey Irak’taki gelişmeler, Türkmenlere karşı yapılan haksızlıklar konusunda söz söylemeleri engellenmek isteniyor.
Bazı çevreler de Irak’taki Türkmenlerden ve özellikle Kerkük’teki endişe verici gelişmelerden söz eden CHPli siyasetçileri milliyetçilikle suçlamaya çalışmaları ve yurt dışındaki soydaşlarımızın haklarından söz etmenin sosyal demokrasiyle bağdaşmayacağını iddia etmeleri.
Hemen belirteyim ki, bu gibi suçlamalar CHP milletvekillerini Irak’la ve orada yaşayan Türkmen kardeşlerimizle ilgili gerçekleri Türkiye’de ve dünyada bütün güçleriyle dile getirmelerine engel olamayacaktır.
Bu gerçekler nelerdir? Geçmişi kısaca hatırlayalım. Türkmenlerle ilgili sorunların kaynağında Birinci Dünya Savaşı sırasında bölgedeki petrol yataklarını keşfeden bazı emperyalist devletlerin zengin yataklara sahip olan Irak’ın topraklarını kendi denetimleri altına alma arzuları yatıyor. Savaş yıllarında İngiliz ajanları bölgedeki Kürt aşiretlerinin liderleriyle konuşup onları Osmanlı İmparatorluğundan kopup bağımsızlıklarını ilan etmek için ikna etmeye çalışıyorlar. Binbaşı Philip Noel’in anılarında bu girişimler ve Kürt liderlerin bu önerilere nasıl karşı çıktıkları anlatılıyor.
Aslında Birinci Dünya Savaşını bitiren Mondoros Mütarekesi imzalandığında İngiliz birlikleri Musul’a girmemişlerdi. O nedenle mütareke koşullarına göre bu bölge üzerinde hak iddia etmeleri mümkün değildi. Ama İngilizler fiili durum yarattılar ve mütarekeden birkaç gün sonra girdikleri Musul’da varlıklarını sürdürdüler.
Savaş bittikten sonra Lozan Barış Antlaşmasına giden yoldaki müzakereler sırasında en güç meselelerde bile sonunda anlaşmaya varılıyor; biri hariç: Türk-Irak sınırının çizilmesi. İngilizler bu konudaki ısrarlarının arkasında petrol meselesinin yattığını hep inkar etmişlerdir, ama Lozan’daki yabancı gözlemciler aynı şeyi söylemiyor. İsmet Paşa Lozan’da plebisit öneriyor. Halkın vereceği oya göre sınırlar saptansın diyor. Başka yerlerde ve başka zamanlarda plebisite taraftar olan İngilizler Lozan’da buna karşı çıkıyorlar. Çünkü Türkmenlerle Kürtlerin aynı yönde, yani Türkiye ile birleşme yönünde oy kullanacaklarını biliyorlar. Lozan’da İsmet Paşa Musul’la ilgili olarak çok düzenli biçimde tutulmuş Türk istatistiklerini açıklıyor: Bugünkü Kuzey Irak’a tekabül eden Musul Eyaletinin nüfusu 503.000 kişi. Bunlardan 263.000’i Kürt, 146,0960’ı Türk, 43,210’u Arap, 18,000’i Yezidi. Eyalette Müslüman olmayan 31,000 kişi de yaşıyor. İngilizler buna itiraz ediyor ama onların rakamlarına göre de Türklerle Kürtlerin toplamı Araplardan fazla. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, ayrıca, Musul Eyaletindeki Türkmenlerin Türkiye ile ilgileri olmadığını, onların “Turanlı istilacıların ardılları” olduğunu söylüyor. İngilizler Türkmenleri böyle görünüyor.
İngilizler, çeşitli etnik gerekçeler ileri sürerek o bölgede Türkiye’nin hakkı olmadığını ileri sürüyorlar. Peki bölgede İngilizlerin hak sahibi olmaları nereden kaynaklanıyordu? Bölgede İngiliz nüfusu mu vardı? ABD’nin Lozan’daki gözlemcisi Büyükelçi Grew anılarında İngilizlerin bölgedeki petrol yataklarına ilaveten Musul’un İran, İslam Birliği ve Doğu ülkeleri arasında stratejik bir konuma sahip olmasının İngiltere’nin kararını etkilediğini yazıyor.
İngilizlerin önerisi, hatta zorlamasıyla mesele Milletler Cemiyetine gidiyor. Türkiye buna karşı çıkıyor. Buna rağmen İngiltere 6 Ağustos 1924 tarihinde Milletler Cemiyetine başvuruyor. Ertesi gün Türkiye’nin Hakkari bölgesinde Nasturi ayaklanması başlıyor. Bunu bir tesadüf saymak mümkün mü?
Milletler Cemiyeti Musul’a üç kişilik bir inceleme heyeti gönderiyor. Bu heyet Musul’u ziyaret ederken Şeyh Sait isyanı patlak veriyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu isyanlar Türkiye’yi İngilizlerin istediği gibi bir çözüme zorlamak için tahrik edilmiştir. Milletler Cemiyeti beklendiği gibi İngiltere’nin istediği doğrultuda karar alıyor. Türkiye Uluslararası Adalet Divanına başvuruyor ama oradan da sonuç almak kabil değil.
Türkiye asker kullanarak Musul’u alabilir miydi? Ankara’da yapılan değerlendirmelerde bunun askeri açıdan mümkün olduğu ancak siyasi açıdan sakıncalı sonuçlar doğurabileceği düşünülüyor ve neticede İngiltere ile 5 Haziran 1926’de Türk-Irak sınırını bugünkü haliyle çizen bir anlaşma imzalanıyor. Bu anlaşma Türkmenleri Irak tarafında bırakıyor ama iki ay içinde Türk vatandaşlığını seçme hakları var. Bire bölümü bu hakkı kullanarak Türk vatandaşlığını seçiyor ve Türkiye’ye yerleşiyor, gerisi Irak’ta kalıyor.
Dikkat çekici bir nokta şu: Lozan’da azınlıklarla ilgili kapsamlı hükümler var ama Irak Türkmenleri bu kapsama alınmıyor. Yani azınlık sayılmıyor. Bu sayede Irak’ın asli unsurları oldukları iddiasını Lozan’dan sonra da sürdürebiliyorlar.
Daha sonra Irak’la dostluk ilişkileri kuruluyor. Türkiye ve Irak’a ilaveten İran ve Afganistan’ın da katılımıyla 8 Temmuz 1937’de Sadabat Paktı imzalanıyor. 9 Ocak 1932’de de Türkiye ile Irak arasında bir İkamet Mukavelenamesi imzalanıyor. Buna göre Türk vatandaşlarının Irak’ta, Irak vatandaşlarının da Türkiye’de yerleşmelerine ve iş sahibi olmalarına olanak tanınıyor. Bu Türkmenler için büyük bir avantaj oluşturuyor. 1931’de Irak’ın kabul ettiği Yerel Diller kanunu ile Türkmenlere eğitim ve kültür alanlarında bazı kolaylıkla sağlanıyor.
Ancak daha sonraki yıllarda Türkmenlere tanınan hakların çoğu ellerinden alınıyor. Özellikle Hatay’ın Anavatana katılmasından sonra Türkiye’nin Musul’u da alabileceğinden çekinen Iraklılar Türkmenlere baskı yaparak onları Arap nüfus içinde eritme politikası izliyorlar.
Bu arada Kuzey Irak’taki Kürt aşiretler Irak yönetimine karşı silahlı mücadele sürdürüyorlar. Bu aşiretlerle baş edemeyen Irak yönetimi sonunda Kürtlere bazı bölgesel özerklik hakları tanıyor. Kürtler ise sorunlarını her zaman barışçı yöntemlerle dile getiriyorlar, silaha başvurmuyorlar. Her dönemde büyük baskılarla karşılaşıyorlar. Güneyde Araplar, Kuzeyde Kürtler arasında kalan Türkmenlerin Irak’ta üçüncü asli unsur olarak varlıklarını sürdürme mücadelesi maalesef başarıya ulaşamıyor. Baas rejimi Türkmen liderlere karşı en acımasız cezaları vermekten çekinmiyor. 16 Ocak 1980’de önde gelen Türkmen liderleri idam ediliyor. Bunları 1982 yılında başka idamlar, hapis cezaları ve sürgünler izliyor.
Birinci Körfez savaşında da Kürtlerle yakın işbirliği yapan Amerikalılar Türkmenlerin haklarını koruyucu her hangi bir girişimde bulunmuyorlar. 28 Mart 1991 tarihinde Altunköprü bölgesindeki Türkmenler büyük bir katliama uğruyor. O zamana kadar olduğu gibi, bu katliam karşısında dünya kamuoyu sessiz ve kayıtsız kalıyor.
Türkmenler her şeye rağmen mücadelelerini siyasi yoldan sürdürüyorlar. Çok sayıda Türkmen Partisi kuruluyor. Bunların çoğu 1995 yılında Türkmen Cephesinin şemsiyesi altında birleşiyorlar.
Türk hükümetleri başından beri Türkmenlerin Kürtlerle eşit haklara sahip olması gerektiği görüşünü savunmuştur. Bu görüşün en kuvvetli savunucularından biri İsmet Paşadır. O tarihten sonra iş başına gelen bütün Türk hükümetleri bu politikayı savunmuşlardır.
1996 yılında Barzani ile Talabani kuvvetleri arasında bir çatışma çıkmış ve Barzani Talabani’ye karşı Saddam Hüseyin’den yardım istemiştir. O dönemde bu iki Kürt aşireti arasındaki silahlı çatışmaları durdurmak için Türkiye, Amerika ve İngiltere devreye girmiş ve bir Ankara süreci başlatılmıştır. Bu üç ülkenin eş başkanlığında Kürdistan Demokratik Partisi, Kürdistan Yurtseverler Birliği arasındaki görüşmelere Türkmen Cephesi de eşit düzeyde davet edilmiş ve iki taraf arasında sağlanan ateş kesi gözetmekle Türkmenler görevlendirilmiştir. Ancak daha sonra görüşmeler Vaşington’a kaydırılmış, Türkiye ve Türkmenler devreden çıkartılmış ve Amerika bütün düzenlemeleri sadece Kürt aşiretlerinin işbirliği ile yapmıştır.
Ankara sürecinin sona ermesi Türkiye’nin Kuzey Irak’taki etkinliği açısından bir kırılma noktası oluşturmuştur.
Buna rağmen, daha sonraki hükümetler Türklerin Kürtlerle eşit haklara sahip olmaları gerektiği tezini savunmaya devam etmişlerdir.
Başbakan Bülent Ecevit Ocak 2002’de ABD’ye yaptığı resmi ziyaret sırasında Başkan Bush’a Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasının esas olduğunu, eğer Kuzeyde bir Kürt, Güneyde de bir Şii Özerk bölgesi oluşturulacaksa Türkmenler için de özerk bir bölge oluşturulması gerektiğini söylemiştir.
Ecevit Hükümeti Ağustos 2002’de Irak’la ilgili olarak Türkiye’nin asla kabul edemeyeceği şu kırmızı çizgileri benimsemişti:
• Bağımsız Bir Kürt devleti kurulamaz;
• Kürtlerin bağımsızlığına yol açacak ademi merkeziyetçi yapılanma kabul edilemez;
• Musul ve Kerkük Kürtlerin denetimine bırakılamaz;
• Türkler de Kürtler gibi Irak’ın asli unsuru sayılmalı ve eşit muamele görmelidir.
ABD’nin 20 Mart 2003 tarihinde başlattığı Irak müdahalesi sırasında Kürtler ABD ile yakın işbirliği yaptılar. ABD yetkililer
İ her ne kadar Türkiye’nin temel koşullarının gözetileceği yolunda sözlü güvenceler verdilerse de gelişmeler bu yönde olmadı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Kerkük ve Musul’un Kürtlerin denetimine geçmesinin Türkiye tarafından kabul edilmeyeceği yolundaki sözleri de ABD’yi fazla etkilemedi.
Irak’ta kurulan 25 kişilik geçici yönetimde Kürtler 5, Türkmenler ise sadece bir üye ile temsil edildiler. Bu arada Kerkük’e bir Kürt Vali atandı.
22-23 Ağustos 2003 tarihilerinde Tuzhurmatı’nda ve Kerkük’te, 31 Aralık 2003’de de gene Kerkük’te Türklere karşı katliam düzeyine varan saldırılar yapıldı. Bu saldırılara Türkiye’nin tepkisi çok cılız oldu.
Bu arada Amerikalı uzmanların da yardımıyla Kürtlerin istediği doğrultuda bir geçici Anayasa taslağı hazırlandı. Buna göre Irak Arap ve Kürt bölgelerinden oluşan iki bölgeli bir Federal Cumhuriyet olacaktı.Kürt bölgesi Kerkük, Musul ve Telafer’i de kapsayacaktı. Dışişleri Bakanı bu taslağın kabul edilemeyeceğini söyledi Ama ABD’nin Irak Temsilcisi Paul Bremer’e göre Irak için en iyi rejim Federasyondu ve Kürtlerin talepleri Irak’ın birliğine aykırı değildi.
Daha sonra, Şubat 2004’de Geçici Dönem için 70 maddelik bir temel yasa hazırlandı. Bu taslakta da Irak’ın Arap ve Kürt bölgelerinden oluşan bir federasyon olması öngörülüyordu. Kürt bölgesinin sınırları çiziliyor, Kerkük’ün geleceğinin saptanması ise nüfus sayımı sonrasına bırakılıyordu.
Bununla da yetinilmedi, nüfus sayımı yapılmadan 30 Ocak 2005 tarihinde seçimler düzenlendi. Seçme hakkına sahip olan pek çok Iraklı bu seçimlere katılamadı. Kerkük’e Kürtler on binlerce nüfus kaydırdılar ve bu nüfusa oy hakkı tanınmazsa seçimleri boykot edeceklerini söylediler. ABD bu talebi de kabul etti ve sonuçta 225 Kişilik parlamentoya Kürtler 74 milletvekili sokarken Türkmenler sadece 3 milletvekili seçtirebildi. Kerkük’te de seçimleri, nüfus kaydırmalarının da etkisiyle açık farkla Kürtler kazandı.
Kuzey Irak’ta yaşanan bu adaletsizlik dünya kamuoyunun ilgisini ve tepkisini hiç çekmedi. Batılı devlet adamları seçimleri Irak’ın demokratikleşmesi yolunda önemli bir adım olarak nitelendirdiler. Türkiye’de en küçük bir düzensizlik, usulsüzlük olsa dünyayı ayağa kaldıran Uluslararası İnsan Hakları Örgütlerinden de hiç ses çıkmadı. Türkiye’nin tepkisi ise ABD’de ve dünyada hiç etki yapmadı.
Irak Türkmenlerinin geçmişte yaşadıkları ıstıraplardan sonra demokratik bir Irak’ta haklarına kavuşacakları umudu d,a şimdilik gerçekleşmedi. Yeni seçilen Meclisin hazırlayacağı Anayasanın ne derecede demokratik olacağı, ondan sonraki seçimlerde Türkmenlerin nüfusları oranında temsil edilip edilemeyecekleri şimdiden kestirilemez. Ama bu günkü genel gidiş devam ettiği sürece yakın bir gelecekte Türkmenlerin Kürtlerle eşit haklara kavuşturulabilmeleri ihtimali zayıf görünüyor. Özellikle bugünkü Türk Hükümeti’nin Irak politikasında bir değişiklik olmadığı takdirde ileriye iyimserlikle bakmak güçtür. Ancak Türkiye’de iş başına gelecek yeni ve Türkiye’nin çıkarlarını koruma konusunda kararlı ve cesaretli bir hükümet bu gidişi değiştirebilir. Öyle sanıyorum ki, Iraklı Türkmenlerin yegane umudu da budur.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.