Onur Öymen’in Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi’nde Yaptığı Konuşma – 19 Nisan 2014

Değerli arkadaşlar,
Önce Yakın Doğu Üniversitesi’nin nazik davetine teşekkür etmek istiyorum.
Devlet yönetiminde, özellikle dış politikada iletişim araçlarının önemi giderek daha fazla ön plana çıkıyor. Artık en büyük, en güçlü devletler bile politikalarının doğruluğunu geniş halk kitlelerine kabul ettirmek ihtiyacını duyuyorlar. Hatta demokrasiyle yönetilmeyen ülkelerde bile dış dünyaya karşı halk desteğinin iktidarın veya liderin arkasında olduğunu göstermek önemli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor.

Ancak başından beri karşılaşılan sorun şu: Siz iktidar olarak politikalarınızın doğruluğunu halka anlatmaya çalışırken başkaları da sizin görüşlerinizin yanlışlığını, aksi görüşlerin doğruluğunu anlatıp halkı kendi görüşleri doğrultusunda ikna etmeye çalışabilirler. Özellikle otoriter devletlerde iktidarların en büyük korkusu bu olmuş ve gazetelerin halka gerçekleri anlatmasını engellemek için sansür ve baskı yollarına başvurmuşlar. Bu da yeterli olmamış. O zaman basını kendi görüşlerini halka ulaştırmanın, yani propagandanın bir aracı gibi kullanmaya çalışmışlar. Basının tarihi bu baskıların ve yönlendirmelerin tarihi sayılabilir. Mesleğinin yüz akı olan cesur ve dürüst gazeteciler tarih boyunca bu baskılara ve yönlendirmelere karşı direnerek halka gerçekleri ulaştırmaya çalışmışlar.

İşte birkaç gün önce yayınlanan “Bir Propaganda Silahı Olarak Basın” isimli kitabımda bütün bu konuları tarihten bugüne kadarki evrimi içinde dünyadan ve Türkiye’den örnekler vererek anlatmaya çalışıyorum.

Bugün bu konudaki görüşlerimi bazı somut örnekler vererek sizlerle paylaşmak istiyorum. İlk örnek Kıbrıs’tan:
Kıbrıs’ta Rumların 1963 yılındaki kanlı Noel baskınının üzerinden kısa bir süre geçmişti. Adanın birçok yerinde Türklere karşı kanlı saldırılar düzenleniyordu. Türk Hava Kuvvetleri Erenköy’de Rum Kuvvetleriyle deniz arasında sıkışan mücahitleri korumak için harekâta başlamıştı…
İşte tam o günlerde Avrupa’nın en büyük ülkelerinden birinin en etkili gazetesinin yöneticisi ve başyazarı Türk Büyükelçisinden randevu aldı. Önemli bir konuyu görüşeceklerdi. Büyükelçi geciktirmeden randevuyu verdi ve konuklarını çalışma odasında kabul etti. Yanında da her zamanki gibi genç bir diplomat bulunuyordu. Kahveler içilip nezaket konuşmaları yapıldıktan sonra esas konuya geçildi. Yönetici sordu: “Kıbrıs’la ilgili yayınlarımızı nasıl buluyorsunuz?” Büyükelçi o gazetenin yayınlarından memnundu. Gerçekler tarafsız bir gözle olduğu gibi kamuoyuna yansıtılıyordu. Gazeteyi okuyanlar Kıbrıslı Türklerin haksız yere insanlık dışı bir saldırıya uğradığını, evlerini, köylerini terk etmek zorunda kaldıklarını, bütün sorumluluğun Rumlarda olduğunu kolaylıkla anlayabilirdi. Büyükelçi, “Evet memnunuz, tarafsız ve gerçekçi bir gazetecilik yapıyorsunuz, sizi kutlarım” dedi. Gazete yöneticileri bu sözleri duymaktan memnun oldular. Demek ki, Türkler üzerinde bekledikleri etkiyi yapmışlardı. Ama ziyaretlerinin sebebi sadece bu güzel sözleri duymak değildi. Biraz sıkılarak da olsa baklayı ağızlarından çıkarttılar: “Gazetemizin yayınlarının bu şekilde sürmesini istiyorsanız biraz maddi katkıda bulunmalısınız”. Büyükelçi şaşkınlığını ve kızgınlığını gizleyemedi: “Siz gazetecilik görevinizi yapıyor ve gerçekleri halka olduğu gibi yansıtıyorsunuz. Bu görevinizi sürdürmeniz için size ayrıca para mı vermemizi istiyorsunuz?” Görüşme buz gibi bir hava içinde sona erdi. Gazeteciler yanlış bir kapıya geldiklerini anlamışlardı. Kaçar gibi Büyükelçilikten ayrıldılar. Ertesi günden itibaren gazetenin Kıbrıs’la ilgili yayınlarında büyük bir değişim görüldü. Artık haberleri ve yorumları neredeyse Kıbrıslı Rumların sözcüsüymüş gibi yansıtıyorlardı. Türk Büyükelçiliğinden çıktıktan sonra acaba başka bir adrese uğramışlar mıydı? Orası bilinmiyor ama tahmin edilebilir..

Kıbrıs örneği böyle. Dünyanın başka ülkelerinden de birkaç örnek verelim:
İsterseniz önce Avrupa’dan söz edelim. Matbaanın ilk icat edildiği yıllarda Avrupa’da koyu bir taassup var. Vatikan geniş bir yasaklar listesi yayınlıyor.

Protestanların da çok daha liberal olduğu sanılmasın.
Luther’in 1543 yılında yayınladığı kitaplarından birinin başlığı şöyle: “Yahudiler ve Onların Yalanlarına Dair”. Luther’in yedi maddede özetlediği Yahudi karşıtı önlemlerden birincisi Sinagogların yakılması, ikincisi Yahudilerin evlerinin tahrip edilmesi, üçüncüsü ise Yahudilerin en önemli din kitaplarından Talmud’un ortadan kaldırılmasıydı. Katolikliğin katı kurallarına karşı çıkarak Protestanlığı kuran Martin Luther’in Yahudilere karşı bu kadar acımasız olabilmesi hayret verici. Aslında Luther yalnız Yahudilere değil, Türklere ve Müslümanlara karşı da kitaplar yazdı. Bunlardan biri “Türklere Karşı Duaya Çağrı”, öbürü de “Türklere Karşı Savaş”.

IX. Louis zamanında Paris’te Yahudilikle ilgili eserler toplatıldı. 24 vagonu dolduran bu eserler yakılarak imha edildi.
15. yüzyılda İspanya’daki engizisyonun hedeflerinden biri de kütüphanelerdi. Yüzyılın sonların Salamanca Kütüphanesindeki 6000 eser yakıldı. 16. Yüzyılın başlarında da Grenada’da 24.000 kitap yakılarak imha edildi.

1562 yılında Yucatan Piskoposluğuna getirilen Diego de Landa Mayaların bütün eserlerini yaktırdı. Landa şöyle diyordu: “Çok sayıda kitap bulduk. Bu kitaplarda şeytanın yalanlarından başka bir şey yoktu. O nedenle hepsini yaktık.” Bugün Mayalardan kalan sadece üç cilt eser var.
Avrupa’da ve yeni keşfedilen Amerika kıtasında 15. Ve 16. Yüzyıllarda bunlar oluyor.

17. yüzyılda da Avrupa’da katı ve müsamahasız bir rejim var. Fransa Başbakanı Kardinal Richelieu “Bana bir adamın yazdığı altı satırlık bir metin getirin ben onu idama götürmenin yolunu bulurum” sözleri de işte bu Richelieu’ye ait.
17. ve 18. Yüzyıllatr aydınlanma çağı olarak biliniyor. Oysa o yüzyıllarda da Avrupa’da gerçek bir düşünce özgürlüğünden söz etmeye imkan yok.
Montesquieu’nin “Pers Mektupları” ile “Kanunların Ruhu” isimli eserleri Hollanda’da, Jean Jacques Rousseau’nun “Sosyal Mukavele” isimli eseri İsviçre’nin Cenevre kentinde, “Eşitsizliğin Kökenleri Hakkında Nutuk” adlı kitabı da Amsterdam’da yayınlanabiliyor.

Beaumarchais’nin Figaro’nun Düğünü adlı operasında uşakların efendiler üzerinde kazandığı üstünlük anlatılıyor. Halkın aklına kötü şeyler düşmesin diye bu eserin de oynanması yasaklanıyor.

Amerika’ya, bağımsızlık savaşından önceki yıllara gidelim.
Boston’da 1721 yılında yayınlanmaya başlanılan başka bir gazete New England Courant’ın sahibi James Franklin hükümetin halkı korsanlara karşı yeterince koruyamadığını yazınca hemen yargılanıp hapis cezasına çarptırılıyor. Amerikan basının ilk yıllarında bunlar yaşanıyor.

Batıda bütün bunlar olurken Türkiye daha matbaayla tanışmamış. Türkiye’de ilk matbaa denilince akla İbrahim Müteferrika’nın 1727’de kurduğu matbaa geliyor. Oysa ondan 234 yıl önce İstanbul’da gayrı Müslimlerin kurduğu, oldukça ilkel matbaalar var.

Batıda matbaa 15. Yüzyılda icat ediliyor ve toplumun düşünce ve kültür hayatını derinden etkiliyor. Matbaa Türkiye’ye 300 yıl sonra geliyor. Acaba neden?
Atatürk bu gecikmeyi şöyle yorumluyor:
“Bütün bir cihana karşı İstanbul’u ebediyen Türk camiasına mal etmiş olan kuvvet ve kudret, takriben aynı yıllarda icat edilmiş olan matbaayı Türkiye’ye kabul için hukuk erbabının meş’um mukavemetini iktihama [uğursuz direnişini göğüslemeye] muktedir olamamıştır.

Amerika’da basının önemi bağımsızlığın ilanından hemen sonra anlaşılmıştı. Thomas Jefferson gibi Başkanlar basın özgürlüğünü kuvvetle destekliyorlardı.
Şu sözler Thomas Jefferson’a aittir: “Bana basınsız bir hükümetle hükümetsiz basın arasında bir seçim yap deseniz ben hiç duraksamadan ikincisini seçerim”.
Amerika’da basın özgürlüğü fikirleri gelişirken Avrupa’da tam tersi oluyor. Fransız İhtilalinin özgürlük getiren cumhuriyet dönemi 10 yıl bile sürmüyor. Cumhuriyeti sona erdirip bir İmparatorluk rejimi kuran Napolyon’un ilk icraatlarından biri basına baskı yapıp sansür uygulamak.
Her eyalette siyasi içerikli yayın yapabilecek tek bir gazete yayınlanacak. Sadece Paris’te dört gazeteye izin var. Daha sonraki yıllarda her gazeteye bir sansür görevlisi atanıyor.
Batı’da basının geçmişinde bunlar yaşanıyor.

Peki, Osmanlı İmparatorluğunda neler oluyor? Birkaç örnek de oradan verelim:
Basın üzerinde baskılar ve koyu bir sansür var. Birçok yazar ve gazeteci hapis cezasına çarptırılıyor. Örneğin Namık Kemal gibi çok değerli bir aydının hayatının yaklaşık 3,5 yılını hapiste veya sürgünde geçiriyor.
Ziya Paşa Cenevre’den Hürriyet gazetesine yazdığı “İdare-i Cumhuriyye ve ve Hükümet-i Şahsiyye başlıklı makalede şunları yazıyordu: “Cumhuriyet idaresinde padişah, imparator, sadrazam yoktur. Memleketin padişahı, imparatoru, kralı memleketin ahalisidir…Cumhuriyet idaresinde gazeteciler hükümeti koltuklamaya borçlu olmayıp kanun hükmü çerçevesinde her türlü tarizi yazmaya yetkilidirler…Meclis üyelerinin hiçbirinde memuriyet üzerinden zengin olmak , para kazanmak kusuru olamaz. Cumhuriyet idaresinde Bakanların entrikaları asla yürüyemez.”

Peki, şahsa bağlı iktidarlarda durum nasılmış? Ziya Paşa yazısında onu da yazıyor: “Şahıslara bağlı hükümetlerde bunların vükelası, müsteşarları ünvanlıyla bazıları iş başına geçerler. Sözde memleket bunların ceddinden miras kalmış çiftlik, halk da çiftlikteki damızlık gibi milyon halkı çalıştırırlar, soyarlar, ellerindekini alıp kendi safahatlarına harcarlar. Himaye ettiklerinden biri suçlu olsa kanunun pençesinden kurtarır, mahkemede haksız bir işi olsa haklı çıkartır, düşmanlık ettiği bir adamı asla suçu yokken hapsedip sürer, geçim yolunu ortadan kaldırır, sefalet çektirir. Şahıslara bağlı hükümetlerde gazeteciler işbaşındaki büyüklerin dalkavukluğuyla geçinirler. Hükümet bir fena işte bulunsa da gene övgülerini göklere çıkartırlar. Yapılan fenalığı iyilik gibi göstermeye çalışırlar. Zira asıl maksatları vatana ve millete hizmet olmayıp para kazanmaktır.”

Padişahın arzusu üzerine Mecliste matbuat kanunu tasarısı görüşülüyor. Ön sansür uygulanacaktır. Edebiyat kitaplarının ön izne tabi olması tartışma yaratıyor. O tartışmadan birkaç örnek:
“Sebuh efendi: Edebiyatın hiç zararı görülmedi.
Reis: Edebiyat nedir bilir misiniz? Dünyada ne kadar rezillik varsa onun adına edebiyat denilmiştir.
Sebuh Efendi: Her halde edebiyatı menetmek caiz değildir.
Reis: Nasıl caiz değildir? Katli bile caizdir.”
Basına baskılar yapılırken bu baskılara direnen gazeteciler de var. Onlardan bazıları öldürülüyor.
Öldürülen gazetecilerden Ahmet Samim bir yazısında şöyle diyordu: “Basın Osmanlılığın erdemlerinden, ululuğundan, şan ve gücünden bahsetti mi görevini yapmış oluyor. Şu veya bu kusurlarından söz etti mi o zaman fena bir yol izlemiş olur, garazkar oluyor, ihanetle, hain bir amaca hizmet etmekle suçlanıyor.”

Basına bir taraftan baskı yapılırken bir taraftan da gazetecileri elde etmek için Saraydan ihsanlarda bulunuluyordu. Serveti- Fünun’a İçişleri Bakanlığı bütçesinden ayda 3240 kuruş verilirdi
Tercüman-ı Hakikat gazetesine hazineden 120,000 kuruş veriliyor; İstanbul’da yayınlanan Levant Herald isimli gazeteye 100,000 kuruş, Moniteur Oriental gazetesine 67,606 kuruş,. Liste böyle uzayıp gidiyor.
Yabancı ülkelerin basını elde etmek için de aynı yöntemler uygulanıyor.
Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa saraya arzda bulunuyor: “ Debats ve Temps gibi ünlü gazetelerin yazarlardan bir kısmı münasip şekilde taltif edilmelidir. 30 gazetenin ayda 5000 franklık ödenekle tamamen ele alınmalarını sağlamış durumdayım.
24 Temmuz 1908 tarihinde ilan edilen II Meşrutiyet Türk basını için de bir dönüm noktası oluyor. Artık gazeteler sansürsüz çıkacak.
Ancak kısa bir süre sonra 31 Mart Vakası oluyor. Yabancıların bunda büyük rolü var.
Ahmet Emin Yalman şöyle anlatıyor:
“Gazetelerin çoğu yabancı parası alıyor ve bunun karşılığı olarak memlekette fitne ve karışıklık çıkarıyor, onların emellerine bilerek veya bilmeyerek alet oluyorlardı. O sırada bir ecnebi hükümetten, bir ecnebi şirket ve bankadan para almak, bir gazetenin tıpkı satış gibi, ilan gibi normal gelir kaynaklarından biri sayılıyordu.”
İnönü 1969 yılının mayıs ayında Meclis’te yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:
Türk milletinin selameti, bağımsızlığı ve ilerlemesi için yapılan her çaba tarihimiz boyunca iç ve dış düşmanlarca “küfür ilan edilmiştir. Öteden beri, Osmanlı devrinde ve her devirde Türkler, içeride ve dışarıda bulunan düşmanları tarafından “kafir” ilan edilerek mutlaka düşürülmek istenmiştir…Milletin ölüm dirim savaşında bütün çabalarımız esnasında Şeyhülislam’ın fetvasını üzerimizde taşıyarak çalıştık.” Ulus Gazetesi, 7 Mayıs 1969.
Birinci Dünya Savaşından önceki yıllarda Osmanlı basınını yönlendiren haber ajansları yabancı devletler tarafından yönlendiriliyor.
Örneğin 1911 yılında kurulan Osmanlı Telgraf Ajansını perde arkasından Reuters ve Havas ajanslarının yönettiği anlaşılmaktadır. Nitekim bu ajans, İngiliz ve Fransız Hükümetlerinin propagandasını yaptığı gerekçesiyle 1914 yılında kapatılmıştır.

Başka bir ajans da Osmanlı Milli Telgraf Ajansı. 1914 yılında, yani 1. Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte kurulan bu ajansın adında milli sözcüğü geçiyor ama kendisi milli sayılmaz. Çünkü işi Alman haber alma servislerinden gelen haberleri yayınlamak. Savaş Almanların yenilgisiyle sonuçlanınca bu ajansın da işi bitiyor ve kapanıyor.

Üçüncü bir Ajans 1920 yılının Nisan ayında kurulan Türkiye Havas-Reuters Ajansı. Bu ajans da yabancıların görüşlerini yaymakla görevlendiriliyor. Kurtuluş Savaşı başarıyla sonuçlanınca bu ajansa yapılacak iş kalmıyor ve 1923 yılında kapatılıyor.

Mütareke yıllarında İstanbul basınının önemli bir bölümü İngilizlere tamamıyla boyun eğmiş durumda ve Milli Mücadeleyi yapanları düşman gibi görüyor.
20 Nisan 1920 tarihinde Ali Kemal Peyam-ı Sabah gazetesinde, şunları yazıyordu: “Kuyucu Murat Paşa Celalilere nasıl davranmışsa Kuvayı-ı Milliye de öyle davranmak gerekir.

Refi Cevat Nemrut Mustafa’nın Başkanlığını yaptığı Örfi İdare mahkemesinde yargılanıp haksız yere idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey için yazdıkları da utanç vericidir. İşte onun 12 Nisan 1919 tarihli yazısından birkaç satır: “Kemal Bey bir koldu. Şeriatın kuvvetli satırı insanlık için zararlı olan bir kolu kopardı. Sıra onu düşünen dimağlardadır. Bu kafalar taşın altında ezilmelidir.” Refi Cevat Kurtuluş Savaşını yapanlar için de farklı şeyler düşünmüyordu: “Anadolu harekâtını tutan zehirli mahlukların kafaları ezilmelidir.” (13 Nisan 1920). Cumhuriyetin ilanından önce İstanbul basını özetle böyle.

Savaş yıllarında İngiltere’de Türkiye aleyhinde yoğun propaganda çalışmaları yapılıyor.
Savaş yıllarında özellikle Almanya ve Türkiye’ye yönelik çalışmalar işte bu Wellington House tarafından yürütüldü. Büronun baş danışmanı tarihçi Arnold Toynbee oldu. Toynbee savaş yıllarında propaganda stratejisini saptayan komitenin de üyesiydi. O yıllarda Toynbee imzasıyla yayınlanan ve Türklerle ilgili pek çok asılsı iddiaya yer verilen raporlar aslında Wellington House’da kararlaştırılan politikaların ürünüydü.

Wellington House savaş yıllarında Türkiye’ye karşı, Türkleri kötülemeye, aşağılamaya, Türkler aleyhinde nefret duyguları uyandırmaya çalışan birçok kitap de broşür yayınladı. Bunlardan bazılarının başlıkları şöyleydi:
-İsrael Cohen, Türklerin Yahudilere yaptığı kötü muamele,
- İsrael Cohen, Almanya, Türkiye ve Ermenistan; Ermenilere yapılan vahşetin belgelerinden seçmeler,
- Arnold Toynbee, Ermeni Katliamı, Bir Milletin Katledilmesi,
- Arnold Toynbee, Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere Yapılan Muamele, (Mavi Kitap)
- Arnold Toynbee, Türkiye, Geçmiş ve Gelecek,
-Arnold Toynbee, Türklerin Canice Tiranlığı

İngiliz propaganda teşkilatı bu karalama kampanyasının Amerikan halkını etkileyip Hükümetlerini savaşa girmeye zorlaması için her çareyi düşünmüştür ve bu kampanya İngiltere açısından başarılı olmuştur.
bunlara en etkili cevap daha 1923 yılında Ermenilerden gelmişti. Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovannes Kaçaznuni,1823 yılında Taşnak Partisinin kongresinde yaptığı konuşmada Ermenilerin başlarına gelen felaketlerin başlıca sorumlusunun doğrudan doğruya Taşnak Partisi olduğunu söyledi. Kaçaznuni özetle şunları vurguladı:
-Gönüllü silahlı birliklerin oluşturulması hataydı.
-Kayıtsız kartsız Rusya’ya bağlanılması doğru değildi.
-Türklerden yana olan güç dengesi hesaba katılmamıştı.
-Tehcir kararı amacına uygundu.
-Türkiye savunma içgüdüsüyle hareket etmişti.
-Taşnaklar Ermenistan’da bir diktatörlük kurmuşlardı.
-Müslüman nüfusu katletmişlerdi.
-Ermeni terörü Batı kamuoyunu kazanmaya yönelikti.
-Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı.
-Taşnak Partisinin siyasi intihardan başka yapacağı bir şey yoktu.
Kaçaznuni bu görüşlerini içeren raporu Taşnak Partisi’nin 1923 yılında Bükreş’te yapılan Kongresinde okumuştu.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Yunan propagandası da Amerika ve Avrupa’da yoğunluk kazandı. Avrupa’daki Türkiye karşıtı propagandaların destekçilerinin başında Yunanlı silah fabrikatörü Basil Zaharof vardı. Zaharof’un kurduğu haber ajansı Fransız gazetelerinin Türkiye’yle ilgili konularda haber kaynağıydı. Zaharof’un İngiliz Başbakanı Lloyd George ve Fransız Başbakanı Clemenceau ile de yakın ilişkileri bulunuyordu. 1919-1920 yıllarında Paris’te yayınlanan l’Exelcior gazetesinin sahibi de Zaharof’tu. Le Temps, Journal des Débats, Le Figaro gibi gazeteler de Yunan propagandasının etkisi altına girmişlerdi.
En ilginci Yunanlıların Monde Nouveau dergisiyle yaptıkları anlaşmaydı. Derginin yayın müdürünün Yunanistan Dışişleri Bakanı Politis’e gönderdiği 19 Mayıs 1919 tarihli mektupta özetle şunlar yazılıydı: “Monde Nouveau, Fransızca, İngilizce ve diğer dillerdeki baskılarında istenen yazılara en çok sekiz sayfa ayırmak suretiyle, Yunan Hükümetinin çıkarlarını desteklemeye hazırdır. Monde Nouveau, Yunan davasına hizmetinin karşılığı olarak aylık 2000 frank ödeneği kabul eder…”
Birçok tanınmış Batılı yazarların eserlerinde Türkleri bir bütün olarak kötüleyen ifadeler az değildir. Yunanistan’ın hayranlarından Chateaubriand “Yunanlıların zalim Türklerin amansız zulmü altında inim inim inlediğini, Türklerin medeniyet eserlerini yıktığını yazıyor. Victor Hugo ise bir şiirinde “Oradan Türkler geçti; her yer harabe ve matem” diyor.
Dünyanın önde gelen devlet adamlarının de Türkler hakkında düşündükleri pek farklı değil.
ABD Başkanı Theodore Roosevelt’in Türkler hakkındaki düşünceleri çok katı ve olumsuzdu. New York Times gazetesi Roosevelt’in şu sözlerini naklediyordu: “Bir saat bile gecikmeden Türklere savaş ilan etmeliydik. …Türkler Avrupa’da bırakıldıkça ve kendilerine tabi olan halklar üzerinde bir tiran gibi davranmalarına müsaade edildikçe dünya demokrasi için tümüyle güvensiz bir yer olacaktır.
Türkiye aleyhinde yapılan bu gibi suçlamalara ve propagandalara gene Batı ülkelerden tepki gösterenler de var. 1842 ile 1906 yılları arasında yaşamış olan Fransız tarihçi Albert Sorel şöyle diyor: “Bazı medeni milletlerin Doğuda izledikleri politika böyledir. Türklerin, Hintlilerin, Çinlilerin vatanlarından bir parça koparıp alınır, mal ve mülkleri yağmalanır, kendileri öldürülür ve yine de “kızmayın biz sizinle savaşmıyoruz, biz sizin en iyi dostunuzuz denilir.”

Türkiye’ye dostluk bağlarıyla bağlı yazarların belki de başında Pierre Loti geliyor. Onun Türk karşıtı propagandalarla ilgili sözleri şöyle: “ Şimdi gidin de bizde bazı burjuvaların gözünü açın, açabilirseniz; Bunlar babadan oğula zavallı Türk dostlarımın güya vahşiliği konusunda gözleri bağlanmış, adeta aptallaştırılmışlardır.”
Gene Fransız yazarlarından Claude Farrère, Bulgarların ve öteki Balkanların zulmünü görmezlikten gelen, sürekli olarak Türkleri kötüleyen Fransız basının, bu art niyetli tutum ve davranışlarıyla “şerefine gölge düşürdüğünü yazıyor. Claude Farrère’in Türk gençlerine de bir mesajı var: “ Türkler kurşundan korkmaz…Fakat ben Türk gençliğine hitap ediyorum. Onlar düşmanla yalnız savaş meydanlarında çarpışılmadığını bilmelidirler. Bazen ordularınkinden önemli bir mücadele vardır: siyasi mücadele. Türklerin düşmanları Avrupa kamuoyunu yanıltmaya, kandırmaya çalışıyorlar…Bu propagandaya karşı gözlerinizi açınız….”

Geçmişte propaganda silahını en ileri ölçüde kullanan Hitler olmuştur.
Hitler 1933 yılında “seçimle” iktidara geldikten hemen sonra bir Basın Odası kuruyor. Bu Oda aracılığıyla Partiyi destekleyen bir basın ordusu oluşturuluyor. Başlangıçta Nazi’leri destekleyen gazetelerin sayısı 59, bunların toplam baskı sayısı ise 782,121. Aynı yılı sonunda yandaş gazete sayısı 86’ya toplam baskı da üç milyona yükseliyor. 1935-1936 yıllarında 500’den fazla gazete kapatılıyor.

Savaş yıllarında Hitlerin izlediği propaganda stratejisi şu esaslara dayanıyordu:
-Halkı sürekli olarak propagandalarla meşgul etmek, propaganda kampanyasının soğumasına imkân vermemek,
-Hiç bir zaman hata yaptığını kabul etmemek,
-Hasmınızın her hangi bir konuda, en önemsiz meselelerde bile haklı olabileceğini söylememek,
-Yaptıklarınızdan başka seçenekler de olabileceğini hiçbir zaman kabul etmemek,
-Size yönelik suçlamaları, içeriği ne olursa olsun derhal reddetmek,
-Her defasında tek bir düşmanı karşınıza almak ve bütün kötülükleri ona yüklemek,
-Halkın her zaman büyük bir yalana küçük bir yalandan daha kolay inanabileceğini unutmamak,
-Yalanı sürekli olarak tekrarlarsanız halkın sonunda bu yalanı doğru gibi kabul edeceğini hatırdan çıkartmamak..

İşte Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yılları yaşanırken Avrupa’da bunlar oluyor. Türkiye’de ise yabancıların da etkisiyle Cumhuriyete karşı ayaklanmalar düzenleniyor, bunları bastırmak için tedbirler alınıyor, Takriri Sükun kanunu çıkartılıyor ve ;İstiklal Mahkemeleri kuruluyor. O dönemde Türkiye’de özgürlüklerin yeterince sağlanamadığını düşünen ve hükümete muhalefet eden gazeteciler var. Bunlardan biri de Zekeriya Sertel. Ancak Sertel Atatürk’ün ölümünden sonra bir vicdan muhasebesi yapıyor ve şunları söylüyor:
“Atatürk’ün cenaze törenini izlerken vicdanımla bir hesaplaşma gereğini duydum. Sağlığında biz bu adama karşı demokrasi ve özgürlük savaşı yapmıştık. Onu demokrasi ve hürriyet getirmediği için adeta suçlu sayıyorduk. Çünkü o vakit ağaçların içindeydik, ormanı göremiyorduk. Şimdi geçenleri daha aydın görebiliyorum. Atatürk memleketin sosyal, siyasal ve ekonomik hayatında büyük devrimler yapmıştı. Halifeliği ve Padişahlığı yıkmış yerine bir cumhuriyet rejimi getirmişti. Halkın sosyal hayatında ve geleneklerinde birçok esaslı değişiklik yapmıştı. Bu devrimler bazılarında hoşnutsuzluk yaratmıştı. Halife ve Padişahtan yana olanlar ona cephe almışlardı. İttihatçılar ona karşı suikast tertiplemişlerdi. Emperyalistler de memleket içinde isyanlar çıkartmışlardı. İstanbul’da bütün Halifeci, Padişahçı ve gerici basın Atatürk’e karşı yaylım ateşi açmıştı. Bütün bu koşullar içinde hürriyet ve demokrasi gelişebilir miydi? Tersine devrim düşmanlarına karşı az çok sert davranmak gerekir. Atatürk de iç ve dış düşmanlara karşı ihtiyatlı ve tedbirli bulunmak ihtiyacındaydı. Böyle olmakla beraber Hitler ve Mussolini biçiminde bir diktatörlüğe gitmedi. Kişi egemenliğinden çok Meclis egemenliğine, yani halk egemenliğine önem verdi. …yumuşak, sevimli ve akıllı bir otorite kurdu. Bu otorite diktatörlükte olduğu gibi korkuya değil, sevgiye dayanıyordu. Onun için bizim istediğimiz kadar değilse de gene de günün koşullarının elverdiği ölçüde hür bir rejim kurdu. Biz eleştirilerimizi özgürce yapabildik. Nazım Hikmet en devrimci şiirlerini onun döneminde yazdı. Nazım’ın en son ve uzun mahkûmiyeti de Atatürk’ün hastalık yıllarına rastlar. Bugün memlekette ilerici kuvvetler Atatürk ilkelerine dayanarak savaşabiliyorlar. Onun için Atatürk dün de büyüktü, bugün de büyüktü, yarın da büyük kalacaktır. Biz uğrunda savaştığımız özgürlük ve demokrasiye ancak onun açtığı yoldan ulaşabiliriz.”

Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra 2. Dünya Savaşı çıkıyor. Avrupa Demokrasileri büyük darbe yiyor. Nazi Almanyasının fiilen denetiminde olan Merkezi Vichy’deki Fransız devletinin Başbakanı

Pierre Laval aynen şöyle demektedir: “Parlamenter demokrasi savaşı kaybetmiştir. Bu rejim ortadan kaldırılmalı ve onun yerine otoriter, hiyerarşik bir devlet kurulmalıdır”
Savaş yıllarında Türkiye üzerinde devletler büyük bir propaganda ve casusluk savaşı içindedirler.

Ribbentrop 9 Mart 1941 tarihine Von Papen’e gönderdiği bir telgrafta “Türkiye’nin tarafsızlığını sağlayabilmek için Türk basın ve radyo çalışanlarına
Türkiye çok partili rejime geçtikten sonra bir özgürlük ortamı gelişiyor. Ama bu uzun sürmüyor.

1954 seçimleri yaklaşırken hükümet basın özgürlüğünü kısıtlayıcı hükümler içeren “Neşir yoluyla veya radyo yayınlarıyla işlenecek cürümleri cezalandırmayı” öngören bir yasa tasarısını Meclise getiriyor. Baskılar ağırlaşıyor. 1958 yılında Denktaş Menderes’e gönderdiği mektupta basın üzerindeki baskıları eleştiriyor.

Bu ortamda 27 Mayıs ihtilaline geliniyor. Onsan sonra bir süre yeni anayasanın getirdiği özgürlük ortamı yaşanıyor ama daha sonra yeniden basın üzerindeki baskılar artıyor. 1980 askeri darbesinden sonra CHP Genel Başkanı Bülent
Ecevit verdiği bir demeçte şunları söylüyor: “Belli bir oyunun tezgâhlanmakta olduğuna dair uyarılarda bulunmuştum. Hedef demokrasiydi, CHP’yi, bendim. Bütün demokratik mekanizmalar tıkandı. Terör alabildiğine kışkırtıldı ve ordu müdahalesi kaçınılmaz hale getirildi. ..Gerek dünya konjonktürü dolayısıyla, gerek bu modeli desteklediği için Batı bu gelişmeden tedirgin olmayacaktır.”

Türkiye’nin Dış Politika Sorunları, özellikle Kıbrıs konusunda Yabancı Basın sürekli olarak Rum yanlısı yayınlarda bulunuyor ve Türkiye’ye daha fazla baskı yapılması için kamuoyu oluşturuyor. Birkaç örnek:
‘Kıbrıs’la İlgili Kötümser Rapor’ başlıklı yazı: “Türkiye bilmelidir ki, Kıbrıs’la ilgili olarak izlediği tutum, silah satışı ve üslerle ilgili bir milyar dolarlık anlaşmanın Kongrede onaylanmasını tehlikeye düşürüyor.” New York Times, 9 Haziran 1976
‘ABD Senatosunun Türkiye’ye Yardımı Ertelemesi Önerildi’ başlıklı yazı: “ABD Senatosu Dışişleri Komisyonu Raporu, Kıbrıs’ta ilerleme kaydedilmesinin tek yolunun ABD’nin Kıbrıs konusunda Ankara üzerinde daha güçlü baskı yapması olduğunu ileri sürüyor.”

Bazı çevreler Türkiye karşıtı eylemlerine destek bulmak için yabancı basından da yararlanıyorlardı.
1988 yılında Danimarka’ya Büyükelçi olarak atandıktan birkaç gün sonra o ülkenin en itibarlı gazetelerinden Politiken’de bir başlık gördüm: Uluslararası Af Örgütüne atfen, isimleri de verilerek, Türk Hükümetinin hapishanelerdeki 10 kişiyi öldürttüğü iddia ediliyordu. Bu altından kolay kalkılamayacak bir iddiaydı. Derhal ilgili makamlarımızı arayarak bu bilginin doğru olup olmadığını araştırdım. Gelen cevap şaşırtıcıydı. Adı geçen insanların hepsi hayattaydı, bazıları hiç hapse bile girmemişti.

Bütün bu propagandaları sürdürmek için basın mensuplarını ya ikna etmek veya elde etmek gerekiyordu. Ne yazık ki, basını elde etmenin örnekleri de az değil.
Otto von Bismark, gazetelerin genel yayın müdürlerini rüşvet vererek elde etmek için bir fon kurmuştu. Bu sayede 1860’lı yıllarda Alman basınının büyük çoğunluğu Bismark’ı destekliyordu.

Daha yakın tarihlerden bir örnek:
Ana Muhalefet Partrisi Syriza’nın lideri Alexis Tsipras şöyle diyordu: “Yunanistan’da gerçek güç banka sahiplerinin, yolsuzluklara bulaşmış siyasi sistemin ve gene yolsuzluklara bulaşmış medyanın elindedir”. Muhafazakâr eğilimli ‘Bağımsız Yunanlılar Partisinin lideri Panos Kammenos da “Yunan basını devlete menfaat bağıyla bağlı olan kişilerin elindedir. Medyalar devleti kontrol eder devlet de medyaları kontrol eder. Bu bir karşılıklı şantaj durumudur” diyordu.

Oklahoma Üniversitesi Gaylord Gazetecilik Okulundan Yardımcı Profesör Katerina Tsetura 2007 yılında 35 ülkedeki 93 gazeteciyle ve 56 ülkedeki 310 kamuoyu şirketi çalışanıyla kapsamlı bir anket yapmıştı. Anketi sonuçları özetle şöyle:
-Paralı bir reklam karşılığında haber değeri olmayan hususların haber gibi yayınlanıp yayınlanmadığı sorusuna verilen cevaplar şöyle : Sık sık veya her zaman diye cevap verenler % 26. Bunlardan %21’i televizyonlarda da bunun yapıldığını söylemiş.
-Haber kaynaklarının medyaların haberleri değerlendirmesini etkileyecek mali baskı yapıp yapmadıkları sorusuna cevap verenlerden %28’i sık sık veya her zaman diyor. Bazen diye cevap verenlerle birlikte bu oran %54’e ulaşıyor. Aynı soru ulusal televizyonlar için sorulduğunda da cevaplar çok farklı değil. % 60’ın cevabı ‘evet’.

Bütün bu olumsuzluklarla mücadele etmenin en etkili yolu basın özgürlüğünü korumak. Bunu en iyi yapabilecek olanlar da basın mensuplarının kendileri.
Türkiye ne yazık ki, son yıllarda basın özgürlüğünde dünya devletleri arasında çok geri sıralara düştü.
Freedom House 2002 yılında Türkiye’yi 99. sırada gösterirken 2011 yılında 112. sıraya indirdi. 2012. yılında sıramız 117, bir yıl sonra, 2013’te de 120. sıraya düştü. 2002 yılında Türkiye’nin gerisinde olan 13 ülke önümüze geçti. Örneğin Bangladeş 122. sıradan 112. sıraya, Lübnan 142’den 117’ye Tunus 141’den 109’a çıktı. Bu Türkiye açısından övünülecek bir tablo değildi.

Sınır Tanımayan Gazeteciler listesinde durum daha da kötüydü. Bu örgütün listesinde Türkiye 2002 yılında, yani AKP’nin iktidara geçtiği yıl 100. sıradayken 2003’te 116., 2009 yılında 123., 2010 yılında 138., 2011 yılında 148 ve 2013 yılında 154. sıraya indi. Yani Türkiye’nin gerisinde olan 54 ülke bizim önümüze geçti. Türkiye’de demokrasi de basın özgürlüğü de irtifa kaybediyordu.

Uluslararası Af Örgütü’nün raporlarında da Türkiye’de insan hakları ve demokrasi alanında bir geriye gidişin gözlendiği anlaşılmaktaydı.

Economist dergisi 16 Eylül 2004 tarihinde yayınladığı bir yazıda Türkiye’nin AB’ye üyeliğini kuvvetle destekledikten sonra şöyle diyordu: “Türkiye’nin demokratik görünümüne gelince, geçmişte bu görünüm gölgelenmiş olmakla birlikte Türkiye şimdi, son zamanlarda AB’ye giren bazı ülkelerden daha güçlü görünüyor. Basın özgürdür ve canlıdır; parlamentoda gürültülü ve açık tartışmalar yapılıyor: Erdoğan’ın partisi 2002 yılında açık bir farkla seçimi kazandı ve iki yıl sonra yeniden kazanması bekleniyor.”

Aynı Economist dergisi Gezi olaylarından sonra, 8 Haziran 2013 tarihli sayısında ise, Erdoğan’ın evvelce ekonomik alanda başarılar kazandığını ve bazı reformlar yaptığını belirttikten sonra şöyle diyor: “ O bir zamanlar demokrasiyi durağa gelince inilecek bir trene benzetiyordu. …Şimdi birçok kişi onun partisinin İslami kökenlerinin Atatürk’ün gururla laikleştirdiği devleti İslamlaştıracağından kaygı duyuyor. … Erdoğan medyaları korkutarak kendi kendini sansür etmeye zorladı, protestocular göz yaşartıcı bombalara maruz kalırken televizyon kanalları yemek programları ve penguen filmleri gösteriyordu.”

New York Times’ın 27 Ocak 2014 tarihli başyazısı daha da dikkat çekici.
‘Türkiye’nin saptığı yanlış yol’ başlıklı yazıda özetle şunlar belirtiliyor:
“Erdoğan ilişkileri düzeltmek için Brüksel’e gitti ama öncelikle kendi içindeki sorunlara çözüm bulmalı. Bir zamanlar Müslüman demokrasiye model olarak takdir edilen Erdoğan, şimdi Türkiye’yi, yalnız kendisi için değil, NATO ve ABD için de tehlike yaratacak biçimde otoriter bir devlet haline getiriyor…
Abdullah Gül’ün şu sözleri dikkat çekicidir: “Dışarısı kötü göstermek istiyor, kampanya yapıyor diye düşünmek doğru değil, dışarıda bir zamanlar bizim için ‘Türkiye’nin reformcu hükümeti’ diye manşet atan gazetelerdir bunlar. O bakımdan objektif olmamız gerekir. Hepsini toptancı bir şekilde Türkiye’nin düşmanı gibi görmemek gerekir
Atatürk’ün “basın özgürlüğünden kaynaklanan sorunların gene basın özgürlüğü içinde çözümlenebileceği” yolundaki görüşleri doğrultusunda Türkiye bu zor ve sıkıntılı dönemden ancak demokrasiyi ve özgürlükleri güçlendirerek çıkabilecektir. Bunun için Meclise, siyasi partilere, sivil toplum örgütlerine ve medyalara büyük görev düşmektedir. Geçmişinde çok daha büyük sıkıntıları aşmış olan Türkiye bugünkü sıkıntıları da aşmasını bilecektir.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.