ONUR ÖYMEN’İN ANTALYA EĞİTİM-SEN KONFERANSINDA YAPTIĞI KONUŞMA (ATATÜRK BAŞÖĞRETMEN ÖDÜLÜ VERİLMESİ VESİLESİYLE) – 24 KASIM 2018

Öncelikle nazik davetiniz ve bana vermek nezaketini gösterdiğiniz Başöğretmen ödülü için şükranlarımı sunuyorum. Bu ödülün benim için özel bir önemi var. Çünkü ben bir öğretmen ailesinden geliyorum. Babam Münir Raşit Öymen Cumhuriyetin ilk kuşak öğretmenlerindendi. Atatürk döneminde pedagoji eğitimi için Almanya’ya gönderilmişti. Döndüğünde İstanbul’da muallim mektebinde görev yaptı. Daha sonra Haydarpaşa ve Kabataş Liselerinde çalıştı. Pedagoji Cemiyetinin kurucularındandı ve ilk genel sekreteriydi. Eğitimle ilgili pek çok kitap yazdı ve çeviriler yaptı.

Annem Nebahat Öymen de Coğrafya öğretmeniydi. Uzun Yıllar Nişantaşı Kız Lisesinde öğretmenlik yaptı. Onlar emekli olduktan sonra yıllarca eski öğrencileri her yıl öğretmenler gününü kutlamak için evimize gelirlerdi. Ailemizde, Başta Hıfzırrahman Raşit Öymen olmak üzere pek çok öğretmen var.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Atatürk’ün öncelikli hedefleri arasında büyük bir eğitim reformu yapmak vardı. O tarihte ülkemizde okuma yazma bilenlerin oranı %10’dan, kadınlarda %4,8’den ibaretti.

Kurtuluş Savaşından hemen sonra Atatürk’ün öncülüğünde eğitimde, kültürde, cumhuriyetin yapılanmasında ve toplum yaşamını ilgilendiren diğer alanlarda başlatılan devrimlerin hedefi çağı yakalamak, ülkeyi o günkü çağdaş uygarlık düzeyine yükseltmekti. 600 yıllık otoriter bir imparatorluğun yerine halkın iradesine dayanan bir cumhuriyet kurulmuştu. Her alanda dünyanın en ileri ölçüleri benimsenmişti.

Ankara’da Devlet Operası ve Devlet Konservatuarı kurulmuş, Dünya’nın ünlü sanat yönetmenleri Türkiye’ye davet edilerek kendilerine cumhuriyetin ilk kuşak sanatçılarının yetiştirilmesi görevi verilmişti. Yetenekli öğrenciler, müzisyenler, ressamlar, eğitimciler Batı ülkelerine gönderilmiş, daha sonra onlardan Türk gençlerinin en yüksek düzeyde eğitim görmeleri için yararlanılmıştı. Hedef yalnız eğitimin yaygınlaştırılması değil, aynı zamanda en yüksek kaliteye ulaştırılmasıydı. En önemli yatırımın insana yapılan yatırım olduğu daha o dönemde anlaşılmıştı.  Üniversitelerin yeniden yapılandırılmasında Nazi zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Alman profesörlerden yararlanılmış, bunların kendi alanlarında en ünlü olanlarına kürsü başkanlıkları veya bölüm başkanlıkları verilerek büyük bir üniversite reformu yapılmış, üniversiteler üzerindeki çağdaş bilim anlayışı ile bağdaşmayan izler tamamen silinmeye çalışılmıştı. Ekonominin yönetiminde de bilimsel ve akılcı bir yaklaşım benimsenmiş ve Türkiye dünyanın en hızlı kalkınan ülkelerinden biri olmuştu. Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı görevini üstlendiği 1923-1938 yılları arasında Türkiye’nin ortalama yıllık kalkınma hızı %7,8’e ulaşmıştı.

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet demokrasinin temel ilkelerine bağlı, laik ve milli bağımsızlığı öncelikli hedef sayan bir cumhuriyet olacaktı.

Bugün birçok alanda maalesef çok övünebileceğimiz bir durumda değiliz. Örneğin EİU’in hazırladığı demokrasi sıralamasında yerimiz 100 sırada ve Türkiye kusurlu demokrasiler arasında yer almakta.

Bu olumsuz durumun sebeplerini araştırmamız ve eksiklerimizi gidermeye çalışmamız gerekiyor.

Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmadan söz ederken aklımıza öncelikle hukuk devrimi geliyor. Cumhuriyetin en sağlam, en çağdaş ve en güçlü hukuk ilkelerine dayanması için Atatürk döneminde büyük çaba gösterilmiştir. 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesinin açılışlında Atatürk’ün yaptığı konuşmayı okumanızı tavsiye ederim.

Atatürk yeni rejimin bilimin yol göstericiliğinde gelişmesini öngörmüştü. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir sözü onundur. Benim bir sözümle bilimin söylediği farklıysa bilimin dediğini kabul edin diyen odur.

Ne yazık ki, aydınlanma çağını, sanayii devrimini kaçırdığımız gibi teknoloji devrimini de kaçırmak üzereyiz.

Örneğin 1996 yılında saniyede bir trilyon hesap yapabilen bilgisayar üretildi.  2018 yılında üretilen süper bilgisayarların hızı “peta” ölçüsüne göre değerlendiriliyor. Yani 10 üzeri 15. 1 Peta 1katrilyon byte’a eşit.

Süper bilgisayarların ortaya çıkışı bütün ölçüleri değiştirdi. Çinliler 2015 yılında, 1300 bilgisayar uzmanının çalışması sonucunda, 33 petabyte gücündeki dünyanın en hızlı süper bilgisayarı Tianhe-2’yi üretti. 2017 yılında kendi rekorlarını kırdılar ve Sunway Taihu Light isimli süper bilgisayarı ürettiler. 93 petabyte gücündeki bu yeni bilgisayar Tianhe-2’de iki kat daha hızlı ve üç kat daha verimli.

Böylece dünya süper bilgisayarlar yarışında Çin ABD’nin önüne geçti. Bugün, dünyadaki 500 süper bilgisayarın 167’si Çinlilerin elinde. Bu süper bilgisayarlar, başta uzay araştırmaları olmak üzere birçok alanda devrim yaratacak gelişmelerin habercisi sayılıyor. Bugün artık internetsiz bir dünya düşünmek mümkün değil. İnterneti kullanmasını bilmeyenlere evvelce okluma yazma bilmeyenlere bakıldığı gibi bakılıyor.

Türkiye dünyadaki internet kullanıcıları arasında 15. sırada görünüyor. Ancak nüfus başına hesaplama yapıldığında İspanya gibi bizden daha ileri olan ülkeler var.

Süper bilgisayarlar, çok yetenekli robotların üretimine de olanak sağladı. Artık bu robotların veya başka elektronik cihazların yapay zekaya sahip oldukları bir aşamaya gelinmiş bulunuyor. Bütün bu gelişmeler son yıllarda araştırma ve geliştirmeye yapılan büyük yatırımların sonucunda elde edildi.

İleri teknoloji ürünleri ihracatında Türkiye’nin 37. sırada yer alabilmesi, Çek Cumhuriyeti’nin bile 10 kat gerisinde kalması düşündürücü.
 
Bu gelişmelere ayak uydurabilmek için dünyada en çok kullanılan dillerden birini iyi derecede bilmek gerekiyor. Özellikle teknolojik alanda ve elektronik medyada İngilizce en çok kullanılan dil olma özelliğini koruyor. Bugün elektronik yöntemlerle saklanan bilgilerin %80’inin İngilizce olduğu belirtiliyor. Dünyanın en büyük haber ajansları olan UPI, Reuters ve AP’nin kullandığı dil İngilizce.

Çağdaşlığın ölçülerinden biri de ekonomi ve ticarette dünya ülkeleri arasındaki yarışta ön planda yer alabilmek. Türkiye G-20’lere katılarak dünyanın en büyük 20 ekonomisinden bir olmayı başardı. Ama bu yeterli değil.

Dünyada 60 büyük borsa var. Bunların toplam değeri (market capitalisation) 69 trilyon dolara ulaşıyor. 16 büyük borsanın her birinin piyasa kapitalizasyonu 1 trilyon doların üzerinde. Bunlara 1 trilyon dolar kulübü deniliyor.   Bunlardan 3’ü Kuzey Amerika’da, 5’i Avrupa’da, 7’si Asya’da. 
İstanbul Borsasının piyasa kapitalizasyon değeri, 2018 yılının mart ayı itibariyle 174,4 milyar dolar. Suudi Borsasının 442, Tel Aviv Borsasının 237 milyar dolar. Yani bölge ülkeleri arasında İstanbul Borsası üçüncü sırada geliyor. 1 trilyon dolarlık kulübe katılabilmesi için daha çok yol alması gerekiyor. 

Bankalar ve mali kuruluşlar hariç, en büyük 100 çok uluslu şirketin varlıkları 1,8 trilyon dolara, yıllık satışları ise 2.5 trilyona ulaşıyor. 1996 yılında bu satışlar, Çin, Hindistan, Güney Kore, Malezya, Singapur ve Filipinler’in o tarihlerdeki toplam gayrı safi milli hasılalarını aşıyordu. Bu 100 en büyük uluslararası şirket 6 milyon kişi çalıştırıyordu. Bunların dünyanın çeşitli ülkelerindeki şube veya temsilciliklerinin sayısı da 450,000’e ulaşmıştı. Birçok ülkede yabancı şirketlerin üretimdeki payı dikkat çekecek kadar fazlaydı. Örneğin, yukarıda da belirtildiği gibi, imalat sanayiinde 1991 yılı itibarıyla Kanada’daki üretimin %49’u, Fransa’dakinin %26,9’u, İngiltere’dekinin %25,5’i ABD’dekinin %14,8’i ve Almanya’daki üretimin %13,8’i yabancı firmalar tarafından gerçekleştirildi.

Bugün hemen hemen her temel malın üretiminde dünyadaki yaklaşık 10 büyük firmanın üretim payı %75 ile %90 arasında değişiyor. Diğer bütün firmalara dünya pazarının nispeten küçük bir bölümü kalıyor.

Devletleri kıyaslarken nüfus unsurunu ön planda düşünmek gerekiyor. Dünya nüfusunda 19. yüzyılın sonlarında başlayan artış özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında hızlanarak devam etti. 10 bin yıl öne dünyanın toplam nüfusu 10 milyon kişiden ibaretti. Yani bütün dünyada İstanbul’un bugünkü nüfusundan az insan yaşıyordu. Oysa şimdi dünyanın sadece yıllık nüfus artışı bu sayının yaklaşık 10 katı. 1990 yılında 5 milyar olan dünya nüfusu 2000 yılında 6 milyara çıktı, 2020 yılında 8 milyara yükselecek nüfusun dünyanın çeşitli bölgelerine dağılımında da değişikler olacak. 1960 yılında dünya nüfusunun %9’unu barındıran Afrika ülkelerinin payı 2050 yılında %20 olacak. 1960 yılında dünya nüfusunun %20’si Avrupa’da yaşarken bu oran 2050 yılında %7’ye düşecek. Kuzey Amerika’nın payı %4-5 arasında olacak. En geniş nüfus topluluğu gene Asya’da yaşayacak. 2050 yılında Asya’nın oranının %60 olması bekleniyor. O tarihte Çin ve Hindistan’ın nüfusları sırasıyla 1,3 ve 1,5 milyar olacak. Afrika kıtasının toplam nüfusu da bu düzeye gelecek.
 
Dünya nüfusunun 2030 yılında 8,5 milyara, 2050 yılında 9,7 milyara, 2100 yılında da 11,2 milyara ulaşacağı tahmin ediliyor.

Kalkınmanın tek ölçüsü milli gelir artışı değil. Eğitim ve sağlık alanındaki gelişmeler de önemli göstergeler arasında sayılıyor. Ancak bazı hallerde eğitim ve sağlıkta önemli ilerleme sağlayan ülkelerin ekonomik kalkınmada aynı başarıyı gösteremedikleri görülüyor. Afrika’nın güneyindeki bazı ülkelerde bunun somut örnekleri görülüyor. Önemli olan ekonomik kalkınma ile eğitim, sağlık gibi toplumsal alanlardaki gelişmeleri bir arada yürütebilmek. Bu bakımdan ülkelerin GSMH rakamlarının yanı sıra GSMH içinde Eğitim, Sağlık, Araştırma Geliştirme ve Savunma harcamalarının oranını da dikkate almak gerekiyor.

kuzey ülkelerinin eğitimde ve bilimde ön plana çıkmaları büyük ölçüde ulusal kaynaklarından bu alanlara daha fazla pay ayırmalarıyla doğrudan doğruya ilgili. İsveç, Danimarka Japonya ve Küba’nın sağlığa başkalarından daha fazla önem verdikleri ve pay ayırdıkları görülüyor. Bilimsel araştırma alanında Kuzey ülkelerinin yanı sıra İsrail, Güney Kore ve Japonya diğer ülkelerden daha ileri gidiyorlar.
 
Savunma harcamalarının payı özel bir önem taşıyor. Çatışma veya risk bölgelerinde bulunan ülkelerin başka alanlardaki harcamalarından kısarak savunmaya büyük kaynaklar ayırıyorlar. Bölgemizdeki ülkelerden İran, Irak ve İsrail bu çerçevede değerlendirilebilir. Buna karşılık barış ortamının yerleştiği bölgelerde savunma alanında yapılan tasarruflar eğitim, sağlık ve bilimsel araştırma alanlarına daha çok kaynak ayrılmasına olanak veriyor. İttifakın savunma harcamalarının GSMH’nın %2’sinin altına indirilmemesi yolundaki ilke kararına rağmen soğuk savaşın sona ermesinden sonra birçok NATO ülkesinin, bu oranın çok altına indikleri görülüyor. Buna “barışın payı” deniliyor. Başkan Trump’ın NATO’ya yönelik eleştirilerinin başında da bu geliyor.
 
Atatürk döneminde eğitim reformu

Dil ve eğitim alanlarında da büyük reformlar gerçekleştirildi. 1928 yılında Arap harfleri yerine Latin harfleri kabul edildi. Arapça ve Farsçanın etkisi altındaki Türkçe sadeleştirildi. Eğitim seferberliği başlatıldı, Millet Mektepleri kuruldu. 1923 yılında okuma yazma bilenlerin oranı %9 iken1938’de %33’e yükseltildi.  

Eğitim alanında gerçekleştirilen en önemli reformlardan biri Köy Enstitülerinin kurulması oldu. Aslında eğitimde reform ihtiyacı Osmanlı İmparatorluğu döneminde de hissedilmeye başlanmıştı. Zorunlu ilköğretim uygulaması, II. Mahmut döneminde 1824 yılında başlamıştı. İlk öğretmen okulu 1848’de açıldı. 1859 yılında Padişah Abdülmecit döneminde batılı, çağdaş sistemin kurulması ve bu yeni sistemi yürütecek idarecilerin yetişmesi amacıyla Mülkiye Mektebi kuruldu. Temelleri 1481 yılında II. Beyazıt döneminde atılan Mekteb-i Sultani’nin devamı sayılan Galatasaray lisesi devletin önemli kademelerindeki eğitimli eleman açığını kapamak amacıyla 1 Eylül 1868 yılında Sultan Abdülaziz döneminde Türkçe ve Fransızca eğitim veren bir okul olarak hizmet vermeye başladı. 

Ancak bütün bu çabaların sonuçları çok sınırlı kaldı. Cumhuriyet Osmanlı döneminden 2345 ilkokul ve 3.061 öğretmen devraldı. Köylerde eğitim ihtiyacını gidermek için köklü önlemlere ihtiyaç vardı. Mustafa Necati Bey’in Millî Eğitim Bakanlığı döneminde, 1926 yılında Denizli ve Kayseri’de birer Köy Öğretmen Okulu açıldı. Daha kapsamlı reformlara ihtiyaç vardı. Zira Cumhuriyetin ilanından 10 yıl sonra, 1933-1934 yıllarında şehirlerde yaşayan çocukların %75’inin okula gitmesi sağlanmıştı ama köylerde bu oran hala %20 düzeyindeydi. 

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935’teki IV. Kurultayı’nda İlköğretimin yaygınlaştırılması kararlaştırıldı. Hedef köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilmesiydi. İlk uygulama 1936’da başladı. 1937’de Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. 

Hasan Ali Yücel’in milli eğitim bakanlığı döneminde özellikle ilköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla 17 Nisan 1940 tarihinde Köy Enstitüleri Kanunu çıkartıldı. Kısa zamanda Köy Enstitülerinin sayısı 21’e ulaştı. Ankara Hasanoğlan’da bir Yüksek Köy Enstitüsü kuruldu. 

Köy Enstitüleri Türkiye’nin en önemli reform projelerinden biri olarak kabul edildi. Yabancı ülkelerde Köy Enstitülerini tanıtan kitaplar yayınlandı. 

Ne yazık ki, 1946 yılında çok partili döneme geçildikten sonra Demokrat Partinin eleştirilerinin de etkisiyle Köy Enstitülerinin eğitim programlarında kısıntılar yapıldı. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. İbrahim Hakkı Tonguç görevden alındı. Eğitmen kurslarına son verildi. DP’nin iktidara geldiği 1950 seçimlerinden sonra Köy Enstitülerinin sağlık bölümleri kapatıldı. 1951 yılında Köy Enstitülerinin programı klasik ilk öğretmen okullarının programıyla birleştirildi 1954 yılında çıkartılan bir yasayla Köy Enstitüleri tümüyle kapatıldı. Kapandığı tarihe kadar Köy Enstitülerinden 17.341 köy öğretmeni diploma aldı. 8.675 eğitmen mezun oldu, 1.248 sağlık memuru yetişti.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, en büyük iki eserinden birinin çok partili rejim, diğerinin de köy enstitülerinin kurulması olduğunu söyledi. Ne yazık ki, Cumhuriyetin en önemli reformlarından biri olan Köy Enstitüleri reform karşıtlarının aksi yöndeki çabalarına kurban oldu.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren yabancı dil eğitimi teşvik edildi. Ankara’da Opera açıldı. Klasik müzik ve bale eğitimine önem verildi. Kültür hayatının her dalında büyük gelişmeler yaşandı.

Kültürü ve her daldaki eğitimi geniş halk kitlelerine ulaştırmak amacıyla CHP’nin Üçüncü Kurultayında Halkevlerinin kurulması kararlaştırıldı. İlk gün 14 Halkevi şubesi birden açıldı. Bunların sayısı 1932 yılının sonunda 34’e ulaştı. Cumhuriyet Halk Fırkası aynı yıl bütün örgütlerine gönderdiği bir genelgeyle her parti örgütüne, kendi yöresinde bir Halkevi açması talimatını verdi. 
Halkevleri tüzüğünde “Halkevi kalplerinde ve dimağlarında memleket sevgisini mukaddes ve ileri yürüten bir heyecan içinde duyanlar için toplanma ve çalışma yeridir. Bu itibarla kapıları Fırka’ya kayıtlı olan ve olmayan bütün vatandaşlara açıktır” denilmekteydi. Halkevlerinin kitap sayısı 1941’de 419.250’ye, okuyucu sayısı da 2.461.813’e ulaşmıştı.

1950 yılına gelindiğinde yurtdışındaki tek Halkevi olan Londra Halkeviyle birlikte 478 Halkevi ve 4332 Halk Odası kurulmuştu. Türkçe, Yabancı Dil, Resim ve Fotoğraf, Musiki, Biçki Dikiş, Çiçekçilik, Şapkacılık, Muhasebe, Daktilo-Steno, Motorculuk-Şoförlük, Hastabakıcılık, Elektrikçilik, Temsil, Marangozluk, Zeytincilik, Atçılık, Köy Kâtiplerini Yetiştirme, Aile Bilgisi, Zehirli Gazlardan Korunma Kursu gibi etkinliklerde 37.331 kişi yetiştirildi. 

Ne yazık ki, Köy Enstitüleri gibi Halkevleri de Demokrat Parti iktidarında hükümetin hedeflerinden biri haline geldi ve 1951 yılında DP iktidarının çoğunluk oyuyla Halkevlerinin kapatılması kararlaştırıldı.

Halkevleri, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Devlet İstatistik Enstitüsü, İstanbul Üniversitesi, Ankara Hukuk Fakültesi gibi Türkiye’nin çağdaşlaşmasında önemli rol oynayan kurumlar oldu.

Bugün Türkiye’nin eğitim harcamalarının payı ortalamaya yakın. Buna karşılık bu alanda aldığımız sonuçlarda dünyanın pek çok ülkesinin gerisinde kaldığımız görülüyor. Eğitimin kalitesine yönelik sıralamalarda da çok gerilerdeyiz. OECD üyesi ülkelerdeki öğrencilerin okuma, matematik ve bilim kategorilerindeki başarı ölçülerine göre yapılan PİSA değerlendirilmesinde Türkiye 34 ülke arasında sadece Şili ve Meksika’yı geçerek 32. sırada yer alıyor. Oysa, cumhuriyetin en önemli reformlarından biri eğitim reformudur. Köy enstitüleri Türkiye’nin en başarılı eğitim projelerinden biri olmuş ve oralarda yetişen binlerce öğrenci yalnız köy çocuklarının eğitiminde değil, köylerin kalkınmasında da önemli hizmetler yapmışlardı. 1920’lerde %10 düzeyinde olan okur-yazar oranı 1935’te %19’a, 1950’de de erkeklerde %55’e, kadınlarda %25’e yükseltilmişti.
 
Dünya Ekonomik Forumu’nun hazırladığı liste, belirli kriterlere göre saptanmış başlıca ölçünün OECD’nın PISA değerlendirme sonuçları olduğu anlaşılıyor. Ancak onun dışında, hayatta başarı ölçüleri de dikkate alınmış. Bu gibi değerlendirmelerin sübjektif unsurlara da yer verdiği kuşkusuz. Eğitim alanında çok başarılı sayılan Çin, Güney Kore gibi ülkelerin listenin geri sıralarında yer alması bu açıdan düşündürücü. Gene bu listenin PISA sonuçlarıyla birlikte değerlendirildiğinde dikkate alınması gereken unsurlar içerdiğini kabul etmek lazım.

Kuşkusuz bu gibi değerlendirmeler tartışılabilir. Ancak PISA sonuçlarına bakıldığında bu değerlendirmenin çok da haksız olduğunu ileri sürmek zor. Yapılması gereken, Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi ülkemizde eğitimin düzeyini ve kalitesini yükseltmek.

Bu olumsuz tablonun içinde bazı olumlu örnekler de var. Bunlardan biri Bangladeş. Bangladeş’te 2000 yılında %80 olan genç kızların okullaşma oranı 2015’te %98’e çıktı. Aynı yıllar arasında orta okula gidenlerin oranı da %45’ten %54’e yükseldi. Buna rağmen o ülkede hala 5 milyon çocuk okula gidemiyor. 

Eğitim sorunu bütün dünya ülkelerinde hükümetlerin gündeminde önemli bir yer tutuyor. Özellikle gelişme yolundaki ülkelerde yaşanan eğitim sorunları çok ciddi boyutlarda. Diğer alanlarda olduğu gibi, eğitimde de kaynak yetersizliği bu ülkelerin önündeki en büyük dar boğaz. Dünya nüfusunun beşte birini oluşturan gelişmiş ülkeler dünyada eğitime harcanan paranın beşte dördünü harcıyor. OECD ülkelerinde ilk ve orta öğretimdeki her çocuk için ortalama olarak yılda 4.636 dolar harcanıyor. Oysa gelişme yolundaki ülkelerin çocuk başına harcayabildikleri para 165 dolardan ibaret. Sahranın güneyindeki Afrika’da sadece 49 dolar.

Bu olanaksızlıklar gelişme yolundaki ülkelerde okullaşma oranının çok düşük olmasına yol açıyor. O ülkelerde 20. yüzyılın sonunda 6-11 yaşları arasındaki 130 milyon çocuk, yani o yaş grubundakilerin %20’si okula gidemiyordu. 885 milyon yetişkin de hayatında ya hiç okula gitmemiş veya okulu çok erken terk etmişti. 2016 yılı UNESCO verilerine göre, küresel çapta 15 yaş üzeri 758 milyon kişi okuma-yazma bilmiyor. Bunların üçte ikisini kadınlar oluşturuyor. Okuma yazma bilmeyenlerin %98’i Güney ülkelerinde yaşıyor. Ama Avrupa’da da yeterli düzeyde okuma yazma bilmeyen 9 milyon insan var. Okuma yazma bilmeyenlerin üçte ikisi kadınlar. UNESCO verilerine göre yetişkin kadınlarda okuma-yazma oranı geçen 15 yıl içinde %77’den ancak %83‘e yükselmiş durumda.

Türkiye İstatistik Kurumunun 2015 yılı verilerine göre, Türkiye’de okuma yazma oranı %96,5’lere ulaşıyor ve okuma yazma bilmeyen 2 milyon 663 bin kişi bulunuyor. Bu rakamın %83’ünü yani 2 milyon 208 bin 336’sını kadınlar oluşturuyor.

Globalleşmenin en önemli sonuçlarından biri kol kuvvetine dayanan ekonomik yapılardan bilgi gücüne dayanan yapılara geçilmesi. Bunun somut göstergelerinden biri vasıfsız işgücüne talebin azalması. ABD’de 1959 ile 1995 yılları arasında vasıfsız işgücünün toplam istihdamdaki payı %47’den %36’ya indi. Mesleki eğitim gerektiren itibarlı görevlerde çalışanların oranı %53’ten %64’e çıktı.

Diğer ülkelerde de benzeri eğilimler var. Bu eğilimlerin de gösterdiği gibi, çağdaş toplumlarda ekonominin en büyük gücü bilgi. Evvelce ekonominin temel unsurları sayılan sermaye ve el emeğinin önemi devam ediyor ama bilgi unsuru onların önüne geçmiş bulunuyor.  Dünya Bankasının bir araştırmasına göre dünyada mevcut servetin %64’ü insan unsurundan oluşuyor. Bunun temeli de eğitim. İngiliz İşçi Partisine yeni bir dünya görüşü getiren Tony Blair, partisi iktidara geçtiğinde üç önceliğini “eğitim, eğitim ve eğitim” olarak sıralamıştı.
 
Bazı uzmanlar, çağdaş toplumlarda ilave her eğitim yılının insanların gelir düzeyini %5-10 arttırdığını saptadılar. Başka bir araştırma, ilkokul eğitiminde ilave her yılın kırsal kesimde yaşayanların gelirinde %2’lik artış sağladığını gösterdi. Daha da önemlisi eğitim düzeyinin yükselmesi ortalama yaşam süresini de etkiliyor. Dünyada annelerin eğitimi alanında sağlanan gelişme her yıl bebek ölümleri oranının %8 azalmasına olanak veriyor.
 
19. yüzyılda yaygın eğitimden anlaşılan esas olarak ilkokul eğitimiydi. O devirde İngiltere gibi çağının en ileri ülkelerinde bile ilkokul eğitimini bütün topluma yaygınlaştırmada güçlükler yaşanmış, yüzyılın sonlarında yaptırımlar içeren yasalar çıkartılmıştı. Daha sonraları ortaokul ve lise öğrenimi yaygın öğretimin ana hedefleri oldu. Orada da başarılı sonuçlar almak için uzun yıllar çalışmak gerekti. 1940 yılında 25-29 yaş arasındaki Amerikalıların yarıdan azı orta öğrenim diploması sahibiydiler.  Bu oran 1960’ta %60’ı buldu, 1975’te %83’e yükseldi. Yani ABD gibi dünyanın en zengin ve ileri ülkesi sayılan bir yerde bile orta öğretimin tam anlamıyla yaygınlaşması ancak 20. yüzyılın son çeyreğinde gerçekleşti. Eğitimde ırklar arasındaki eşitsizliğin kaldırılması da ancak 1960’lardan sonra oldu. Eğitimin yaygınlaştırılması ile eğitimin kalitesinin yükseltilmesi aynı şey değil. ABD’nin eğitimde karşılaştığı sorunların başında Amerikan öğrencilerinin matematik ve fen bilimlerinde uluslararası alanlarda diğer gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmalarıydı. 1989 yılında ABD Başkanı ve 50 eyaletin valileri 2000 yılına kadar bu eksikliğin giderilmesini ve eğitim kalitesinin yükseltilmesini temel hedeflerden biri olarak kabul ettiler. Diğer hedefler arasında bütün çocukların ilkokula başladıklarında eğitim görmeğe hazır duruma getirilmeleri, yani anaokullarının güçlendirilmesi ve 20. yüzyılın sonunda Amerikan gençlerinin %90’ının orta öğrenim görmeleriydi.
 
Aslında eğitimde kalitenin düşüklüğü çok uzun yıllardan beri dile getirilen bir eksiklikti. 1927 yılında Amerika Eğitimciler Kurulunun hazırladığı bir raporda ortaöğretim mezunlarının %40’ının en basit aritmetik işlemlerini yapamadığı, daha büyük bir oranının ise anadillerinde okuma yazmada zorlandığı belirtiliyordu. Yapılan bir araştırmaya göre, 1986 ile 1991 yılları arasında Amerikan okullarındaki çocuklardan yeterince İngilizce bilmeyenlerin sayısı 1,5 milyondan 2,3 milyona çıkmış, yani %50 artış göstermişti.
 
Yüzyılın sonunda ABD eğitimde kalitenin yükseltilmesi için okullarda bilgisayar ve internet kullanımının geliştirilmesini önemli bir hedef olarak kabul etti. Okullarda bilgisayar oranı 1981 yılında %18’den 1993 yılında %99’a çıkartıldı. Bilgisayar başına düşen öğrenci sayısı 125’den 14’e düşürüldü. Öğrenci başına yapılan eğitim harcaması 1960’daki 1.500 dolarlık düzeyinden 1990 yılında 4.622 dolara yükseltildi ama Amerikan öğrencilerinin eğitim düzeyinde kayda değer bir ilerleme sağlanmadığı yolundaki şikayetler devam etti. Yapılan bazı uluslararası karşılaştırmalar bu şikayetlerin pek de haksız olmadığını ortaya koydu. Örneğin 1994 tarihi itibariyle yapılan bir araştırma orta öğretimi normal yaşında bitirenlerin oranının Japonya’da %92,1, Almanya’da %88,5, Fransa’da %80,8 olmasına karşılık ABD’de %73,6 olduğunu gösterdi.  Buna karşılık üniversiteyi zamanında bitirmede Amerikalılar diğer ülkelerin önünde yer alıyor. ABD’de 1995 yılında orta öğretimin üç ayrı yaş grubunda yapılan bir araştırma matematikte öğrencilerin sadece %25’inin standart düzeye ulaşabildiğini gösteriyordu. Okuma yazmada normal standarda ulaşabilenler ise %30-36 düzeyindeydi.
 
Amerika’da eğitimin kalitesinin yükseltilmesi için önce öğretmenlerin kalitesinin yükseltilmesi gerektiği üzerinde görüş birliği var. ABD’de özellikle ilk ve orta öğretimde öğretmenlerin aldıkları ücret oldukça düşük. Buna karşılık bazı Avrupa ülkeleri öğretmenlere yüksek maaş vererek bu mesleği cazip hale getirme yoluna gidiyorlar. Örneğin, İsviçre’de bir ilkokul öğretmeninin yıllık maaşı ortalama 70.000 dolar. Uzmanlar orta öğretimdeki eğitim düzeyi yükseltilmeden bir ülkenin çağın gerektirdiği rekabet gücüne ulaşamayacağı kanısındalar.

Dolar değerindeki düşüş oranında maaşlara zam yapılamadığı için Türkiye gibi ülkelerde öğretmenlerin maaşlarının dolar karşısındaki değerinde büyük düşüş var. Bu nedenle, bu rakamların gözden geçirilmesi gerekiyor.

2050 yılında PPP ölçüsüne göre kişi başına düşen millî gelirde Türkiye 9. sırada yer alacak. Türkiye’nin önünde sadece ABD, Almanya, İngiltere, Kanada, Fransa, Japonya, Rusya ve İtalya olacak. Türkiye’den hemen sonra Çin geliyor. Onu Meksika, Endonezya, Brezilya ve Hindistan izleyecek. Türkiye’nin kişi başına milli geliri o tarihte 50 bin dolar civarında olacak.

Meselenin bir de gelir dağılımı boyutu var. Bireysel en zengin 62 kişinin dünyanın %50’sini oluşturan 3,6 milyar insanla eşit varlığa sahip olduğu bir dünyada yaşıyoruz. En zengin 20 ülkenin geliri, en fakir 20 ülke gelirinden tam 46 katı daha fazla.

Türkiye’de en yüksek gelire sahip %20′lik kesimin toplam gelirden aldığı pay, bir önceki yıla göre 0,7 puan artarak %47,2′ye yükseldi. En düşük gelire sahip %20′lik kesimin aldığı pay ise 0,1 puan artarak %6,2 oldu.

Kültür alanında da dünyanın neresinde olduğumuzu araştırmak lazım. En önemli ölçülerden biri kütüphaneler.

Milli Kütüphanedeki toplam kitap sayısı 1 milyon 298 bin 952, Milli Kütüphanedeki diğer materyal sayısı ise 155 bin 622. Yukarıdaki listede yer alan kütüphanelerle kıyaslandığında çok geride kaldığımız görülüyor. 

Türkiye’nin Yüksek Potansiyeli
 
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet 95 yıldan beri yaşıyor. Ülke 72 yıldan beri çok partili demokrasiyle yönetiliyor. Halkı Müslüman olup da NATO, OECD, Avrupa Konseyi gibi Batı kuruluşlarına üye ve 1999 Aralığından beri Avrupa Birliğine resmen aday olan tek ülke. 63 Müslüman ülke arasında, bazı eksiklikleri olmakla birlikte 1923 yılından beri Batı demokrasisini benimsemiş tek devlet. Üye olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri arasında laik demokrasiye sahip tek devlet. Halen aralarında batı demokrasisine sahip tek ülke.

Bütün bu alanlarda çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın vaz geçilmez koşulu biraz önce belirttiğimiz gibi demokrasi.

Sonuç

Özetle, iç barışı sağlamış, halkını en iyi düzeyde eğitmiş, çağdaş dünyayla barışık, bilimde, teknolojide, insan gelişiminde, kadın erkek eşitliğinde, ekonomik ve sosyal kalkınmada, çevre konularında ileri düzeye ulaşmış, sürdürülebilir ve adil bir kalkınma sürecini gerçekleştirmiş, Atatürk’ün cumhuriyetin kurulmasında temellerini attığı dünya görüşüne sahip çıkan bir Türkiye’nin dünya ülkeleri arasında saygın yerini alacağından kuşku duyulmamalıdır. Yalnız askeri güç olarak değil, aynı zamanda bütün bu unsurları içeren “yumuşak güç” alanında da Türkiye bugünkünün çok daha ilerisinde bir yer sahibi olabilir.

Bütün bu konularda başarıya ulaşılması halkın eğitim düzeyinin yükseltilmesiyle yakından ilgili. İngiltere gibi eğitim altyapısı Türkiye’den daha ileri olan ülkelerde bile bizzat başbakanın en önemli üç hedef olarak sadece eğitimi zikretmesi Türkiye açısından da anlamlı bir mesaj sayılmalıdır. Ancak eğitilen öğrenci sayısının arttırılması, eğitim süresinin uzatılması, üniversitelerin çoğalması kadar, hatta ondan daha çok önem taşıyan bir konu her düzeydeki eğitimin kalitesinin yükseltilmesidir.  Türkiye’de eğitimcilerin bilgi birikiminin, mesleki yeteneklerinin ve kullandıkları eğitim yöntemlerinin hiçbir açıdan ileri Batı ülkelerindekinden geri olmaması gerekiyor. Türkiye’nin eğitim alanında sağlayacağı başarı 21. yüzyılda dünyanın en çağdaş devletleri arasında yer alabilmesinin en önemli ölçüsü, mihenk taşı olacak.

21. yüzyılın ortalarına yaklaşırken Türkiye’nin işte bu ruhu, bu dünya görüşünü ve bu dinamizmi benimsemesi gerekiyor. Böyle bir anlayışla Türklerin çağı yakalamaları hiç de zor olmayacak.

Değerli öğretmenler bu büyük yarışta ve davada en önemli görev sizlere düşüyor. Ben bu görevi öğretmenlerimizin büyük başarıyla yerine getireceğine ve ülkemizi çağdaşlık düzeyine ulaştırmada öncü rolü oynayacağına inanıyorum.

Dile getirdiğimiz sorunlar halkımızın mutluluğunu nasıl etkiliyor. Dünyada bu konuda yapılmış araştırmalar var.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.