ASAM Strateji Konferansı – Diplomasi ve Strateji

DİPLOMASİ VE STRATEJİ
ASAM Strateji Konferansı Konuşma Metni

05.02.2003 – Ankara Sheraton

Öncelikle bu seminere beni de davet ettikleri için Sayın ASAM yöneticilerine içtenlikle teşekkür etmek istiyorum. Dış politika alanında içinde yaşadığımız sıcak gelişmeler diplomasi ve strateji konusunun önemini bir kere daha ortaya çıkartmıştır. Özelikle Türkiye gibi son derecede hassas bir coğrafyada bulunan ülkelerin varlıklarını barış ve güvenlik içinde sürdürebilmeleri için dış politika alanında çok dikkatli olmaları, doğru zamanlarda doğru stratejileri uygulamaları, bunları en uygun taktiklere başvurarak hayata geçirmeleri gerekiyor.

Ben bu konuşmamda, izninizle bir yandan diplomasinin temel ilkeleri, esasları, bu çerçevede strateji ve taktik konularına değinirken bir yandan da bunların içinde bulunduğumuz ortamda karşılaştığımız önemli sorunlar ile ilişkisini irdelemeye çalışacağım. Zira meselelere sadece soyut ve teorik yaklaşımlarla eğilmek yeterli değildir. Teorilerden günlük uygulamalarda yararlanabilmek bizi başarıya götürür.

Değerli konuklar,

Strateji konusunu düşünürken öncelikle aklımızda bulundurmamız gereken hedeflerden biri ileriyi görebilmektir. Strateji sadece günlük hesaplara göre yapılmaz. Devletler çeşitli konulardaki stratejilerini oluştururken gelecekteki uzun yıllarda meydana gelebilecek gelişmeleri de hesaba katmak zorundadırlar. O bakımdan strateji yapılırken ileriyi tahmin edebilmek özel bir öncelik taşır. Fransızlar “hükümet etmek ileriyi görebilmektir” derler.

İleriyi görebilmek herşeyden önce gerçekçi olmayı gerektirir. Hayaller üzerine bina edilen politikaların başarı şansı yoktur. Ne yazık ki, yakın sayılabilecek geçmişte bazı ünlü devlet adamlarının temel politikalarını gerçeklerin değil hayallerin üzerine kurduklarının örneği çok görülmüştür. Bu hayaller yüksek insani ideallere dayansa da bunlara  dayalı politikalar, gerçeklerden uzak oldukları için kısa sürede başarısızlığa yol açmışlar ve kendi ülkelerinde ve dünyada hayal kırıklığına yol açmışlardı. Örneğin Birinci Dünya Savaşının sonunda ABD Başkanı Wilson “artık ebedi barış dönemine girildiğine”  inanıyordu. Ona göre Milletler Cemiyeti uluslararası bir yargı organı gibi çalışacak, ihtilafları halledecek, artık savaşa gerek kalmayacaktı.

Wilson bu iyimser görüşlerinde yalnız değildi. İngiliz Başbakanı Lloyd George, savaşın sona erdiği 11 Kasım 1918’de verdiği bir demeçte  “Bu sabah artık bütün savaşların sona erdiğini söyleyebiliriz” diyordu.

İngiltere’nin ünlü devlet adamlarından Churchill de zaman zaman aşırı  iyimser görüşler benimseyenlerdendi.  Churchill Birinci Dünya Savaşının bitmesinden 11 yıl sonra Kanada’da verdiği bir demeçte önümüzdeki 50 yıl için barış umudu hiçbir zaman bu kadar güçlü olmamıştı” demişti. Oysa gerçekler kısa sürede bu iyimser görüşleri tekzip etti. Churchill’in bu görüşleri açıklamasından sadece 10 yıl sonra yeni bir dünya savaşı çıktı.

Büyük devlet adamlarından bazılarının yalnız olaylar değil, insanlar hakkında da zaman zaman büyük yanılgılara düştükleri görülüyor. Örneğin gene Churchill, daha sonra kanlı felaketlere yol açacak olan Mussolini için “Büyük bir adam, çok akıllı bir devlet yöneticisi” diyordu.

İşte yıllarca dünyaya yön veren bu ünlü devlet adamları böyle yanılgılara düşebiliyorlardı. Aksi yönde örnekler yok mu? Var. Hem de Türkiye’den. Atatürk 1936 yılının Temmuz ayından İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Percy Loraine’i çağırtarak kendisine şunları söylemişti: “Avrupa semalarında kara bulutlar hergün daha çok yoğunlaşmaktadır. Benim değerlendirmeme göre 4-5 seneye varmayacak İtalya ile Almanya birleşip başımıza ikinci dünya savaşı felaketini çıkartacaklardır.”

İşte bu sözler dünyanın gerçeklerini iyi okuyan bir devlet adamının sözleriydi.

Şimdi bu örneklerden çıkartılabilecek sonuçlardan biri şudur: daima yabancı devlet adamlarının herşeyi doğru tahmin ettikleri, ileri görüşlü oldukları onun için onların her dediklerini her zaman rehber almamız gerektiği gibi düşünceler doğru değildir. Dış politikada geleceğe yönelik stratejilerimizi tespit ederken başkalarını görüşlerini gözardı etmemekle birlikte kendi değerlendirmemizi sağlam bilgilere ve ileriye yönelik gerçekçi beklentilere dayalı olarak yapmak zorundayız.

Bugün Irak’la ilgili olarak karşılaştığımız durum bu açıdan özel bir önem taşıyor. Bu konuda dost ve müttefiklerimizin görüşlerini kuşkusuz dikkate almalıyız. Ama Türkiye gibi tecrübeli devletlere düşen görev onların her dediğini adeta kutsal bir kitabın sözleri gibi kabul edip uygulamak mıdır yoksa bazı sorular sorarak gerçekleri araştırmak mıdır?  Örneğin Irak konusunda şu sorular akla geliyor:

Irak’ın geçmişte kitle tahrip silahlarını ürettiği biliniyor. Ama acaba bizim bölgemiz bu silahları ve fırlatma vasıtalarını üreten tek devlet Irak mıdır? Değilse niçin sadece Irak boy hedefi haline getiriliyor?

Geçmişte KİS’leri ürettikleri için hedef yapılan, ambargolar uygulanan Pakistan ve Hindistan gibi bazı ülkeler pek kısa bir süre sonra nasıl en yakın dost ve müttefik sayıldılar? Bunun cevabı basit: Çünkü Afganistan savaşında bu ülkelere ihtiyaç duyuldu. Demek ki, kimin dost kimin hasım olduğuna ilişkin düşünceler zaman içinde değişebiliyor.

Uluslararası ilişkilerde stratejiler saptanırken dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de inisiyatifi elde bulundurmaktır. Aksi takdirde başkalarının saptadıkları stratejilerin, planların peşinden sürüklenmek tehlikesi vardır. Onun için bir ihtilafın daha ilk safhalarından itibaren devreye girmek ve uluslararası toplumun eğilimlerine yön vermeye çalışmak özel bir önem taşır. Başka taraf bütün hazırlıklarını yapıp planlarını hazırladıktan sonra onları değiştirebilme şansınız azdır. Örneğin ISAF konusunda Türkiye başlangıçtan beri devrede olmuştur. Bosna ve Kosova’da da öyle olmuştur ama Irak konusunda öyle anlaşılıyor ki, Türkiye Amerikalı dostlarımızı zamanında yeterince etkileyememiştir.

Strateji oluşturulurken amaç önceden saptanan genel hedeflere ustaca manevralarla ve en az maliyetle ulaşmaktır.

Diplomaside “Büyük stratejiden söz edildiği zaman ulusal çıkarların korunması için milli gücün bütün unsurlarından yararlanılmasını gerektiren siyasi ve askeri strateji anlaşılır. Ülkeler temel çıkarlarının korunması için bütün güçlerini seferber ederler.  Büyük strateji bazı hallerde savaşı da göze almayı gerektirebilir. Büyük stratejinin örnekleri arasında İngiltere’nin dünya denizlerine ve ulaşım yollarına hakim olma stratejisi zikredilebilir. Rusya’nın sıcak denizlere çıkma politikası da bu çerçevede sayılabilir. Yunanistan’ın büyük stratejisi de “Megali-İdea” idi. Yunanlılar bunu en büyük hedef saymışlar, uzun yıllar bütün diğer stratejilerini ve taktiklerini bu genel stratejik hedefe ulaşmak için yönlendirmişlerdi.

Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşını izleyen yıllardaki büyük stratejisi “misak-ı milli hudutları içinde bağımsız, egemen ve çağdaş bir devlet kurmaktı.”

Diplomatik Strateji genelde savaşa varmayan yöntemlerle sonuç alınmasına çalışılan bir stratejidir. İsmet İnönü’nün Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşına sokmamayı amaçlayan stratejisi bu çerçevede düşünülebilir.

Gerek Büyük Strateji gerek Diplomatik Strateji devlet adamlarının sorumluluğunda saptanır. Diplomatların görevi bu stratejilerin hazırlanmasına katkıda bulunmak ve daha sonra bunların en başarılı bir biçimde uygulanmasına olanak verecek taktiklerin oluşturulmasıdır. Ancak diplomatların rolü küçümsenmemelidir. Zira taktik açıdan uygulanma şansı olmayan stratejilerin başarı şansı yoktur.

İşte diplomatik müzakereler ve devletlerin birbirlerini etkilemek için başvurdukları diğer yollar bu genel hedeflerin gerçekleştirilmesi amacına yöneliktir. Eğer devletlerin başlangıçta dikkatle saptanmış, sağlam ve gerçekçi bir stratejileri yoksa tek başına müzakerelerle sonuca ulaşmak olanağı pek azdır.

Şimdi Türkiye’nin karşılaştığı sorunlara da bu açıdan bakmak gerekir. Örneğin Kıbrıs konusunda Türkiye’nin çok önceden iyi düşünülerek, ilgili bütün kurumların görüşleri alınarak en üst düzeyde saptanmış bir stratejisi vardır. Bu stratejinin temeli Kıbrıs’taki soydaşlarımızın can ve mal güvenliğinin etkili biçimde korunması, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarının zedelenmemesi ve Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengelerin bozulmamasıdır. Kıbrıs sorunun çözümü için çeşitli öneriler ortaya çıkartıldığı zaman ilk yapılması gereken şey bunların Türkiye’nin bu temel stratejik hedeflerine uyup uymadığına bakmaktır. Örneğin Kofi Annan Planı bu temel stratejik hedeflerimiz uymamaktadır. O bakımdan bu haliye bu planın kabul edilmesi Türkiye’yi ulusal çıkarları dikkate alınarak saptanmış bulunan bu temel hedeflerinden uzaklaştıracaktır. İşte biz bu nedenle bu planın bu haliyle kabulüne karşıyız.

Irak konusunda da hatırda tutulması gereken temel stratejik hedefimiz Türkiye’nin bölgesinde barış ve istikrarın korunmasına hizmet etmektir. Aynı zamanda komşularımızın içişlerine karışmamak, aralarındaki ihtilaflarda taraf olmamak Türkiye’nin uzun yıllar boyunca titizlikle izlediği politika olmuştur.

Türkiye savaşı sadece bir saldırıya uğradığı takdirde meşru müdafaa amacıyla düşünmüştür. Tabii ülkemizin NATO yükümlülüklerini ve uluslararası barış gücü operasyonlarına katılmayı bunun dışında tutmak gerekir.

Kıbrıs Barış harekatı da bir barış operasyonu sayılmalıdır. Türkiye o harekatı uluslararası antlaşmaların kendisine verdiği yetkiye dayanarak yapmıştı.

Bunun dışında askeri bir harekata doğrudan veya dolaylı bir biçimde katılmak bizim temel dış politika önceliklerimize uygun değildir. Üstelik özel bir Güvenlik Konseyi kararı kabul edilmedikçe böyle bir harekatın meşruiyetinden söz etmek de mümkün değildir.

Anayasamızın 92. maddesi ancak uluslararası hukukun meşru saydığı hallerde TBMM’nin yurt dışına asker göndermeye ve yabancı askerleri Türk topraklarına kabul etmeye karar verebileceğini söylemektedir.

İşte bütün bu düşüncelerle Türkiye’nin gerek Kıbrıs gerek Irak politikalarının ülkenin 1920’li yılların başlarından saptadığı Büyük Stratejiye ve ona dayanarak uzun yıllar boyunca saptanmış milli politikalara göre kararlaştırılması gerekir. Şu veya bu dış etkinin veya baskının altında bu temel stratejilerden uzaklaşıldığı takdirde ülkenin temel çıkarlarının zedelenmesi ihtimali büyüktür.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.