Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Avrasya TV – Türk Dış Politikasındaki Son Gelişmelerin Değerlendirilmesi
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN’in
Avrasya TV’ye verdiği mülakat
1 MART 2005
SUNUCU: Türkiye’nin çeşitli olaylarını çeşitli boyutlarıyla detayıyla ile masaya getirmekle giderek isim yapan Avrasya Televizyonunda sık sık CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ile durum değerlendirmesi yaptığımızı biliyorsunuz. Olaylara objektif bakışıyla, Dışişleri koridorlarındaki tecrübesiyle ve Parlamentoda milli davaları sahip çıkan sesiyle Türk milletinde başarı göstergesi giderek yükselen Onur Öymen’le son günlerdeki olayları değerlendirmek istiyoruz. Sayın Öymen hoş geldiniz efendim.
ONUR ÖYMEN: Hoş bulduk efendim.
SUNUCU: Sayın Öymen önemli günler içindeyiz. Türkiye’de zaten 2005 yılının çok önemli olacağını işaret etmiştik. Her gün içten ve dıştan çok çeşitli olaylarla karşı karşıyayız. Özellikle Kıbrıs bağlamında sizin yaptığınız önemli değerlendirmeler vardı. Adeta Annan Planı dağıtan, Annan Planının gizli bölümlerini Türk Milletine gösteren bir isim olarak büyük tartışmalar yarattınız. Kıbrıs’ta bir seçim yapıldı. Seçimler sonucu yeni bir tablo ortaya çıktı. 2005 yılında Kıbrıs’la ilgili Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu zorluklar var, Rum devletini resmen tanıma, işte ne zaman kadar tanınacak, arkadan tanıdıktan sonra diğer konular nasıl gelecek, kuşatma harekatını Türkiye nasıl yaracak? Kıbrıs’ta nereye gidiyoruz. Kıbrıs Türk tür Türk kalacaktır ibaresini unutma noktasında mıyız? Kıbrıs bir Girit olma yolunda mıdır?
ONUR ÖYMEN: Kıbrıs’ın Girit olmaması için elimizden gelen her türlü gayreti gösteriyoruz. Ne yazık ki, hükümetin bu milli davaya yeterince sahip çıktığı izlenimini almıyoruz. Kıbrıslı Türklerin can güvenliği, geleceği, kaderi konuları bütün milletimizi ilgilendiren konulardır. Bunu Türkiye bir milli dava haline getirmiştir. O yüzden iş başına gelen hükümetlerin bu davaya sahip çıkmaları esastır. Ne yazık ki, AKP Hükümetinin Kıbrıs konusunda dış baskılara boyun eğen, onların beklentileri doğrultusunda politika üreten bir tavır içinde olduğunu görüyoruz. Şimdi son gelişmelere bakacak olursak ortadaki tablo gayet açıktır. Birçok eksiği olmasına rağmen bizim açımızdan kabul edilemeyecek pek çok yönü olmasına rağmen, Kıbrıslı Türkler Türk Hükümetinin baskısıyla Annan Planını kabul etti, Rumlar reddetti. Ondan sonra gördüğümüz şudur: Rumlar Planı reddetmelerine rağmen mükâfatlandırıldılar, AB’ye üye yapıldılar ve Türk tarafı ‘evet’ oyu vermesine rağmen, ambargolardan kurtulamadı, baskılardan kurtulamadı gene herkes her şeyi Türklerden bekliyor. Şimdi burada bir iki önemli gelişme var. Bir tanesi şu: Rum tarafı yeni bir müzakere için masaya oturmakta nazlanıyor. Belli ki, kendi koşullarını Türk tarafına kabul ettireceğinden emin olunca masaya oturacak. Bu demektir ki, Annan planına nazaran bizim açımızdan daha da ağırlaştırılmış bir plan önümüze gelecek. Yani Annan Planının aynını veya bizim açımızdan iyileştirilmiş bir şeklini niye kabul etsin? Annan planını reddeden Rumların kabul etmesi için bundan daha ağır koşullar içeren bir planının önümüze getirilmesi lazım. Şimdi hükümet hiç değilse bu planın gerisine gidemeyiz diyeceğine tam tersini yapıyor. Ne diyor Sayın Başbakan? Hala biz bir adım önde olacağız, çözümsüzlük çözüm değildir diyor. Aynı söylemi devam ettiriyor. Bu ne demektir? Biz Annan Planında bizden istenenden daha büyük tavizler vermeye hazırız demektir. Mesaj budur. Şimdi bu mesajı Türk halkının büyük bir bölümü kabul etmiyor, benimsemiyor. Hatta AKP grubundaki bütün milletvekillerinin bunu benimsediğinden de çok kuşkuluyum. Kıbrıs Türklerinin büyük bir bölümü de herhalde bunu benimsemiyor. Ama ne yazık ki, Türk dış politikası böle bir mecraya sokulmuştur.
SUNUCU: Sayın Öymen, bu noktada bir şey sormak istiyorum. Şimdi 140 bin seçmen var. Bu seçmenin 70 bine yakını farklı, diğer 70 bine yakını farklı düşünüyor. Bir ülkenin Türkiye gibi büyük bir devletin uluslararası güvenlik ve stratejide çok geri olan Kıbrıs adasıyla ilgili karar verme mekanizmalarında tek başlarına karar verebilmeleri, Türkiye’yi düşünmeden, Türkiye’nin dışında, Türkiye’yi hiç beklemeden karar verebilme imkânları olabilir mi?
ONUR ÖYMEN: Şimdi burada şunu söyleyeyim: Bir kere, tartışılan konu eğer Kıbrıs’ın içinde yerel bir konu ise, Hükümetin görev alanına giren ekonomik bir tedbirse veya başka bir tedbirse doğaldır ki, çoğunluğun istediği doğrultuda istenilen karar alınabilir. Ama bir halkın geleceğiyle ilgili, mukadderatıyla ilgili, çocuklarının güvenliği ile ilgili bir kararsa bu bir toplumsal uzlaşma ürünü olmalıdır. Yani bazı partiler, ben rakiplerimden şu kadar fazla oy aldım, diye bütün Kıbrıs Türk halkının geleceğini, mukadderatını etkileyecek kararlar veremezler. Bu konuda dikkatli olmak zorundadırlar. Madde iki: Bu da yetmez, çünkü sizin de dediğiniz gibi, bu Türkiye’nin güvenliğini de ilgilendiren bir konudur. Burada Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayladığı bir uluslararası antlaşmanın değiştirilmesi söz konusudur. O zaman yine TBMM söz sahibi olacaktır. Gayet tabii ki, Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlar arasında görüşmeler olacaktır. Ama kimse unutmasın ki, Türkiye de burada söz sahibidir. Türkiye’yi yok sayarak Kıbrıs meselesine çözüm arayamazsınız.
Son gelişmeler çok endişe vericidir. Öyle anlaşılıyor ki, Hükümet, dış baskılara dayanamayarak, Kıbrıslı Rumları sonunda Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımanın yolunu açacak şekilde Ankara anlaşmasının Kıbrıs Rum yönetimine teşmili için bir protokol imzalamanın hazırlığı içindedir. Bu konuda aksi yöndeki bütün görüşlere uyarılara rağmen Hükümet bu konuda kararlı gözükmektedir. Bizim kanaatimize göre şöyle diyeceklerdir: Biz bu protokolü imzalıyoruz ama bu tanınma anlamına gelmez. Bir kaç siyaset adamı bulacaklardır Avrupa’da, onlar “ efendim bu tanınma anlamına gelmez” diye beyanlarda bulunacaklardır. Bir kaç uluslararası hukukçu bulacaklardır. Onlar da Türkiye protokolü imza safhasında “bu protokolün imzalanması Rum kesimini tanıdığımız anlamına gelmez” yolunda bir deklarasyon yaparsa hukuken tanımış sayılmaz” yolunda bir fetva vereceklerdir. Fakat sonra bu protokol Avrupa Birliği’nin Bakanlar Konseyi’ne gittiği zaman ve uygun bulma için Avrupa Parlamentosuna geldiği zaman bunun tanıma anlamına geldiğini söyleyen pek çok ülke, pek çok Avrupa Parlamentosu Milletvekili karşımıza çıkacaktır ve “siz ne derseniz deyin bu bir tanınmadır” görüşü zaman içinde hakim olacaktır. Şimdi aynı uluslararası hukukçular vaktiyle yine mütalaa vermişlerdi. Demişlerdi ki, Kıbrıs Türkiye’den önce AB’ne giremez. Sonra ne oldu? Karşı taraf başka hukukçular çıkardı karşımıza;, onlar dediler ki öbür hukukçuların dediği doğru değildir. Kıbrıs’ın AB’ye girmesinde hukuken bir sakınca yoktur. İngiltere ne dedi o sırada? Dedi ki, Türkiye’nin görüşlerini destekleyen hukukçular var ama biz o görüşe katılmıyoruz. Başka hukukçularda başka görüş söylüyor dediler ve neticede Kıbrıs Rumları bizim mütalaa aldığımız bütün Avrupalı hukukçuların karşı görüşüne rağmen AB’ne üye yaptılar.
SUNUCU: Kıbrıs Türkiye’nin AB üyeliği önünde şart değildir dediler, Ege sorunları engel değildir dediler. Hatta Finlandiya Başbakanı mektup yazdı ya ben erkek miyim? O ondan ayrıyım dediler. Evirdiler çevirdiler bu noktaya getirdiler. Bunları tanıyamazsınız diye bir kampanya başlatılmalı bu Türkiye’de efendim veya bir referandum yapmalı bu konuda Türkiye’de.
ONUR ÖYMEN: Aslında şudur: Kıbrıs Rum Kesimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıma yolunu açarsanız, bu yolda adımlar atarsanız sonunda Kıbrıslı Rumları, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıma yoluna girecek bir tedbirler sistemini başlatırsanız, bu yolda adımlar atarsanız yarın öbür gün Kıbrıs’ı Girit gibi feda edersiniz. Kıbrıslı Türkleri basit bir azınlık gibi haline getirirsiniz. Geçen hafta Strazburg’da, Karma Parlamento Komisyonu toplantısı vardı. AB Parlamentosu tarafından bir belge hazırlatılmış, bu belgede Kıbrıslı Türkler bir azınlıktır diyor. Türkiye’de tartışılmıyor bu. Orada bir sürü gazeteci var. Bunları anlattık açıkladık haber bile yapmıyorlar. Türk basınında bunları okuyamazsınız. Avrupa Parlamentosu belgesinde açıkça ‘Kıbrıs Türk tarafı bir azınlıktır’ diyor. Bunu kabul etmiyoruz, bunu zabıtlardan çıkarın dedik. Şimdi daha da ileri gidiyorlar. Rumların taleplerinin sınırı yok. Kıbrıs Rum tarafından gelen bir AB Parlamentosu Milletvekili ‘Ermeni soykırımı neymiş?’ diyor. ‘Ermeni soykırımının yanı sıra Türkler Rumlara da soykırım yaptılar. Türk Ordusunun Kıbrıs’ta ne işi var, bu bir işgal ordusudur ne arıyor Kıbrıs’ta?’ diyor. Ben de bunun üzeride dedim ki, ‘Çok merak ediyorsanız Türk ordusunun neden Kıbrıs’ta bulunduğunu ben size söyleyeyim. Sizin Muratağa, Sandallar Atlılar, Taşkent gibi köylerde yaptığınız katliamları önlemek için oradadır. Bir daha böyle Türklere yönelik katliamlar yapılamaması için oradadır’ dedim. ‘Bu katliamları yapanların bir tanesini yargının önüne çıkardınız mı?’ dedim. ‘Bir tanesini yargılayıp cezalandırdınız mı?’ dedim. ‘İşte biz o yüzden ordayız’ dedim. Adam çıktı gitti salondan söyleyecek tek kelime bulamadı. Sonradan anlaşıldı ki bu zat aleyhine kendi ülkesinde yaptığı bazı yolsuzluklar ile ilgili iddialar dolayısıyla AB Parlamentosu’nda dokunulmazlığının kaldırılma süreci başlatılmış. Karşımıza böyle insanları çıkarıyorlar.
SUNUCU: Sayın Öymen, şimdi Türk Hükümeti Rumları tanıyacak. Zaten tanıdı da bir kılıf aranıyor buna. Ne zaman yapar bunu ve bunun karşısında ne durabilir? Böyle bir hareketin Türk Rum tarafını resmen tanıma hareketinin karşısında kim durabilir? Nasıl durabilir?
ÖNUR ÖYMEN: Bunun önünde durabilecek olan TBMM’dir. Bizim en büyük güvencemiz Meclistir. Bu konularda Türkiye’de en büyük makam ve nihai kararları alacak olan Meclistir. Hükümete tavsiye ediyoruz Meclisi yok sayarak dış politika yürütmeye kalkışmasın. Meclis Türk halkının sesini yansıtacaktır, sesinin temsilcisi olacaktır. Şimdi biz şöyle bir gelişme bekliyoruz. Adım adım gideceklerdir, birinci günden tanıyoruz demeyeceklerdir. Önce protokolü imzalayacaklardır. Ondan sonra bu tanıma anlamına gelmez. Karşı taraf aksini söyleyecektir. Onda sonra ne olacak? Karşı taraf Ankara Antlaşmasına dayanarak eşit muamele isteyecektir. Bu çerçevede Kıbrıs Rum gemilerinin Türk limanlarına girmelerini, Kıbrıs Rum uçaklarının Türk havalimanlarına inmesini talep edecektir. Türkiye buna karşı çıkarsa yine veto silahını kullanacaktır. Böylelikle adım adım, fiilen, siz Rumları tanıma noktasına geleceksiniz. Zaten Avrupa ülkelerinin bir tanesi bile Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ı tanımama hakkıdır demiyor, mecburdur diyor. Bizim açımızdan en olumlu laf eden diyor ki, bu protokolü imzalamak doğrudan tanıma anlamına gelmez. Bu bir parça bizim Hükümeti kendi kamuoyu önünde kollama için söylenen sözlerdir. Ama neticede bu yola girdiğiniz zaman vardığınız sonuç tanımadır. Tanıdığınız zaman ne olacak? Kuzey Kıbrıs’ta da Rumlar egemenlik hakkı iddia ediyor, yani kuzeyde hem Rumların hem de Kuzey Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin egemenliğini kabul edemezsiniz. Onları kabul ederseniz Türkleri etmeyeceksiniz. Bakın ne oldu? Hükümet, 2 Ekimde Resmi Gazetede bir kararname çıkardı. Diyor ki, Gümrük Birliğini Kıbrıs Rum Tarafına teşmil ettik. Peki Kıbrıs’taki Türklerle Sayın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün imzaladığı Gümrük Birliği Çerçeve Anlaşması ne oldu? Ondan kimse bahsetmiyor. Şu anda fiilen, resmen, hukuken biz Kıbrıslı Rumlarla Gümrük Birliği içerisindeyiz ama Türklerle değiliz. Böyle haksızlık olabilir mi? Zaten dünya ambargo uygulamış; ‘biz o tedbiri alıyoruz biz bu tedbiri alıyoruz’ demek sizi fazla kurtarmaz. Yarın öbür gün AB gelecek size diyecek ki, ‘Şu tedbiriniz AB hukukuna aykırıdır, bu tedbiriniz Gümrük Birliği kurallarına aykırıdır’. Bizi oradan sıkıştıracaklar. Bütün bunları çok iyi görmemiz lazım; yani bir adım ilerisini göremezseniz bu oyunda başarılı olamazsınız. Hükümet maalesef yalnız Kıbrıs konusunda değil başka dış politika konularında da son derece büyük yanlışlar yapıyor.
SUNUCU: Sayın Öymen, bu noktada birkaç önemli konuya girmek istiyorum. Geçenlerde 1 Mart gününü kutladık. 1 Mart ilginç bir gün. İleride belki tarih kitaplarında daha çok yer alacak. 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinde ABD’nin yüz bin askerinin İskenderun’dan Mardin, Silopi bölgesinde yerleşmesine engel olmak için büyük mücadele veren bir insansınız. Halen tartışılıyor. Gerçekten de Cumhuriyet tarihinde Yunanlıların denize döküldüğünden beri, 80 yıldır, hiç bir yabancı asker Türkiye’ye gelmemiş. Türkiye büyük bir tehlikeden kurtuldu. Biz de o görüşlerin içindeyiz. Mart’ta Tezkereyi reddettirdik. Amerika için diyorlar ki, ‘Fil kini vardır’. Kinini de yer yer gösteriyor. Amerikan Savunma Bakanı Rumsfeld diyor ki, ‘Topraklarını açmadılar, mahvolduk, orada iş yapamadık’. Birisi geliyor öpücükler veriyor, birisi de geliyor bize vuruyor. Türk-Amerikan ilişkileri çok gergin. Amerikan yönetiminin politikalarına karşı Türkiye’de yüzde 85’lere varan bir karşıtlık var. 1 Mart tezkeresi ile ilgili gelişmeleri değerlendirirsek iyi yaptık diyebilir miyiz? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
ONUR ÖYMEN: Kuşkusuz 1 Mart Tezkeresinin reddedilmesinde CHP öncü rol oynamıştır. AKP’lileri de uyarmıştır. Sonucun böyle olmasında son derece etkili rol oynamıştır. Burası muhakkak. Geriye dönüp baktığımızda bunun Türk milletine çok büyük bir hizmet olduğunu düşünüyoruz. Türkiye savaşa sürüklenecekti. Ülkemizin en hassas bölgesinde on binlerce yabancı asker yıllarca konuşlanacaktı. Bunun doğurabileceği sakıncaları görmemek mümkün değildi. O zaman biz dedik ki ‘Biz Türk topraklarında bir tek asker görmek istiyoruz, o da Türk askeridir. Bir tek bayrak görmek istiyoruz, o da Türk bayrağıdır. Bizim yaklaşımımız budur’. Ve neticede savaşın nereye doğru gittiği görüldü, hem bölge halkı için bütün bölge için bir ızdırap kaynağı olduğu anlaşıldı. Dünya devletlerinin büyük bir bölümü bu savaşı gayrı meşru gördü. Eğer biz bu savaşa girseydik, bunun tahribatı Türkiye’de bugün tahmin edemeyeceğimiz kadar büyük olurdu. Şu an Irak’ta cereyan eden gelişmelere bakın. Türkiye bunun içinde olacaktı. Çok sayıda askerimiz şehit olacaktı. Türkiye çok büyük manevi sorumluluk yüklenecekti bunun ötesinde. Bunu yapmamakla doğru bir iş yaptık. Şimdi, büyük devletlerin kin gütmesi diplomasiye uygun değildir. Devletler, dış politikayı kin ve husumet duyguları ile yönlendirmezler. O anda çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yaparlar. Yani eğer bugün Amerikan basını, Amerikan devlet adamları Türkiye’ye böyle kuvvetli tepkiler gösteriyorsa bunun altında başka sebep aramak lazım. Bu tepkileri sadece iki yıl önceki TBMM’nin aldığı bir karara tepki olarak yorumlarsak yanlış yapmış oluruz. Muhtemelen Amerika başka taleplerde de bulunacaktır. Bu talepler içerisinde İncirlik konusu olabilir, başka konular olabilir. O konularda her istediğini alamayacağını görünce bunu tepki gösteriyor. Genellikle bizim geçmiş tecrübelerden de edindiğimiz budur. Amerika istediğini alır. Alamazsa da ona engel olan ülkeyi hükümeti partileri en ağır bir şekilde eleştirmekten çekinmez. Bakın bize diyorlar ki, orduyu siyasete karıştırmayın, bir taraftan da diyorlar ki 1 Mart Tezkeresinin reddi sırasında ordu neden önderlik yapmadı? Hani orduyu siyasete karıştırmayacaktık. İşine geldiği zaman niye ordu politikacılara baskı yapıp onları tezkereyi kabul etmeye zorlamadı. İşine gelmediği zaman da ‘Efendim ordunun ne işi var bu işlerde, niye sesini çıkarıyor?’. Şimdi zaman zaman bu çelişkilere de düşebiliyorlar. Yeter ki isteklerini elde etsinler. Öyle anlaşılıyor ki, başka istekleri var. Geleceğe yönelik, bölgeyle ilgili başka talepleri olabilir. Belki İncirliği diledikleri gibi kullanmak istiyorlar. Türkiye ile Amerika arasındaki Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması buna sınırlamalar getirir.
SUNUCU: İncirlikte Atom bombası var mı? Ben de var gibi bir hisse kapıldım.
ONUR ÖYMEN: Şimdi bu gibi sorular…..
SUNUCU: Ben varmış gibi bir izlenime kapıldım. Savunma Bakanı bu soruya cevap veremiyor.
ONUR ÖYMEN: NATO ülkelerinde genel bir kural vardır. Bu sadece Türkiye’de değil, bütün NATO ülkelerinde böyledir. Nükleer silahlarla ilgili herhangi bir iddia, bir soru ortaya atıldığı zaman derler ki, ‘Biz bunu ne doğrularız, ne yalanlarız’. NATO’nun genel üslubu, jargonu budur. Onun için Türkiye de diğer üye ülkeler gibi nükleer sorulara çok uzun yıllardan beri bu şekilde cevap vermiştir. O bakımdan bunu yadırgamamak lazım. Başka bir NATO ülkesine sorsanız orada da size aynı şeyi söylerler. Bu konular kamuoyu önünde tartışılan konular değildir.
SUNUCU: Sayın Öymen, şimdi 1 Mart tezkeresi ile bağlantılı bir önemli konu da Kerkük ve Musul. Bizim Misak-ı Milli sınırlarımız içinde. Türkiye 1926 yılında İngilizler ile bir anlaşma yapıyor. Diyor ki Türkiye ‘Irak’ın toprak bütünlüğü devam ettiği sürece ben Misak-ı Milli sınırlarım içinde olan Kerkük ve Musul’u İngiliz egemenliğine terk ediyorum’. Ama bu, orada bir devletin varlığı süresince var. Peki yarın Barzani ve Talabani aşireti, Irak devletini bölerse, üç ayrı devlet çıkarsa, Türkiye’nin 1926’ya dönüp ‘Ben haklarımdan bu şartlarla vazgeçmiştim. Bu yeni şartlarda ise Kerkük ve Musul’da benim hak talebim doğmuştur’ diyebilme hakkı var mıdır?
ONUR ÖYMEN: Şimdi şunu hatırlatmak isterim. O anlaşmayı imzaladığımızdan bu Hükümet iş başına gelinceye kadar Türk Hükümeti Kuzey Irak’ta Kürtlerle Türkmenlerin eşit haklara sahip olduğunu savunmuştur. ‘Kürtlere hangi hakları verecekseniz. Türkmenlere de aynı hakları vereceksiniz. Türkmenler Irak halkının asli unsurlarıdır’, demiştir. Türkiye 2002 yılına kadar bu görüşü savunmuştur. Son olarak da bu görüş Sayın Ecevit tarafından 2002 yılının Ocak ayında Amerika’da Bush ile yaptığı görüşme sırasında dile getirilmiştir. Ecevit, bu görüşmede ‘Biz Irak’ın toprak bütünlüğüne taraftarız ama Kürtlere, Şiilere bazı özerklik avantajları tanınacaksa, Türkmenler içinde aynı şeyi isteriz’ demiştir. Şimdi biz daima Türkmenleri diğer etnik gruplarla eşit tutmuşuzdur. Ne yazık ki Amerikan askeri müdahalesinden sonra Türkmenler, Saddam döneminden daha çok haksızlığa uğramıştır, katliamlara uğramıştır. Türkmen liderleri idam edilmiştir. Kuzey Irak’ta Türkmenlerin tarihinde de Kürtlerin tarihinde de çok acı sayfalar vardır. Fakat bu harekattan sonra Türkmenlere çok açık haksızlık yapılmıştır. En son haksızlık da işte bu son seçimlerde yapılmıştır. Kerkük’ün nüfusu değiştirilmiştir. Dün yapılan bir seminerde, tarih profesörlerimiz, uzmanlarımız tarihi belgelere dayanarak açıkladılar ki, Kerkük’ün nüfusu tarih boyunca Türkmenlerden oluşmuştur. En eski belgelere kadar gidiyorsunuz, bu çıkıyor ortaya, en yakın belgelere gidiyorsunuz bu çıkıyor ortaya. Şimdi ise seçimlerde Kerkük’e nüfus kaydırılarak Türkmenler bir azınlık haline getirilmiştir. Bir taraftan Irak Meclisi için Türkmen cephesi üç tane milletvekili çıkarabilmiştir. Başka partilerde 5-6 tane milletvekili çıkmıştır ama Kürtler 225 kişilik Meclise 75 tane milletvekili sokmuşlardır. Demek ki, ortada Türkmenler aleyhine büyük bir dengesizlik var. Şimdi yapılacak iş nedir? Yapılacak iş şudur, Irak’ta tam bir silahsızlandırma gerekiyor. Irak’ta silahlı etnik ve dini gruplara dayalı politika yapılması Irak’ın politikasını tehlikeye düşürür; bir iç savaş ortaya çıkabilir. Bakın dünkü saldırıda 125 kişi hayatını kaybetti. Bu Irak’taki duruma ne kadar vahim bir boyut kazandırıyor. Gelişmeler bir iç savaşa yol açarsa bundan Kürtler de kaybeder, Şiiler de kaybeder, Türkmenler de kaybeder. Herkes kaybeder ve Irak bölgede bir ateş topuna döner. Bu yüzden Irak’ın bir an önce demokrasiye geçmesi lazımdır. Türkmenlerin de en büyük şansı budur. Irak gerçek bir demokrasiye geçerse Türkmenler de bu demokrasi içinde yerlerini alırlar. Başka grupların silahları var. Ama Türkmenlerin de çok büyük bir silahı var. O silah da demokrasidir. Eğer Türkmenler demokratik gelişmelerde öncülük yaparlarsa, Irak’ın gerçeklerini anlatmakta öncülük yaparlarsa, demokratik haklarına sonuna kadar sahip çıkarlarsa, biz inanıyoruz ki Türkmenler de bu işten galip çıkacaklardır. Bunu sadece Türkmenler soydaşımız olduğu için söylemiyoruz. Türkmenlerin yerinde başka bir etnik grup olsa da aynı şeyi söylerdik. Kürtlerin hakları da böyle baskı altına alınsa onları da koruruz. Bizim için önemli olan, bütün insanların bağlı oldukları dini gruptan, etnik gruptan bağımsız olarak sahip oldukları insan haklarıdır. Türkmenlerin insan hakları zedelenmiştir. Biz onlara bunun için sahip çıkıyoruz. Bakın daha önce de söyledik, Hükümetten hiçbir tepki gelmedi. Mahmur bölgesinde 9800 Türk vatandaşı Kürt PKK baskısının altında, dikenli teller arkasında yaşıyor. Onlara sahip çıkan yok.
SUNUCU: Askerden geldi. En son İlker Başbuğ Paşanın yaptığı toplantıdan beri. Kerkük ve Musul ile ilgili Hükümetin bir açıklaması yok.
ONUR ÖYMEN: Açıklama yok. Kırmızı çizgiler dediler o kırmızı çizgileri sürdüremediler. Şimdi Türkiye yalnız Kerkük konusunda değil, Irak konusunda da, bölge konusunda da ağırlığını hissettirmesi lazım. Biz bu bölgede seyirci olamayız, misafir değiliz. Biz bu toprakların insanlarıyız. Bu topraklarda cereyan eden gelişmeler bizi yakından ilgilendirir. Türkiye’de insan hakları konusunda cereyan eden küçücük bir olumsuzluk olsa dünyanın dört bucağındaki ülkeler büyük tepki gösteriyorlar, heyetler gönderiyorlar. Bu konuları dünya parlamentolarının gündemine getiriyorlar. Biz burnumuzun ucunda, üstelik en vahim insan hakları ihlalleri yaşanırken sesimizi çıkartmıyoruz. Nerede bizim Hükümetimiz, nerede bizim insan hakları örgütlerimiz, nerede bizim üniversitelerimiz, nerede bizim sivil toplum örgütlerimiz? Herkesin sesini çıkarması lazım. Burada bir insanlık dramı yaşanıyor. Orada diyelim en mütevazı rakamlara göre 3 milyon Türkmen var. Seçimlere bakıyorsunuz 93 bin tane oy çıkmış. Bu ciddi olabilir mi? Sandıklar kaçırılmış.
SUNUCU :Ben kaç tane Türkmen ile konuştum. Kerkük’te Telafer’de biz dedi gidip göstermedik. Bir şey daha söyleyeyim ki, bu çok acıdır. ‘Bu Hükümet burnunun dibindeki Kıbrıs’ı verdi, bize ne yapacak? Yarın Türk askeri Kerkük’e mi gelecek, bu Hükümet mi gönderecek?’ şeklinde bir propaganda da yapılmış.
ONUR ÖYMEN: Bu seçimleri dünya ülkeleri demokrasi yolunda bir adımdır diyerek olumlu karşıladı. Kuzey Irak’ta ne olduğu, Kerkük’te ne olduğu, Kuzey Irak’ta Türkmenlerin başına ne geldiği kimsenin umurunda değil. Bu kadar büyük bir nüfus bu kadar az milletvekili çıkarır mı? Kimsenin umurunda değil. Ne yazık ki dünyanın gerçekleri bunlar ama kim ses çıkaracak? Türkiye. Türkiye’den başka Türkmenlerin hangi güvencesi var? Şimdi biz de ses çıkartmazsak, o zaman Türkmenlerin geleceğinden endişe etmek lazımdır. Yüzyıllardır orada yaşayan insanlar, orayı vatan bilen insanlar orada ikinci sınıf insan muamelesi göremez. Biz Lozan’dan beri Tükmenlerin azınlık olduğunu kabul etmemişizdir. Biz o zamandan beri ‘Türkmenler asli unsurdur’ demişizdir. ‘Türkmenler, Araplar, Kürtler 3 asli unsurdur’ demişizdir. Şimdi Türkmenlerin adı bile geçmiyor. Yok sayılıyor. Bunlar niçin oluyor? Türkiye ağırlığını koyamıyor. Diyemiyor ki, bu bir insan hakları meselesidir. Madem ki Irak demokrasi halinde geliyor, o zaman insan haklarına riayet etmek zorundadır, demokrasiye riayet etmek zorundadır. Demokrasi nasıl olur? Gizli oy açık tasnif. Oyunu gizli vereceksin, tasnif herkesin önünde açık yapılacak, sandıklarda zabıt tutulacak. Bu yapıldı mı, yapılmadı mı? Herkes oyunu veriyor, sandıklar Bağdat’a gidiyor. Kaç sandık gitti, kimler oy verdi, hiç bilinmiyor. Kerkük’ün içindeki oylamada bakıyorsunuz Kürtler yine 26 temsilcilik alıyorlar, Türkmenler ise yalnızca 9 tane. Şimdi bunda adalet var mı? Ondan sonra diyorlar ki bu demokrasidir. Demokrasi bir kere silahların gölgesinde olmaz, demokrasi işgal altında olmaz, demokrasi tehdit altında olmaz. O yüzden Türkiye, Irak’ta gerçek bir demokrasinin yerleşmesi için çalışmalıdır ve Türkiye’ye bu konuda çok büyük sorumluluk düşüyor. Ne yazık ki demin de söyledik. Bunları emin olunuz ki hiç bir iç politika konusunu düşünmeden söylüyoruz. Türkiye hafif kalıyor. Hem ağırlığını hissettirmekte, hem haksızlılarla mücadelede, hem Türkiye’yi ilgilendiren, hem de yurtdışındaki soydaşlarımızı ilgilendiren konularda çok zayıf kalıyor. İşte şimdi biz bunun mücadelesini veriyoruz. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bunları her vesile ile dile getiriyoruz ama Hükümetten hiç tepki gelmiyor. Desinler ki seçimler adil yapılmıştır. Bunu söyleyebiliyorlar mı? Söyleyemiyorlar. O zaman adil değildir desin, getirsin Avrupa Konseyini, getirsin Birleşmiş Milletleri, AGİT’e gitsinler. Dünyada insan hakları meseleleri nerede görüşülüyorsa oraya gitsinler. Buna da cesaret edemiyoruz.
SUNUCU: Sayın Öymen, Avrupa’da da kritik gelişmeler var. Örneğin Fransa’da sadece Türkiye’yi referanduma götüren Anayasayı oyladılar. Bu adil değildir. Aslında bir hakarettir. 70 milyon Türkiye’nin ayağa kalkması lazım. Neden Türkiye için referanduma gidiliyor. ‘Al referandumunu başına çal’ diyeceğimiz günler de gelecek inşallah ama… Bakış açımız değişmiyor yine de. Her şeyi verdik, bütün tavizler verildi. Şunlar gitti bunlar gitti. Hükümetler değişti. Türkiye’de 59 tane hükümet geldi. Yarın öbür gün 61. Hükümet gelir. 61. Hükümet der ki, ‘59. Hükümet Türkiye’yi sıkıntıya soktu’. Ne olacak? Böyle bir referanduma niçin bir tepki yok? Hiç ses yok.
ONUR ÖYMEN. Bunu daha önce de söyledik. Bir kez daha hatırlatayım. Biliyorsunuz Sayın Başbakan bir süre önce Fransa Cumhurbaşkanıyla, Alman Başbakanıyla görüştü ve orada yabancı basına göre 2.8 milyar dolarlık uçak almayı kararlaştırdılar. Basında haberler çıktı. Dediler ki, Türkiye bunu sırf Fransa AB sürecinde Türkiye’ye destek versin diye veriyor. Bunu yalanlayan çıkmadı. Neticede ne görüyoruz. Böyle büyük bir ticari anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra Fransa Türkiye’ye hiçbir AB ülkesinin yapmadığını yapıyor ve Türkiye’nin üyeliğini tehlikeye sokacak bir referandumu zorunlu kılacak bir Anayasa değişikliğine gidiyor. Türkiye’nin buna tepkisi nedir? Hiçbir tepkisi yok. Bakın 3 Ekim’de Chirac bu anayasa değişikliğinin yapılacağını açıkladı, biz de Hükümeti defalarca uyardık. Ne yazık ki, Hükümetten hiç bir tepki gelmedi. Dedik ki, ‘Gidin bir girişim yapın’. Bu Türkiye’ye karşı dostane olmayan bir davranıştır. Hiçbir AB ülkesi Türkiye’ye bunu yapmadı. Şu ana kadar Fransa haricinde hiç bir AB ülkesi Türkiye’nin üyeliğine sıra geldiğinde referanduma gideceğim demedi. Fransa’nın kendisi 32 seneden beri bunu uygulamadı. 32 sene önce bir tek İngiltere için bunu yapmışlardı. Bunun için de Anayasa değişikliği yapmadılar. Mevcut Anayasa çerçevesinde De Gaulle politikasını değiştirdiği için halkın desteğine ihtiyaç duyuldu; işte bunun için yaptılar. Fakat o zamandan beri hiç kimseye yapmadılar. Eğer halkın iradesi önemli değilse niçin Kıbrıslı Rumlar girerken, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Baltık ülkeleri girerken sormadınız da, niçin iki sene sonra girecek olan Bulgaristan ve Romanya için sormayacaksınız, Türkiye’ye gelince soracaksınız? Niçin? Bu tarafgirane bir tavır değil mi? Biz Fransız Sosyalistleri ile görüştük iki hafta önce Brüksel’de Avrupa Sosyalist Parti toplantısında bize Fransız Sosyalistleri herkesin içinde açıkça dediler ki, Türkiye ile ilgili referandumu zorunlu kılan anayasa değişikliği çok yanlış çok haksızdır. Biz Sosyalistler olarak iktidara gelirsek Anayasanın bu maddesini gene değiştireceğiz, bugünkü hali eski haline getireceğiz dediler. O bakımdan bu haksızlığa karşı mutlaka bir tepki göstermek lazım. Fransa Türkiye’nin dostudur, tarihi ilişkileri var. Ama bu, dostluğa sığmayan bir harekettir. Fransa’nın yaptığı aramızdaki tarihi dostluğu destekleyen değil baltalayan bir davranıştır. Niçin bunu yapıyorlar,? İç politika mülahazasıyla. Cumhurbaşkanlığına aday olacak UMP Partisi lideri bunu kampanya haline getirdi. Türklere özel statü verin, onlara üyelik verilmez diyor ve Cumhurbaşkanı Chirac da partisinin baskılarına dayanamıyor, böyle bir taviz veriyor. Öteden beri Türkiye’nin üyeliğini destekleyen bir siyasi şahsiyet olarak bilinen Chirac, bir anda politika değiştirdi ve bizim üyeliğimizi gerçekten çok zora sokacak, belki de imkansız hale getirecek bu adımı attı. Şimdi Türkiye istenen her şeyi verecek, bütün tavizleri verecek, Kıbrıs’ı da verecek, belki Ermenistan konusunda da taviz verecek, ekonomik konularda da taviz verecek; fakat en son aşamada, hatta üyelik anlaşmasını imzaladıktan sonra, Fransız halkının yüzde 51’i “hayır” derse siz üye olamayacaksınız. Biz şimdi Türk halkına bunu nasıl anlatalım?
SUNUCU: Ermeni meselesi dediğimiz de çok üzüntü verici bir olay. İnanın Türkiye’de yıllardır gazetecilik yapıyorum, bu olaya tepki gösteren bir tane yazar göremedim. Almanya’da Hıristiyan Demokratlar Ermeni meselesini getiriyorlar. Dünyanın en büyük soykırımını yapan bir ülkenin insanları Ermeni soykırımından bahsediyor. Almanya bugüne kadar hiç bu konuya girmemişti. İlk defa giriyorlar ve Parlamentoya getiriyorlar. 1918’lerde Türkiye Almanlar için savaşırken, Türk ordusunu arkadan vuran Ermenilerle ilgili düzenleme yapan Osmanlılardı. Almanlar da bunu biliyor. Haydi Fransa yapıyor, onların yıllardan beri Diyasporayla ilişkileri var; ama Almanların Parlamento’ya Ermeni soykırımı ile ilgili bir not getirmeleri insanın kanını donduracak bir olay. Nedir bu Ermeni dostluğu?
ONUR ÖYMEN: Bizim Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal buna tepki gösterdi. Fakat basına pek yansımadı. Şimdi bu gerçekten kabul edilebilecek bir durum değil. Bunu en iyi bilecek durumda olan Almanlardır. Hiç kimse Türkiye’nin gerçeklerini bilmese de Almanlar bilir. Almanlarla biz müttefiktik. Birinci Dünya Savaşında Almanlarla beraber savaştık. Dolayısıyla gerçekleri en iyi Almanlar biliyor. O savaş koşulları içinde Wellington House denilen İngiliz Propaganda Bürosu, ki sonradan İngiliz propaganda Bakanlığı oldu, Türkiye ve Almanya aleyhine daha sonra savaş yalanı olarak nitelendirilen 1160 tane kitap ve broşür yayınlamıştır. Bir Almanya aleyhine Mavi Kitap var, bir de Türkiye aleyhine Mavi Kitap var. Buralarda Türkleri ve Almanları dünya kamuoyu önünde küçük düşürmek için her cins savaş yalanını yazmışlardı. İşte bunlardan biri Arnold Toynbee tarafından yazılan Mavi Kitaptır. Bu kitapta yazılanların hiç bir dayanağı yoktur. Almanlar için yazılan Mavi Kitap’ta da Birinci Dünya Savaşında Almanlar Belçika’ya girdiklerinde rastladıkları bütün bebeklerin bileklerini kestiler diyor. Daha sonra İngilizler Avam kamarasında resmen ‘Bu bir savaş yalanıydı, özür dileriz’ dediler. 1928 yılında bir İngiliz Milletvekilinin yayınladığı kitap var. Der ki, ‘Wellington House tarafından yayınlanan kitaplar savaş yalanıdır’. Şimdi bugün hala aynı kitaplara, aynı belgelere dayanarak Türkiye suçlanıyor, boy hedefi haline getiriliyor ve Almanya’da Hıristiyan Demokrat Partisi buna alet oluyor. Bu akla aykırı. Öyle anlaşılıyor ki Hıristiyan Demokrat Partisi Türkiye’yi AB üyesi yapmamak için ant içmiştir ve eline geçen bütün fırsatları bu amaçla kullanıyor. Açık söyleyelim, Türkiye’yi hasım gibi, düşman gibi görüyor. Almanya’daki Türk toplumunun liderleri bunu söyledi. Dediler ki, Biz sizin düşmanınız mıyız? Bize düşman muamelesi yapıyorsunuz’. Türk Hükümeti ne diyor? Hiçbir şey demiyor. İşte bizim itiraz ettiğimiz nokta bu. Bu bizim milletimizin haysiyetine dokunuyor. Yani Türk milletini soykırımla suçlamak demek, bizim tarihimize, milletimize, milli özelliklerimize bir hakarettir. Biz o tarihte, Türkiye’yi doğudan istila eden Rus orduları ile işbirliği yapan Ermeni çeteleriyle savaştık. Binlerce Türk vatandaşı öldürüldü. Türkiye’yi Güneyden Adana Maraş bölgesinden işgal eden Fransızlar, Ermeni militanlara Fransız üniforması giydirdiler. Binlerce insanımız öldürüldü. Bunları unutmadık. Yani bize tarihi hatırlatmasınlar. Biz diyoruz ki, efendice bu işi tarihçilere bırakalım. Bugünün siyasi meseleleri için bir ölçü yapmayalım. Geçen hafta Strazburg’da yaptığımız toplantıda gene bu gündeme geldi. Avrupa Parlamentosu tarafı bir belge hazırlamış, önümüze koydu. Bu belgede Türkiye’de Birinci Dünya Savaşında 800 bin ila bir milyon 200 bin Ermeni’nin öldürüldüğü yazıyordu. Baştan aşağıya yalan. Sayın Şükrü Elekdağ orada çok güzel bir konuşma yaptı bütün bu savaş yalanlarını anlattı. Dedi ki, ‘Soykırımın yapıldığını kanıtlayan bir tane belge yoktur. Türkiye’nin başka yerlerinde Ermeniler huzur içinde çalışıyorlardı. Devlete hizmet ediyorlardı. Türk Ordusunda Ermeni Sıhhiye Birlikleri vardı. Hangi ülkede böyle ‘genocide’ olur. Eğer Berlin’de 200 bin Yahudi yaşasaydı, Alman Ordusu’nun Sıhhiye Birlikleri Yahudilerden oluşsaydı, kimse kalkıp da Hitler soykırım yaptı diyebilir miydi?’ dedi. Hiç bunlara cevap yok.
SUNUCU: Osmanlı’da Dışişleri Bakanı bile Ermeni. İstanbul’da Babıali’de Ermeni Dışişleri Bakanı var. İlk önce o söylerdi.
ONUR ÖYMEN: Hükümette var, milletvekillerinde var, diplomaside var. Toplumun her kesiminde var. Orduda var ve siz diyorsunuz ki Osmanlı bunların hepsini katletti. Bundan daha büyük bir yalan olamaz. Bizim günahımız ne? Bizim günahımız hep böyle yumuşak alttan alıcı, tarih ne diyorsa ona bakalım tavrı içinde olmak. Güzel ama, bu sonuç vermiyor. Diyeceksiniz ki, söylediğiniz yalandır, hiçbir belgeniz yoktur. Siz bunu kasten yapıyorsunuz. Türkiye’nin bugünkü siyasi menfaatlerini zarara uğratmak için yapıyorsunuz. Tamamen Türkiye’yi AB’ne sokmamak için yapıyorsunuz. Bunu protesto ediyoruz. Bunun bedelini ödersiniz diyeceksiniz. Devlet böyle yapar.
SUNUCU: Sayın Öymen, 100 yıl önce de Avrupa basınında bir ‘hasta adam’ tartışması var. Ruslar, Amerikalılar, Fransızlar, İtalyanlar, ‘hasta adam’ diye Türkiye’yi paylaşıyorlar. 100 sene sonra yine karşımıza çıktı. 100 yıl ne kadar çabuk geçmiş. Amerikanın meşhur gazetesi The Wall Street’in editörü Türkiye’ye ‘hasta adam’ diyor Neden böyle yapıyorlar?
ONUR ÖYMEN: Şimdi önce şunu hatırlatayım. Amerikan Wall Street gazetesi, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na çok yakındır. Biz yıllardan beri Amerikan Wall Street’i okurken, Amerikan politikasının bir yansıması olarak görürüz oradaki yazıları. Bu yazılar kuşkusuz o yazar tarafından yazılmıştır ama kim ona bu izlenimleri, bilgileri vermişti? İki gün kalıyor Türkiye’de, Türkiye hakkında hiç kimsenin bilmediği ayrıntıları yazıyor. Bir kere bunu dikkatimizden kaçırmamak lazım. Aynı tarihte Amerikan Savunma Bakanı Yardımcısı Feith aynı yönde yine Türkiye’yi çok ağır bir şekilde suçlayıcı beyanlarda bulunuyor. Üçüncüsü, bir kaç gün sonra yine meşhur yazarlardan Rubin kalkıyor o da çok ağır ifadelerle Türk Hükümetini suçluyor. Zaman zaman, Türk Hükümetini biz de çok kuvvetli eleştiriyoruz ama Türk Hükümetine hakaret edilmesine de izin vermeyiz. Pollock yazısında Türk Hükümetini Nazi Almanya’sına benzetiyor. Bu kadarına Türk milleti gerçekten tepki gösterir. Türkiye’yi en kötü, en zavallı, en perişan bir ülke gibi gösteriyorlar. Diğer taraftan Rubin iktidarın bir takım yeşil sermaye oyunlarına geldiğini, Sayın Başbakanın en yakınındaki insanların bunun aleti olduğunu söylüyor. Şimdi kanıtınız varsa söyleyin. Biz de Türkiye’de mahkemeye gidelim, yargılayalım, cezalandıralım. Ama kanıt olmadan başka siyasi amaçlar için yapıyorsanız, bunları iyi değerlendirmek lazım. İki tane yorumu var bunun: Birincisi, Amerika tamamen Türk Hükümetini gözden çıkartmıştır. Çünkü bu kadar üst üste, bu kadar tahrip edici, bu kadar sistemli, bu kadar aynı yönde yayın yapıldığı zaman bunun bir anlamı olacak. İkincisi de Türkiye’den henüz elde edemedikleri büyük bir talepleri vardır ve bunu sağlamak için Türkiye’ye baskı yapmaktadırlar. Bu ihtimallerden hangisi doğrudur, bunu yakında göreceğiz. Batı basınında Türkiye’nin hiç hak etmediği yazılar yayınlanırken, Sayın Başbakan geçen haftaki Ulusa Sesleniş konuşmasında, yabancı basın hep bizim Hükümetimizi övüyor diyor. Bu da gayrı ciddi bir açıklama. Türk milletini bu kadar cahil addetmek yanlıştır. Türk milleti farkında değil mi? Türk milleti gazete okumuyor mu? Türk milleti yabancı basının ne yazdığının farkında değil mi? O yüzden Türk halkını kimse aldatmaya kalkışmasın. Ne yazık ki Türkiye aleyhine çok yoğun yayın yapılıyor. Amerika öyle, peki ya Avrupa ne diyor? Bakın daha dün geldi, Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda biz de görüştük. Lüksemburg Dışişleri Bakanı, Avrupa Birliği Dönem Başkanı, Türk Hükümeti Avrupa Birliği konusunda atalet içindedir diyor. Avrupa da Kıbrıs ile ilgili protokol imzalansın diye baskı yapıyor, başka taleplerde de bulunuyorlar. Yani Avrupa’dan da aynı yönde hoşnutsuzluklar geliyor. Ondan sonra biz diyoruz ki herkes bizi seviyor. Sonra biz onlara dedik ki: ‘Bakın Türkiye’ye karşı bu eleştiri yüklü konuşmalardan vazgeçin, Türk milleti zaten 17 Aralık kararlarından çok rahatsız oldu. Fransa’nın referandum kararına çok tepkilidir. Bir de siz üstüne tuz biber ekmeyin, yaraya tuz basmayın. Kalkın Türkiye’ye olumlu mesajlar verin. Nasıl diğer aday ülkelere, üyelik müzakereleri sırasında vizeyi kaldırdıysak, Türk vatandaşlarına da kaldıracağız diyebiliyor musunuz?’. Hiç ses çıkartmadılar.
SUNUCU: Sayın Öymen, son soru. Hükümete bir ömür biçerseniz,bu gelişmeler neyi gösteriyor size?
ONUR ÖYMEN: Evet şimdi müneccimlik yapmayalım ama bana: ‘Başka bir batı ülkesinde, başka bir batı demokrasisinde hükümet bu performansı gösterseydi, bu sonuçları alsaydı, bu davranış biçimini benimseseydi ne olurdu?’ diye sorarsanız, çoktan gitmişti derdim. Bu kadar büyük hatalar yapan, ülke çıkarlarına bu kadar büyük zararlar veren bir dış politika izleyen, ekonomide cari açığı rekor düzeylere ulaştıran, dış borçları, iç borçları altından kalkılamaz bir düzeye getiren bir hükümet hiç bir ülkede iş başında kalamaz. Gerçekten kalamaz. Demokratik bir ülkede bu kadar başarısız bir hükümetin iş başında kalması gerçekten mümkün değildir. Sanıyorum ki bu Hükümet de gidecektir. Bu bir zaman meselesidir. Şimdiden çözülmeler başladı ve benim hissettiğim kadarıyla Adalet ve Kalkınma Partisine hayat veren insanların büyük bir çoğunluğu da şimdi hayal kırıklığı içindedir. Yani bu Hükümetle bir yere gidilmeyeceğini biliyorlar. Türkiye kan kaybediyor. Irak’ta kan kaybediyor, Kıbrıs’ta kan kaybediyor, AB’de kan kaybediyor, ekonomide kan kaybediyor. Ekonomide sanal bir bolluk, rahatlık var gibi gözüküyorsa da temel rakamlara indiğiniz zaman endişe verici bir durum vardır. Bakın ilk defa olarak AB’nin genişlemeden sorunlu Genel Müdürü, ‘Türkiye 2005 yılında 2004 yılının cari açığını sürdürürse krize gider’ diyor. İlk defa yabancılar bir krizden bahsediyor. Şimdi bu sıkıntıları ortadayken Hükümet büyük bir başarı tablosu sergilemeye çalışıyor. Karanlıkta ıslık çalıyor ve halka pembe bir tablo çizmeye çalışıyor. Medyanın büyük bir bölümü de hala Hükümeti desteklemeye devam ediyor. Türkiye’nin bir ızdırabı budur. Bir şansızlığı budur. Halka gerçekleri anlatacak bir medya olsaydı, şimdiye kadar bu hükümet çoktan gitmişti.
SUNUCU: Sayın Öymen programımıza katıldığınız için çok teşekkür ediyorum.
ONUR ÖYMEN: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.